SURİYE TÜRKLERİ'NE SİSTEMLİ ASİMİLASYON

Osmanlı İmparatorluğu'nun 400 yıl boyunca adaletle hükmettiği Suriye topraklarında günümüzde 1 milyonu aşkın Müslüman Türk yaşıyor. Suriye yönetiminin asilimilasyon politikası ile karşı karşı bulunan Müslüman Türkler, tüm olumsuzluklara rağmen milli benliklerini korumaya ve 'Türklük'lerini unutmamaya çalışıyorlar. Tek dayandıkları güç ise, uluslararası alanda yıllardır Suriye Türkleri'ne desteğini esirgemeyen Türkiye Cumhuriyeti...


Suriye Ortadoğu'da pek çok din, mezhep, ırk ve dilin birarada yaşadığı demografik yapıya sahip bir ülke. Bugünkü Türkiye-Suriye ilişkilerine ve Suriye'de yaşayan Türk azınlığın sorunlarına geçmeden önce Suriye'nin tarihini ve Türklerin Suriye topraklarına ilk adım atışını incelemekte yarar var.

Türkler Suriye Topraklarında

İslamiyet'in doğuşu ile birlikte tüm Arap yarımadasına hızla yayılan İslam dini, bugünkü Suriye topraklarına Hz. Ömer döneminde girmiştir. İslam'ın Suriye'de yayılması Emevi ve Abbasi'lerin Hilafet döneminde tüm hızıyla devam etmiştir. Türklerin Suriye'ye gelişleri 11. yüzyıla kadar dayanır. Suriye topraklarına ilk olarak Oğuzların Türkmen kolu adım atmıştır. Türklerin bölgeye kesin yerleşmeleri ise Büyük Selçuklu Devleti'nin Gazneliler'le yaptığı Dandanakan Savaşı sonrası olmuştur. Özellikle Halep, Lazkiye, Trablusşam, Hama ve Humus gibi şehirlere yerleşen Türkler, 1070 yılında Güney Suriye'yi tamamen ele geçirmiştir.

1078 yılında Selçuklu Hükümdarı Sultan Melikşah Suriye Selçuklu Devleti'ni kurma emrini vermiştir. Oğuzların Yıva Boyu, Bayat, Avşar, Bedgilli, Döger ve Üçoklar Oymakları, Şam ve Halep şehrine yerleştirilmişlerdir. Bu bölgedeki Türk Boyları 1096 yılında Selahattin Eyyübi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi korumuşlardır. Selahattin Eyyübi'nin ölümünden sonra bölgeye bir başka Türk Devleti olan Memlükler hakim olmuştur. Bu dönemde Anadolu'ya hakim olan Anadolu Selçuklu Devleti 1243 yılında Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaşı'nı kaybetmesi üzerine Moğol baskısı altında kalmış, Kayseri ve Sivas'ta yaşayan Türkmenler kitleler halinde Suriye'ye göçetmişlerdir.

Suriye'de 400 Yıllık Türk Hakimiyeti

Bu dönemde Suriye'ye geçip Şam'a yerleşen Türkmenler 1337 yılında Dulkadiroğlu Beyliği'ni kurdular. 1516 yılında Mercidabık Savaşı'nda Memlükleri yenen Osmanlılar Suriye topraklarını ele geçirdiler. Bölgedeki Türk hakimiyeti kesintisiz olarak 400 yıl sürmüştür. Bu süre içerisinde Suriye'de yaşayan yerli halk Türk Kültür ve Medeniyeti'nin etkisi altında kalmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinde kalan Suriye toprakları, tam 400 yıl boyunca adil Türk yönetimi altında kültürel, ekonomik ve sosyal açıdan kendini geliştirdi. Ancak Ortadoğu'daki Osmanlı topraklarının Sykes-Picot Antlaşması ile paylaşılması üzerine Fransa, Suriye topraklarını ele geçirdi. Fransızların 1936 yılında Vionet anlaşmasıyla Suriye'ye bağımsızlık vermesi üzerine Hatay'ın bağımsızlığı sorunu gündeme geldi.

Suriye'deki Türklere Yapılan Baskılar

Suriye Türkleri'nin 1936'dan beri Türkçe konuşmaları ve Türkçe yayın çıkartmaları yasak. Her türlü kültürel haktan mahrum olan Türk azınlık, ekonomik baskı altında. Türk sınırına yakın köyler boşaltılıyor, toprak reformu adı altında Türklere ait olan topraklar Nusayrilere veriliyor. Günümüzde Türkçe eğitim görmesine izin verilmeyen Türk azınlığın uğradıkları haksızlıkları Türk Büyükelçiliği ve Konsoloslukları'na bildirmesine izin verilmiyor. Türk azınlığın, dernek ve vakıf kurmasına izin verilmediği için biraraya gelerek kendilerini ifade edemiyorlar. Türkler geçici olarak yurt dışına çıktıkları zaman hemen vatandaşlıktan çıkarılıyor, topraklarına el konuluyor. Hafız Esad'ın ölümünden sonra Suriye Türkleri'nin temel hak ve özgürlüklerinin iadesi konusunda hiçbir adım atılmamıştır. Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını hazmedemeyen Suriye yönetimi, sadece Türk azınlığa baskı yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Türkiye'ye karşı düşman tüm yıkıcı ve bölücü unsurlara da kucak açıyor.

SURİYE TÜRKLERİ'NİN BUGÜNKÜ DURUMU

1. Dünya Saaşı'nın ardından Fransız mandası altındaki Suriye sınırları içinde bırakılan Sancak Bölgesi (Hatay-İskenderun) 1938 yılında bağımsızlığını ilan ederek Türkiye'ye bağlandı. Türkiye'nin bu diplomatik zaferi Suriye topraklarında yaşayan Türk azınlık için bir umut ışığı olmuştu...

Hatay'ın anavatanla birleşmesinin ardından Suriye'de kalan Türk nüfusun geleceği konusunda kalıcı bir çözüm bulunamadı. Dolayısıyla Suriye topraklarında kalan Türk nüfusun siyasi ve kültürel hakları hukuki bir zemine oturtulamadı. Suriye ve Türkiye ilişkilerinde çok sık yaşanan krizler, Suriye topraklarında yaşayan Türklerin günlük yaşamlarına yansıdı. Nitekim 1945, 1951, 1953 ve 1967 yıllarında Suriye'nin baskı ve zulüm politikasından bıkan Türk nüfus, kitleler halinde Türkiye'ye sığındı. Sayıları kesin olarak bilinmeyen bu göçmenler Kırıkhan, İskenderun ve Hatay bölgelerine yerleştirildiler. Bugün Suriye'deki Türkler yoğun olarak Lazkiye ve Halep bölgesinde yaşamaktalar. Ayrıca başta Şam olmak üzere birçok bölgede de azınlık halinde birçok Türk yaşamaktadır. Günümüzde Lazkiye merkezi ve civarında 265 Türk köyü vardır.

Osmanlı döneminde Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin idari merkezi olan Halep, bugün hala Türk mimarisinin izlerini taşımaktadır. Ayrıca Halep sokaklarında hala yoğun olarak Türkçe konuşulmaktadır. Halep şehrindeki Türk mahallelerinin dışında, bölgedeki Türk köylerinin sayısı 350'yi bulmaktadır. Halep bölgesinde 200 bin, Lazkiye bölgesinde 150 bin, Telkele bölgesinde 50 bin, Kunteyra bölgesinde 100 bin, diğer bölgelerde toplam 300 bin olmak üzere günümüzde Suriye topraklarında yaşayan Türk nüfusun 1 milyonu aşkın olduğu tahmin edilmektedir. Türklere sistemli bir asimilasyon politikası uygulayan Suriye yönetimi, nüfus kayıtlarında "Türk" ibaresinin yer almasına izin vermediği için bölgedeki Türk sayısı bugün resmi olarak bilinememektedir.

Suriye'de Türk Nüfus Yok Edilmek İsteniyor!

Hatay'ın bağımsızlığını kazanmasının ve Türkiye'nin bir ili olmasının ardından Suriye'nin bölgedeki Türk varlığını Araplaştırmaya çalışması Türkiye'nin yoğun tepkisini çekiyor. Misak-ı Milli sınırları içine alınmaya çalışılan, ancak 1920 Ankara Antlaşması ile Suriye'ye bırakılan Halep'te 1922 yılında "Doğru Yol" adlı bir Türkçe gazete çıkartıldı. Bu gazeteyi Vahdet gazetesi, Yeni Mecmua ve Yeni Gün gazeteleri izledi. Ancak Hatay'ın Türkiye'ye katılmasının ardından her türlü Türkçe yayına Suriye yönetimi tarafından yasak getirildi.

Günümüzde Türkiye'den gelen her türlü Türkçe yayın Suriye Posta İdaresi tarafından imha ediliyor. Bugün Suriye'de 1 milyonu aşkın Türk yaşamasına rağmen, Suriye hükümeti tarafından tanınmıyorlar. Türkler, okulları ve yayın organları olmayan bir azınlık olarak kimliklerini koruma mücadelesi veriyorlar. Türkiye sınırına yakın olan Türk köylerine zorunlu göç politikası uygulanmış ve sınıra yakın bölgelere Arap nüfus yerleştirilmiştir.

Siyasi baskıya maruz kalan Türklerin, Türk Büyükelçiliği ve Konsolosluklarına yaklaşmalarına izin verilmiyor. Bir dernek çatısı altında biraraya gelmelerine izin verilmeyen Suriye Türkleri seslerini uluslararası alanda duyuramıyorlar. Türklerin resmi yollardan Türkiye'ye girmelerine izin verilmemektedir. Kaçak olarak yurtdışına çıkan Türklerin malları gasp edilmekte ve kısa sürede vatandaşlıktan çıkarılmaktadırlar. Okulların sadece Arapça eğitim vermesi yüzünden Türk öğrenciler kendi özbenliklerini kaybetmektedirler.

Bölgede yaşayan Türklerin seçme ve seçilme hakları çeşitli gerekçelerle ellerinden alınıyor, toprak reformu adı altında Türklerin toprakları ellerinden alınarak Araplara paylaştırılıyor.

Suriye Türkleri'ne her alanda uygulanan baskı politikası ekonomik alanda da kendisini gösteriyor. Suriye yönetiminin izlediği baskı politikası yüzünden hayvancılık, tarım ve dokumacılık ile uğraşan Türklerin ekonomik durumu günden güne kötüye gidiyor. Arap asıllı çiftçilere ayrı, Türk çiftçilere ise ayrı fiyat politikası uygulanıyor.

Suriye'deki Türkler diğer esaret altındaki Türk azınlıklar gibi ağır baskı ve insan hakları ihlalleri altında yaşam mücadelesi veriyorlar. Bir dernek ve vakıf çatısı altında biraraya gelmeyi başaramayan, gazete, dergi ve televizyon gibi iletişim organlarına sahip olmayan Müslüman Türkler, tüm olumsuzluklara rağmen özbenliklerini muhafaza etmeye çalışıyorlar. Türkiye'nin, özellikle son yıllarda Araplaştırılmaya çalışılan 1 milyon Suriyeli Türk'ün temel hak ve özgürlüklerinin iadesi noktasında Suriye nezdinde ve uluslararası alanda ciddi girişimleri bulunmaktadır.

Suriye'nin Stratejik Hedefi ve Türkiye

Suriye'nin en büyük stratejik hedefi Hatay'ı tekrar Suriye topraklarına dahil etmektir. Hatay'ın Türk topraklarına katılmasını bir türlü hazmedemeyen Suriye yönetimi Hatay ve İskenderun topraklarını hala kendi sınırları içerisinde gösteriyor. Oysa anavatana katılan Hatay'da 1938 sonrasında yapılan nüfus sayımında bölgede yaşayan Nusayri ve Arap nüfus, Hatay nüfusunun sadece %10'unu oluşturuyordu.

Suriye Hatay'ın Türkiye'ye katılmasıyla birlikte Türkiye'ye karşı yürütmekte olduğu olumsuz politikayı günümüze kadar aralıksız olarak sürdürdü. 1984 yılından bu yana PKK terör örgütüne açık bir destek veren Suriye yönetimi, bazı Nusayrilere finansman desteği sağlayarak Hatay'dan toprak ve mülk edinmelerini sağlamaktadır.

1. Dünya Savaşı'ndan bu yana bölgede yaşanan baskı ve zulüm politikası yüzünden Türk azınlıklar kitleler halinde Türkiye'ye göç etmişlerdir. Suriye tüm olumsuzluklara rağmen bölgede kalmaya devam eden yaklaşık 1 milyon Müslüman Türk'ü sistemli bir şekilde asimile etmeye çalışıyor. Özellikle Arap ırkçılığı etkisi altında eğitim gören genç nüfus, milli benliğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne büyük görev düşmektedir. Milli mücadeleden yeni çıktığı yıllarda gerçekleştirdiği başarılı diplomasi atağıyla Hatay'ı Suriye'den ayırarak anavatana bağlayan Türkiye, Suriye'de yaşayan soydaşlarımıza da sahip çıkacak, onların Türk-İslam ruhunu kaybetmelerine izin vermeyecektir.

Hatay'ın Anavatana Katılması

Hatay sorunu Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye'nin dış politikasında önemli bir yer tutar. Hatay nüfusunun büyük çoğunluğunu Türkler teşkil ettiği için bu topraklar Misak-ı Milli sınırları içinde yerini almıştı. Ancak ağır milli mücadele şartlarında Fransa ile ateşkes sağlayan Ankara Hükümeti, İskenderun ve Hatay Bölgesi'nin Suriye'ye verilmesini kabul etmişti. Yalnız, Türkiye'nin girişimleriyle Fransa ile yapılan anlaşmanın 7. maddesine şu ifadeler eklenmişti: "İskenderun mıntıkası için özel bir idari rejim kurulacaktır. Bu bölgenin Türk ırkından olan sakinleri, kültürlerinin gelişmesi için her türlü kolaylıklardan yararlanacaklar ve Türkçe serbest olacaktır."

20 Ocak 1921 tarihli anlaşma ile Sancak olarak ifade edilen Hatay ve İskenderun çevresi Fransız mandası olan Suriye'nin egemenliği altına verildi. Fransa'nın 1936'da Suriye'nin bağımsızlığını tanımasına kadar Türkiye-Fransa ilişkileri iyi bir şekilde devam etti. Fransa Suriye'den çekilirken Hatay ve İskenderun bölgesinin tüm yetkilerini Suriye'ye devretti. Bu durumu Ankara Hükümeti'nin kabul etmesi mümkün değildi. 9 Ekim 1936 yılında Fransa'ya bir nota veren Türkiye, Hatay ve İskenderun Bölgesi'nin de Suriye gibi muhtariyete kavuşturulmasını istedi. Fransa Türkiye'nin bu isteğini Suriye'nin toprak bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle geri çevirdi.

1937 yılında Milletler Cemiyeti'ne yapılan başvuruda Sancak, içişlerinde bağımsız, dışişleri ve maliye konularında Suriye'ye bağımlı hale getirildi. Sancak'ın toprak bütünlüğü Türkiye'nin ve Fransa'nın garantörlüğünde olacaktı. Bu statü halkın kendi parlamentosunu oluşturacağı güne kadar geçerli olacaktı. Fransa ile yapılan anlaşma sonucu 1938'de 2500 kişilik Türk Birliği Hatay'a konuşlandı. 13 Ağustos 1938'de yapılan seçimlerde Türklerin zafer kazanması üzerine 'Hatay Cumhuriyeti' kuruldu. Meclis Başkanlığı'na Tayfur Sökmen, Başbakanlığa Abdurrahman Melek seçildi. 23 Haziran 1939'da Türkiye ile Fransa arasında yapılan bir anlaşma ile Hatay'ın Türkiye'ye katılması kesinleşti. 1939 Temmuzu'nda 3711 sayılı kanun ile Hatay, Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ili oldu.

PERSPEKTİF

Osmanlı'nın Ardından Suriye ve Ortadoğu Manzarası

Osmanlı, Ortadoğu'da I. Dünya Savaşı ile birlikte gücünü yitirdi. Savaşın ardından Ortadoğu'da, bölgenin yeni hakimlerinin menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluşturdular. Bağdat vilayeti, "Irak" adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden "Suriye" diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi, "Lübnan" adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise, o zamana kadar sadece coğrafi bir bölge olan "Filistin" bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bu ülke bir süre sonra sadece "Ürdün" olarak bilinecekti.

Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar. Suriye ise daha da karışıktı; Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler... Hepsi bu yeni devletlerin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin'de Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi.

Osmanlı sonrasında oluşan Ortadoğu'nun bir başka özelliği ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilmeden, yalnızca Fransa ve İngiltere'nin çıkarlarının öngördüğü biçimde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik çıktı. Ancak barış ve bir arada yaşamaya uygun bir mozaik değil, çatışma ve savaşa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip İsrail'e dönüştükten sonra, bu mozaiği kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki iç savaşları körükleme imkanı elde edecekti.

Ortadoğu'da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail'in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın nedeni, işte bu Osmanlı sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında oluşan "otorite boşluğu" hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere Ortadoğu'ya istikrar değil, çatışma getirdiler. İngiltere'nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm, kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere'nin kendisine yönelik bir tehdit haline geldi.

Fransa ve İngiltere'nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrarı bozucu nitelikteydi. Örneğin Suriye'deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye'de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.

Satratejik Boşluk

Osmanlı sonrasında Ortadoğu'da kalıcı bir düzen ve istikrar oluşturulamamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmaması değil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamasıydı. Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere "nizam" götürmeyi İlahi bir görev sayan bir anlayışa sahipti. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler.

Bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu "moralpolitik" (ahlaki) bir strateji vizyonuna sahipti. Sömürgeciler ise "reelpolitik" (katıgerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, kısa vadede kendilerine menfaat sağlandığını gördüklerinde, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler.

İngiliz ve Fransız sömürgeciliğinin reelpolitik mantığı Ortadoğu'daki halkların nefretini kazanmalarına yol açtı. Bu nedenle İngiltere ve Fransa Ortadoğu'da çok az bir süre kalabildiler. Arap ülkelerinin başına geçirdikleri kukla liderler, II. Dünya Savaşı'nın ardından birer birer devrildi. İngiltere ve Fransa'nın Ortadoğu macerası da böylece sona ermiş oluyordu.

İngiltere ve Fransa'nın ardından gerek Ortadoğu'ya gerek dünyanın başka bölgelerine egemen olan emperyalist güç ise elbette ABD oldu. Ancak ABD de aynı reelpolitik vizyonu izledi. Bu nedenle Üçüncü Dünya'nın dört bir yanında kanlı rejimleri destekledi, faşist cuntalarla işbirliği yaptı, terörist gruplara yardım etti. Vietnam'ı bu reelpolitik vizyonla harabeye çeviren ABD "nizam" getirme gibi bir amacı yoktu: ABD Vietnam'da sadece kendi uluslararası şirketlerinin ve silah endüstrisinin çıkarlarını arıyordu.

ABD'nin Ortadoğu stratejisi de aynı yönde gelişti. ABD'nin Ortadoğu'daki varlığı, Ortadoğu'ya "nizam" getirmedi. Aksine, İsrail saldırganlığını ısrarla destekleyerek bölgedeki kaosun temel nedenlerinden biri oldu. Bugün de durum hala böyledir. ABD'nin zoruyla yürüyen barış süreci, Filistin tarafına getirdiği dayatmalarla, bölgede yeni sıkıntılara yol açacak niteliktedir.

ABD'nin eski Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar'daki stratejisi de yine bölgeye istikrar ve huzur getirecek nitelikte değildir. Washington'ın Sırp saldırganlığına 1991'den 1995'e kadar dört yıl boyunca hiç bir ciddi tepki göstermemesi bunun bir göstergesiydi. 1995'te imzalanan Dayton Anlaşması ise, Aliya İzzetbegoviç'in de belirttiği gibi, bölgeye adalet değil, sadece barış getirdi. Bugün Balkanlar'da Osmanlı'nın mirası olan Müslüman halklar, hala "otorite boşluğu"nun tehdidi altındadırlar.

"Tüm bu oluşumlar, Türkiye'nin önüne hem stratejik bir fırsat, hem de tarihi bir misyon yüklemektedir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzyıllar boyu adalet ve huzur getirdiği bölgelerden çekilmesi, bu topraklara hiçbir zaman huzur getirmedi. Cihan İmparatorluğu'nun sınırları üzerinde kurulan 35 farklı devlet, dünyaya adalet dağıtacak bir Cihan İmparatorluğu'nun eksikliğini hissetmektedir. Dünya'ya nizam veren Cihan İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı Türkiye, 21. yüzyılda bu görevi yerine getirmeye en yakın ve en layık devlettir."
Harun YAHYA

  
GERİ