|
STRATEJİK
UFUK VE SINIRLAR
İnsanlar genelde kendi
ülkelerinin sınırlarının ya da komşu ülkelerin sınırlarının hiç
değişmeyeceğini düşünürler. Oysa 20. yüzyıl tarihi incelendiğinde
ülkelerin sınırlarının çok sık değiştiği görülecektir. Bugün de
dünyanın siyasi haritasının ve güç dengelerinin değişmez olduğunu
düşünmek büyük yanlışlık olacaktır.
İnsanlar genelde kendi ülkelerinin sınırlarının ya da komşu ülkelerin
sınırlarının hiç değişmeyeceğini düşünürler. Oysa 20. yüzyıl tarihi
incelendiğinde ülkelerin sınırlarının çok sık değiştiği görülecektir.
Bugün de dünyanın siyasi haritasının ve güç dengelerinin değişmez
olduğunu düşünmek büyük yanlışlık olacaktır. Özellikle dünyadaki
siyasal sistemlerin değişime uğradığı dönemlerde dünya siyasetine,
her türlü olasılığı hesaplayan geniş bir vizyonla bakmak gerekir.
Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar gibi 20. yüzyılın problemli coğrafi
bölgelerine yüzyıllar boyu adil bir şekilde hükmetmiş olan Osmanlı
İmparatorluğu'nun tek mirasçısı olan Türkiye, geçmişte olduğu gibi
bugün de dış politikasını oluştururken bu gerçeği gözönünde bulunduracaktır.
İnsanların büyük bölümünde, içinde bulundukları dönemde mevcut olan
ülke sınırlarının hiç değişmeyeceği yönünde bir inanış vardır. Haritaya
baktıklarında gördükleri dünyanın, hep öyle kalacağını sanırlar.
Kendi ülkelerinin ya da komşu ülkelerin sınırlarının sanki hiç değişmemek
üzere belirlenmiş olduğunu düşünürler. Oysa bu yanlış bir düşüncedir.
Sınırlardaki Köklü Değişiklikler
Dünya üzerindeki
ülkelerin sınırları sık sık değişir. Bu sınır değişiklikleri ise,
çoğunlukla dünyayı ya da en azından bir bölgeyi köklü bir biçimde
etkileyen dönüm noktaları sonucunda gerçekleşir. Bu dönüm noktalarının
modern çağdaki en belirginleri Napolyon Savaşları'nın ardından gelen
Viyana Kongresi, 1878'deki Berlin Anlaşması ve I. Dünya Savaşı'ydı.
Bütün bu dönüm noktalarında, özellikle de I. Dünya Savaşı'nda dünyanın
coğrafyası büyük ölçüde değişti. Çok-uluslu imparatorluklar yıkıldı,
yerlerine (çoğu yapay) ulus devletler kuruldu, özellikle de Ortadoğu
ve Balkanlar'da yepyeni bir harita ortaya çıktı. İnsanların çoğu
1. Dünya Savaşı sonrasında oluşan haritayı istikrarlı ve kalıcı
bir harita sandılar, ancak bu harita da fazla uzun ömürlü olamadı
ve II. Dünya Savaşı'yla birlikte bölgedeki siyasi yapı bir kez daha
köklü bir değişime uğradı. Savaş sonrası döneminde ise Batı ve Doğu
blokları sabit kalmasına rağmen, özellikle 1960'larda Üçüncü Dünya'da
gelişen dekolonizasyon dalgası ile birlikte, çoğu Afrika'da yer
alan onlarca yeni devlet kuruldu. Dünyanın siyasi haritası radikal
bir biçimde bir kez daha değişime uğradı.
Pek çok insan sözünü
ettiğimiz tüm bu dönüm noktalarında dünyanın artık "ideal"
haritaya kavuştuğunu düşündü, ama her seferinde bunun ardından yeni
bir dönüm noktası ve yeni bir revizyon geldi.
Bu tarihsel gelişim bize önemli bir gerçeği gösterir: Tarihin hiçbir
döneminde dünyanın ideal ve kalıcı siyasi haritasının oluştuğunu
öne sürmek ve böylece statükonun değişmeyeceğine hükmetmek mümkün,
ya da en azından akılcı değildir.
Kuşkusuz stratejik açıdan önemli olan tek gelişme harita değişikliği
de değildir. Ülkelerin sınırları sabit kalsa da, güçleri, etkileri
ve rejimleri değişebilir ki, bu da yine dünyanın siyasi çehresinin
büyük bir değişime uğraması anlamına gelir.
Dolayısıyla, bugün de içinde yaşadığımız dünyanın siyasi haritasının
ve güç dengelerinin "ebedi" olduğunu düşünmek ve buna
dayanarak durağan ve statükocu bir strateji belirlemek, bir ülke
açısından önemli bir yanlış olacaktır. Özellikle de dünya siyasal
sisteminin değişime uğradığı, taşların yerinden oynadığı ve "dünyanın
yeniden kurulduğu" büyük kırılma dönemlerine, her türlü olasılığı
hesaplayan geniş bir vizyonla bakmak gerekir.
Belirleyici Unsur Olmak
İçinde yaşadığımız
dönem ise tam da sözünü ettiğimiz türden bir değişim dönemidir.
Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte taşlar yerinden oynamıştır ve
tekrar nasıl bir kompozisyonla yerleşecekleri belli değildir. Bu
taşların hareketlerine müdahalede bulunmasak da bir şekilde yerleşeceklerdir,
fakat ortaya çıkan kompozisyon büyük olasılıkla menfaatlerimize
uygun olmayacaktır. Menfaatimize uygun bir düzenlemeyi ise ancak
taşların hareketlerine müdahalede bulunarak elde edebiliriz.
Türkiye'nin tarihsel mirası, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu'da
önemli bir hayat sahası oluşturmaktadır. Osmanlı'nın tek mirasçısı
olan Türkiye, sözünü ettiğimiz değişimin en yoğun olarak yaşandığı
bu bölgede, geçmişte olduğu gibi bugün de, tarihsel mirasına sahip
çıkarsa taşları yerinden oynatabilir. Türkiye'nin stratejik ufku,
Osmanlı mirasına sahip çıkmasıyla orantılı olarak gelişecektir.
Çünkü Türk dünyasının hatta İslam dünyasının yeni bir Osmanlı İmparatorluğu'na
ihtiyacı vardır. 21. asır bu mirasın tekrar ayağa kaldırıldığı sahipsiz
kalan Türk-İslam dünyasının yeniden toparlandığı asır olacaktır.
Komünist Vahşetin Acı Bilançosu
20.yüzyılın her döneminde masum insanlar komünist liderler tarafından
hunharca katledilmişlerdir. SSCB'de Lenin, Stalin, Çin'de Mao, Kamboçya'da
Pol Pot gibi liderler ülkelerinde komünist ideolojiyi yerleştirebilmek
uğruna toplu katliamlar yapmışlardır. İnsanlar çalışma kamplarında
açlıktan ve soğuktan ölüme terkedilmiş, baskı rejiminin gizli polisleri
ya da askerleri tarafından rejim düşmanı suçlamasıyla idam edilmişlerdir.
20. yüzyılda Darwinizm'in etkisiyle ortaya çıkmış birçok ideoloji
vardır. Bu ideolojiler yüzyılın her döneminde insanlara karanlık
günler yaşatmıştır. Komünizmin karanlık yüzyılı olarak tarihe geçen
20. yüzyılda 100 milyondan fazla insan komünistler tarafından katledilmiştir.
Geride bıraktığımız 20. yüzyıl, belaların, acıların, katliamların,
sefaletin, büyük yıkımlar getiren savaş ve çatışmaların yüzyılıydı.
Milyonlarca insan hayali ideolojileri yerleştirmek veya korumak
uğruna katledildi, açlığa ve ölüme terk edildi, evsiz ve korumasız
bırakıldı.
İnsanlara karanlık günler yaşatan bu ideolojilerin başında komünizm
gelir. Komünizmin girdiği Kamboçya, Kuzey Kore, Laos, Vietnam, Doğu
Avrupa ve Afrika ülkeleri gibi ülkelerin hepsinde benzeri vahşet
örnekleri yaşanmıştır. Komünizmin bu kanlı bilançosu, "Komünizmin
Kara Kitabı" adlı eserde şöyle
özetlenmektedir:
"... Kimi uygulamalar
belli rejimlerde daha ön plana çıksa da, suç işleme yöntemleri önemli
ölçüde benzerlik taşıyordu. Farklı yöntemlerle katletme; kurşuna
dizme, asma, suda boğma, sopayla döverek ya da zehirli gaz veya
araba kazasıyla öldürme, açlık yoluyla imha komünist rejimler tarafından
halka karşı uygulanıyordu. İnsanlar yönetimler tarafından kıtlık
oluşturularak ya da kıtlıklara müdahele etmeyerek; sürgüne gönderilerek
ya da zorunlu ikamet yerinde veya çalışma kamplarında sistemli olarak
ölüme terk ediliyorlardı. "İç savaş" olarak adlandırılan
dönemlerin durumu ise daha da karmaşıktır. Kimin isyancılar ile
hükümet güçleri arasındaki çatışmaların sonucu, kimin ise rejim
düşmanı suçlamasıyla yöneticiler tarafından katledildiği ayırt edilemiyordu.
Bununla birlikte yönetimin
komünistlerin ellerinde olduğu ülkelerdeki kanlı bilançoyu ortaya
koyduğumuzda; her ne kadar asgari rakamlara dayalı olsa da konunun
vehametini açıkça görmemize imkan sağlayacak yandaki gibi bir tablo
görülür."
Tüm bu farklı komünist rejimlerde ortak bir psikoloji hakimdi: İnsani
duygular, acıma, insaf etmek, vicdan gibi hisler tamamen kaybolmuştu.
İnsan toplumları, bir anda hayatta kalma mücadelesi vermekte olan
vahşi hayvanlara dönüştürülmüştü. Nasıl vahşi bir hayvan besin ve
yerleşim yeri elde etmek için kendi türüyle kıyasıya bir çatışmaya
girerse, bu insanlar da aynı şekilde "hayvanlar" gibi
hayatta kalma savaşına girmek zorunda bırakılmıştı. Çünkü Darwinist-komünist
ideoloji, onlara aslında bir hayvan olduklarını ve hayvanlar nasıl
yaşam için mücadele ediyorlarsa kendilerinin de öyle davranması
gerektiğini öğretmişti.
Bu insanlık dışı hareketler, komünist rejimler tarafından bilimsel
bir maske altında topluma kabul ettirilmişti. Komünist liderlerin,
saldırganlık, terör ve katliamlar konusunda son derece açık ve cüretkar
konuşabilmelerinin tek nedeni Darwin'in evrim teorisinden aldıkları
onay idi. P.J. Darlington, bir evrimci olarak, Evolution For Naturalists
isimli kitabında bu vahşetin, evrim teorisinin doğal bir sonucu
olduğunu şöyle itiraf eder:
"Birinci nokta bencillik ve vahşet içimizdeki doğal bir şeydir,
en uzak atamızdan bize miras kalmıştır… O zaman vahşilik insanlar
için normaldir; evrimin bir ürünüdür."
Darwin'in evrim teorisini yol gösterici olarak kabul eden ve komünist
ideolojinin safsatalarını benimseyen her bireyin, insanları hayvan
olarak algılaması, onlara hayvanlara uygun gördüğü muameleleri göstermesi,
onlara zulmetmekten çekinmemesi son derece doğaldır. Çünkü böyle
bir kişi, bir Yaratıcısı olduğunu, yeryüzünde bulunuş amacını ve
hesap günü dünyada yaptıklarından O'nun huzurunda hesap vereceğini
unutur. Bunun sonucu olarak da Allah korkusu ortadan kalkan her
insan gibi yalnızca kendi çıkarlarını düşünen bencil, acımasız bir
zalim hatta gözü dönmüş bir katil haline gelir. Allah böyle insanların
durumunu ve karşılaşacakları sonu şöyle haber verir:
"Yol, ancak insanlara zulmeden ve yeryüzünde haksız yere 'tecavüz
ve haksızlıkta bulunanların' aleyhinedir. İşte bunlara acıklı bir
azab vardır."
(Şura Suresi, 42)
PERSPEKTİF
Toplumsal Huzurun Temeli
Devlete bağlılığı
sağlayacak en önemli etkenlerin başında, toplumda yaşanmakta olan
ahlak anlayışı gelir. Eğer bir toplumda; menfaatperestlik ya da
yaygın deyimle "köşe dönmecilik" yaygınlaşırsa, isyankarlık
makbul olarak görülürse, insanlara saygı ve fedakarlık gibi kavramlar
terk edilirse, bu durumda o toplumun bireylerinin devlete bağlı
olmaları da düşünülemez. Çünkü devlete bağlılığın temelinde üstün
bir ahlak yatmaktadır. Bu ahlak kaybolur ve yerine üstte belirttiğimiz
kötü ahlak özellikleri yaygınlaşırsa, devlete bağlılık kavramı da
kendiliğinden yok olmaya başlar.
Sözünü ettiğimiz üstün ahlakın temelinde ise dini inançlar yatar.
Nitekim Cumhuriyetimiz'i kuran Büyük Önder Atatürk, "Dinsiz
milletlerin devamına imkan yoktur" diyerek bu gerçeği açıkça
ilan etmiştir.
Bilindiği gibi bir
toplumda huzur ve sükunet, o toplumdaki insanların devlete karşı
gösterdikleri itaat, saygı ve güvenle sağlanabilir. Yüce dinimizde
de "itaat" makbul bir ahlak özelliği olarak teşvik edilmektedir.
Allah Müslümanlara pek çok ayetinde itaati emretmektedir. Dolayısıyla
Kuran ahlakına göre yaşayan insanların oluşturduğu bir toplum aynı
zamanda, devlete itaatin ve saygının en yüksek derecede yaşandığı
bir ortam olur.
İslam dini, aynı zamanda
insanları her türlü anarşi ve terör eyleminden de uzak tutar. Çünkü
Allah Kuran'da insanları "bozgunculuktan" da menetmiştir.
Kuran ahlakını gereği gibi kavrayan ve yaşayan bir insan, Allah'ın
bu yöndeki emirleri gereği yeryüzünde karışıklık çıkarmaktan, sıkıntılı,
karmaşa dolu ortamlar yaratmaktan şiddetle kaçınır. Kuran ahlakına
uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, her zaman sorunları
çözme arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan, aksine her zaman
uzlaştırıcı bir tutum sergiler.
Günümüzde din, bazı kesimlerce yanlış bir biçimde anlaşılmakta ve
uygulanmaktadır. Oysa Kuran'da tarif edilen gerçek dindar modeli
toplumda yaygınlaşırsa, toplumsal hayat da son derece barış ve esenlik
dolu olur. İnsanlar devlete duydukları güven ve saygıyı, onun organlarına
itaat ederek gösterirler. Polise ve diğer güvenlik güçlerine karşı
hırçın, ters davranan, zorluk çıkaran insanlar olmaz. Aksine İslam
ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever ve hoşgörülü tutumlarıyla,
güvenlik güçlerinin yanında yer alır, onların işlerini kolaylaştıracak
şekilde hareket ederler. Bu ahlaktaki insanların varlığı sayesinde
toplumdan anarşi, terör, kargaşa ve düşmanlık giderilir. İnsanlar
arasında kavgalar, bağırtılar, tartışmalar tamamen kalkar. İnsanlar
sokaklara rahatça çıkabilir, gece-gündüz güven içinde her yerde
dolaşabilir.
Dinin varlığı, Allah sevgisini de beraberinde getiririr. Bu, tüm
insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar. Herkes Allah'ın rızasını
kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini Allah rızası için
sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet, hoşgörü hakim
olur. İnsanlar Allah'ın emirleri doğrultusunda hayırlarda yarışırlar.
Diğer yandan Allah korkusu sayesinde herkes ahlaksızlıklardan ve
kötülüklerden kaçınır. Asırlardır engellenemeyen, önü alınamayan
her türlü olumsuzluk bir anda biter. Dinin sıcaklığı ve barışçı
ruhu her yere hakim olur. Elbette burada kastedilen Kuran'da bildirilen
gerçek dindir ve bu dinin samimi olarak yaşanmasıdır.
Tüm bunlar, dinin insanlara kazandırdığı ahlak özelliklerinin, devletin
bekası ve toplumun huzuru açısından son derece gerekli olduğunu
göstermektedir. Dinsiz bir insan modelinin oluşturacağı toplum yapısı,
bencillik ve çatışma üzerine kurulu olacağı için, ister istemez
devleti ayakta tutan değerleri de tahrip edecektir. Dinsizlik, isyanı,
çatışmayı, anarşiyi, nefreti, güvensizliği getirirken; din, insanlara
itaati, barışı, düzeni, sevgiyi ve güveni kazandırır.
Allah bir ayetinde
insanlara "Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış
ve güvenliğe" girin" (Bakara Suresi, 208) buyurmaktadır.
Bu ayette davet edildiği şekilde barış ve güvenliğe giren insanlar,
devletin bekasının da en büyük dayanağı olacaklardır.
" Müslüman Türk milleti tarih boyunca adaletiyle, hoşgörüsüyle,
merhametiyle, vicdanıyla, haysiyetiyle dünyaya nizam vermiş şerefli
bir geçmişe sahiptir. Bu nedenle de geçmiş tecrübelerinden faydalanarak
dünya üzerinde adaleti sağlaması ve yaşanan zulümlere son verebilmesi
için önünde hiçbir engel yoktur. "
Harun YAHYA
"Çocuklarımıza vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun
onlara esas olarak şunları öğreteceğiz; Milletine, Türkiye Devleti'ne,
TBMM'ne, düşman olanlarla mücadele; bu mücadelenin sebep ve vasıtaları
ile donatılmayan bir millet için yaşama hakkı yoktur. " Mustafa
Kemal Atatürk
|