KIRGIZİSTAN CUMHURİYETİ

Çin kaynaklarına bakıldığında Kien-Kun, Ki-Ku gibi adlandırmalar, Kök Türk metinlerinde Kırkız, Tibetçe'de gir-kiz şeklinde geçtiği görülür. Söylenilenlere göre Kırgızlar "Kırk Kiz" ya da "Kır-ları (Dağları) gez" anlamına gelen Kırgız'dan geldiği varsayımı MÖ:2.-l. asırlarda Hunlarla ilgili anlatılan olaylarda görülür. Kırgızlar Tanrı Dağları'nın doğusu ile Tannu-Ola arasında ortaya çıkmışlardır.

Kırgızlar 9. yüzyılda Uygur Kaanı'nı öldürerek Türk devletinin başına geçmişler, önce Özbek hakimiyetini daha sonra da Kazak egemenliğini kabul ederek birlikte yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Arkasından da Kalmukların egemenliğine girmişler ve Tanrı Dağları'nın batısına göç etmişlerdir. 1207'de ise Cengiz Han Moğalistan'ı hakimiyeti altına almıştır. Tarihi kaynaklara göre ise Kırgızlar 13. yüzyıldan sonra bugünkü yurtlarına gelmişlerdir. Kırgızların, mezar taşları üzerinde ve Yenisey Irmağı boylarında yapılan kazılarda Yukarı Yenisey Irmağı bölgesinde yaşadıkları görülmektedir.

Kırgızlar 1700 yıllarında Hokand Devleti'nin egemenliğine girmişler ve çoğunluğu alarak devlete el koymuşlardır. 1876 yılında Hokand Rusların eline geçmiş, 1924' te Kara Kırgız Özerk Oblast'ı kurulmuş, 1926'da özerk cumhuriyet haline gelmişler, 1936'da da SSCB'ne katılmışlardır. (www.turan.tc)

İslam'ın Bölgeye Girişi

Kırgızistan'da İslam dininin yayılması 8. yüzyılın sonlarına kadar uzanır. Çin sınırına kadar dayanan İslam ordusu bugün Batı Türkistan olarak bilinen Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Kırgızistan'a İslam dininin İlahi mesajını ulaştırmışlardır.

İslam'ın bölgeye girişi ile birlikte Kırgızistan'da çeşitli tasavvuf akımlarının etkisi yoğun olarak hissedilmiştir. Bu akımlar gücünü daha sonraki yıllarda Rusya'ya karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinde kullanmış ve Kırgızistan'ın bugünlere gelmesinde çok etkili olmuşlardır.

Bağımsızlığa Giden Yol

1916 yılında Müslümanların, yönetimde söz sahibi olmasının ardından bölgedeki Çin ve Sovyet hakimiyeti neticesinde yaklaşık 150 bin Kırgız katledilmiştir. Bu katliamlar 1917 Bolşevik devriminden sonra da devam etmiştir. Ekim devriminden sonra, bölgedeki Müslüman Kırgızlara yönetimde hiç görev verilmemiş, Kırgız Başbakan Yusuf Abdurrahmanov önce sürgüne gönderilmiş, ardından da 1937 yılında Sovyet ajanları tarafından katledilmiştir.

SSCB, 1930'lu yılların sonlarında Kırgızistan edebiyat, kültür ve tarihine, sosyalizm ilkeleri ve Sovyet kültürüyle çeliştiği iddiasıyla savaş açmıştır. Nitekim bu dönemde Kırgızistan, Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adını almıştır.

Bağımsızlığın Ardından Kırgızistan

Glasnost hareketinin başlamasının ardından Gorbaçov tarafından ülkenin başına getirilen Cumhurbaşkanı Asker Akayef ile Stalinci Kırgız Partisi arasında iktidar mücadelesi başlar. Bu dönemde Kırgızistan Demokratik Hareketi saflarında yerini alan Cumhurbaşkanı Asker Akayef'e 24 Ağustos 1991 tarihinde komünistler tarafından bir darbe girişiminde bulunulur. Darbe girişiminin başarısız olmasının ardından Komünist Partisinin faaliyetlerine yasak getirilir.

Komünistlerin tüm engelleme girişimlerine rağmen 31 Ağustos 1991'de Cumhurbaşkanı Asker Akayef tarafından Kırgızistan Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı ilan edilir. Cumhurbaşkanı Asker Akayef'in iktidarı komünistler dışındaki partilerin biraraya gelmesinden oluşan Kırgızistan Demokratik Hareketi'nin desteğine dayanmaktadır. Bütün partiler milli, dini ve siyasi isteklerini bu oluşum içerisinde dile getirmektedirler.

Asker Akayef dönemi ekonomik ve siyasi açıdan önemli açılımlara sahne olmuştur. Bağımsızlığın ardından İran, Moğolistan ve Japonya gibi ülkeleri ziyaret eden Akayef, Türkiye'yi de ziyaret etmiş ve şunları söylemiştir: "Türkiye gökyüzünde parlayan bir yıldızdır. Bizim yolumuzu aydınlatan bir yıldızdır."


PERSPEKTİF

"Kızıl Elma"ya Doğru

Türklerin, özellikle Oğuz Türkleri arasında önemli bir yeri olan "Kızıl Elma" Türkleri'nin ulaşmak istedikleri en büyük hedef Türk Cihan Hakimiyetidir.

İslam öncesi dönemde Türkler tevhid inancına sahiptiler ve Tek Tanrı'ya inanıyorlardı ve inandıkları bu Tek Tanrı'nın onlara bir dünya hakimiyeti sağlayacağına iman etmişlerdi. Bunu Bilge Kağan'ın, "Tanrı irade ettiği için tahta oturdum; dört yandaki milletleri nizama soktum" sözlerinden de anlamaktayız. Yine Bilge Kağan'ın ağzından Türk imanı şöyle ifade edilmekteydi, "Türk Tanrısı, milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan'ı ve anam İl Bilge Hatun'u gökten tutup yükseltmiştir."

İslam dini ile şereflenen Türkler İslam ahlakını tüm dünyaya yaymak ve adaleti sağlamak için yaratıldıklarına inanmışlardır. Eski dönemlerden itibaren dünya nizamını sağlamak üzere mücadele eden Türk Milleti, İslâmiyet'i kabul ederek maddî ve manevî yönden bir yükselişe erişmiştir. İdeallerini, kendilerinin dünya nizamını sağlama ülkülerini İslam inancı ile pekiştirmişlerdir. Bu kaynak Kızıl Elma'nın manevi yönünü teşkil eder.

Osmanlı'nın ilk Kızıl Elması, Türklerin Anadolu'da beylikler dönemine son verip Türk birliğinin sağlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Gerek iç mücadeleler, gerek Moğol istilâsı bir yandan sıkıntıları getirirken, bir yandan da büyük ideallerin gerçekleşmesi için dinamik bir güç oluşturmuştur. Sadece Türk Milleti için değil, dünyadaki bütün milletler için kavşak noktası olarak bilinen İstanbul, Osmanlı'nın büyük Kızıl Elması olarak görülür. Hakkında çeşitli rivayetlerin dilden dile dolaştığı İstanbul, Fatih Sultan Mehmet'in dahiyane idare ve olağanüstü iradesiyle Türklerin hâkimiyetine girer.

Hz. Muhammed'in; "İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onun askerleri ne güzel askerlerdir" hadisi ile müjdelenen ideal, hayata geçirilir. İstanbul'un fethine kadar anlatılan, ancak İstanbul'un fethi ile olgunlaşan Kızıl Elma, Türk'ün dünyaya hâkim olma duygusunun bir ifadesi olarak gerçekleşmiştir.

Nitekim 20. yüzyılın sonlarında dünyadaki gelişmelerle birlikte Türk birliğinin sağlanması anlamına gelen Kızıl Elma ülküsü, günümüzde de gerçekleşmelidir. Bunun birinci dönemi bağımsızlık, ikinci dönemi birlik, üçüncü dönemi ise fetihler dönemidir. Buradan hareketle denilebilir ki, tarihî dönemlerden itibaren tecrübelerle sabit olan Türk birliği fikri, günümüzde yeniden hayat bulmuştur. Özellikle yetmiş yılı aşkın bir süredir Rus egemenliğinde yaşayan Türk gruplarının bağımsız devletler olarak dünya devletleri içinde yer almaları, başka Türk gruplarının şimdilik federasyon yapısı içinde yarı bağımsız olmaları ile başta Türkiye ile olmak üzere Türk devlet ve toplulukları arasında başlayan iş birliği, Türk'ün Kızıl Elması olan Turan'a giden bir yol olarak görülmektedir.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Türkiye, Türk Dünyası'nın 100 yıllık hayali olan "Kızıl Elma"yı hayata geçirme yolunda önemli bir fırsat yakalamıştır. Sadece özgürlüğüne kavuşan Türk Cumhuriyetleri değil, Balkanlar'dan Doğu Türkistan'a kadar tüm Türk dünyası, Türkiye önderliğinde bir Türk Birliği'nin oluşturulmasını özlemle beklemektedir. Bu noktada Türkiye'ye düşen görev ekonomik ve siyasal açıdan istikrarlı ve güçlü bir ülke haline gelerek dağınık vaziyetteki Türk dünyasını yeniden biraraya getirmektir. Dünyanın en zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olan Turan coğrafyasının biraraya gelmesi, Türk'ün Cihan Hakimiyeti'nin bir hayal olmadığını tüm dünyaya ispatlayacaktır.

Türk dünyasının özgürlüğüne kavuşmasının 10. yıldönümünde Rusya'nın bölgedeki etkisi hala sürmektedir. Türkiye'nin önderliğinde kurulacak olan Türk Birliği Rusya'nın bölgedeki etkisini büyük ölçüde kıracak ve 21. yüzyılda dünya liderliğini hedefleyen Türk dünyasının önünü açacaktır.(www.bilimarastirmavakfi.org)

 
GERİ