|
BİZİ
YALNIZ BIRAKMAYIN!
Birinci Dünya Savaşı'na
kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Irak Türkmenleri,
bugün Saddam yönetiminin baskı ve zulüm politikası yüzünden yok
olma tehlikesi ile karşı karşıya... Musul, Kerkük, Erbilve Süleymaniye'de
yaşayan Türkmenler, yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terketmek
zorunda bırakılırken, anavatan olarak gördükleri Türkiye'den ve
Türk dünyasından kendilerini yalnız bırakmamalarını istiyorlar.
 |
Osmanlı,
1. Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'yu yitirdi. Savaşın
ardından bölgenin yeni düzenlemesi emperyalistlerin amaçlarına
uygun yapıldı. Ancak bu yeni düzenleme ne bölgede yaşayan
Türk azınlıklara ne de diğer milletlere huzur getirmedi. (Fotoğraf:
Kerkük'ten bir görüntü) |
Türklerin Irak topraklarına
ilk adım atışı İslamın ilk yüzyıllına kadar dayanır. Hilafet merkezini
ve halifeyi korumakla görevli olan Türkler uzun bir dönem Samerra
şehrinde yaşadılar. Türklerin yoğun biçimde Irak topraklarına göç
etmesi Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey'in 1055 yılında Irak'a girmesiyle
başlar.
14. yüzyılda Irak'taki etnik yapının Türklerden yana bir görünüş
kazandığı ve Bağdat'ın Türk kültürünün önemli merkezlerinden biri
haline geldiği söylenebilir. Bu dönemde ülkenin kuzeyinden başlayarak
Bağdat'a kadar geniş çaplı bir Türkleşme hareketi görülür. 1683'te
Sultan 4. Murad tarafından Safevilerden alınan Irak toprakları 1.
Dünya Savaşı'na kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde
adaletli bir şekilde yönetilir.
Musul ve Kerkük Anavatan'dan Nasıl Koparıldı?
1.Dünya Savaşı'nın
ardından İngiliz işgaline uğrayan Türklerin yoğun olarak yaşadığı
Musul, Kerkük, Erbil ve Süleymaniye, Kurtuluş Savaşı sonrasında
Türkiye ve İngiltere arasında önemli bir sorun haline gelir. Lozan
Antlaşması'nda da bir sonuç alınamaması üzerine sorun Milletler
Cemiyeti'ne götürülür. Milletler Cemiyeti'nin İngilizler lehine
karar vermesi üzerine Musul eyaleti İngiliz mandası altındaki Irak'a
bırakılır.
1920'de oluşturulan
kabinede Türk asıllı Kerkük'lü bir Bakan'ın yeralmasının ardından
okullarda Türklerin anadilde eğitim yapma özgürlüğü de güvence altına
alınır. 1958 yılında askeri darbe sonucu ilan edilen Cumhuriyet,
Irak Türkmenleri için yeni bir dönemin de başlangıcı olur. Azınlık
olarak Türkmenler, bu dönemde Irak'ta önemli roller üstlenirler.
1970 yılında kültürel haklarını da elde eden Irak Türkmenleri, anadillerinde
dergi ve gazete yayınlamaya başlarlar.
Türk Bölgeleri'nin İsimleri Değiştirildi
Irak Türkmenleri,
1974 yılında Saddam Hüseyin'in yönetimi ele geçirmesiyle birlikte
tüm siyasi haklarını kaybederler. Irak'ın %13'ünü oluşturan Türkler,
resmi kayıtlarda %2 olarak gösterilir. Irak yönetimi, 80'li yılların
sonunda Türkçe olarak anılan bütün kasaba, köy ve sokak isimlerini
Arapça isimlerle değiştirirler. Yüzyıllardır Kerkük olarak anılan
şehrin adı bu dönemde Al Tamim'e dönüştürülür. Ayrıca Türklerin
yaşadıkları bölgeleri sürekli olarak fakir Araplar yerleştirilerek,
Türkmenlerin bölgedeki varlığı yok edilmeye çalışılır. 1975 yılında
20.000 kilometrekare olan Kerkük'ün yüzölçümü günümüzde 10.000 kilometrekareye
kadar düşürülür.
Bir Medeniyet Yağma Edildi
Bosna-Hersek'te olduğu
gibi Kerkük'te de Türk Medeniyeti'nin tüm izleri tamamen yok edilmek
isteniyor. Kerkük'teki taş köprü ve hükümet sarayı yıkılırken, ünlü
Kerkük kalesi boşaltılarak yağma edildi. Kalenin civarındaki tarihi
evlerin tamamı Saddam yönetimi tarafından yıktırıldı.
Bölgedeki soykırım uygulamalarına itiraz eden Türk aydınları öldürüldü
ya da Irak'ın çeşitli bölgelerine sürgüne gönderildi. Türk asıllı
öğrencilerin Arap kültürünü alması için kayıtları özellikle güneydeki
okullara yaptırılıyor. Bu uygulamaya karşı çıkan ailelerin çocuklarının
okumasına izin verilmiyor. 7 yaşından itibaren zoraki olarak yaz
kamplarına alınan çocuklara bu kamplarda Arap Milliyetçiliği ve
Baas partisinin ilkeleri öğretiliyor.
Ayrıca 1961 yılından beri Türkmenler tarafından çıkarılan Kardeşlik
Dergisi de Baas yöneticileri tarafından kapatıldı. Türk bölgelerinde
taşınmaz mal satın alma yasağı çok sert şekilde uygulanıyor. Türkler
gayrımenkullerini ancak Arap kökenli birine satabiliyor. Ayrıca
Arapların Musul ve Kerkük'te gayrımenkul alması teşvik ediliyor
ve bu amaçla Araplara uzun vadeli, faizsiz kredi veriliyor.
Irak'ta Türkmenlerin dernek kurmaları ve derneklere üye olmaları
da yasaklar arasında. 1960 yılında büyük zorluklarla kurulan Türkmen
Kardeşlik Ocağı 1980 yılında feshedilerek, derneğin başkanı Abdullah
Abdurrahman idam edilmiş derneğin diğer yöneticileri ise ağır hapis
cezalarına çarptırılmış.
1980'li yılların sonlarında Saddam yönetiminin Türkmenlere karşı
yürütmüş olduğu baskı ve soykırım politikası inanılmaz boyutlara
ulaştı. Halktan gelen tepkileri silahla susturmaya çalışan Irak
yönetimi sadece Altınköprü bölgesinde 87 Türk'ü kurşuna dizdirdi.
Günümüzde Irak Türkleri'nin Durumu
Hukuki olarak bugün
Irak'ta Türk varlığından söz etmek imkansız. Türkler, Araplar ve
Kürtlerle birlikte üçüncü büyük nüfusu teşkil etmelerine rağmen,
7 Temmuz 1990'da yayınlanan Irak Cumhuriyeti anayasasında Irak halkı,
"Araplar ve Kürtlerden oluşmaktadır" ifadesi yer almaktadır.
Bu anayasa maddesinden dolayı Türkmenler tarafından açılan ilköğretim
okullarında Türkçe eğitim ve öğretim yapılamamaktadır.
Saddam rejiminin baskı ve sindirme politikasına, Körfez Savaşı'nın
ardından Irak'a uygulanan ambargo da eklenmiştir. Irak'ta yaşayan
Türkmenler amborgonun ardından açlık ve salgın hastalık tehlikesiyle
karşı karşıya kalmış çok sayıda Türkmen yüzyıllardır yaşadıkları
topraklardan Türkiye'ye, Avrupa ülkelerine ve ABD'ye iltica etmek
zorunda kalmışlardır.
BM Yetkilileri ise Körfez Savaşı'nın ardından Türkmen nüfusun yaşadığı
bölgelere son derece duyarsız davranmış ve bölgede gerçekleştirilen
sistemli soykırım politikasına göz yummuştur. Türklerin yoğun olarak
bulunduğu bölgeler BM yetkilileri tarafından (36. paralelin altında
olmalarına rağmen) güvenli bölge ilan edilmiştir. Güvenli bölgede
her parti ve lider, kendini bölgenin hakimi olarak görmekte ve keyfi
davranışlar içerisinde bulunmaktadır. Bu olumsuz ortamdan ise en
çok bölgede yaşayan Türkler zarar görmektedir.
Sonuç olarak Irak topraklarında yaşayan Müslüman-Türk varlığı tamamen
yokedilmek isteniyor. Bugün Irak'ta yaşayan 2,5 milyon Türkmen soydaşımız
günden güne eriyor. Her gün onlarca Türkmen çeşitli yollarla Türkiye'ye,
Avrup ve Arap ülkelerine iltica ediyor. Sınırlarındaki kaçışa göz
yuman Irak yönetimi, yakın dönemde Musul, Kerkük, Süleymaniye ve
Erbil'deki Türkmen nüfusu tamamen eritmeyi amaçlamaktadır.
Türkmenler Sesleniyor: Bizi Yalnız Bırakmayın!
1400 yıldır yaşadıkları
topraklarda sistemli bir şekilde asimilasyon politikasına tabi tutulan
Irak Türkmenleri'nin varlığı ve hakları mutlaka hukuki bir zemine
oturtulmalıdır. Kuzey Irak özerk bölgesindeki Kürt yönetimi ile
Türkmenler arasında, Türkmenlerin statüsünü kabul eden bir protokol
imzalanmadan yakın gelecekte Türkmenlerin sıkıntılarına çare bulunması
imkansız gibi görünüyor.
Irak'ta yaşayan Türkler, bölgede yaşayan diğer topluluklara nazaran
daha yüksek bir eğitim ve kültür düzeyine sahiptir. Çocuklara yapılan
telkinler daima, "Türkiye buraya geldiğinde mahçup olmayalım"
sözleri üzerine kuruludur. Yüzyıllar boyunca yaşadıkları toprakları
baskı ve zulme rağmen terketmeyen Irak Türkmenleri anavatan olarak
gördükleri Türkiye'den çok şey bekliyorlar ve Türk dünyasının kendilerini
yanlız bırakmamasını istiyorlar.
Yüzyıllar boyu sadece
Türklerin değil tüm müslümanların hamiliğini üstlenmiş olan Türkiye,
Körfez Savaşı'ndan sonra bölgede meydana gelen gelişimleri de gözönünde
bulundurarak yeni politikalar üretecek ve 2.5 milyon Türkmeni yalnız
bırakmayacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti,
güçlü bir devlete ve devlet geleneğine sahip ender bir milletin
ürünüdür, daima mazlumun yanında, zalimin karşısında olmuştur. Vicdanı
ve üstün ahlakıyla her zaman örnek bu asil ulus, Türkmen halkına
da yardım elini elbette ki uzatacaktır.
HARUN YAHYA DİYOR Kİ;
Bir toplumun zihninde
"Büyük Ülke" inancının ve arzusunun uyandırılması çok
önemlidir. Büyük bir imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu,
bu inancın mayasına sahiptir. Ulusal dayanışma içerisinde tüm zorlukların
üstesinden gelecek olan Türk Milleti, 21. yüzyılda dünyaya yön verecektir.
Harun YAHYA
PERSPEKTİF
Atatürk'ün İzinde
Cumhuriyetin ilk
yıllarında Atatürk'ün kişisel çabaları ve üstün dehasıyla Türk Milleti,
günün şartlarında inanılmaz bir hamle yaparak kabuk değiştirmiş
ve Batı medeniyetleri seviyesine doğru hızla yaklaşmıştır.Atatürk
bu mücadelesindeulusun sahip olduğu değerlerinden hiçbir zaman ödün
vermemiştir. Aydın, çağdaş, uygar bir Türkiye yaratma mücadelesinin
gerekliliğini Atatürk şu sözleriyle açıklamıştır:
"Medeniyet yolunda yürümek ve muvaffak olmak hayat şartıdır.
Bu yol üzerinde duranlar veya bu yol üzerinde ileriye değil, geriye
bakmak cehalet ve gafletinde bulunanlar umumi medeniyetin coşkun
seli altında boğulmaya mahkumdurlar."
Önce insanların zihinlerindeki tutuculukları kıran Atatürk, ülkemizin
güçlenmesi ve insanlarımızın refah içinde yaşayabilmesi için sanayileşmenin
şart olduğuna inanmıştı.
Kendi toprağını süremeyen, kendi şekerini işleyemeyen, kendi demir-çeliğini
üretemeyen bir ülkenin tam bağımsız olması elbette düşünülemezdi.
Bu nedenle Atatürk çağdaşlaşma hamlesinin önemli çıkış noktalarından
biri olarak gördüğü sanayileşme hamlesine çok önem vermişti. Ulu
Önder bakın bu adımı nasıl değerlendiriyor:
"Ekonomik kalkınma, Türkiye'nin, hür, müstakil, daima daha
kuvvetli, daima daha refahlı Türkiye idealinin bel kemiğidir."
Oysa Atatürk'ün bu sözleri söylediği yıllarda ekonomik açıdan ülkenin
durumu hiç de parlak değildi. Bir yandan savaşın yaraları sarılırken,
bir yandan da kalkınma hamlesi gerçekleştirilmeliydi. Üstelik Lozan
Anlaşması'nın getirdiği ekonomik sınırlamalar kalkınmanın önünde
önemli birer engel olarak duruyordu.
Tüm bu olumsuzluklara rağmen Atatürk'ün bizzat şekillendirdiği kalkınma
hamlesiyle, 1923-1929 yılları arasında sanayinin gelişme hızı yüzde
8.5 gibi yüksek bir rakama ulaştı. Türk ekonomisinin lokomotifi
görevini uzun yıllar görecek olan büyük ölçekli tesis ve işletmeler
arka arkaya kuruldu. 1933 yılında Beş Yıllık Sanayi Planı hazırlandı
ve programlı bir sanayileşmeye geçildi. Bu dönemde dünyada yaşanan
büyük ekonomik buhrana rağmen yüzde 11.6 gibi oldukça yüksek bir
sanayileşme hızı elde edildi. Böylesine önemli bir başarıya, ülkemizin
zengin kaynakları ve halkımızın Atatürk'ün gösterdiği hedef ve ilkeler
doğrultusunda fedakarca çalışması sayesinde kısa zamanda ulaşıldı.
Atatürk, ülkemize yepyeni bir çehre kazandıran çağdaşlaşma hareketlerini
gerçekleştirirken, bir noktayı daima göz önünde bulundurmuştur.
O da Türk'ün kendi öz benliğini kaybetmeden, yeniliklere adapte
olabilmesiydi. Türk milleti bu yenilikleri kendi milli kültürü içinde
sindirebilmeliydi. Aksi bir durumun milletimizi içten içe çürüteceğini
bilen Atatürk, Türk Milleti'ni millet yapan unsurları; tarihini,
dilini, dinini yani kültürünü her zaman yaşatacak köklü tedbirler
almıştır.
"Dilin milli ve zengin olması, milli hissin inkişafında başlıca
müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu
dil şuurla işlensin."(Atatürk, Mehmet Özel, Milliyet Yayınları.
s.259) diyen Atatürk, Türk Dil ve Tarih Kurumu'nun kurulmasına
öncülük etmiştir. Milli benliğimizin önemli bir parçası olan dilimizin
ve tarihimizin kökenine inilerek araştırılmasını, bunların bilimsel
bir temele oturtularak geliştirilmesini ve sonraki nesillere sağlıklı
bir şekilde ulaşmasını sağlamıştır.
Laik devleti kurup savunurken, dinin önemini ve dine saygısını vurgulamış
diğer yandan Türk Milleti'nin vicdan, din ve ibadet özgürlüğünü
sağlamış ve titizlikle korumuştur.
Atatürk "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletin devamına
imkan yoktur" diyerek dinin milletimizin sürekliliğini sağlayacak
önemli bir unsur olduğuna dikkat çekmiş ve "en mükemmel din"
dediği İslam dinini milletimizin doğru bir anlayışla yaşaması için
çalışmıştır. Bu doğrultuda Kuran'ın Türkçeleştirilmesini sağlamış
ve halkın dinin özüne dönmesinde ilk adımları atmıştır.
ATATÜRK DİYOR Kİ;
"Türk Milleti,
milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. "
Mustafa Kemal Atatürk
Güçlü Bir Devletin Temeli: MANEVİYAT
Geride bıraktığımız
20. yüzyıl, belaların, acıların, katliamların, savaş ve çatışmaların
yüzyılı oldu. Bunun en büyük sebebi ise insanların dinden uzaklaşmaları
ve insan eliyle üretilen, ahlaki değerlerden yoksun ideolojileri
hayat felsefesi olarak kabul etmeleriydi. İnsanlara karanlık günler
yaşatan bütün ideolojilerin temelinde dinsizlik yatar. Önümüzdeki
yüzyıl ise geçmişinde köklü devletler kurmuş, maneviyatına ve dinine
olan bağlılığından asla taviz vermemiş Türk Ulusu için yeniden yükseliş
günleri olacaktır.
Herşeyden önce dinin ve onun getirdiği güzel ahlakın yaşanmadığı
bir toplumda, dinsizlik ve temeli inançsızlık üzerine kurulu görüşler
rağbet görür. Birçok sapkın fikir sistemi halk arasında yayılabileceği
temeli bulur. İnsanlar kendi benliklerinden, toplumun ortak kimliklerinden
uzaklaşırlar. Temelini Allah'ı inkar ve dinsizlik üzerine oturtmuş
olan materyalizm ve komünizm gibi ideolojiler toplumu kısa zamanda
yıkıcı bir ağ gibi sarar. Kısacası böyle bir toplumda dinin yokluğundan
meydana gelen boşluğu bölücü ve ahlaki dejenerasyona uğratıcı fikir
sistemleri doldurur.
Din, üstün bir ahlak sistemidir
Bunun daha baştan
toplum için yıkıcı bir etkisi olacağı açıktır, çünkü din, üstün
bir ahlak sistemi ve yaşayış biçimidir. İnsanlara doğruyu ve yanlışı
açık olarak öğrettir. Dini değerlere sahip biri, iyiyle kötüyü birbirinden
ayırt edebilir. Doğru ve hoşgörülü olmanın, vatanını, devletini
sevmenin iyi; fuhşun, zulmün ve adaletsizliğin ise kötü olduğunu
bilir. Dolayısıyla din, insanlar arasındaki yardımlaşma, dürüstlük,
hoşgörü, adalet, fedakarlık gibi erdemlerinin yükselmesini şağlayan
gerçek kaynaktır. Dinin varolmadığı bir ortamda bu üstün ahlak özelliklerinin
hiçbirinden söz etmek mümkün olmaz. Din yoksa, ahlak da yoktur;
dürüstlük, fazilet, adalet de yoktur. Dinin getirdiği güzel ahlakın
kasıtlı olarak göz ardı edildiği toplumlarda ise, bu değerler zaman
içinde kaybolur.
Nitekim temellerini
inançsızlık ve Allah'ı inkar üzerine kuran toplumların yaşadıkları
dejenerasyonun boyutlarını, bugünün materyalist ve komünist devletlerde
görmek mümkündür. Sovyetler Birliği, Küba, Çin gibi örnekler, bir
toplumda dinsizlik hakim olduğunda nasıl bir yapı oluşacağına somut
bir delil teşkil etmektedir. Bu toplumlarda önce hızlı bir ahlaki
dejenerasyonun başladığı, ardından da bu dejenerasyonun toplumun
ahlakını kısa zamanda yok ettiği herkes tarafından görülebilen gerçeklerdir.
İnsanın yaratılışına uygun ahlaki değerlerinin, önemini yitirmesi
ve yok olması, toplumun her ferdini etkiler. Her insan sadece kendisini
umursayan ve kendi çıkarları için yaşayan bir hale gelir. Aile ve
yine evlilik müessesesi değerini kaybeder. İnsanların ahlaki değerlerini
ve dini inançlarını kaybettikleri bir toplumda, bu kurumların varlığı
da söz konusu olamaz.
Vatan sevgisi ortadan kalkar
Bu ahlaki dejenerasyon
bir kere yayılmaya başladığı takdirde, devletin oturmuş düzenini
ve milletin yerleşmiş değerlerini de akıl almayacak şekilde tahrip
eder, çünkü devlete bağlılık, vatan sevgisi gibi üstün vasıflar
yine dini inançların ve manevi değerlere bağlılığın sonucunda gelişmiş
özelliklerdir. Dini olmayan, vicdani duyguları gelişmemiş bir insanın,
milletini, bayrağını sevmesi, devletine hizmet şuuru içinde çalışması,
karşılık beklemeden gece gündüz vatanı için nöbet beklemesi elbette
düşünülemez. Böyle bireylerin oluşturduğu bir toplum ise, şüphesiz
ki varlığını sürdüremeyecektir. Dinin ve manevi değerlerin yaşanmadığı
bir yerde güçlü bir devlet otoritesinden, devletin varlığından ve
bekasından söz etmek mümkün değildir. Manevi değerlerin ortadan
kalkışının bir başka tehlikeli sonucu da, insanların yavaş yavaş
psikolojik sorunlara yenilmeye başlamasıdır.
Suç oranlarındaki artış, içki ve uyuşturucuya yöneliş, fuhuş patlaması,
huzursuzluk ve çatışma ortamı toplumun psikolojik açıdan yıprandığının
en somut alametleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak birbirine
güvenmeyen, saygı duymayan, sevip saymayan, sadece kendi yaşam mücadelesini
sürdürmeye çabalayan, toplumun diğer üyelerini ise birer rakip hatta
birer düşman gibi gören insanlar ortaya çıkar. Sosyal adaletsizlik
ve ekonomik sıkıntılarla artan bu sosyal gerilim, kısa süre içinde
toplum parçalanmasına sebep olur.
Din yok edilirse anarşist eylemler çıkar
Dünya tarihinde pekçok
ulus, dini ve ahlaki değerlerini bir kenara ittiği anda, dejenerasyon,
çözülme ve parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Dünyanın
hangi bölgesinde olursa olsun, dini değerler ne zaman yok edilmeye
çalışılsa devlet karşıtı anarşist hareketler ortaya çıkmaktadır.
Müslüman Türk Milleti asla bu tip oyunlara hiçbir zaman müsade etmemiştir.
Atatürk milliyetçiliği etrafında kenetlenmiş, üniter devlet anlayışına
gönülden bağlı, demokratik ve laik hukuk düzenini savunan, din,
ahlak ve aile gibi müesseselerine sahip çıkan bir yapıyı koruduğumuz
sürece, Yüce Türk Milleti tüm dünyaya nizam verecek ve Atatürk'ün
hedef gösterdiği "muasır medeniyetlerin" önderi bir millet
olacaktır.
|