|
BULGARİSTAN'DAKİ
TÜRK AZINLIK
20. yüzyılın başında
"Edirne'nin Ötesinde" bıraktığımız Balkan topraklarında
bugün yaklaşık 2 milyon Türk yaşıyor. Acılarla dolu bir yüzyıl geçiren
Bulgaristan'daki Türk azınlık, insanlık tarihine geçen sistematik
bir soykırım kampanyası ile karşı karşıya kalmalarına rağmen Türk-islam
benliğini yitirmemişlerdir.
Türkler yaklaşık bin yıldır Balkanlarda yaşamaktadırlar. Bulgaristan
Türkleri'nin asıl önemli kısmı, genelde Osmanlı döneminde Anadolu'nun
çeşitli yörelerinden Rumeli'ye gitmiş olan yörüklerden oluşur. Osmanlı
döneminde Anadolu'dan Bulgaristan'a göçen Türkler, burada yerli
Türk halkı ile kaynaşıp çoğalmışlardır. Böylece bölgede bir Türk
varlığı oluşmuştur.
1908 yılında ilan edilen 2. Meşrutiyet sonrasında oluşan kaos ortamından
istifade eden Bulgaristan Prensliği, 5 Ekim 1908'de krallık ilan
ederek Osmanlı Devleti'nden ayrılmıştır. Bu yeni dönemde Bulgar
yönetimi, bölgede yaşayan Türklere baskı kurmaya başlamıştır. Nisan
1909 yılında İstanbul'da imzalanan anlaşma ile Bulgaristan'ın bağımsızlığı
tanınırken, Türklerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır.
Ancak 1912 yılında patlak veren Balkan Savaşı, Bulgaristan Türkleri
için felaket anlamını taşıyordu. Bu savaştan beklenmedik bir yenilgi
ile çıkan Türkler, 550 yıldır Türk hakimiyeti altındaki Rumeli topraklarını
bırakarak Meriç'in gerisine çekilmek zorunda kaldı. Bu savaş esnasında
bölge Türkleri büyük bir zulüm gördüğü gibi, eğitim öğretim kurumları
önemli ölçüde tahribata uğradı. Bu savaşta 440 bin Türk, yaşadıkları
topraklardan çıkarak Türkiye'ye sığındı.
Balkan Savaşı sonrasında Bulgarların bölgede yaşayan Türklere yönelik
katliam ve soykırım hareketleri büyük bir ivme kazandı. Ayrıca Türk
isimlerini değiştirme, Hıristiyan olmaya zorlama, milli kıyafetlerini
yasaklama ve camileri yakma gibi bazı uygulamalar da oldu.
1923 yılında darbe ile iktidarı ele geçiren faşist yönetim, Bulgaristan
Türkleri için zor günlerin başlangıcı oldu. "Bulgaristan Bulgarlarındır"
sloganı ile iktidara gelen faşist yönetimin temel amacı Türk nüfusu
eğitimini engelleyerek cahil bırakmaktı.
Bu yıllarda, Türkiye'nin Milli Mücadele'den başarı ile çıkması ve
bağımsızlığını kazanması, Bulgaristan Türk gençliği için de bir
umut oldu.
Ancak, 1930'lu yıllarda Bulgaristan'daki soydaşlarımız üzerindeki
baskılar iyice arttı. Türk okullarının büyük kısmı kapatılırken,
Türk azınlık Türkiye'ye göç etmeye zorlandı. 1934 yılında bir toprak
ihtilali yapılarak Türklerin elindeki topraklara el konuldu.
1944 yılında yönetime gelen komünistler tek tip Sosyalist Bulgar
Toplumu oluşturmaya kalkıştı. Okullarda din dersi kaldırıldı, Türkçe
konuşmak ve çocuklara Türkçe isimler vermek yasaklandı. 1946'da
çıkarılan bir yasa ile tüm cami ve okullar kamulaştırıldı. Artık
Türk çocuklarına okullarda komünizmin ideolojik temelleri öğretiliyordu.
1947-1950 yılları arasında Türkiye'nin yardımlarıyla 25 bin soydaşımız
Bulgaristan'dan Türkiye'ye getirildi. Ancak bu göç 1951 yılında
Stalin'in emriyle durduruldu.
1950-1956 yılları arasında toprakların komünistler tarafından kollektifleştirilmesi
Türkleri ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürdü. Yine bu dönemde
toplu halde yaşayan ve bu sayede kültürlerini muhafaza eden soydaşlarımız
Bulgaristan'ın değişik bölgelerine zorunlu olarak göç ettirildi.
1959 yılında ise Türk okullarıyla Bulgar okulları birleştirilerek
uluslararası anlaşmalar ayaklar altına alındı.
1970 yılında Merkez Polütbüro yetkilileri 549 sayılı "gizli
tedhiş ile milliyet ve din değiştirme" kararı aldılar. Bu karar
uyarınca, 1972 yılında isimlerini ve dinlerini değiştirmeyi kabul
etmeyen 10 binin üzerinde masum soydaşımız hayatını kaybetti.
Bulgarlar, 1984 sonbaharında Türk topluluklarını, zorbalıkla ve
kanlı bir şekilde adlarını değiştirmeye ve hıristiyanlığı kabul
etmeye zorladılar. 1985 yılında Bulgaristan'dan gelen haberlerle
Türk ve dünya kamuoyu sarsıldı. Bu ülkede baskı, zulüm ve katliamlar
doruk noktasına çıkmıştı. Türk bölgeleri yabancıların girişine kapatılmıştı.
Sadece 1985 kışında 8500 Türk, Bulgarlar tarafından katledildi.
Bölgede yaşayan yaklaşık 500 bin civarında Türk'ün adı değiştirildi.
Türkiye'nin Cumhurbaşkanı düzeyinde yapmış olduğu girişimlere cevap
verilmezken, ülkenin kuzeyindeki savunmasız Türk azınlığa tanklarla
kanlı operasyonlar düzenleniyordu. Ancak tüm bu girişimlere rağmen
Türkler kendi milli benliklerini korumayı başarmışlardı. Türkiye'den
gelen kamuoyu desteği Bulgar yönetimini şaşkına çevirmiş ve diplomatik
olarak zor durumda bırakmıştı. 1987 yılında San Fransisco'da yapılan
NATO Genel Kurulu toplantısında Bulgaristan'daki insanlık dışı muameleler
sert bir şekilde kınandı.
1989 yılında Jivkof rejiminin yıkılmasının ardından Bulgaristan
Devlet Konseyi 1984-1989 arası dönemde Türklere yapılan hataları
kabul ederek bunların düzeltileceğini vadetmişti. Böylece zorla
değiştirilen Türk adları iade edilecek, Türkçe konuşma yasağı kalkacak
ve Türk çocukları kendi okullarında, anadillerinde eğitim yapabileceklerdi.
Ancak bu konuda Türk toplumu temsilcileri ile Bulgar yöneticiler
arasındaki görüş ayrılıkları uzun süre giderilemedi.
Bulgaristan Türklüğünün Sorunları
Bugünkü Bulgaristan'da
Türkçe yayın yapan 8 gazete bulunmaktadır. Ayrıca Türkçe kitaplar
basılmakta, ilk ve orta dereceli okullarda haftada 4 saat seçmeli
Türkçe dersi okutulmasına izin verilmektedir. Yasal bir engel olmamasına
rağmen şu anda Bulgaristan'da Türkçe yayın yapan radyo ve TV kanalı
bulunmamaktadır. Buna karşılık Türk köylerinde uydu antenleriyle
Türkiye'den yayın yapan televizyon kanalları yoğun şekilde izlenmektedir.
1992 resmi nüfus sayımına göre Bulgaristan'da %13 oranında (1 milyon)
Türk nüfus yaşadığı iddia edilmektedir. Ancak bu rakamın 2 milyonun
üzerinde olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca Bulgaristan'da Türkiye'ye
gönülden bağlı olan ancak Türk olmayan 1 milyon civarında müslümanın
bulunduğu biliniyor.
Bulgaristan'da yaşayan 2 milyona yakın Türk'ün en büyük sorunu işsizliktir.
İşsizlik, aşırı yoksulluk, yüksek öğrenimin paralı olması, kültürel
kimliğini koruyamama tehlikesi gibi nedenler yüzünden son 5 yılda
200 binden fazla soydaşımız Türkiye'ye göç etmiştir.
Müftülerini son yıllarda kendileri seçen soydaşlarımız, komünist
rejim döneminde el konulan vakıf mallarını yeniden elde etme çabası
içerisine girmişlerdir.
Komünist Jivkof rejiminin yıkılmasıyla rahat bir nefes alan Bulgar
Türkleri, günümüzde, yeni siyasi partiler, sivil toplum örgütleri
ve eğitim kurumlarıyla varlıklarını ortaya koymanın ve komünist
rejimin tüm izlerini silmenin çabası içerisindeler. Bulgaristan'da
yaşayan soydaşlarımız, Türkiye'ye göçün çok aza indiği günümüzde
çocuklarını Türk-İslam kültürünü vererek eğitmenin, yüzyıllardır
bu topraklara hükmeden Türk'ün adaletini yeniden hakim etmenin mücadelesini
veriyorlar. Bu konuda kendilerine en büyük destek ve tek umut olarak
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ni görüyorlar…
 |
| Birinci
Balkan Savaşı sırasında Bulgarlar, 1. Dünya Savaşı sonrasında
ise Yunanistan tarafından işgal edilen Batı Trakya topraklarında,
bugün 200 binden fazla Müslüman-Türk yaşıyor. Tüm soykırım
uygulamalarına rağmen milli ve İslami kimliklerini korumayı
başaran Batı Trakya Türkleri, anavatan Türkiye ile birleşecekleri
günleri umutla bekliyorlar. |
SIRBİSTAN'DA KOSTUNİTSA DÖNEMİ
Bosna Hersek'te yüzyılın
en büyük müslüman katliamını gerçekleştiren Sırp Lider Slobadan
Miloseviç geçtiğimiz haftalarda Belgrad'ta tutuklandı. Tüm dünya,
yeni Sırp lider Vojislav Kostunitsa'nın, Miloseviç'i Lahey Uluslararası
Savaş Suçları Mahkemesi'nde yargılanmasına izin verip vermeyeceğini
merak ediyor.
Miloseviç Sırbistan Komünist Partisi'nin hiyerarşisi içinde hızla
yükselmiş ve komünizmi milliyetçilikle karıştırarak ve sonradan
da ikincisine daha çok ağırlık vererek büyük bir karizma yaratmıştı.
Miloseviç'e biçilen rol ise daha önceleri Bosna-Hersek Komünist
Partisi tarafından hedef alınan ve 1980'lerin ortasında "bastırılan"
İslam tehlikesini (!) tekrar "bastırmak"tı. Zaten o da
en büyük misyonunun bu olduğunu her fırsatta ortaya koyuyordu. Karşısındaki
kişi ise Bosna'daki İslami hareketin sembolü olan Aliya İzzetbegoviç
idi.
Aliya Izetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin ardından
Bosna-Hersek'teki müslümanların sembolü olarak iyice zihinlere yerleşti.
Yugoslavya'nın en kötü hapishanesinde "taş kırarak" geçen
6 yılın ardından 1988'de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde
büyük bir karizma sahibi olmuştu. Mayıs 1990'da Müslümanlar tarafından
kurulan Demokratik Eylem Partisi'nin (SDA) genel başkanlık koltuğuna
adeta "doğal lider" olarak oturdu. İzzetbegoviç, Bosna'da
40 yıldır baskı altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan
İslam'ın yeniden doğuşunu simgeliyordu.
Miloseviç'in Bosna Katliamı
Sırp-Hırvat savaşının
sona erdiği nokta, çanların Bosna için çalmaya başladığı noktaydı.
Bosnalılar içinse, her ikisi de aynı derecede kötü gözüken iki seçenek
vardı; ya Yugoslavya'nın içinde kalmaya devam ederek "Büyük
Sırbistan"ın egemenliği altında yaşamayı kabul edeceklerdi,
ya da bağımsızlıklarını ilan ederek Hırvatistan'ın izlediği tehlikeli
yolun daha da tehlikelisini izleyeceklerdi.
Bosnalı Sırpların düşmanca tutumları durumu giderek kötüleştiriyordu.
Özellikle de Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç'e Miloseviç
tarafından yapılan çok büyük silah ve maddi destek gerginliği artırıyordu.
Eylül ayında ise, Bosnalı Sırplar Federal Ordu'nun müdahalesini
istediler. Buna gerekçe oluşturmak için de bazı bölgelerde küçük
bir iki silahlı çatışma yarattılar. Federal Ordu, Miloseviç'in emri
ile, Batı Hersek'e yaklaşık 5.000 asker yığdı.
1992'ye gelindiğinde
Bosna hükümeti işte böylesine kritik bir pozisyonun içindeydi. Bağımsızlık
ilanının çatışma olmadan Sırplar tarafından kabullenilmeyeceği açıktı,
ama Sırbistan'ın demir pençesi altında yaşamayı kabul etmek de Bosnalılar
adına kabul edilebilir gözükmüyordu. Çünkü eğer Soğuk Savaş sonrası
yaşanan kabuk değişiminin bir sonucu olan bu karmaşa sırasında bağımsızlık
elde edilemezse, bir daha onu elde etmek çok daha zor olurdu. Avrupa
Topluluğu, bağımsızlık ilan etme konusunda kararsız olan Izzetbegoviç
yönetimine, eğer Bosna bağımsızlık ilan ederse hem AT hem de BM
tarafından tanınacağı ve böylece "Hırvatistan formülü"
ile, yani bir kaç "sıyrık"la, Belgrad'ın gazabından kurtulacağı
konusunda garanti vermişlerdi. Bosna hükümetine, bağımsızlık konusunda
bir referanduma gitme tavsiyesinde bulunmuşlar, bu "demokratik"
yolun Bosna'yı uluslararası topluluğun himayesi altına sokacağı
izlenimini vermişlerdi.
Oysa bu bir aldatmacaydı. Batılılar bir yandan Miloseviç'in tüm
saldırgan ve yayılmacı politikalarına yeşil ışık yakarken, bir yandan
da Bosna'ya "siz bağımsızlık ilan edin, biz sizi tanırız, Sırplar
da bir şey yapamaz" mesajını veriyorlardı. Yapılan referandumda
ezici bir çoğunluk bağımsızlık talebi ortaya çıktı. Ancak bu referandum
üç buçuk yıl süren savaşın da ilk adımı oldu. Savaş yıllarının Bosnalılara
öğrettiği en önemli şey ise Batılı ülkelerin gerçek kimlikleriydi.
Kostunitsa, Sırbistan'ın Saldırgan Politikasını
Değiştirecek mi?
Sırp lider Miloseviç'in
tutuklanmasının ardından dünyanın gözü yeni lider Vojislav Kostunitsa'nın
üzerinde. Kostunitsa en az Miloseviç kadar, hatta ondan daha koyu
bir Sırp milliyetçisi. Bir demokrasi savunucusu kimliğiyle ön plana
çıkan diğer bir muhalefet lideri Zoran Cinciç ise Sırp milliyetçiliğinin
aktif militanlarından ve vahşi Çetnik ideolojisinin savunucularından
biri. Yani ihtilali yapıp, iktidarı devralanlar, basında bize tanıtıldığı
gibi demokratik, insan haklarına saygılı, barıştan yana kişiler
değil...
Zaten yıllarca Sırp zulmüne maruz kalan Bosna-Hersek yönetiminin
yaptığı açıklamalar da bu düşünceleri doğruluyor. Dışişleri Bakan
Yardımcısı Hüseyin Zivalc yaptığı açıklamada "yeni lider Vojislav
Kostunitsa'nın da şiddetli bir milliyetçi ve en az Miloseviç kadar
komünist olduğunu" ifade ediyor. Zivalc, dünya basınına yansıyan
ve batılı ülkelerin yöneticileri tarafından alkışlanan bu devrimi
sadece bir koltuk değişikliği olarak niteliyor, Sırbistan'da demokratik
bir yönetime geçileceği yönünde bir inanca kesinlikle sahip olmadıklarını
söylüyor. Kısaca, Boşnaklar yeni lideri en az Miloseviç kadar tehlikeli
görüyorlar ve yeni gelişmelere çok temkinli yaklaşıyorlar.
Dünyanın Gözü Kostunitsa'nın Üzerinde
 |
Yüzyılın
en büyük soykırım hareketini başlatan Sırp Kasabı Miloseviç
yolsuzluk suçlamasıyla cezaevinde. Yeni Sırp yönetimi, Miloseviç'i
Uluslararası Savaş suçları mahkemesinde yargılanmasına izin
verilmeyeceğini söyledi. |
Miloseviç'ın rahat
ve direnişsiz bir şekilde çekilmesi de Kostunitsa hakkında bazı
soru işaretleri oluşmasına neden oldu. Özellikle de ilk günden itibaren
savaş suçlusu ilan edilen Miloseviç'i Lahey Uluslararası Savaş Suçları
Mahkemesi'ne vermeyeceğini söylemesi, Miloseviç'e can güveniliği
ve dokunulmazlık garantisi vermek için çaba sarf etmesi bir "danışıklı
döğüş" olduğu yönündeki şüpheleri daha da körükledi.
Aslında yeni lider Kostunitsa hakkında şu an herkes çok az şey biliyor.
Ancak bilinen çok az şey onun gerçek yüzünü gözler önüne sermeye
yetiyor. 1990'lı yılların başında "Sırpları, Hırvatlara ve
Bosna Hersek yönetimine karşı milliyetçi duygularını göstermeye"
çağıran yeni lider, Sırp milliyetçilerinin politikalarını şiddetle
destekliyor. Üstelik Miloseviç'in aksine tam bir Sırp olması nedeniyle
Sırp milliyetçilerinden çok büyük bir destek görüyor (Miloseviç
baba tarafından Karadağlı idi). Kostunitsa onbinlerce masum insanın
katili olarak tanınan ve savaş suçlusu ilan edildikten sonra ortadan
kaybolan "Bosna kasabı" Radovan Karadziç'i gönülden destekliyor.
Hatta savaşı bitiren Dayton anlaşmasına da şiddetle karşı. Karşı
çıkmasının nedeni ise bazı bölgelerde daha fazla toprak ve daha
fazla yetki talep etmesi. NATO'nun son operasyonunu ise radikal
söylemlerle eleştiriyor. Sadece bu bilgiler dahi Sırbistan'da köklü
bir değişimin olmayacağını kanıtlıyor.
PERSPEKTİF
Atatürk'e Göre Tam Bağımsızlık
Atatürk'ü gerçek manada
anlayabilmek için onun hayatına bakmak, neler yaptığını, neyi hangi
düşünceyle yaptığını iyi analiz edebilmek gerekir. Onun düşünce
ve devrimlerinin temelini araştırdığımızda, bunun herşeyden önce
"tam bağımsızlık ve özgürlük" ihtiyacına dayandığı gerçeği
karşımıza çıkmaktadır. Atamızın "Kurtuluş Savaşı"yla vermiş
olduğu büyük mücadelesi, genç Türk Devleti için en acil ve önemli
ihtiyacın, "tam bağımsız ve özgür bir Cumhuriyet düzeni"
olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Türk Milleti'yle omuz omuza
verdiği savaş, Atatürk'ün başka ülkelere bağımlı, adeta onların
kuklası olmuş bir milletin zamanla tarih sahnesinden silineceğini
bilmesinden kaynaklanmaktadır. Böyle bir sona asla razı olmayan
Ulu Önder Atatürk "Ben yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir
milletin evladı kalmalıyım. Milli istiklal bence bir hayat meselesidir."
demiş ve mücadelesine temel teşkil eden unsurlardan birini bu ifadesiyle
dile getirmiştir.
Atatürk'ün anladığı manada tam bağımsız yapı, sadece uluslararası
hukuk içerisinde kağıt üzerindeki bir devleti öngörmüyordu. O, tam
bağımsızlıkla, kendi kendine yetebilen, savunmasından, teknolojisine,
tarımından, ekonomisine kadar her alanda dışarıya muhtaç olmadan,
hiçbir ödün vermek zorunda kalmadan ayakta durabilen bir yapıyı
kastederek şöyle diyordu:
Tam bağımsızlık demek,
elbette siyasal, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür... gibi
alanlarda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın
herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk ulusun ve ülkenin gerçek
anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir.
Burada doğru anlaşılması gereken bir diğer nokta, Atatürk'ün çağdaş
medeniyetler seviyesine çıkma ideali ve bu yöndeki direktiflerinin
-kimilerinin sandığı gibi- "Batıya olan bir hayranlık"tan
kaynaklanmadığıdır. Atatürk gayet iyi biliyordu ki, Türk Milleti'nin
refah içinde yaşayan, aydın, uygar bir millet olabilmesi için gerekli
bilgi ve deneyim Batı ülkelerindeydi. Batı'nın teknolojik atağa
kalktığı yıllarda ülke, sosyal ekonomik nedenlerden dolayı zafiyet
içindeydi.
İşte böyle bir ortamda
harekete geçen Atatürk, yeni cumhuriyeti kurduktan sonra hiç vakit
kaybetmeden, ülkenin gelişmesini durduran bağnazlıklarla savaşa
başlamış ve her biri devrim niteliğinde, toplumun yapısını tamamen
değiştirmeye, uygar medeniyetler seviyesine ulaştırmaya yönelik
köklü reform hareketlerini gerçekleştirmiştir. Günlük yaşayış ve
sosyal hayatı düzenleyen sayısız reformu cesurca uygulamış ve gerekçesini
şöyle açıklamıştır:
Yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz inkilapların gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen
modern ve bütün mana ve şekliyle olgun bir topluluk haline getirmektir,
inkılaplarımızın esas gayesi budur. (Atatürk, Mehmet Özel, Milliyet
Yayınları. s.260)
"Yirminci yüzyılda siyaset sahnesi incelendiğinde, yaşadığı
topluma olumlu etkisi olan liderlerin sayısı oldukça azdır ve ne
yazık ki bu liderlerin birçoğunun, gerek şahısları gerekse eserleri
açısından bir yüzyıllık zaman bile dayanamadan tarihin karanlık
dehlizlerine gömülmüş olduklarını ibretle tespit ederiz. Ama 20.
yüzyıla damgasını vuran birkaç lider hala kurdukları eserler sayesinde
"yaşamakta", hatta her geçen gün daha da güçlenmekte ve
büyümektedirler. Bu uzun soluklu liderlerin başında ise Cumhuriyetimiz'in
kurucusu Mustafa Kemal Atatürk gelmektedir."
Harun YAHYA
" Vatanın dahili ve harici herhangi bir tehlikeden en az fedakarlıkla,
en kısa zamanda kurtulması için yegane çare, herhangi bir seferberlik
davetine her vatandaşın derhal, bir an kaybetmeksizin icabet etmesidir."
Mustafa Kemal Atatürk
|