|
ORTA
ASYA'NIN DEĞİŞEN HARİTASI
1991 yılında SSCB'nin
dağılmasının ardından, Orta Asya'nın haritasında köklü bir değişiklik
meydana geldi. Bölgede 5 Türk Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan ederken,
bazı Türk boyları özerk muhtar cumhuriyetler kurmak zorunda kaldılar.
Türkler'in ilk anayurtlarının nerede olduğu sorusu, uzun süre araştırmacıları
meşgul eden bir konu olmuştur. Bugün dünya üzerinde 350 milyon Türk
bulunmaktadır ve bu nüfus çok geniş bir coğrafyaya dağılmış biçimdedir.
Tarih boyunca Türkler, göçlerle birlikte anayurtlarından çok uzak
mesafelere yayılmışlardır. Batıda Balkanlardan doğuda Çin Seddi'ne,
kuzeyde Sibirya Bozkırları'ndan güneyde Horasan, Afganistan ve Tibet'e
kadar olan bölgeler birer birer Türk yurdu olmuştur.
Türklerin ilk anayurdunun bulunması ile ilgili birçok araştırma
yapılmış ve ortaya çeşitli iddialar atılmıştır. Bunların arasında,
Altay Dağları, İç Asya'nın kuzey bölgeleri, Altay-Kırgız Bozkırları
arası, Kuzeybatı Asya sahası, Tanrı Dağları sayılabilir. Yapılan
bütün bu araştırmalar ilk Türk yurdunun kesin sınırlarını belirlemeye
yetmemiştir. Ama ilk Türk yurdunun "Altay Dağları'ndan, Urallar'a
kadar uzanan, Hazar Denizi, Kuzeydoğu Bozkırları ve Tanrı Dağları'nı
kapsayan çok geniş bir bölge olduğu" fikri ağırlık kazanmıştır.
Bütün bunların ışığında ortada kesin olan bir gerçek vardır ki,
Orta Asya Türklerin yurdudur.
1991 yılında SSCB'nin dağılması, yaklaşık bir asırdır komünizmin
kıskancında kalmış birçok Türk boyunun bağımsızlığını ilan etmesiyle
sonuçlandı. 20. yüzyıl siyasi tarihinin en önemli birkaç olayı arasında
sayılabilecek bu olay sonucunda Özbekistan, Azerbeycan, Türkmenistan,
Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış oldu.
Bu, Türkistan'ın batı kısmını oluşturan 40 milyonluk bir nüfusun
bağımsızlığına kavuştuğu anlamına geliyordu. Bu bağımsız devletlere
ek olarak Sovyetler Birliği içinde yaşayan Türk topluluklarından
bazıları da muhtar cumhuriyetler ve özerk bölgeler oluşturdular:
İdil (Volga)- Ural bölgesinde, Tataristan, Başkırdistan ve Çuvaşistan
muhtar cumhuriyetleri, Sibirya'da ise Yakut, Tuva ve Altay özerk
bölgeleri…. Ama burada dikkat çeken nokta, bölgede yaşayan topluluklar
için Türklük ve İslamiyet'in belirleyici unsur olmasıdır.
Bu gelişmeler, 21. yüzyıla yeni girdiğimiz şu dönemde, bu büyük
coğrafya üzerinde yeniden bazı değişikliklerin olabileceği sinyallerini
veriyor.
Gagavuz Özerk Cumhuriyeti
Dilleri Oğuz dil
grubunda yer alan ve dolayısıyla Anadolu Türkçesine çok yakın olan
Gagavuz Türkleri, Moldavya'nın güneyinde, 1991 yılında kurulan Gagavuz
Özerk Cumhuriyeti'nde yaşamaktadırlar. 1979 sayımına göre Moldavya'da
yaşayan Gagavuzların sayısı 187 bin idi. Bu sayıya başta Romanya
olmak üzere, Kuzey Bulgaristan (Dobruca), Comrat, Ceader-Lunga,
Kangaz, Taraçlia, Vulcanesti bölgeleri, Ukrayna'da (eski Besarabya,
İsmail ve Zaparoje bölgeleri) ve Rusya'nın çeşitli bölgelerine dağılmış
olarak yaşayan Gagavuz Türkleri dahil değildir.
Türkçe konuşan bir
halk olan Gagavuzların kökeni, bazı kaynaklara göre Orta Asya'dan
çıkan ve Balkanlara inen Oğuz boylarıdır. Bu kaynaklarda IV. yüzyıldan
itibaren Cengiz Han'ın ordularıyla Tuna boylarına indikleri yazılmaktadır.
Gagavuzlar ilk kez 1065 sonrasında kitleler halinde Balkanlar'a
gelmişler, Moğolların 1224'te Rusları yenmesinden sonra Tuna'yı
ikinci kez geçerek Silistre ve Vama bölgelerine yerleşmişlerdir.
Gagavuzların bir kısmının Balkanlar yoluyla Adalar'a ve Anadolu'ya
geçtikleri de bilinen tarihi bir gerçektir. Osmanlı İmparatorluğu
yönetimi altında yaşayan Gagavuzlar, 18. ve 19. yüzyıllarda Balkanlar'daki
bağımsızlık hareketleri sırasında Bulgarların baskılarına dayanamamış,
Rusya'ya göç ederek (1750-1856) Tuna bölgelerine (1769-1791) ve
Beserabya'ya (1801-1812) yerleşmişlerdir.
Ruslar, Gagavuzlara toprak vererek, onların Tuna sınırı boyunda
yerleşmelerini sağlamışlar ve Rusça öğrenmelerini kolaylaştıracak
bir ortam oluşturmuşlardır.
Gagavuzlar, 1906 yılındaki 15 günlük bağımsızlık dönemi dışında
sırasıyla Rus, Romen ve Sovyet yönetimi altında yaşamışlardır. Gagavuz
milliyetçiliği 1980'lerin sonlarına kadar daha çok aydın hareketi
olarak kalmış; ancak Moldavya Cumhuriyeti'nin resmi dilinin Romence
olarak kabul edilmesi ve ülkedeki diğer etnik grupların hareketlenmeleri
üzerine bağımsızlık hareketi ateşlenmiş ve 1987 yılında "Gagavuz
Halkı" adlı halk hareketi başlamıştır.
5 Mart 1995 tarihinde Özerk Gagavuz Yeri Cumhuriyeti'nin sınırlarını
belirlemek üzere yapılan referandumdan 30 yerleşim biriminin Gagavuz
Yeri'ne bağlanmasına karar verilmiştir. Bugün Özerk Gagavuzya'da
Türkiye Türkçesi'ne yakın bir dil kullanılmaktadır.
Hakas Türkleri
HAKAS Türkleri, Sibirya'da,
Yenisey ırmağı ve Abakan'ın ortasında yaşarlar. Yönetim olarak,
Rusya Federasyonu'nda, Kransoyarsk eyaletindeki Hakas Otonom bölgesine
bağlıdırlar. Hakas Türkleri, zaman içerisinde nüfus olarak artmalarına
rağmen, kendi yurtlarında daima azınlık olarak kaldılar. Bugün Hakasya'da
yaşayan Hakaslar, toplam nüfusun %12'sini oluşturuyorlar.
Eski zamanlarda Hakas sözcüğü Abakan Tatarlarını, Abakan Türklerini
ve Yenisey Türklerini tanımlamak için kullanılırdı. Hakas kelimesinin
kökeni olan "Hagias" sözcüğü, Çinliler tarafından Sayan
dağlarında yaşayan eski bir kabileyi tanımlamak için kullanılırdı.
Bu Türk boyundan, Çin kaynaklarında ilk olarak 1. yüzyılda bahsedilmektedir.
6. yüzyıldan itibaren,
Altay ve Uygur kabilelerinin güçlü baskısı ile bölgedeki Türk etnik
yapısı güçlendi. 1207'de bölge Cengiz Han tarafından fethedildi.
17.yüzyılın başlarında Ruslar bölgeye geldiler ve kısa zamanda hakimiyeti
ele geçirdiler ve Hakas toprakları, herbiri ayrı bir prens tarafından
yönetilen bölgelere ayrıldı. 1822'de Rus olmayanlara uygulanacak
yönetim, vergi ve legal statüyle ilgili kanunlar yayınlandı. 1917'de
Rus Çarlığı'nın yıkılıp yerine Sovyetler Birliği'nin kurulmasıyla
geleneksel sosyalist yapı burada da uygulanmaya başlandı. 1930'
da ise, Hakasya "özerk bölge" statüsüne kavuştu.
Çuvaş Cumhuriyeti
ÇUVAŞ Cumhuriyeti,
Volga nehrinin kuzeyinde 18.300 km2'lik bir alanda yer alır. Bugünkü
nüfusu yaklaşık 1.5 milyon kadardır ve bunun % 68'ini Çuvaşlar,
geri kalanını ise Rus kökenliler oluşturmaktadır. Buna rağmen Rusça
en çok konuşulan dildir.
Çuvaşların, X-XVI.yüzyıllarda eski Türk boylarının karışmasından
meydana geldikleri yazılmıştır. Çuvaşların % 15'i Başkır ve Tatar
bölgesindedir.
Çuvaşların yaşadığı bölge, 16. yüzyılda Rusların eline geçmiş, bölgede
1920'de özerk yönetim birimi oluşmuş, Nisan 1925'te de özerk cumhuriyet
haline gelmiştir. SSCB'nin dağılmasından sonra (1991) Çuvaşistan
Özerk Cumhuriyeti adını almıştır.
Başkırdistan Özerk Cumhuriyeti
Başkırdistan Özerk
Cumhuriyeti, Ural Bölgesinin orta kısmında yer almakta ve Güney
Urallar'dan batıya doğru Belaya ve Kama nehirlerine kadar uzanmaktadır.
Kazakistan ve Tataristan ile diğer Rus bölgeleri arasında stratejik
ulaşım bağlantılarını sağlamak açısından önemli bir yere sahiptir.
Başkırdistan'ın yüzölçümü 143,600 km2 ve toplam nüfusu 4.097 milyondur.
(Nüfus itibarıyla Başkırdistan, Rusya Federasyonu'nda 7. sırada
yer almaktadır)
1552'de Kazan Hanlığı'nın
yıkılmasından sonra her ikisi de Türk boyu olan Tatarlar ve Başkırlar,
Ruslara karşı birlikte ayaklanmış, ancak XVIII. yüzyılın sonlarında
Rus egemenliğine girmek zorunda kalmışlardır. Başkırlar her zaman
Tatarlarla iç içe yaşamışlardır. Tarihi kaynaklara göre Tatar-Başkır
ilişkileri tahmini bin yıl önceden başlamıştır. Başkırlar etnik
yapı olarak Tatarlara yakındırlar. Ruslar, toplam nüfusun % 39.35'ini,
Tatarlar % 28.4'ini, Başkırlar % 21.9'unu oluşturmaktadır. Başkırdistan'da
yetmişten fazla halk yaşamaktadır.
İlk kez 1919'da SSCB. içinde Başkırd Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti
kurulmuştur. Başkırların dili, Tatarcaya yakın olup Türk dilinin
Kıpçak Bulgar alt grubunu oluşturur. Başkırtça daha çok konuşma
dilinde kullanılmıştır.
Başkırların % 68'i
Özerk Başkırdistan'da yaşamakta olup, geriye kalan % 32'si Ural
bölgesindedir. Başkırlar daha çok kentsel yörelerde değil kırsal
bölgelerde yerleşiktirler. Başkırdistan'ın dışında, Kazakistan,
Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan, Kırgızistan, Ukrayna ve Rusya
Federasyonu'nun diğer bazı bölgelerinde de Başkırlar yaşamaktadır.
Ülke, Asya ile Avrupa'nın birleştiği bölgededir. Başkırdistan'da
en önemli doğal kaynaklar petrol ve doğalgazdır. Bunların yanısıra
demir ve demir dışı metaller, kömür, fosfor, altın, çinko rezervleri
de mevcuttur. Ayrıca, ülke önemli oranda ağaç ve kereste potansiyeline
sahiptir.
Başkırdistan, Rusya'nın en gelişmiş sanayi bölgelerinden biridir.
Makina yapımı, petrol çıkarma ve işleme, kimya, kerestecilik, kağıt,
inşaat malzemeleri üretimi başlıca sanayi dallarıdır. Ayrıca enerji
üretimi, gıda sanayi, tekstil sektörü, ilaç sanayi ve inşaat malzemeleri
sanayileri de gelişmiştir.
 |
1991
yılında SSCB'nin dağılması, yaklaşık bir asırdır komünizmin
kıskancında kalmış birçok Türk boyunun bağımsızlığını ilan
etmesiyle sonuçlandı. 20. yüzyıl siyasi tarihinin en önemli
birkaç olayı arasında sayılabilecek bu olay sonucunda Özbekistan,
Azerbeycan, Türkmenistan, Kazakistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri
ortaya çıkmış oldu. Bu, Türkistan'ın batı kısmını oluşturan
40 milyonluk bir nüfusun bağımsızlığına kavuştuğu anlamına
geliyordu. |
Değişen
Dünya Dengeleri Ve Osmanlı Vizyonu
Bilindiği gibi bir
ülkenin dünyada söz sahibi bir güç haline gelmesi, ekonomik, kültürel,
siyasi ve askeri altyapısı kadar, bu altyapıyı nasıl değerlendirmesi
gerektiğini belirleyen stratejik ufkuna da bağlıdır.
Dış politikada kalıcı
sonuçlar elde etmek, dahası dünyada söz sahibi olan bir bölge gücü
haline gelmek, ancak doğru stratejileri belirlemek ve bunlara uygun
politikalar izlemekle mümkün olabilir.
Ancak bu gerçek karşımıza çok önemli bir soru çıkarır: Strateji,
neye dayandırılacaktır?
Bu soru bundan 30
yıl önce, yani Soğuk Savaş yıllarında sorulsaydı, cevabı da mutlaka
"komünist tehlikeye karşı uyanık davranmak" mantığında
bir cevap olurdu. Çünkü o zamanlar dünyadaki stratejik denklemlerin
hepsi ABD ile Soyvetler Birliği arasındaki çatışma ile belirleniyordu.
İdeolojilerin çatışması, diğer bütün stratejik kavramları önemsiz
hale getirmişti.
Oysa Soğuk Savaş'ın bitmesi bu yapay stratejik denklemleri sona
erdirdi. Dünya Soğuk Savaş öncesine, bir başka ifadeyle aslına döndü.
Stratejinin dayandığı asli unsurlar olan tarih, etnisite, kültür,
din, coğrafya gibi kavramlar yeniden önem kazandı.
Ve bu tür bir dünyada Türkiye'nin izlemesi gereken milli strateji
de kuşkusuz Türkiye'nin kimliği ile yakından ilişkili olmalıdır.
Bu kimlik, "Osmanlı kimliği"dir. Çünkü Türkiye büyük Osmanlı
İmparatorluğu'nun yegane varisidir. Osmanlı paşaları, mebusları,
entellektüelleri ve din adamları tarafından kurulmuştur. 1923'te
çağın gereklerine uygun bir inkılap programı başlatmış ve hiç bir
zaman Osmanlı kimliğinden kopmamıştır. Büyük Önder Atatürk'ün Osmanlı
borçlarını son kuruşuna kadar ödemeyi kabul etmesi ve tüm ekonomik
sıkıntılara rağmen bu borçların ödemelerine sadık kalması, bunun
somut bir örneğidir. Atatürk'ün bu politikasının nedeni, henüz o
dönemde Osmanlı mirasının Türkiye'nin dış politikası açısından büyük
bir stratejik avantaj olduğunu görmüş olmasıydı.
Türkiye'nin bu Osmanlı kimliğine sahip oluşu ise, onun için büyük
bir stratejik fırsattır, özellikle de kimliklerin belirleyici unsur
haline geldiği günümüzde. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu bugün Türkiye'nin
batısında ve güneyinde yer alan toprakları beş asır boyunca yönetmiştir.
Bu uzun dönem boyunca da bu bölgelerde daha sonra asla sağlanamayan
bir barış ve istikrar tesis etmiştir. Dolayısıyla Türkiye'nin Osmanlı
İmparatorluğu'nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde
bir nüfuz elde etme şansına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen
önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye'nin
Balkanlar ve Ortadoğu'ya "nizam" getirmiş olan yegane
gücün mirasçısı olmasıdır.
Ancak bu stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon
da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye'nin kendi kimliğini
doğru tanıması ve tanımlaması geliyor. Türkiye'ye stratejik bir
etki alanı kazandıran en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız
gibi, Osmanlı mirasıdır.
Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmalıdır.
Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı'nın kurmuş
olduğu "nizam"ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve
dünyaya anlatmaktır.
Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar
ve Ortadoğu'da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu
izah etmeli ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel
haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye'nin tarihçileri, sosyologları
ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.
Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından
kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye'nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına
sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye'nin
21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin
giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi,
böylelikle kolayca mümkün olacaktır.
|