|
KAFKASLAR
VE ORTA ASYA
Orta Asya, Osmanlı
toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır. Bu nedenle
Türk Milleti'nin aydınlık geleceği için oluşturulan vizyonun çerçevesi
belirlenirken, başta Türk-Rus ilişkileri olmak üzere, bu coğrafyanın
tarihsel arka planının incelenmesi son derece faydalı olacaktır.
Türkiye için Ortadoğu
ve Balkanlar'da geçerli olan tarihi avantaj Kafkaslar ve Orta Asya
söz konusu olduğunda fazlasıyla gündeme gelmektedir. Türkiye, hem
söz konusu coğrafyaya tarih boyunca "nizam" getirmiş olan
yegane gücün mirasçısıdır, hem de bu bölgede Türkiye için büyük
bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus
zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır.
Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye
bağlıdır. Bu nedenle Türk Milleti'nin aydınlık geleceği için oluşturulan
vizyonun çerçevesi belirlenirken, başta Türk-Rus ilişkileri olmak
üzere, bu coğrafyanın tarihsel arka planının incelenmesi son derece
faydalı olacaktır.
SSCB'nin Yıkılmasının Ardından Kafkaslar
Ve Orta Asya'nın Fotoğrafı
SSCB'nın yıkılmasının
ardından oluşan yeni Kafkasya haritası, Türkiye ile çok yakın bağı
olan bir bölge ortaya çıkarmıştır. Çünkü bağımsızlıklarını birer
birer ilan eden Müslüman Türk devletleri ile Türkiye arasında hem
din, dil ve kültür, hem de tarihi açıdan çok güçlü bağlar bulunmaktadır.
Üstelik politik ve ekonomik gücü, demokratik, çağdaş ve modern kimliği
ile Türkiye Orta Asya devletleri için oldukça önemli bir örnek teşkil
etmekte, hatta bu devletler tarafından bir nevi "ağabey"
olarak algılanmaktadır. Ancak bu bağların daha da sağlamlaştırılıp,
bölgede güçlü bir Türk Birliği oluşturulması söz konusu olduğunda
Türkiye'nin karşısına çok önemli engeller çıkmaktadır. Bu engellerin
en önemlilerinden biri ise bölgede kaybettiği siyasi ve ekonomik
hegemonyasını tekrar kazanmak isteyen Rusya'dır.
Orta Asya ve Kafkasya'yı Rusya açısından önemli kılan faktörlerin
başında petrol, doğalgaz ve bölgenin sahip olduğu yüksek rezervli
doğal kaynaklar gelir. Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmalarının
ardından Rusya için hammadde bulamama tehlikesi ortaya çıkmıştır.
Bunun yanı sıra bu topraklar coğrafi olarak da Rusya için stratejik
bir önem taşımaktadır. Özellikle Kafkasya, Orta Asya'nın kapısı
ve Rusya'nın kendisine büyük rakip olarak gördüğü İran ile Türkiye'nin
kesişme noktası olması nedeniyle son derece değerlidir. Tüm bu sebepler
Rusya'nın bu bölgeyi kendi nüfuz alanı haline getirmek için gösterdiği
çabayı açıklamak için yeterlidir. Aslında bölge üzerindeki hedeflerinden
tarihin hiçbir döneminde vazgeçmeyen Rusya, Türkiye'ye karşı Osmanlı
döneminden beri süregelen tavrını da hiçbir zaman değiştirmemiştir.
Rusya'nın Türkiye'ye Bakış Açısı
Rusya'nın Türkiye'ye
ve Türk Milleti'ne bakış açısının tam anlamıyla kavranabilmesi için
öncelikle Rusya'nın dış politika anlayışının iyi irdelenmesi gerekir.
Bir kara ülkesi olan Rusya kuruluşundan bu yana sürekli olarak sınırlarını
genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere ulaşabilmek
ihtiyacını hissetmiştir. Bu yayılmacılık anlayışı Rusya'nın 18.
yüzyılın başlarında sınırlarını Baltık Denizi'ne kadar genişletmesini
sağlamıştır. 1721 yılında ise imparatorluğunu ilan eden Rusya bir
kıta devleti haline dönüşmüştür. Kıta devleti olmanın doğal bir
sonucu olarak Rusya bu tarihten itibaren dış politikasını, kıtaya
en yakın bölgeleri denetimi altında tutabilecek bir siyaset izlemek
üzerine bina etmiştir. Buna göre Rusya kendi güvenliğini dört ana
bölgeye etki edebilme gücüyle eşdeğer tutmuştur. Bu bölgeler Balkanlar,
Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya'dır. Bu nedenle Ruslar tarih
boyunca bu bölgelerde karşı karşıya geldikleri ülkeler ile sürekli
çatışma içinde olmuşlardır.
Rusların en çok karşı
karşıya geldikleri ülkelerin başında ise hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu
gelmiştir. Ruslar ile Osmanlılar son üçyüz yıl içinde dokuz büyük
savaş ve çok sayıda çatışma yaşamışlardır.
Osmanlı'ya Bağlı Rus Tebası
Rusya'nın tarih boyunca
izlediği yayılmacı politika Kafkasya topraklarında yaşayan Müslüman
halkı derinden etkilemiştir. Kafkasya toprakları özellikle de 19.
yüzyıldan itibaren Rus yayılmacılığına maruz kalmıştır.
Rusların bilinçli
ve zorunlu olarak uyguladıkları göç ve sürgün programlarının özünde,
bu topraklar üzerindeki potansiyel Müslüman birliğine engel olabilmek
amacı yatmaktadır. Çarlık rejiminin yönetimi altında yaşayan Müslüman
halk ise her zaman kendisini Anadolu Müslümanlarına dolayısıyla
Osmanlı'ya daha yakın hissetmiştir.
Hem Türklerin adalet
ve hoşgörü anlayışını yakından biliyor olmaları, hem de din birliğinin
söz konusu olması Rus tebası altında yaşayan halkların sık sık Osmanlı'nın
merhametine, adaletine ve nizamına sığınmalarına neden olmuştur.
Osmanlı tarihi boyunca her zaman Kafkas Türklerinin koruyuculuğunu
üstlenmiş, Türk toplulukları ile olan tarihi ve kültürel bağını
hiçbir zaman koparmamıştır. Nitekim Osmanlı arşivleri de bu durumu
gözler önüne sermektedir. Osmanlı tebası iken anlaşma hükümlerine
aykırı olarak Rus idaresine geçen Gürcistan halkının her iki yönetim
hakkındaki kanaatlerini içeren belgelere Prof. İsmet Miroğlu çalışmalarında
değinmiştir. Bu belgelerin her biri Türk adalet ve hoşgörüsünü aksettirmekle
birlikte, bu topraklar üzerinde yaşayan milyonlarca Müslüman Türk'ün
Türkiye ile olan tarihsel bağının de delili hükmündedir.
Kafkaslar'ın Türkiye'ye Dönük Yüzü
Görüldüğü gibi Kafkas
halkları hep yüzleri Osmanlı'ya dönük bir ömür sürmüşlerdir. Her
zaman için kendi topraklarını Devlet-i Ali'nin bir parçası olarak
görmüş, hem Türk hem de Müslüman olmanın bilinciyle Osmanlı Sultanlarına
bağlılıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Yazdıkları mektuplarda
Osmanlı'yı kendi topraklarına davet etmişler, resmen Osmanlı topraklarının
bir parçası olmayı da kendileri teklif etmişlerdir. Yine bir Gürcü
Meliki tarafından Osmanlı padişahına gönderilen bir mektup bu tarihi
gerçeği göstermektedir:
"... Öteden beri Devlet-i Aliyye'nin bir kölesi ve tebaasıyım
ve Gürcistan Osmanlı topraklarının bir parçasıdır. Bütün Gürcistan
halkının Osmanlı Devleti'nin sayesinde sakin bir hayat sürdüğü de
gün gibi ortadadır."
O gün olduğu gibi bugün de Kafkaslar'da yaşayan halk doğrudan veya
dolaylı olarak baskı ve şiddete maruz kalmakta, hatta pek çoğu sıcak
savaşın içinde bağımsızlıklarını, kendi örf ve adetlerini koruyabilmek,
dinlerini özgürce yaşayabilmek için canlarını vermektedirler. O
gün olduğu gibi bugün de bu masum ve zavallı halk aleni bir zulme
maruz kalmakta, kendilerine uzanacak bir yardım eli beklemektedir.
Bu coğrafyada jeostratejik ve jeopolitik açıdan bu halklara tek
yardım eli uzatabilecek ülke ise hiç şüphesiz Türkiye'dir. Bu ülkelerle
din ve dil birliğine sahip olan Türkiye geçmişiyle olduğu kadar
bugün sahip olduğu çağdaş ve demokratik yönetimiyle de söz konusu
bölgede liderlik rolünü üstlenebilecek tek ülkedir. Üstelik bu,
adı geçen ülkeler için olduğu kadar, Türkiye için de çok önemli
stratejik avantajlar içeren bir roldür. Çünkü Türkiye için burada
söz konusu olan siyasi nüfuz alanı Kafkaslar'la sınırlı değildir.
Sayıları 250 milyonu bulan dev Türk dünyası kendilerini tek bir
birlik altında toplayacak otoriteyi beklemektedir.
TÜRK BİRLİĞİNE DOĞRU
Orta Asya'da 1990'lar
itibariyle ortaya çıkan yeni tablo Türkiye'ye çok önemli ve yeni
bir stratejik kapı açtığı gibi, 21. yüzyıl için çok önemli bir sorumluluğu
da beraberinde yüklemektedir. 90'lar, yıllar boyunca Komünist Rus
yönetiminin şiddete dayalı politikaları altında ezilmiş, zulüm görmüş
olan Türk Devletlerinin teker teker bağımsızlıklarını ilan ettikleri
bir dönem olmuştur. 70 yıl süren baskının ardından komünizmin çökmesiyle
Orta Asya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları,
Türk Dünyası'nı birlik ve beraberliğe doğru önlendirmektedir. Üstelik
tarih boyunca cihan devletleri kurmuş, tüm dünyaya nizam vermiş
Türk Milleti bir Türk birliği gerçekleştirme konusunda da son derece
tecrübelidir. Orhun Kitabeleri'nden Kültigin Kitabesi'nde geçen
şu cümleler, Türk'ün bu konudaki tecrübesinin ispatı niteliğindedir:
"Doğuda gün doğusuna, güneyde gün doğusuna onun içindeki millet
hep bana tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum... Fakir milleti
zengin kıldım. Az milleti çok kıldım."
250 milyonluk nüfusu ile Türk dünyası 21. yüzyılda sağlam adımlarla
ilerleyecektir. Hem dünya ekonomisinde, hem de siyasi yapısında
ciddi değişikliklere yol açan bu son durumdan en çok fayda sağlama
imkanına sahip olan ülke, geçmişi ve bugünü itibarı ile Türkiye'dir.
Türkiye bölgenin doğal tarihi lideri konumundadır.
Türkiye ve Türki Cumhuriyetler
arasında tesis edilecek böyle bir işbirliğinin temel dayanak noktası
kuşkusuz, 70 yıldır Rusya tarafından unutturulmaya çalışılan, Türklük
bilincinin geliştirilmesidir. Türk-İslam ahlakının ana öğeleri olan
adalet, hoşgörü, merhamet gibi hasletlerin pekiştirilmesiyle yeryüzünde
bugün eksikliği hissedilen barış ve huzur ortamı Allah'ın izniyle
Türk Milleti'nin garantörlüğünde inşa edilecektir.
Yeni Bir Osmanlı...
Türk halkları her
ne kadar uzun yıllar başka ülkelerin boyunduruğu altında yaşamış
olsalar da, bu süre içinde sosyal ve kültürel yapılarında köklü
bir değişiklik olmamıştır. Türk örf ve geleneklerine olan bağlılıklarını
muhafaza eden bu devletler tarihte Müslüman Osmanlı Devleti'nin
doğal liderliğini kabullendikleri gibi, bugün de Türkiye liderliğinde
oluşturulacak güçlü bir "Türk Birliği"nin özlemi içerisindedirler.
Bugün Özbeğinden Azerisine, Türkmeninden Kırgızına bütün Müslüman
Türk halkları Türkiye'nin bu birlik konusunda atacağı adımları beklemektedir.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in 28 Eylül 1991 yılında
İstanbul'da yaptığı konuşma Türki Cumhuriyetleri'nin bu beklentisini
ve geleceğe yönelik umutlarını yansıtması bakımından son derece
önemlidir:
"Ancak bahar sellerini ne kadar engellemeye, önüne bentler
çekmeye çalışırsanız çalışın, su yine de kendi yolunu açacaktır.
İşte tarih nehri ile de aynısı olmuş ve 'soğuk savaş' engelini yıkan
tarih, insanlık kanunlarıyla belirlenen esas yatağına dönmüştür...
Halklarımız arasında karşılıklı anlayış ve güven duygusu oluştu.
Dostluk etkili bir işbirliğinin en güvenilir garantisidir. Bu durum
bizi umutlandırıyor."
PERSPEKTİF
"Büyük Türkiye" İçin..
Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu'nun
tek mirasçısı... Bu miras önümüzdeki yüzyılda bizi lider ülkeler
sıralamasının ilk sıralarına yerleştirecek olan son derece köklü
ve şanlı bir mirastır. Üstelik tarihi belgeler, ünlü siyaset bilimcilerin
ve tarihçilerin yorumları da bizlere Türk'ün dünya liderliğinin
bir ütopya değil, istenirse ve azmedilirse ulaşılması kolay bir
ülkü olduğunu göstermektedir.
Eğer Türkiye sahip
olduğu büyük medeniyet mirasını iyi değerlendirir, yüzünü hep ileriye
dönüp, geçmişini de her yönüyle sahiplenirse, önünde çok aydınlık
bir gelecek bulacaktır. Türkiye tarihin en köklü medeniyetlerinden
birinin varisidir. Türk milleti bu büyük mirasın maddi ve manevi
öneminin bilincededir ve ülkemizi 21. yüzyılın lider devletlerinden
biri haline getirecektir.
Dünya siyaseti bugün Osmanlı'nın hakimiyet kurduğu coğrafyanın etrafında
şekillenmektedir. Bu nedenle, dünyaya hakim olmak isteyen güç herşeyden
önce bu bölgelere hakim olmalıdır. Ancak bu coğrafyada Osmanlı Devleti'nin
ardından, aradan geçen bunca zamana ve denenen her türlü rejim ve
uygulamaya karşın, huzur ve istikrar hala sağlanamamıştır. Gerek
Balkanlar, gerekse Ortadoğu ve Kafkasya birer kanayan yara konumundadır.
Bu topraklarda acının yaşanmadığı, gözyaşının akmadığı gün geçmemektedir.
Bölge halkları savaşların ve çatışmaların ağır yükü altında ezilmektedir.
Ortadoğu'yu bir savaş merkezi haline getiren dış güçlerin varisliğini
yaptıkları medeniyet, dünya barışını inşa etmekten aciz olduğunu
dünya halklarının son 70 yıldır yaşadıkları tecrübelerle göstermiştir.
Dünyanın jandarmalığını üstlenen ve süper devletler olarak anılan
bu güçler ellerindeki tüm imkanlara rağmen, Selçuklu'nun, Osmanlı'nın
başardığını başaramamışlardır. Tarih böylesine hareketli gelişmelerin
yaşandığı bir bölgenin her an yeni yapılanmalara müsait olduğunu
göstermektedir. Osmanlı coğrafyası da mutlaka bir gün hareketlenecek
ve kendisi için belirlenmiş olan yörüngeden çıkarak, hakettiği yere
ulaşacaktır. Dünyanın etnik ve dini mozayiğin çeşitliliği bakımından
en geniş yelpazeye ve idaresi en güç bölgelerine nizam salan Müslüman
Türk Milleti bugün de bu tarihi görevi üstlenmeye hazırdır.
Üstelik Balkanlar, Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya'yı içine alacak
şekilde oluşturulacak Avrupa Birliği gibi bir birlik, bölgede var
olan tüm devletler için son derece önemli bir açılım ve kazanç olacaktır.
Bu coğrafyanın sahip olduğu stratejik önem, bölgede yer alan devletlerin
güçlerini ve imkanlarını hem ekonomik hem de sosyo-kültürel alanda
birleştirmeleriyle daha da artacaktır. Avrupa Birliği benzeri bir
oluşumun bu bölgede gerçekleşmesi dünya siyasetinin tek odaklı çerçeveden
çıkarılmasına da aracı olacaktır. Böyle bir birlik bölgedeki her
ülke için önemli bir dayanak noktası oluşturacak ve böylece uluslararası
arenada her bir devlet kendi ulusunun menfaatlerini sonuna kadar
koruyabilecektir. Bu sayede belli güçler tarafından bölge üzerinde
oynanan oyunlara, haksızlık ve adaletsizliklere bir son verilecek,
tüm halkların kendi geleceklerini kendilerinin belirlediği bir sistem
hakim olabilecektir. Bölgede yaşayan tüm halkların haklarının korunmasının
sağlanacağı böyle bir sistem kuşkusuz herkes için büyük bir kazanç
olacaktır.
Ayrıca bilindiği üzere bu topraklar bugün dünyanın en zengin yeraltı
kaynaklarına sahiptir. Sanayileşmenin temel hammaddelerini oluşturan
kömür, petrol, doğalgaz, demir, bakır gibi madenler açısından başta
Kafkaslar ve Orta Asya olmak üzere tüm Osmanlı mirası topraklar
oldukça zengin rezervlere sahiptir. Böyle bir ortaklık aynı bölge
içinde yer alan ülkeleri aynı savunma paktı altında toplayacak ve
bu da savunmaya dair giderlerin ve masrafların doğal olarak azalmasını
sağlayacaktır. Bu şekilde elde edilecek ek gelir ise bölge ülkelerinin
kalkınmasında kullanılabilecektir. Savunma, ekonomi ve sosyo-kültürel
alanda yapılacak her türlü işbirliği bölgenin refah düzeyi ve yaşam
standartlarının doğal olarak hızla yükselmesini sağlayacaktır.
Türkiye jeo-stratejik
ve jeo-ekonomik olarak bu bölgede kilit bir noktada yer almaktadır.
Üstelik tüm bu halklar Türkiye ile gönül bağlarını halen devam ettirmektedirler.
Türkiye'ye derin bir gönül bağıyla bağlı olan bu insanlar kendilerine
uzanacak bir yardım elini beklemekte ve Müslüman Türk Milleti'ni
kendileri için bir kurtarıcı olarak görmektedirler. Türkiye Arnavutları,
Boşnakları, Pomakları, Çeçenleri, Çerkezleri, Azerileri, Gürcüleri
kendi kanatları altında toplayabilir. Nitekim tüm bu toplumlar şu
anda Osmanlı döneminde gördükleri huzur ve güveni yeniden yaşayacakları
düzenin sağlanmasını hedeflemektedirler. Ve bunun için de tüm umutlarını
Türkiye'ye bağlamışlardır.
Türkiye geliştireceği stratejilerle hem tüm Ortadoğu, Balkanlar,
Kafkasya ve Orta Asya'ya kalıcı barışı temin edebilecek, hem de
böyle bir birliktelikten oluşacak ekonomik gücü en adaletli ve hakkaniyetli
şekilde idare edebilecek bir tarihi birikime sahiptir. Tarihe yön
vermiş, insanlığa barışı, adaleti ve huzuru armağan etmiş dev bir
kültüre ve tecrübeye sahip, köklü ve zengin bir medeniyetin kurucusu
olan bir milletin sahip olduğu duyarlılığı hiçbir güç yok edemez.
Böyle bir çaba, böyle bir işe kalkışanların basiretsizliğini gösterir.
Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman Türk Milleti sabrı, imanı
ve güzel ahlakı ile mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alacak,
farklı kültürlerden ve kökenlerden gelen insanları adalet ve hoşgörü
potasında birleştirecek ve tüm dünyanın özlemini çektiği barış ve
güvenlik ortamını oluşturacaktır.
21. yüzyıl tüm Müslüman ve Türk halkları için aydınlık bir çağ olacaktır...
HARUN YAHYA DİYOR Kİ;
"Son 150 yılda
Türk-İslam dünyasının birçok bölgesinde yaşayan insanlar zulüm ve
baskı politikasına maruz kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin
en büyük hedefi bu bölgedeki Türk-İslam varlığını ortadan kaldırmaktı.
Akıllı, cesur bir dış politikayla Türkiye'nin ve Türk Milleti'nin
bu zulme dur diyeceğini biliyoruz. Harun YAHYA
|