|
KOMÜNİZMİN
KARANLIK YÜZÜ
Komünizm,
19. yüzyılda ortaya atılan "izm"lerin en kanlısı, en acımasızı
ve en geniş çaplısıdır. 20. yüzyılda komünist rejimler veya örgütler
tarafından öldürülen insan sayısı yaklaşık 120 milyondur. 120 milyon
insan, sırf bu ideoloji uğruna idam edilmiş, toplama kamplarında
ölesiye çalıştırılarak katledilmiş, "sürgün" adı altında
evlerinden toplanıp Sibirya steplerinde yok edilmiş, kasten oluşturulan
kıtlıklarla açlıktan öldürülmüş, en korkunç hapishanelerde en korkunç
işkencelere uğratılmış, beyni yıkanmış komünist militanlar tarafından
kurşuna dizilmiştir.
20. yüzyıl insanlık tarihinin en kanlı dönemidir. Bu yüzyılda dünya
savaşı, soykırım, toplama kampı, kimyasal silahlar, nükleer silahlar,
bombardıman, gerilla savaşı, terör eylemleri gibi, daha önceki yüzyıllarda
duyulmamış ve görülmemiş vahşet yöntemleri ortaya çıkmıştır. Bu
yöntemlerle öldürülen insanların sayısı, yüz milyonlarla ifade edilmektedir.
20. yüzyılın bu kadar kanlı olmasının iki önemli nedeni vardır.
Birincisi, gelişen teknolojinin eski devirlerdeki silahlara göre
çok daha öldürücü silahların yapımına izin vermesidir. İkinci neden
ise -ki asıl önemli olan budur- bu silahların kullanılmasına, hem
de korkunç bir acımasızlıkla kullanılmasına neden olan ideolojilerdir.
Temelleri 19. yüzyılda atılan çeşitli "izm"lerin kanlı
hasadı 20. yüzyılda olmuştur. Komünizm, bu "izm"lerin
en kanlısı, en acımasızı ve en geniş çaplısıdır.
1917'de Rusya'da gerçekleşen kanlı Bolşevik Devrimi ile başlayan
vahşet, önce yeni kurulan Sovyetler Birliği'nin geneline, ardından
Doğu Avrupa'ya, Çin'e, Kore'ye, Vietnam'a, Kamboçya'ya, Latin Amerika
ülkelerine, Küba ve Afrika'ya yayılmıştır.
Doğu Bloku'nda Kızıl Terör
Bolşevik Devrimi'nin
lideri Lenin'in başlattığı ve Stalin'in genişleterek sürdürdüğü
terör, on milyonlarca insanı katletmiş, onlarca farklı halkı acı
ve işkenceye uğratmıştı. Komünizmin Kara Kitabı'nda Lenin ve Stalin
dönemindeki komünist vahşetlerin genel bilançosu ana hatlarıyla
şöyle verilir:
1. Hiçbir yargılama olmadan
hapsedilen on binlerce rehine ya da insanın kurşuna dizilmesi ve
1918-1922 yılları arasında ayaklanan yüz binlerce işçi ve köylünün
katledilmesi;
2. 5 milyon insanın ölümüne yol
açan 1922 açlığı;
3. 1920'de Don Kazaklarının
ortadan kaldırılması ve sürgüne gönderilmesi;
4. 1918-1930 yılları arasında
on binlerce insanın toplama kamplarında öldürülmesi;
5. 1937-1938 yıllarındaki Büyük
Temizlik sırasında 690000'e yakın insanın ortadan kaldırması;
6. 1930-1932 yılları arasında
sebepsiz yere suçlanan 2 milyon insanın sürgüne gönderilmesi;
7. 1932-1933 yıllarında 6 milyon
Ukraynalının kasıtlı olarak yaratılan açlıktan kırılmasına seyirci
kalınması;
8. Önce 1939-1941 yılları arasında,
ardından da 1944-1945 yıllarında yüz binlerce Polonyalı, Ukraynalı,
Baltıklı, Moldavyalı ve Besarabyalının sürgüne gönderilmesi;
9. 1941'de Volga Almanlarının
sürgüne gönderilmesi;
10. 1944'te
Kırım Tatarlarının sürgüne gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri;
11. 1944'te İnguşların sürgüne
gönderilmesi ve çaresizliğe terk edilmeleri. (Stephane Courtois,
Nicolas Werth, Jean-Louis Panne, Andrzej Paczkowski, Karel Bartosek,
Jean-Louis Margolin, Komünizmin Kara Kitabı, Doğan Kitapçılık A.Ş.,
S.505)
Stalin'in ölümünden sonra Sovyet rejimi, kısıtlı da olsa bir yumuşama
sürecine girdi. Ancak Stalin döneminde kurulan "korku imparatorluğu",
yine korku üzerine kurulu olarak toplumu yönetmeye devam etti.
Sovyet terörü, sadece
kendi halkıyla sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı
ile birlikte Doğu Avrupa'ya da yayıldı. Savaş bittiğinde Doğu Avrupa
ülkelerinin önemli bir bölümü Sovyet etki alanında kalmıştı. Moskova
birkaç yıl içinde çeşitli siyasi komplolar ve manevralarla bu ülkelerin
hepsini kendi egemenliği altına aldı. Polonya, Macaristan, Çekoslovakya,
Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Doğu Almanya gibi Avrupa ülkeleri,
Stalin'in kanlı rejiminin pençesine düştüler.
Kızıl vahşet, bu ülkelerdeki insanlara da adeta cehennem hayatı
yaşatmaya başladı. Rejim muhalifleri bir bir tutuklanmaya, işkence
görmeye, idam edilmeye başlandılar. Kısa sürede tüm toplumda korku
ve dehşet hakim oldu. Komünist rejimin düşüşünden sonra, 1990'lı
yılların başında çevrilen bir Bulgar belgeselinde, bir kadın 1944
sonbaharında başından geçen bir olayı şöyle anlatıyordu:
"Babamın ilk tutuklanışından sonra, ertesi gün öğlene doğru
eve bir polis geldi ve anneme öğleden sonra saat 5'te 10 numaralı
polis karakoluna gelmesini bildiren bir celp verdi. Neden sonra
annem giyindi-güzel bir kadındı ve çok iyi kalpli bir insandı-ve
çıktı. Biz üç çocuk onu bekledik, bekledik. Sabaha karşı yarımda
döndü, rengi kireç gibi bembeyaz, giysileri yırtık pırtıktı. Girer
girmez de sobanın yanına gitti, sobanın levhalarını kaldırdı, soyunmaya
başladı ve üzerinden çıkanların hepsini yaktı. Sonra banyo yaptı,
ancak bundan sonradır ki bizi kolları arasına aldı. Uyuduk. Ertesi
gün ilk kez intihar girişiminde bulundu, daha sonra da iki kere
kendini zehirledi. Hala yaşıyor, onunla ilgileniyorum.. Akıl hastası.
Ona yapılanları hiçbir zaman öğrenemedik." (Komünizmin Kara
Kitabı, s. 505)
Tutuklananlara
yapılanlar, korkunç şeylerdi. Komünizmin Kara Kitabı'nda, Romanya'daki
komünist Nikolay Çavuşesku rejimi tarafından başlatılan işkence
uygulamaları hakkında şu bilgiler veriliyor:
"Çekoslovakya'yla birlikte Romanya da, Orta ve Güneydoğu Avrupa
da baskı sistemine yenilikler kattı: Asyalı komünistler tarafından
kullanılan, "beyin yıkama" yoluyla "yeniden eğitim"
yöntemini büyük bir ihtimalle Avrupa kıtasında ilk uygulayan ülke
oldu; hatta bu yöntemi daha da mükemmelleştirdi. Girişimin şeytani
amacı mahkumların birbirine işkence yapmasını sağlamaktı. Bu icat,
1930'lu yıllarda Bükreş'e yüz kilometrelik bir mesafede kurulmuş
olan görece modern bir cezaevi olan Pipeşti'de uygulandı. Konuya
ilişkin deneyler, Aralık 1949'da başladı ve üç yıl kadar sürdü...
Amaç, bedensel ve manevi işkence ile, komünist öğretinin öğretilmesini
birleştirerek, siyasi tutukluları yeniden eğitmekti." (Komünizmin
Kara Kitabı, s. 506)
Bu işkencelerde özellikle tutukluların dini inancını yok etmek hedefleniyordu.
Yapılan canice işkence sonucunda, tutuklulardan Allah'ın varlığını
inkar etmeleri isteniyordu:
Rumen siyasi polisi
Securitate sorgulamalar sırasında dayak atma, falaka ve baş aşağı
ayaklarından asma gibi 'klasik' işkence yöntemlerini kullandı. Piteşti'de
işkencedeki acımasızlık, bu yöntemlerin çok daha ötesine geçti:
'Mümkün olan ve olmayan her türlü işkence biçimi uygulandı. Vücutların
değişik bölgelerinde sigara yanıkları vardı; mahkumların kalçalarındaki
dokular ölmüştü, etleri cüzzamlılarınki gibi dökülüyordu; dışkı
yemeye zorlanıyor, kustukları zaman da kusmukları tekrar ağızlarına
sokuluyordu.
Turcanu'nun şeytani
hayal gücü, özellikle Tanrı'yı inkar etmeyi kabullenmeyen din okulu
öğrencilerini hedef alıyordu. Bazıları, her sabah şu şekilde 'vaftiz'
ediliyordu: kafaları idrar ve dışkı dolu bir oturağa sokulurken,
diğer mahkumlar da etraflarında ilahi söylüyordu. Kurban boğulmasın
diye arada sırada başı dışarı çıkarılıyor ve kısaca nefes almasına
izin verildikten sonra tekrar oturağa sokuluyordu.
"Birinci aşamanın adı "dış maskeyi çıkarmak"tı: Mahkum
soruşturmada sakladığı bilgiyi, özellikle özgürlük günlerinde arkadaşlarıyla
arasındaki bağları itiraf ederek, dürüstlüğünü ispat etmeliydi.
İkinci aşama olan "iç maskeyi çıkarma" ise, mahkumun hapishanede
kendine yardım edenlerin açıklamasıyla sürüyordu. Üçüncü aşama,
"ahlaki maskeyi çıkarma" sırasında, mahkumdan bugüne kadar
kutsal saydığı herşeye küfretmesi isteniyordu. Son olarak dördüncü
aşamada, ODCC'ye katılmak için, en iyi arkadaşına kendi elleriyle
işkence ederek onu "yeniden eğitmesi" gerekiyordu."
(Komünizmin Kara Kitabı, s.536)
Bu gibi işkenceler Doğu Bloku'ndaki tüm ülkelerde uygulandı. Komünizmin
gözü dönmüş caniliği ve dine olan azgın nefreti, tarihin en korkunç
işkence rejimlerini ortaya çıkardı. İnsanları birer hayvan olarak
gören, bu sözde "hayvanların" yola getirilmesi için daimi
bir şiddet, işkence ve korkunun gerekli olduğunu kabul eden Darwinist-materyalist
felsefe, komünist rejimlerin zindanlarında feci işkencelere dönüştü.
Komünist Rusya İslam dininin giderek yayılmasını kendisi için bir
tehlike olarak görmüştü. Yaptığı zulüm uygulamaları da Orta Asya
Türk Cumhuriyetleri'nde İslam'ın yayılışını önlemek amaçlı idi.
Bunun için halkın ibadet etmesini yasaklıyor, Kuran'ları yakıyor,
imanlı insanları katlediyordu. Ancak burada bu inkarcı sistemin
akledemediği önemli bir nokta vardır: Dini inkar edenler Allah'a
samimi imanı kavrayamadıkları için, kutsal kitapların ortadan kaldırılması
ile inancın da yok olacağını zannederler. Oysa insanın imanı kalbindedir.
Ve samimi iman eden insanlar, başlarına gelen her türlü zorluğun
Allah'tan bir deneme olduğunu bilir ve her şart altında bunlara
sabrederler.
PERSPEKTİF
Komünist Vahşetin Felsefesi
İnsanın hayvanlaştırılması
Vahşet, komünizmin
felsefesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu olgunun
temelinde, insanların bir "havyan türü" olarak görülmesi
yer alır. Komünizm, Marx'ın ısrarla belirttiği gibi, Darwin'in evrim
teorisine dayanmaktadır ve bu teori insanı "gelişmiş bir hayvan"
olarak tarif etmektedir. Dahası, insanlar arasında çatışmanın, baskının,
zulmün, güç mücadelesinin doğal ve meşru olduğunu telkin etmektedir.
Bu felsefeyi benimseyen bir insanın elinde yeterli güç ve imkan
bulunduğunda, her türlü zulüm ve vahşeti işlemesi çok kolaydır.
Nitekim geçmişe baktığımızda,
komünistler tarafından işlenen vahşetlerde, insanların "hayvan
türü" olarak görülmesinin büyük rol oynadığı açıkça görülür.
Komünist ideologlar, karşıtlarını birer hayvan olarak tanımlamış,
dahası yönettikleri insanları da psikolojik olarak "hayvanlaştırmaya"
yönelik bir politika izlemişlerdir. Komünizmin Kara Kitabı'nda,
söz konusu politika şöyle açıklanmaktadır:
"Adam öldürmek bir eğitim gerektirir; herkes komşusunu öldürmekte
bir kararsızlık yaşar, buna karşı uygulanabilecek en etkili eğitim,
kurbanının insanlığını yadsımayı, ona geçici olarak "insan
değilmiş gibi görmeyi" öğretmektir. Alain Brossat haklı olarak
şöyle yazar: "Barbar temizlik ayini, ölüm makinesinin tam verimle
çalışması, işkence söylemleri ve uygulamalarında ötekinin hayvanlaştırılmasından,
düşsel ve gerçek düşmanların hayvanlar dünyasına sokulmasından başka
bir şey değildir...." (Alain Brossat, Un Communisme Insupportable,
Paris,
L'Harmattan, 1997, s.265)
Brossat, bu kızılca kıyametin ve şölenlerin gerçek bir ötekini hayvanlaştırma
geleneği oluşturduğunu, aynı geleneğin XVIII. yüzyıldan itibaren
yapılan siyasî eleştirilerde de görülebileceğini anımsatır. Bu eğretilemeli
ayin, özellikle hayvan imgeleri aracılığıyla gizli bunalım ve çatışmaların
dışa vurulmasına yol açıyordu. Moskova'da 1930'lu yıllarda bu tür
söylemlerin hiçbir eğretilemeli yanı kalmamıştı: "Hayvanlaştırılmış"
düşmana önce bir av hayvanıymış gibi davranılır, sonra da bırakılırdı;
tabiî burada önce ensesine bir kurşun sıkılırdı. Stalin bu yöntemleri
sistemleştirip genelleştirdikten sonra Çinli, Kamboçyalı ve öteki
takipçileri bundan geniş ölçüde yararlandı. Bununla birlikte yöntemleri
ilk bulan Stalin değildir. Lenin'i de bu suçlamaların dışında tutamayız;
iktidarı ele geçirdikten sonra bütün düşmanlarını "zararlı
böcek", "bit", "akrep" ya da "vampir"
olarak görüyordu. (Komünizmin Kara Kitabı, s.996-997)
İşte komünizmin insanları hayvan olarak gören bu bakış açısının
temeli, Darwinizm'dir. Bu, Marx, Engels ve Lenin tarafından defalarca
vurgulanmış bir gerçektir. Dolayısıyla, komünist vahşet, Darwinizm'in
bir uygulamasından başka bir şey değildir.
Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi (GÉODE-Paris X)
araştırma müdürü ve komünizm tarihi uzmanı Stéphane Courtois, bu
konuda şu yorumu yapar:
"Komünizmde toplumsal-siyasî
bir öjenizmin, toplumsal bir Darwinciliğin varlığından söz edilebilir.
Dominique Colas'ın yazdığı gibi, "Lenin, toplumsal türlerin
evrimi konusundaki bilgilerin efendisi olarak, tarih mahkum ettiği
için yok olması gerekenlere karar verir. Bilim yoluyla -Marxizm-Leninizm
gibi ideolojik ve siyasî tarih- burjuvazinin insanlık evriminde
aşılmış bir evreyi temsil ettiğine karar verildikten sonra, bu sınıfın
ortadan kaldırılmasına, hatta bu sınıfı oluşturan ya da bu sınıfa
şu ya da bu şekilde ait olan bireylerin öldürülmesine haklı gerekçeler
bulunabilir. " (Komünizmin Kara Kitabı, s. 999)
Courtois, bu yorumunun ardından da şu soruyu sormaktadır:
"Marxizm-Leninizm'in
kökleri Marx'tan çok, toplumsal meseleye uygulanan ve ırk meselesiyle
yanılgılara düşen sapkın bir Darwinciliğe bağlanamaz mı?"
(A.g.e. 1000)
Kuşkusuz bağlanabilir. Dahası, komünizmin kökeni zaten mutlak olarak
Darwinizm'dir. Hem de bu Darwinizm, "sapkın bir Darwincilik"
değil, Darwinizm'in bizzat kendisidir. İnsanların bir hayvan türü
olduklarını, aralarında kaçınılmaz ve doğal bir çatışma olduğunu,
tarihin bu şekilde işlediğini, insanın yaptıkları nedeniyle kimseye
hesap vermeyeceğini ve diyalektik materyalizmin tüm diğer safsatalarını
ileri süren ve bunu da "bilimsellik" kisvesi altında yapan
kaynak Darwinizm'dir. Darwin bunun teorisini kurmuş, komünistler
ise hayata geçirmiştir. 20. yüzyılın kanlı komünizm bilançosu, aslında
"uygulamalı Darwinizm"dir.
"Fikri temelleri olan materyalizm ve Darwinizm yıkılmadıkça,
komünizm "öldü" görüntüsü altında gizli gizli gelişmeye
devam edecek ve fırsat bulduğu anda yeni vahşetler ve zulümler için
tekrar ortaya çıkacaktır."
Harun YAHYA
|