|
Türk
Milli Kültürünün Temeli
Gerçekten de, en güçlü
olduğu çağlarda bile Müslüman Türk'ün, diğer halkları aşağı gören
veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı
ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu
materyalist Batı anlayışı, "Cihan Hakimi" olduğu devirde
bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.
Türk Milleti'nin sahip
olduğu "hars", son derece şerefli bir tarih ve üstün bir
karaktere dayanmaktadır. Türkler, tarih boyunca asla esaret altında
yaşamayı kabul etmemiş ve 16 bağımsız devlet kurmuş bir millettir.
Tarih boyunca mertlikleri ve dürüstlükleri ile tanınmışlar, zulüm
ve adaletsizlikten uzak karakterleriyle düşmanlarının bile takdirlerini
toplamışlardır.
İslam tarihi incelendiğinde,
Abbasi Devleti'nin son zamanlarından itibaren İslam sancağının el
değiştirdiği dikkat çekmektedir. Selçuklular'la başlayan bu dev
süreç Osmanlı'yla devam etmiş ve bu asırlar İslam'a büyük hizmetlerin
yapıldığı ve müslümanlığın en geniş coğrafi alana, en geniş insan
kitlelerine ulaştırıldığı dönemler olmuştur.
Halkımızın İslamiyet'le
şekillenen karakterinin en dikkat çeken özelliği, haksızlığa ve
zulme karşı olan tepkisidir. Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar
ve süper devletler kurmuş, üç kıtaya nizam vermiştir. Adalet ve
hoşgörü prensipleri üzerine kurulu Türk devlet anlayışı, özgürlüğün,
barışın ve huzurun güvencesi olmuştur. Tarih sahnesinde Müslüman
Türkler hemen her dönemde, "yönetici" vasıflarıyla boy
göstermişler, adaletli ve merhametli yönetimleriyle örnek teşkil
etmişlerdir. Türk Milleti, tarihin hiç bir döneminde zalime destek
vermemiş ve her zaman ezilenin, mazlumun yanında yer almıştır.
Farklı kültürlere ve inançlara sahip, farklı dilleri konuşan birçok
milleti aynı bayrak altında ve büyük bir hoşgörü çerçevesinde sevgi
ve saygı hudutları içinde yaşatabilmek elbette önemli bir başarıdır.
Ünlü düşünür ve yazar Voltaire (1694-1778) Türkler, Müslümanlar
ve Ötekiler adlı eserinde bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
Türklerin sanatı kumandanlıktır.
Otuz milleti bayrağı altında toplayan bir devlet kurmayı başarmışlardır.
Türk İmparatorluğu Avrupa devletlerinden hiçbirine benzemez.....
Büyük tarihçilerimizden İ. H. Uzunçarşılı da, Voltaire'in işaret
ettiği bu gerçeği Osmanlı Tarihi eserinin 1. cildinde şu cümlelerle
tasdiklemiştir:
"Osmanlılar işgal
ettikleri bölgelerde; o güne kadar ezilmiş, hor görülmüş insanlara
düşünce ve vicdan özgürlüklerini tanımışlar, haksız tutumlara son
vermişler, vergi angaryalarını ortadan kaldırmışlar; kısacası halkla
kaynaşma yoluna gitmişlerdir."
Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile Müslüman Türk'ün, diğer
halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat
çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin
ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı, "Cihan Hakimi"
olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.
Müslüman Türk Milleti,
şartların gerektirdiği türlü zorluklara her zaman katlanmış, mukaddes
değerleri uğrunda her türlü sıkıntıya seve seve talip olmuştur.
Ahlaki değerlerine, dinine, milliyetine, bağımsızlığına, hürriyete
ve adalete düşkün Müslüman Türk Halklarının omuz omuza vererek büyük
bir güç haline gelmesi, materyalist düşünceye ve yaydığı sapkın
felsefelere karşı en büyük darbenin indirilmesi anlamına gelecektir.
Şüphesiz, böyle bir gelişme dünya tarihinde bir dönüm noktası olacaktır.
Aslında karşı karşıya olduğumuz sinsi saldırılar ve provokasyonlar,
sahip olduğumuz gücü de ortaya koymaktadır. Eğer elele verir, Müslüman
Türk kimliğine, milli ve manevi değerlerimize sarılır ve tarihimizdeki
kardeşlik geleneğini canlandırırsak büyük bir bunalım ve kargaşa
içinde olan dünyaya da ışık tutmamız mümkün olacaktır.
Çünkü Türkler, yeryüzüne
hakim oldukları her dönemde, dünyaya nizam vermişlerdir. Büyük Türk
hakanı Bilge Kağan, asırlar öncesinde bu durumu şöyle açıklamaktadır:
"Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına,
kuzeyde gece ortasına kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep
bana bağlıdır. Bunca milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok.
Türk kağanı Ötüken'de oturdukça ülkede düzen bozulmaz.
Türk beyleri, millet,
işitin!
Üstte gök batmasa,
altta yağız yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim
bozabilir? Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!"
Unutulan Vatan Doğu Türkistan
Bugün
Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, sebepsiz yere tutuklanmakta,
rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna
dizilmekte, müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte,
kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık
tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer
denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır.
20. yüzyılda dünyanın dört bir yanında savaşlar, iç kargaşalar,
toplu katliamlar, terörün her türlüsü insanlığa dehşet saçtı. Dünya
tarihinde ilk kez, savaşlarda bu kadar çok sivil insan hedef alınarak
öldürüldü. Hemen hemen her kıtanın bir veya birkaç köşesinde dinmeyen
bir zulüm ve kargaşa ortamı oluştu. Dünyayı böylesine kana bulayan,
insanlara zulmün her türlüsünü yaşatan neden ise, 19. yüzyılın köhne
ve ilkel bilimsel metodlara sahip zihinlerinin ürettiği ideolojilerdi.
Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla komünizmin siyasi
bir rejim olarak çöktüğü kabul edilse de, komünist ideoloji ve uygulamaları
hala devam etmektedir. Hala Kızıl Ordu zihniyetinin hakim olduğu
Rusya'nın Çeçenistan'da, Çin'in ise Doğu Türkistan'da yürüttüğü
uygulamalar bunun en önemli göstergelerindendir. Bugün Doğu Türkistan'da
yaşayan Müslüman Türkler, Mao'nun Kızıl Çin'in de yaşananların tekrarını
yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı
oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte,
müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları
acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle
ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle
ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır. Batılı ülkeler ise, Çin tarafından
tüm dünya ile irtibatı özellikle kesilen bu topraklardaki insan
hakları ihlallerini her zamanki gibi görmezlikten ve duymazlıktan
gelmektedir.
Doğu Türkİstan'da Çin Zulmü
Doğu Türkistanlı
Müslüman Türkler, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altında yaşamaktalar.
Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış
topraklar" anlamına gelen "Sincang" adını koydular
ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao
önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin
ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha
da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden müslümanların
fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen müslüman sayısı korkunç
boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957
arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700
bin; 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu
tarafından öldürüldüler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda
öldüler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu
Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaştı.
Halkın hayatta kalabilen bölümü ise büyük baskı ve işkencelere maruz
bırakıldı. Doğu Türkistan'ın uzun süre sürgünde yaşayan merhum lideri
İsa Yusuf Alptekin, Türkiye'de yayınlanan Doğu Türkistan Davası
ve Unutulan Vatan Doğu Türkistan adlı kitaplarında sözkonusu baskı
ve işkenceleri ayrıntılarıyla anlatır. Bu kitaplarda anlatıldığına
göre, Doğu Türkistan'da halka uygulanan baskılar, Sırplar'ın Bosna'da
Müslüman Boşnaklara veya Kosova'da Arnavut çoğunluğa uyguladıklarından
farklı değildir. Ülkedeki Çin mahkemelerinin "ceza" yöntemleri
de son derece acımasızca ve vahşidir. Diri diri toprağa gömmek,
öldüresiye dövülen bir insanı çıplak halde karlarda yatırmak, iki
bacağı iki ayrı öküze bağlanan bir insanı ikiye bölmek gibi "ceza"lar
uygulanmıştır.
Asimilasyon Ve Köklü Bir Kültürü Yok Etmeye
Yönelik Uygulamalar
Rejim, 1949 yılından
itibaren müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli
bir biçimde Çinli göçmen yerleştirdi. Çin hükümetinin 1953 yılında
başlattığı bu kampanyanın etkisi son derece düşündürücüdür. 1953
yılında bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında
%53 Müslüman, % 40 Çinli'ye yükseldi. 1990 yılında yapılan nüfus
sayımında ulaşılan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki
etnik temizliğin boyutlarını göstermesi açısından son derece önemlidir.
Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı müslümanları nükleer denemelerinde
kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 tarihinde
başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanı
ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir.
Nükleer denemeler nedeniyle ölen müslüman sayısının 210 bini bulduğu
bilinmektedir. Binlerce insan ise sakat kalmış, binlercesi de sarılık
vebası, kanser gibi hastalıklara yakalanmıştır.
Zulmün Asıl Nedeni: İslam Düşmanlığı
Çin'in, Doğu Türkistan'daki
halka uyguladığı zulmün en önemli nedenlerinden biri halkın müslüman
olmasıdır. Çünkü Çin, bölge üzerindeki hakimiyet ve sultasını kuvvetlendirmeye
karşı en büyük engel olarak halkın İslami kimliğini görmektedir.
Halkı dininden vazgeçirmek için her türlü yıldırma ve baskı yöntemini
kullanan Çin şovenizmi en fanatik dönemini Mao'nun 1966-1976 yılları
arasında uygulattığı Kültür Devrimi esnasında yaşadı. Camiler yıkıldı,
toplu ibadet yasaklandı, Kuran kursları kapatıldı ve bölgeye yerleştirilen
Çinliler özellikle müslümanları taciz etmek için domuz beslemeye
başladılar. Okullarda dinsizlik propagandası yapıldı. Ayrıca bütün
iletişim araçları vasıtasıyla insanların dinden soğutulmaları için
yoğun çaba harcandı. Dini ilimlerin öğrenilmesi ve dini bilgilere
sahip öncü kişilerin halkı eğitmeleri ise tamamen yasaklandı. Buna
rağmen halkın İslami kimliği yok edilemedi.
1996 yılından beri on binlerce Uygur kamplarda tutulmaktadır ve
bu kamplardakilere ağır işkenceler yapıldığı bilinmektedir. Bir
af teşkilatının resmi yazısında da belirtildiği gibi sanıklar, tek
celsede biten davalarda ya kürek cezasına mahkum edilmekte veya
meydanlarda infaz mangaları tarafından kurşuna dizilmektedir. Çünkü
mahkemeler, komünist partinin talimatı ile çalışmaktadır. En dehşet
verici olansa hamile kadınların evlerinden alınarak gayrı sıhhi
şartlarda kısırlaştırılmaları, sınırlama fazlası doğan bebeklerin
ailelerine rağmen öldürülmeleridir.
Batılı güçler ise her zamanki gibi tüm bu vahşete karşı tepkisizdir.
Birleşmiş Milletler'in soykırım için yaptığı tanım, Çin işgali altındaki
Doğu Türkistan'daki duruma tam olarak uymaktadır. Buna rağmen Doğu
Türkistanlılar BM'nin koruyucu şemsiyesi altına girememektedir.
BM'ye yapılan tüm başvurular geri çevrilmiştir. 25 milyon Doğu Türkistanlı
müslüman, halen Çin baskısı altındadır. Binlerce siyasi tutuklu
vardır ve bazıları hapishanelerde "kaybolmuş" durumdadırlar.
Tutuklulara işkence yapılması ise artık sıradan bir olay haline
gelmiştir.
Kısacası Çin, Uzakdoğu'nun en önemli İslam-karşıtı güçlerinden biridir.
Doğu Türkistanlı müslümanlara yönelik politikasının yanında, etrafındaki
İslami potansiyel için de ciddi bir düşmandır. Dünyanın en kalabalık
ülkesinin bu stratejik "anti-İslami" konumunu, komünist
rejimden kapitalist ekonomiye geçilmesiyle de hiçbir şekilde azalmamıştır.
Bu Zulme Kim Dur Diyecek?
Son 150 yıldır İslam
alemi dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskıya maruz
kaldı. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi dini, özellikle
de müslümanlığı ortadan kaldırmaktı. Bu amaçla, neredeyse bir asır
boyunca müslüman katliamına giriştiler. Bugün Çeçenistan'ın Ruslar
dolayısıyla yaşadığı zulüm, Doğu Türkistan'da da Çin nedeniyle yaşanmaktadır.
Dünya bu zulme göz yummaktadır. Ancak, vicdan sahibi insanlar bu
zulmü durduracak bir yol bulabilirler. Herşeyden önce, Doğu Türkistan
meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve onların
tüm sorumlulukları vicdan sahibi insanlar tarafından sahiplenilmelidir.
Akıllı, cesur ve uzak görüşlü politikalarla Türkiye'nin ve Türk
Milleti'nin de bu sorunun çözümünde önemli bir katkısı olacağı inancındayız.
TARİHTE TÜRK DEVLETLERİ
Uygurlar
Büyük Hunların torunları
olan Uygurlar 646 yılında Uygur Kağanlığı adında bir devlet kurdular.
Ancak bu devlet Göktürk Devleti'nin meşhur kağanı Kapgan tarafından
yeniden devlete bağlandı. 745 yılında Göktürk Devleti'nin içine
düştüğü kargaşa ortamından faydalanan Uygurlar, beyleri Kutlug Bilge
Kül'ün idaresinde bu devleti ortadan kaldırdılar ve Kutlug Bilge
Uygur Kağanı oldu.
751 yılında Çin ordusunun Talas Savaşı'nda Karluk ve Araplara mağlup
olması üzerine Çin ordusu büyük ölçüde güç kaybetmişti. Uygurlar
bir taraftan dağınık Türk kabilelerini kendi idaresi altında toplarken
bir yandan Çin üzerindeki baskıları arttırdılar.
Kutlug Bilge'den sonra oğlu Moyonçur, sonra da onun oğlu Bögü Kağan
Uygur tahtına oturdu. Uygurların en parlak devri de Bögü Kağan'ın
20 yıllık hükümdarlık devri olmuştur.
Uygurların son büyük Kağanı 833'te öldükten sonra, devlet içerisinde
iç karışıklıklar başgösterdi. Uygur federasyonu içindeki en güçlü
Türk uruklarından Kırgızlar gitgide kuvvetlenerek onlara rakip oldu.
Bu arada Mani dini mensuplarının Uygurların bir kısmını bu dine
sokması savaşçı bir yapıdaki halkta olumsuz bir etki yaratmıştı.
Kırgızlar 840 yılında Uygur başkentine girerek Uygur kağanı dahil
pekçok insanı kılınçtan geçirdi.
Uygurlar bu mağlubiyetten sonra fazla bir varlık gösteremezken bir
kısmı Kuzey Çin tarafına, bir kısmı da bugünkü Doğu Türkistan denilen
topraklara göçettiler. Ancak Doğu Türkistan'daki Uygur Devleti ticaret
yolları üzerinde bulunduğu için iktisadi bakımdan çok gelişti. İslamiyet
öncesi Türk tarihinde kültürel açıdan Uygur Devleti'nin önemli bir
yeri vardır. Bugün medeniyet yerine kullanılan "Uygarlık"
kelimesi Uygurlardan esinlenerek günümüze kadar ulaşmıştır.
PERSPEKTİF
Türk Milliyetçiliğinin Temeli Manevi Değerlere
Bağlılık
Türkiye'nin gelecek
yüzyılda çevresinde söz sahibi bir dünya gücü haline gelebilmesi
için, siyasi ve ekonomik gelişmesinin yanısıra, milli kültürünü
de sağlam temellere oturtması gerekir.
Milli kültürümüzün özü, milletçe mukaddes saydığımız manevi değerler,
yani inançlardır. Şüphesiz ki, bu değerler birlik ve beraberliğimizin
muhafazası için vazgeçilmez birer ihtiyaçtır.
Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan ortak manevi
değerler; aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan
en önemli unsurdur. Dinin varolmadığı veya dini değerlerin ortadan
kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile,
ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek ve kısa süre
içinde ortadan kalkacaktır. Böyle bir gelişme ayrıca, tarihi ve
kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın bir milleti birbirine
bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını, anarşinin
hortlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir.
İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun emniyet sübabı
niteliği taşıyan manevi değerlerinin devamını sağlayamayan bir ulus,
sosyolojik ve bilimsel açıdan ayakta duramaz. Gerek kişi, gerekse
toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi
alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş
kitlelere yaymayı hedefleyen Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti'nin
dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini "Din
lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur";
"Din vardır ve lazımdır" sözleriyle teşvik etmiştir.
Şanlı bir tarihe sahip, büyük ve köklü bir medeniyetin temsilcisi
olmuş Müslüman Türk Milleti, özellikle İslamiyet'in kabulünün ardından
daha güçlü bağlarla birbirine bağlanmıştır.
Sultan Alpaslan'ın Malazgirt'teki zaferinin ardından, Anadolu'da
Müslüman Türk halkının egemenliği başlamış ve manevi yönden yapılan
fetihle de bu egemenlik sağlamlaştırılmıştır. Anadolu'nun kapılarını
müslümanlara açan Sultan Alpaslan'dan itibaren Türk yöneticilerin
ve yanlarındaki kadroların en temel özellikleri, İslam dinine olan
sadakatleri olmuştur. Aylarca at sırtında ordularının başında savaşan
komutanlar, dini geniş kitlelere ulaştırmak amacıyla aylar boyu
sefer üstüne sefer düzenleyen şanlı Türk Ordusu, İslam'ı anlatmak
için Orta Asya'daki yurtlarını bırakarak Anadolu'ya koşan manevi
önderler hep bu bağlılığın en büyük temsilcileri olmuşlardır.
Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra kurulan Türk devletlerinin
(özellikle Osmanlı İmparatorluğu'nun), İslam'dan önce kurulan Türk
devletlerine göre daha istikrarlı ve uzun ömürlü olmasının nedeni,
kaynağını dinden bulan bu ortak kimliktir. Çünkü din ortak paydası,
tarih bilinci, etnik kimlik bilinci, dil birliği, toprak birliği
gibi unsurlardan daha güçlü bir şekilde bireyleri birbirine bağlar.
Bu bağ o derece kuvvetlidir ki milletin siyasi çalkantıları atlatmasını,
dışarıdan gelebilecek bir saldırı ya da tacize karşı dayanaklı olmasını
ve ayakta kalmasını sağlar. Diğer taraftan dini ve milli bağları
zayıf, hatta dinsiz toplumlar tarih sahnesinde çok kısa süreler
boyunca yer alabilmişler ve zaman içinde asimile olup gitmişlerdir.
Müslüman Türk Milleti, en zor dönemlerinde bile İslam'ın sancaktarlığını
yapmış, bu sayede mevcudiyetini, bütünlüğünü ve otoritesini muhafaza
etmiştir. 2000'li yılları modern, ilerici ve refah düzeyi yüksek
bir Türkiye olarak karşılamak isteyenler, bunun ancak dini kimliğimizin
korunması ile gerçekleşebileceğini, yoksa dinin olmadığı bir ortamda
toplumdan da, milletten de, devletten de söz edilemeyeceğini bilmelidirler.
Türkler milli, İslami ve insani duyguların ahenkli bir terkibi sayesinde
bir dünya nizamı davasına bağlanırken bu esaslara göre Allah'ın
cihan hakimiyetini kendilerine emanet ettiğine inanıyorlardı ve
bu emanete saygı göstermek suretiyle de bir hanedan, bir sınıf ve
zümrenin veya sadece bir milletin değil, hüküm sürdükleri bütün
kavim ve dinlerin hamisi olduklarını düşünüyorlardı. Türk Cihan
Hakimiyeti ve nizamının milletlerarası bir mahiyet alması, İslami
ve insani esaslar dahilinde tekamülü bu sayede mümkün olmuştur.
Prof. Dr. Osman Turan
|