|
MİLLETİ
OLUŞTURAN TEMEL UNSUR: DİL
Dil bir milletin
en önemli unsurlarından biridir. Günümüzde, dünya üzerinde birçok
ulus vardır. Bunlardan her birinin kendine ait dilleri ve bu dillerin
de bir tarihi bulunur.
Tarihi süreç içerisinde, dille birlikte gelişen bir diğer özellik
de bağımsızlıktır. Uluslar ancak özgür ve bağımsız olduklarında
kendilerine ait bir dil kullanabilmişlerdir. Diyebiliriz ki, ulusal
bir dilin kullanılması o devletin özgür ve bağımsız kimliğinin bir
göstergesidir. Bu sonuç ise, bize dilin titizlikle korunması ve
geliştirilmesi gereken bir milli değer olduğunu kanıtlar.
Atatürk'ün, Cumhuriyet'i yeni kurduğu yıllarda yaptığı çalışmaların
başında, Türk Dil Kurumu'nun kurulması gelir. Bu kurumun amacı,
Türk dilini geliştirmek ve dilin milletleri birleştirici bir unsur
olduğunu Türk Milleti'ne anlatmaktır.
Böylece, bugün Türk
dili anlaşılır ve genel geçerliliği olan tek bir yapıya kavuşmuştur.
Osmanlı'ya baktığımızda, dilin saray çevresinde farklı, halk arasında
farklı olduğunu görürüz. Cumhuriyet yıllarıyla birlikte aynı dilin
kullanılması halkla yönetimi birbirine yaklaştırmış ve halkın da
demokrasinin temeline uygun olarak yönetimde söz sahibi olmasını
kolaylaştırmıştır. Açıkça görülüyor ki, dil üzerinde yapılan çalışmaların
faydası ve gerekliliği tartışılmazdır.
Türkçemizi Nasıl Koruyacağız?
Türkiye'nin bugününe
baktığımızda, dilimizin dünyanın bazı ülke dillerinin etkisinde
kaldığını görürüz. Bu etkileşimin Türk dili üzerindeki sonuçları
çok açıktır. Türk gençlerine düşen, şüphesiz, Batı kültürünün olumlu
yönlerini alırken, hiçbir milli değerden ödün vermemektir.
Türkçeyi her zaman en doğru şekilde kullanmak ve onu korumak, milli
bütünlüğü sağlamak için gerçekten önemli bir davranıştır. Zira,
bize kimlik kazandıran bu olguyu zayıflatmak kendi kimliğimize yapılabilecek
büyük bir hakaret olacaktır. Yapmamız gereken şey, güçlü Batılı
devletlerin dillerini daha çok kullanmak değil, kendi dilimizi nasıl
daha yaygın ve diğer uluslarca talep gören bir dil haline getirebileceğimizin
yollarını aramaktır.
Unutmamalıdır ki, dilimizin talep görmesinin yolu diğer uluslara
üstünlük sağlamış, siyasi ve kültürel açıdan ileri gitmiş bir medeniyet
olmaktan geçer. Kuşkusuz, Türkçeyi dünyanın hemen her ülkesinde
geçerlilik kazanmış ve dünya nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu bir
dil olarak görmek her Türk insanına gurur verir.
Türk Dünyası'nda Dil ve Alfabe Birliği
Geçtiğimiz Eylül
ayının son haftasında Türkiye'de ve bağımsız Türk Cumhuriyetleri'nde
kutlanan Dil Bayramı, Türk Dünyası ile aramızdaki en önemli köprülerden
biri olan ortak dilin ve alfabenin önemini bir kez daha gündeme
getirdi.
Sovyetler Birliği'nin çöküşünün ardından kendi öz kültürlerine kavuşmakta
olan Türk Dünyası'nda, aynı dil konuşulmasına rağmen büyük ölçüde
anlaşamamanın sıkıntısı yaşanıyor. Türk Dünyası'nın doğusuna gittikçe
daha fazla artan bu sorun, geçtiğimiz Mayıs ayında Türkiye'de gerçekleştirilen
"Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları" zirvesinde
yeniden gündeme getirildi. (www.turkdunyasi.org)
İlk Somut Adım Azerbeycan'dan
Bağımsızlıklarına
kavuşan Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Azerbaycan,
yenileşme ve çağdaşlaşma yolunda yoğun bir çaba içinde bulunuyorlar.
Bu çalışmalar çerçevesinde Türkiye Cumhuriyeti ile de bir takım
ekonomik ve sosyal ilişkiler kuruluyor. Bu ilişkilerde dil, her
zaman bir sorun olarak kendini hissettiriyor.
"Dilimiz bir"
deyişi şüphesiz önemli bir gerçeğe işaret ediyor. Sık sık dile getirilen
bu gerçeğe rağmen, köken olarak aynı dili kullanan milletlerin mensupları,
karşı karşıya geldiklerinde anlaşamamanın sıkıntısı içerisindeler.
Bu topluluklardan, Azerilerle ve Türkmenlerle belli düzeyde anlaşmak
mümkün ise de, arada yine de dilden kaynaklanan pek çok sorun var.
Yaklaşık on yıldır kurulmaya çalışılan ilişkiler çerçevesinde, bu
durum her iki tarafın bilim adamlarınca çeşitli vesilelerle enine
boyuna tartışıldı. Önce alfabe sorunu gündeme getirildi. Bu sorunu
çözme yolunda en somut adım Azerbaycan'dan geldi. Aliyev yönetimi
sürpriz bir kararla geçtiğimiz Ağustos ayında Latin harflerine geçerek
Alfabe Birliği konusunda ilk somut adımı atmış oldu.
Türk Dünyası'nda Milli Dil Sorunu
Bağımsız Türk Cumhuriyetleri'nin
en önemli meselelerinin başında "milli dil sorunu" gelmektedir.
Sovyet işgalinden önce Türklerin yaşadıkları bölgelerde Türk dilleri
(lehçeleri) arasında fazla bir fark yoktu. Kazak, Karakalpak, Kırgız
ve Tatarların lehçeleri birbirine çok benziyordu ve bu bölgelerde
yaşayan insanlar birbirleriyle kolaylıkla anlaşabiliyorlardı.
 |
 |
Komünist Ruslar, 1917 Ekim Devriminden
sonra, dil konusunda Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nde sert bir
politika izledi. Rusların, dil konusundaki sert politikalarının
temelinde tek bir neden yatıyordu: Rus dilini tüm Asya'ya hakim
dil haline getirmek ve Türk toplulukları arasındaki kültürel bağları
koparmak...
Komünizmin uzun vadedeki hedefi ise Türk Cumhuriyetleri'nin ortak
hareket etme gücünü ellerinden almaktı. Nitekim Rusya, komünizm
döneminde bu hedeflerini gerçekleştirmek için yoğun çaba sarf etmiş,
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri'nin hem kendi aralarındaki, hem de
Türkiye ile arasındaki kültürel, ekonomik ve siyasi bağları koparmaya
çalışmıştı.
Milli Kimliğin Muhafazası
Siyaset bilimciler,
milli kültürün özellikle de 21. yüzyılda, her dönem olduğundan daha
etkili bir faktör olacağını düşünmektedirler. Bu yüzden Türkiye'nin
geleceği, tarih boyunca ayakta tutmuş olduğu kültürünü ya da bir
başka deyişle Türk-İslam mirasını sonraki nesillere aktarmasında
yatmaktadır.
Milli kimliğin muhafazası konusunda dil ve tarih araştırmalarının
yoğunlaştırılması ve geliştirilmesi, son derece büyük bir öneme
sahiptir. Bu alana kaydırılacak kaynaklarla, Türk dilinin daha iyi
araştırılması, yeni bulguların ortaya çıkartılması sağlanmalıdır.
Üniversitelerde, konu hakkındaki kürsülerin genişletilmesi, akademik
kariyer yapmak isteyenlerin bu konuda teşvik edilmesi yararlı olacaktır.
Bu araştırmalarda gösterilen hassasiyet ve çalışkanlık, hem kısa
hem de uzun vadede Türk Milli bilincinin ve kültürünün gelişmesine
katkıda bulunacaktır.
Alfabe Sorunu
Türk Dünyası'nda
dil sorununun yanısıra, "ortak alfabe" sorununun da üzerinde
durmak gerekir. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri 1928 yılına kadar
Arap alfabesini kullanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu
müteakiben 1928 yılında Türkiye'de Latin harflerine geçilmiş, Orta
Asya'daki Türklere ise 1940 yılında komünistler tarafından kullanılan
Kril alfabesi zorla kabul ettirilmiştir.
Türk Cumhuriyetleri özgürlüğüne kavuştuktan sonra ortak bir lehçe
ve alfabe oluşturulması konusunda ciddi bir çalışma görülmektedir.
Yapılan toplantıların tümünde bütün dünyada kullanılan Latin alfabesinin
Türk Dünyası'nın geneline yayılması gerektiği konusunda birleşilmiştir.
Azerbaycan'ın ardından Türkmenistan'ın da bu konuda girişimleri
bulunmaktadır.
 |
 |
| Türkiye
Cumhuriyeti Atatürk'ün önderliğinde 1928 yılında Latin alfabesine
geçti. |
Edirne'nin
Ötesinde Bıraktıklarımız
1912'deki Balkan
Savaşı'na dek, İstanbul'dan yola çıkıp, Adriyatik denizine kadar
Devlet-i Ali Osmaniye'nin sınırları içinde gitmek mümkündü. Tüm
Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya'nın
sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği
altındaydı. Dahası, sözkonusu "Rumeli" toprakları üzerinde
yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne'den
geride kalanlar Devlet-i Ali Osmaniye'nin mirasını, ya da bir başka
deyişle Türkiye'nin "hayat sahasını", muhafaza ettiler
Türkçenin Tarih Sahnesinde Yerini Alışı
Türk dilinin en eski
izleri Sümer kaynaklarındaki Türkçe sözlerdir. MÖ 3100-MÖ 1800 yılları
arasına ait Sümerce metinlerde 300'den fazla Türkçe söz yer almaktadır.
Tarihçiler, MÖ 7-3. yüzyıllarda Hazar'ın kuzeyinde yaşayan Sakaların
bir bölümünün yöneticilerinin Türk olduğunu söylemektedir. Çin kaynaklarındaki
ilk bilgilere göre, Türkler Çin'in kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyorlardı.
MÖ 220'lerde ortaya çıkan Tuman (Teoman) Yabgu ve MÖ 209'da hükümdar
olan oğlu Motun (Mete) Yabgu, Hunların büyük hükümdarları idiler
ve merkezleri bugünkü Moğolistan'da bulunan Orhun vadisinde idi.
Hunlardan sonra da Topalar, Avarlar, Göktürkler, Uygurlar dönemlerinde
de, MS 840'a kadar Türklerin merkezi Orhun vadisinde olmuştur. MÖ
220-MS 840 arasındaki dönemde, Türkler kudretli zamanlarında Okyanus
kıyılarından Hazar'a, hatta bazen Karadeniz'in kuzeyine kadar uzanan
topraklara hükmediyorlardı. Türklerden bir bölümü MS 370'lerde İdil'i
geçmiş ve Kafkaslarla Karadeniz'in kuzeyine ulaşmıştı. Batı Hunları,
Bulgarlar, Avarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar 370'ten başlayarak yüzyıllar
boyunca Doğu Avrupa ve Balkanları yönetimleri altında bulundurmuşlardır.
Asya ve Avrupa Hunlarına ait herhangi bir Türkçe metin elimizde
bulunmamaktadır. Ancak Çin ve Bizans kaynaklarına geçen bazı özel
adlar ve kelimeler, onlara ait Türkçe veriler olarak kabul edilmektedir.
Çin kaynaklarında geçen tengri, kut, yabgu, ordu, temir gibi sözler
Çinceleşmiş Türkçe sözlerdir. Attilâ'nın babasının adı olan Muncuk
(Boncuk) ve oğullarının adları Denizik, İrnek, İlek Türkçe kökenlidir.
6. ve 9. yüzyıllarındaki Tuna Bulgarlarından yıl ve ay adları ile
birkaç kelimelik bazı küçük metinler kalmıştır.
Moğolistan'da bulunmuş olan 6 satırlık Çoyr yazıtı tarihi bilinen
en eski metindir. İlteriş Kağan'a katılan bir askeri anlatan metin
687-692 yılları arasında yazılmış olmalıdır. Orhun anıtları olarak
bilinen İşbara Tamgan Tarkan (Ongin), Köl İç Çor (İhe-Huşotu), Tonyukuk,
Köl Tigin, Bilge Kağan anıtları 719-735 yılları arasında yazılmışlardır.
Uygurların ikinci kağanı Moyun Çor Kağan'a ait Taryat, Tes ve Şine-Usu
anıtları 753-760 yılları arasında dikilmiştir.
Avrupa'da
Türkçenin İlk İzleri
Moğolistan'da, Yenisey vadisinde, Kazakistan'da, Talas'ta (Kırgızistan),
Kuzey Kafkasya'da, İdil-Ural bölgesinde, Bulgaristan, Romanya, Macaristan
ve Polonya'da Göktürk harfleriyle yazılmış daha yüzlerce yazıt bulunmuştur.
Bu küçük yazıtların, 7.-10. yüzyıllar arasında yazıldığı tahmin
edilmektedir. Demek ki bu yüzyıllarda Doğu Avrupa ve Balkanlardan,
hatta Macaristan'dan Güney Sibirya'ya ve Moğolistan içlerine kadar
uzanan sahada Türkçe, Göktürk harfleriyle yazılan bir yazılı dil
olarak kullanılmaktaydı.
9. yüzyıldan itibaren Türkçenin yazılı ürünlerini daha güneyde,
Tarım havzasında da görmeye başlıyoruz. 840'ta Tarım havzasında
ve Gansu bölgesinde devletler kuran Uygurlar; Göktürk, Uygur, Soğdak
ve Brahmi alfabeleriyle kâğıt üzerine yüzlerce eser yazdılar, yüzlerce
belge bıraktılar. Hatta bunların bir kısmı yazma değil, basma eserlerdi.
Uygur yazılı eserleri, Gansu bölgesinde 17. yüzyıla kadar devam
etmiştir.
11. yüzyılda, Kâşgar ve Balasagun çevresi de bir Türk kültür çevresi
olarak ortaya çıkar. 1069 tarihli Kutadgu Bilig Balasagun'da yazılmaya
başlanmış, Kâşgar'da Karahanlı hükümdarına sunulmuştur. 1070'lerde
Bağdat'ta kaleme alınan Dîvânü Lûgati't-Türk de aslında Kâşgar şehrinden
çıkmış bir eserdir.
|