|
TÜRKLERDE
ADALET VE HOŞGÖRÜ
Tarihte
hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran
Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa'ya kadar uzanan ihtişamlı
imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki 30'dan fazla ırk ve
dine mensup insana adeletli ve hoşgörülü davranmıştır.
Türk Milleti tarihinde hiçbir zaman devletsiz yaşamamıştır. Tarihte
hiçbir devlete nasip olmayacak kadar uzun ömürlü devletler kuran
Türkler, sınırları Asya. Afrika ve Avrupa'ya kadar uzanan ihtişamlı
imparatorluklar kurmuş ve idaresi altındaki çeşitli ırk ve dinden
insanlara adeletli ve hoşgörülü davranmıştır. Özellikle Osmanlı
İmparatorluğu, sınırları içerisinde çeşitli dinlerden 30'u aşkın
ırkın mensubu huzur ve güven içerisinde yaşamış kimsenin inanç ve
geleneklerine karışılmamıştır. Osmanlı sınırları içerisinde bulunan
hiçbir millet sömürge muamelesi görmemiş, her milllete Osmanlı kültür
ve medeniyeti götürülmüş, ekonomik ve sosyal yönden gelişmelerine
zemin hazırlanmıştır.
Tarihin Dönüm Noktası
Türklerin islam dinini
kabul etmeleri aslında dünya tarihinin en önemli dönüm noktalarından
biri olmuştur. İslam dinini kabul ederek millet olma sürecini tamamlayan
Türkler, islam dünyasının önderliği görevini üstlendikten sonra
islam ümmeti içerisindeki asırlardır devam eden halifelik, kabile
ve mezhep kavgalarına son vermiş, islamın yayılması ve güçlenmesine
büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır.
11. asırda tamamen müslümanlığı kabul eden Türkler islam dininin
yayılmasında islam dünyasına yeni bir ruh ve soluk kazandırmış,
özellikle başta Hint alt kıtası olmak üzere dünyanın dört bir yanına
islam medeniyetini götürmüşlerdir.
Türkler Anadolu'da Nasıl Karşılandı?
Anadolu Türkler tarafından
fethedilmeden önce Bizans hakimiyeti altındaydı. Ermeniler, Gürcüler,
Süryaniler ve Yakubiler Bizans idaresi altında yaşıyorlardı. Bizans
Devleti ise idaresi altındaki milletleri siyasi ve dini açıdan baskı
altına almış, ağır vergi yükü altında farklı mezhep, din ve ırktan
insanların yaşam alanını oldukça daraltmıştı. Baskı politikasına
direnen azınlıkların köyleri imha edilmiş taşınmaz mallarına el
konulmuştu. Hatta ortodoks mezhebini tanımayan hristiyanlar bile
bu zulümden nasibini almış, insanlara kılınç zoruyla ortodoks mezhebi
kabul ettirilmeye çalışılmıştı.
Türklerin Anadolu'ya ayak basışı Bizans boyunduruğu altında inleyen
azınlıklar içinde bir kurtuluş olmuştu. 1071 yılında Malazgird Savaşı'nda
Ermenilerin Bizans'a karşı Türklerin yanında yeralması, savaşa katılan
Ermenilerin savaş alanını terkederek Bizans ordusunu zor durumda
bırakması savaşın kazanılmasında önemli rol oynamıştır.
Anadolu'da Bizans
hakimiyetinin sarsıntıya uğraması Rumları da huzursuz etmişti. Siyasi
ve dini baskıların yanısıra ekonomik bozukluk başgösterince Rumlar
da Ermeniler gibi bölgeye adalet ve barış getiren Türk yönetimine
sıcaklık duymaya başlamışlardı.
Gayrımüslimler'in Osmanlı'ya Bakışı
Anadolu Selçuklu
Devleti yıkıldıktan sonra, onun yerine uç beyliği olarak ortaya
çıkan Osmanlı Beyliği bu avantajı iyi kullanarak kısa sürede büyük
bir devlet haline gelmişti. Bizans topraklarında devam eden Osmanlı
fetihleri, Bizansın Hristiyanlar üzerindeki etkinliğini de günden
güne azaltıyordu. Bizans valilerinin siyasi, dini ve ekonomik baskılarından
bunalan azınlıklar tek kurtuluş yolu olarak Osmanlı idaresini görüyorlardı.
Bilecik, Yarhisar, İnegöl ve Köprühisar'da azınlıkların temel hak
ve özgürlüklerine Osmanlı idaresi tarafından herhangi bir müdahalede
bulunulmaması, aksine azınlıkların dinini ve geleneklerini yaşaması
konusunda yeni hakların tanınması pek çok bizans şehrinin hiçbir
direnç göstermeden Osmanlı idaresine geçmelerine neden olmuştu.
Nitekim Bursa'nın fethi de bu şekilde olmuş, civar yerleşim merkezlerindeki
adil idareden etkilenen Rumlar, Bursa'nın fethi sırasında Osmanlı
akıncılarına hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.
Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman Paşa tarafından Osmanlı topraklarına
katılan Hristiyan vilayetlerdeki yüzlerce insan Türk-İslam ahlakının
üstün vasıflarından etkilenerek müslümanlığı tercih ederken, birçok
tekfur kendi isteğiyle Osmanlı hakimiyeti kabul ederek islam dinini
seçmiştir.
Türk Adaleti Rumeli'de
Türkler Rumeli topraklarına
geçmeden önce bölgede toplumsal açıdan bir bunalım yaşanıyordu.
Türklerin Rumeli topraklarına girmesi sırasında halk yönetime karşı
toplumsal bir patlamanın eşiğine gelmişti.Ortodoks ve katolikler
arasında mezhep tartışmaları sürerken Bogomil mezhebine bağlı olan
Boşnaklar iki mezhebin baskısı altında eziliyordu.
Rumeli'ye giden Osmanlı Ordusu'nun başında Orhan Gazi'nin oğlu Süleyman
Paşa bulunuyordu. Yarım asırlık bir zaman diliminde Balkan ülkelerinin
tamamı Osmanlı sınırlarına katıldı. Yapılan seferlerde yöneticilerinden
memnun olmayan halk Osmanlı Ordusu'na herhangi bir mukavemette bulunmadı.
Çünkü tebasına adaletle hükmeden Osmanlı yönetiminin yerel halkın
desteğiyle Balkanlar'da ilerleyişi kolay gerçekleşmişti.
Boşnaklar Ve Türkler
Katolik ve Ortadoks
mezhepleri uymayan inançlarıyla bu iki mezhebin baskısı altında
kalan Boşnaklara yapılar zulüm özellikle 13. yüzyılda had safhaya
ulaşmıştı. Türklerin Balkanlara gelmeleri ise diğer diğer millletler
gibi Boşnaklar için bir umut ışığı olmuştu. Bogomil mezhebine mensup
olan Boşnaklar Türklerin Balkanlara hakim olmasıyla birlikte Katolik
ve Ortodokslarla birlikte eşit haklara sahip olmuştu.
Bosna-Hersek'in fethi ile birlikte Türklere yakınlık duyan Boşnaklar
kitleler halinde islam dinini kabul etmeye başladılar. 15. yüzyılın
sonlarında Boşnakların tamamı müslümanlığı kabul etmişti. Boşnaklar
bu süreçte sadece islamiyeti değil Türklüğü de seve seve benimsediler.
Boşnaklar müslüman olduktan sonra Osmanlı yönetiminde önemli görevler
aldılar. Osmanlı devlet yönetiminde dokuz sadrazam, çok sayıda komutan,
vali ve devlet adamı Boşnak asıllıydı. Sayıları 50 bine kadar ulaşan
Bosna Ordusu Avrupa seferlerinde görev alırken, Osmanlı Ordusu'nun
en uç karakolu olarak Batıya karşı koruyuculuk görevini de üstleniyordu.
EDİRNE'NİN ÖTESİNDE BIRAKTIKLARIMIZ
1912'deki
Balkan Savaşı'na dek, İstanbul'dan yola çıkıp, Adriyatik denizine
kadar Devlet-i Ali Osmaniye'nin sınırları içinde gitmek mümkündü.
Tüm Batı Trakya, Makedonya, Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya'nın
sınırları içinde yer alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği
altındaydı. Dahası, sözkonusu "Rumeli" toprakları üzerinde
yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı. Edirne'den
geride kalanlar Devlet-i Ali Osmaniye'nin mirasını, ya da bir başka
deyişle Türkiye'nin "hayat sahasını", muhafaza ettiler.
Bu uzun vadeli stratejik gözle Balkanlar'a bakıldığında, Türkiye'nin
doğal sınırlarının Edirne'den çok daha ötelere uzandığı görülür.
1912'deki Balkan Savaşı'na dek, İstanbul'dan yola çıkıp, Adriyatik
denizine kadar Devlet-i Ali Osmaniye'nin sınırları içinde gitmek
mümkündü. Tüm
Trakya, Makedonya,
Arnavutluk, hatta bugünkü Yugoslavya'nın sınırları içinde yer
alan Kosova ve Sancak bile Osmanlı egemenliği altındaydı. Selanik,
İmparatorluğun ikinci büyük kentiydi. Dahası, sözkonusu "Rumeli" toprakları
üzerinde yaşayan ahalinin de çoğunluğu Türk ya da Müslümandı:
Batı Trakya ve Makedonya'da zamanında Anadolu'dan göçmüş olan Türkler
ve Müslüman Slavlardan oluşan bir ''Müslüman Türk'' halk, çoğunluğu
oluşturuyordu. Arnavutluk, Kosova ve Makedonya'da yaşayan Arnavutlar
da İslam dinini kabul etmeleri nedeniyle Devlet-i Ali'nin ''has''
tebasından sayılıyordu.
Ama İttihatçıların hataları ile Rusya'nın desteklediği Pan-Slavik
Balkan ittifakı aynı zaman diliminde çakıştı ve 1912'de tüm bu
topraklar Devlet-i Ali'nin elinden çıktı. O tarihten sonra da,
anavatana büyük göçler yaşandı. Türk-İslam ahalinin önemli bir
bölümü, Sırp, Bulgar ya da Yunan egemenliği altında yaşamak yerine "exodus"ü
tercih etti.
Geride kalanlar, büyük zorluklarla karşılaşmışlar, asimilasyona
zorlanmışlar, hatta kimi zaman katledilmişlerdi. Ama, farkında
olarak ya da olmayarak, büyük bir misyonu sürdürdüler. Devlet-i
Ali Osmaniye'nin mirasını, ya da bir başka deyişle Türkiye'nin "hayat sahasını",
muhafaza ettiler.
"Osmanlı Vizyonu"nun Dönüşü
Sözkonusu Türk-İslam
kuşağı, Soğuk Savaş döneminde adeta uykuya yatmıştı. Öncelikle,
bu kuşağın geçtiği ülkelerin neredeyse tümü-Yunanistan hariç hepsi-komünist
rejimlerin egemenliğindeydiler. Dahası, Soğuk Savaş'ın durgun ve
sabit atmosferi, Balkanlar'ı da dondurmuştu, bölgede hiç bir "manevra
alanı" bırakmamıştı.
Ancak, Soğuk Savaş
bitti ve tarih yeni bir döneme girdi. Balkanlar'da rejim, hatta
harita değişiklikleri yaşandı. Bölgedeki Türk-İslam varlığı ise
bu köklü değişimin tam merkezinde yer alıyordu. Bosna'daki savaş,
bu kuşağın en batıdaki temsilcisi olan Bosnalı Müslümanlar'a yönelen
Sırp saldırganlığının bir sonucuydu. Balkanların "barut fıçısı"
sayılan diğer bölgeler de aynı kuşağın parçası ya da akrabasıdırlar;
Kosova, Sancak ve Makedonya...
Bu durum kuşkusuz
Türkiye'yi çok yakından ilgilendirmektedir. Çünkü Osmanlı'nın mirasına
o sahiptir. Bu gerçek ise, Türkiye'ye hem yeni stratejik ufuklar,
hem de politik ve ahlaki sorumluluklar getirmektedir.
Yunan siyaset bilimci
Thanos Veremis, "Osmanlı faktörü"nün bu "geri dönüş"ünü
ve Türkiye ile olan ilişkisini şöyle yorumluyor:
Balkanlar'ı potansiyel
olarak destablize edecek ve bölebilecek faktörlerin başında "Osmanlı
faktörü"nün yeniden ortaya çıkışı gelir. Osmanlılar'ın bölgeden
çekilmesinden bu yana, Türkiye'nin Balkanlar'daki Müslümanlara yönelik
ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa'da komünizmin çöküşüyle
birlikte, Türkiye'nin Balkan Müslümanları ile olan ilgisi de önem
kazandı.... Bulgar, Türk, Sırp, Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik
kökenlerden gelen 5.5 milyon Balkan Müslümanı , Karadeniz'den Adriyatik'e
kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadırlar. Türkiye'nin,
bu Balkan Müslümanlarının koruyuculuğunu üstlenerek bölgedeki etkisini
büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir.
Ayrıca, Veremis'in
yine aynı makalede vurguladığı gibi, bu kuşağın çok önemli bir stratejik
özelliği daha vardır: Yunanistan ile onun kuzeydeki Ortodoks müttefikleri,
özellikle de Sırbistan arasında bir duvar oluşturmaktadır. Türkiye
eğer bu duvarı güçlendirebilirse, Sırbistan ile Yunanistan'ı-ki
gerek Bosna-Hersek yönetimi, gerekse Türk-İslam kuşağın diğer üyeleri
için en büyük tehlike bu iki müttefik Ortodoks güçten gelmektedir-birbirinden
ayıran bir doğal engel yaratabilir.
Kısacası Yunanlı gözler, Türko-İslami kuşağın Türkiye için büyük
bir stratejik avantaj, bir "hayat sahası" imkanı yarattığını
görebilmektedir.
Balkanlarda Ne Yapmalı?
Dünyada temelde iki
tür devlet varlığından söz edilebilir. Aktif devletler ve reaktif
devletler. Reaktif devletler, ki BM üyesi 180 küsur devletin çoğunluğunu
bunlar oluşturur, uluslararası arenada hep edilgen konumdadırlar.
Kendi iç sorunları ile boğuşurlar ve hiç bir zaman da dış dünyayı
etkilemek gibi bir amaçları olmaz. Zayıf bir devlet mekanizmasına,
bozuk bir ekonomiye, istikrarsız ya da durgun hükümetlere sahip
olurlar. Aktif devletlerin de kuşkusuz iç sorunları vardır, ama
bunlarla uğraşırken uluslararası arenada da söz sahibi olurlar.
Strateji geliştirir ve güçlü devlet mekanizmaları sayesinde bunları
kesintiye uğratmadan uygularlar. Diğer reaktif devletler gibi yalnızca
kısa vadeli "günü kurtarmaya" yönelik dış politikalar
değil, uzun vadeli, bilinçli ve hesaplı dış politikalar izlerler.
Ve dikkat çekicidir ki, bu tür devletlerin hemen hepsi güçlü, verimli
ve etkili istihbarat servislerine sahiptirler.
Türkiye'nin sözünü ettiğimiz türden bir Balkan stratejisine ve "hayat
sahası" arayışına sahip olması, kuşkusuz öncelikle, sözünü
ettiğimiz aktif devletler kategorisine girmesiyle mümkündür.
Tüm bunların ötesinde, bir de Türk toplumunun zihninde "büyük
ülke" inancının ve arzusunun uyandırılması gerekmektedir. Bir
imparatorluğun mirasçısı olan Türk toplumu, bu inancın mayasına
sahiptir. Eğer toplum büyük bir ülkenin, bir bölge gücünün halkı
olacağına inanırsa, bu inanış siyasi eliti de ister istemez etkiler.
Siyasi elitin propaganda ve icraatları da toplumu yeniden besler.
Bu çift-yönlü iletişim sayesinde, etkin bir "etkin ülke"
siyasi kültürü oluşturulabilir. Kompleksler, paranoyalar, güvensizlikler
aşılır. Devlet-Ali Osmaniye'nin olgun gururu yeniden uyanır.
Bosna'ya bu şekilde verilecek bir Türk desteği, Türkiye'nin Türk-İslam
eksen üzerindeki popülaritesini ve itibarını tahmin edilemeyecek
derecede artıracaktır. Kendilerini Bosna ile özdeş gören; Kosova
Arnavutları, Sancak Müslümanları, Arnavutluk ve hatta Makedonya,
"Türkiye şemsiyesi" altına girmek için istekli davranacaklardır.
Bu iki ülkeyle zaten mevcut ancak yetersiz olan ikili anlaşmalar,
çok daha kapsamlı bir zemin, özellikle de askeri zemin üzerinde
genişletilebilecektir.
Türkiye'nin Hayat Sahası
Türkiye'ye Osmanlı'dan
miras kalan büyük bir Balkan inisiyatifi vardır. Bu bölgedeki islam
varlığı, Türkiye'nin önüne hem tarihsel ve moralpolitik bir sorumluluk,
hem de büyük bir stratejik fırsat sağlamaktadır. Bu kuşağı ihya
etmek, korumak, harekete geçirmek, Türkiye için ciddi bir etki alanı,
bir "hayat sahası" oluşturabilir. Hatta, bir kaç aşamalı
bir strateji ve Balkan haritasını köklü bir değişikliğe uğratacak
muhtemel bir sarsıntı sonucunda, Türkiye'nin haritası da sözkonusu
kuşak boyunca Adriyatik'e kadar uzanabilir.
Bunu basit bir yayılmacılık, bir "toprak fetişizmi" olarak
algılamak ise büyük bir yanılgı olacaktır. Çünkü sözü edilen coğrafya
üzerinde tarihsel, kültürel ve stratejik yönden Türkiye'ye bağlı
ve yakın olan halklar yaşamaktadır. Bu toplumlarla, hem de 1912'ye
kadar "bizim" olan topraklar üzerinde bütünleşmek, bir
"işgal" değil, "kurtarma" harekatı olacaktır.
Bu arada Türkiye, Balkanlar'da bu şekilde bir hayat sahası oluşturmakla,
diğer dış politika yönlerinde, Orta Asya, Kafkaslar ve Ortadoğu'da
da büyük bir stratejik avantaj ve siyasi güç elde edecektir. Bir
yönde elde edilen "hayat sahası", diğer yönleri de etkileyecektir.
Ne de olsa, diğer dış politika yönlerimiz de Devlet-i Ali Osmaniye'nin
mirası ile yakından ilgilidirler.
 |
| Balkanlardaki
Türk İzinin Sembolü
Osmanlı
İmparatorluğu'nun bakiyesi olan Türkiye'nin Balkanlarda önemli
bir "hayat sahası" vardır. |
PERSPEKTİF
Atatürk'ün
Milliyetçilik Anlayışı
Milliyetçilik Atatürk
ilkeleri arasında son derece önemli bir yere sahiptir. Akılcılık,
gerçekçilik, barışçılık ve cumhuriyetçilik gibi ilkelerle bütünleşen
ve Türk milletinin birlik ve beraberliğinin temel yapısını açıklayan
bu ilke, her türlü menfi yorumlara kapalıdır. Milliyetçilik ilkesi,
aynı zamanda Kurtuluş Savaşı'nın da çıkış noktasını oluşturmuş ve
tüm ezilen ulusların kurtuluş hareketlerine önderlik yapmış, örnek
oluşturmuştur. Atatürk'ün türlü demeç ve söylevlerinde açıklık kazanmış
olan bu ilke, Fransız Devrimi'nden sonra dünyaya yayılan özgürlük
düşüncesinin tarihsel gelişimi içinde her ulusun kendi geleceğini
kurma inancının doğal bir sonucu olmuştur.
Milliyetçilik İlkesi
Türkiye'de Osmanlı
İmparatorluğu'nun son dönemlerinde dünyadaki gelişmelere paralel
olarak milliyetçilik yönünde kıpırdanmalar olmuş, Türk dilinin ve
dünyaya yayılmış Türk toplumlarının araştırılıp incelenmesi yönündeki
siyasi ve bilimsel faaliyetler Türkçülük akımı olarak adlandırılmıştır.
Bugün, Anayasamız'da da yer alan ve Atatürk tarafından belirlenen
milliyetçilik kavramı ise temel bir ilke olarak, Türk milletinin
Kurtuluş Savaşı'yla başlayan süreçte, hakimiyeti kendi iradesine
aldığı dönem boyunca gerçek anlamını kazanmıştır. Atatürk bu ilkeye
akılcı, gerçekçi, barışçı ve cumhuriyetçi bir nitelik kazandırdıktan
sonra "Türk Milliyetçiliği" ifadesiyle gerçek kapsamını
ve sınırlarını çizmiştir.
Milliyetçilik ilkesine göre, Türk ulusu büyük insanlık ailesinin
yüksek onurlu bir üyesidir. Bu bakımdan bütün insanlığı sever; ulusal
onur ve çıkarlarına dokunulmadıkça başka uluslara karşı düşmanlık
beslemez ve aşılamaz. Milliyetçilik ilkesi, bütün çağdaş uluslarla
uyum içinde yaşamakla birlikte, Türk toplumsal varlığının özel karakterini
ve başlı başına bağımsız kimliğini saklı tutmayı esas sayar. Bu
bakımdan kendi özüne aykırı akımların ülkeye girmesini ve yayılmasını
istemez.
Atatürk milliyetçiliği, gerek bağımsız, gerekse başka devletlerin
uyruğu olarak yaşayan bütün Türkleri derin bir kardeşlik duygusuyla
candan sevmek ve onların refah ve gelişmesini candan dilemekle birlikte,
siyasal sınır olarak Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını tanır. Milliyetçilik
ilkesine göre, TürkiyeCumhuriyeti içinde, Türk dili ile konuşan,
Türk kültürü ile yetişen, Türk ulusunun her yönden yükselmesi düşüncesini
benimseyen her birey, hangi dinden olursa olsun Türk'tür. Milliyetçilik
ilkesini, ulusal bilincimize Kurtuluş Savaşı ile perçinleyen güç,
Türk toplumunu birbirine bağlayan en yüce bağın ulusçu bağ olduğu
inancıdır. Bu ulusçu bağın en özlü deyişi "Ulusal Birlik Duygusu"dur.
Milliyetçilik ilkesi
özet olarak: "Türk ulusunun yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını,
doğuştan gelen zekasını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini,
ulusal birlik duygusunu aralıksız olarak ve her türlü araç ve önlemlerle
besleyerek geliştirmek"tir. Milliyetçilik ilkesi, Türk ulusunun
"bütün bireylerini, kaderde, kıvançta ve tasada ortak bir bütün
halinde ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplamak" inancıdır.
Ne Mutlu Türküm Diyene
Atatürk milliyetçiliği,
Türk toplumunun en eski kaynaklarına dek, bütün tarihine uzanmakla
birlikte asla bir ırk milliyetçiliği, bir şovenlik değildir. Akıp
giden zaman içinde Türk ulusunun, çok eski bir ulus olduğu bilincini
uyandırarak ulusal bağları besleyen, geliştiren bir kültür milliyetçiliğidir.
Bu milliyetçilikte yurt, Atatürk'ün daha ulusal Kurtuluş Savaşı'na
başlarken ulusal antlaşma (Misak-ı Milli) ile sınırları çizilmiş
bugünkü Türk yurdudur. O'nun ''Ne mutlu Türküm diyene'' sözü de
zaten böyle bir anlama gelir. Kendini Türk bilen, Türk duyan, Türk
olmakta övünen ve tarihimize, yurdumuza, ulusumuzun yarınlarına
inanan her yurttaşı, Türk kabul eden gerçekçi, insancı bir milliyetçiliktir
bu. Amacı da, ulusal sınırlarımız içinde yaşayan Türk halkının kendi
öz değerlerini, temel kültürünü, çağdaş uygarlık ilkelerine göre
işleyip geliştirmek, onu iç-dış bütün bağlayıcı, engelleyeci öğelerden
kurtararak ilerletmek, refaha, mutluluğa, kavuşturmaktır.
İslam olmaları sayesinde Türkler kendilerini tarih sahnesinde üstün
millet olarak devam ettirmenin de bir yolunu buldular. Öbür yandan
İslam aleminde Türklerin katılmasıyla taze bir kan ve can buldu.
Türkler İslam'ı kendileri için milli bir din haline getirdiler,
bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak 11. yüzyıldan
itibaren İslam Dünyası'nın bütün düşman kuvvetlere karşı korunması
işini tek başına yüklendiler. İslamiyet devrine kadar Türkler her
türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini
tam bulamamış olan bir milletti. İslam, onun yolunu aydınlatan bir
ışık oldu ve Türk milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi. (Prof.
Dr. Erol Güngör)
|