|
AVRUPA'DA
ESEN IRKÇILIK RÜZGARLARI
Yakın tarihimiz dünyanın
daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup insanların maruz kaldığı
bu tip insanlık dışı eylemlerle doludur. Bu insanlık dışı hareketlerin
önüne geçilmesinin tek yolu ise bu ideolojilere zemin oluşturan
fikirlerin geçersizliğini ortaya koymaktır. Çünkü kişilerin, ya
da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle bu gibi olayları durdumak
mümkün değildir. Türk Milletini "aşağı ırk" olarak gören
Darwinist anlayışın modern bilimin bulguları ışığında çökertilmesi
Milletimize karşı gelişen ırkçı hareketlerin de sonu olacaktır.
Nazizm, I. Dünya Savaşı'ndan
yenik çıkan Almanya'da doğdu. Nazi Partisi'nin lideri, hırslı ve
saldırgan bir kişiliğe sahip olan Adolf Hitler'di. Hitler'in dünya
görüşünün temelini ise ırkçılık oluşturuyordu. Hitler Alman milletinin
asli unsurunu oluşturan Ari ırkın, diğer tüm ırklardan üstün olduğuna
ve onları yönetmesi gerektiğine inanmıştı. Ari ırkın yakında bin
yıllık bir dünya imparatorluğu kuracağını hayal ediyordu. Hitler'in
bu ırkçı teorilerine bulduğu bilimsel dayanak ise, Darwin'in evrim
teorisiydi.
Hitler'in fikirlerine değer verdiği kişilerden biri, ırkçı Alman
tarihçi Heinrich von Treitcshke idi. Treitcshke, Darwin'in evrim
teorisinden şiddetle etkilenmiş ve ırkçı görüşlerini de Darwinizm'e
dayandırmıştı. "Uluslar ancak Darwin'in yaşam kavgasına benzer
şiddetli bir rekabetle gelişebilirler" diyordu. Treitcshke'nin
diğer bir ifadesi ise onun diğer ırklara bakışını ifade ediyordu:
Sarı uluslar sanat yeteneklerinden ve siyasal özgürlük anlayışından
yoksundurlar. Siyah ırkların görevleri ise beyazlara hizmet etmek
ve sonsuza dek beyazların tiksintilerine hedef olmaktır… (çünkü)
yamaklar olmaksızın hiçbir kültür var olamaz… (Burns,Çağdaş Siyasal
Düşünceler 1850-1950, s.446)
Nazi Irkçılığının Sözde Bilimsel Kökeni
Darwinizm'in ve Nazizm'in
gelişmesinde büyük bir rolü olan, bu Sosyal Darwinizm'in faşist
yorumu, Friedrich Nietzsche'nin Darwin'i benimsemesiyle ilk önemli
adımlarından birini atmıştı. Nietzsche, insanların çoğunu "köle
ahlakı"na sahip sefiller olarak görüyor, ancak aralarındaki
az sayıda bir grubun "üstün-insan" olduğunu düşünüyordu.
Aynı ayrım ırklar arasında da vardı; ırkların çoğu sefildi, ancak
bir tanesi "üstün ırk"tı. Bu vasıfların oluşabilmesi için
de sürekli bir savaş ve mücadelenin gerekliliğine inanıyordu. Savaşın
zaruri olarak gerçekleşen bir kötülük olarak değil de, ırkların
ya da milletlerin gelişmesini sağlayan bir iyilik olarak algılanması,
Nietzsche'den sonra, her türlü ırkçılığın ve nasyonalizmin de temel
inançlarından biri haline gelecekti. Nietzsche'nin aşağıdaki sözü
de bu yaklaşımı çok açık ifade eder:
Vicdandan, merhametten, bağışlamadan, insanların bu dahili zalimlerinden
kurtulunuz; güçsüzleri baskı altına alınız, cesetleri üzerinden
yukarıya tırmanınız… (Aliyev İzzetbegoviç, Doğu ve Batı Arasında
İslam s. 97)
Bu sözlerden de anlaşılmaktadır ki, dinsiz bir yapının oluşturduğu
mantık bozuklukları sınır tanımamaktadır. Bu ifadelerde, Allah korkusu
olmayan insanların zalimlikte, insaniyetsizlikte, bencillikte kısacası
her türlü şeytani vasıfta ne kadar ileri gidebilecekleri görülmektedir.
Hitler de teorilerini geliştirirken Darwin'in yaşam mücadelesi fikrinden
ilham aldı. Ünlü kitabı Kavgam'ın adını, bu yaşam mücadelesi fikrinden
esinlenerek belirlemişti. Hitler de, aynı Darwin gibi, Avrupalı
olmayan ırkları maymunlarla aynı statüye koyuyor ve şöyle diyordu:
Kuzey Avrupa Almanlarını insanlık tarihinden çıkarın, geriye maymun
dansından başka bir şey kalmaz. (Carl Cohen, Communism, Facism
and Democracy, 1967, s.408-409)
Naziler'in evrimci görüşlerinin temelinde, "öjeni" kavramı
yatıyordu. Öjeni, sakat ve hasta insanların ayıklanması ve sağlıklı
bireylerin çoğaltılması yoluyla bir insan ırkının "ıslah edilmesi"
anlamına geliyordu. Bu teoriyi ortaya atan kişiler de tahmin edilebileceği
gibi Darwinistler'di: Charles Darwin'in oğlu Leornard Darwin ve
kuzeni Francis Galton. Öjeniyi Almanya'da ilk benimseyen ve yayan
kişi ise, ünlü evrimci biyolog Ernst Haeckel oldu. Haeckel, Darwin'in
yakın bir dostuydu ve ona sürekli fikirler veriyordu. Bunlardan
biri de sakat bebeklerin zaman geçirilmeden öldürülmesi, böylece
evriminin hızlandırılmasıydı. Haeckel'in bir başka fikri cüzzamlıların,
kanserlilerin ve akıl hastalarının acısız bir biçimde öldürülmeleri
gerektiğiydi. Eğer bu insanlar öldürülmezlerse topluma yük olmaları
kaçınılmazdı.
Hitler iktidara geldikten sonra Haeckel'in fikirlerini kendi resmi
politikası haline getirdi. Akıl hastaları, sakatlar, doğuştan körler
ve kalıtsal hastalıklara sahip olanlar, özel merkezlerde toplandılar.
Bu çarpık anlayışa göre, Alman ırkının saflığını ve "sözde"
evrimsel ilerleyişini bozan bu kişilere parazitler olarak bakılıyordu.
Nitekim bir süre sonra toplumdan soyutlanan bu insanlar, Hitler'den
gelen gizli bir talimatla öldürülmeye başlandı.
Darwin: Türkler "Aşağı Irk"
II. Dünya Savaşı'nı
kaybeden Nazi imparatorluğu, ardında milyonlarca masum insanın kanını
bırakarak tarihe karıştı. Ama Nazi ideolojisine zemin hazırlayan
toplumsal Darwinizm düşüncesi, yaşamaya devam etti. Hitler'den sonraki
yıllarda ise Darwin'in bir başka sözü Naziler arasında çok büyük
önem kazandı. Neo-Naziler Türklere yönelik girişimlerinde onun bu
sözünden güç aldılar. Darwin, W. Graham'a yazdığı 3 Temmuz 1881
tarihli mektubunda, Türklere yönelik ırkçı yaklaşımını şöyle ifade
ediyordu:
"Avrupalı Irklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde
Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak
olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun
medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yokedileceğini görüyorum.(
Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, cilt 1.
ss. 285-86 )
İşte Darwin'in Türklere
yönelik bu ifadesi, özellikle de son on yılda Avrupa'da güç kazanan
ırkçı hareketlere sözde bir dayanak sağlıyordu. Buna göre "Türklere
karşı yapılan her türlü saldırı evrimsel sürecin işlemesine bir
yardım amacı taşıyordu ve medeni ırkların gelişmesine fayda sağlayacaktı".
Nazizim Avrupa'da Hala Çok Güçlü
Son zamanlarda gazetelerde
sık sık Neo-Nazilerin Avrupa'da güç kazandıkları, gövde gösterileri
yaptıkları ve eylemlerde bulundukları ile ilgili haberler okuyoruz.
Üstelik eylemleri yapan gruplar bu kez hem iktidardaki hükümetlerden,
hem yakın oldukları partilerden, hem de kendi halklarından çok büyük
destek görüyorlar. Örneğin sadece Almanya'da Neo-Nazi olarak adlandırılan
gençlerin sayısı 60 bini geçmezken, bu gençleri sempati ile bakan
Almanların sayısı 10 milyona yakın. Bugün Almanya'da yasal olarak
kurulmuş beşten fazla Nazi yanlısı parti bulunuyor. Hollanda, İsveç
ve Fransa gibi ülkelerde de ırkçı akımlar sürekli güç kazanıyor
ve her ülkede yaşayan azınlıklar üzerinde (özellikle de Kuzey Afrika
kökenli Müslümanlar ve Türkler) karanlık etkileri görülüyor.
Bizim yakın tarihimiz de bu gibi üzücü saldırılarla, geride kalan
gözü yaşlı ailerle dolu. Örneğin gerek Almanya'da, Hollanda'da,
gerekse diğer Avrupa ülkelerinde çok yakın tarihlerde Türklere yönelik
benzer girişimlerde bulunuldu.
Türklere Sistemli Saldırılar
Bundan başka Hollanda'nın
Lahey kentinde Türkler'e yönelik bir saldırı daha gerçekleşti. Söz
konusu saldırıda da bir Türk kadın ve beş çocuğu öldürüldü. Ardından
Türkler tarafından düzenlenen yas yürüyüşünden sonra yürüyüşü düzenleyenlerin
evlerine, üzerlerine Gamalı Haç çizilmiş imzasız tehdit mektupları
geldi. Mektuplar "ölüm" tehditleri içeriyordu. Bunun yanısıra
ölümle sonuçlanmayan, ancak maddi ve manevi büyük zararlara neden
olan saldırılar dur durak bilmiyor. Camiler yağmalanıyor, evlerin
ve okulların camları kırılıyor, kişilere yönelik tacizler gerçekleştiriliyor,
gençler arası kavgalar ve yaralamalar bitmek bilmiyor. Ancak nedense
bu insanlık dışı olaylara dur diyecek hiçkimse çıkmıyor. Hiçkimse
köklü çözümler almak için girişimde bulunmuyor.
Yakın tarihimiz dünyanın daha pek çok yerinde Türk soyuna mensup
insanların maruz kaldığı bu tip insanlık dışı eylemlerle doludur.
Örneğin 80'li yıllar ve öncesinde Bulgaristan Türkleri'nin uğradığı
zulüm ve asimilasyon çalışmaları da bu konuya örnek verilebilir.
Bulgaristan'daki soydaşlarımızın zorla isim ve soyadları değiştirilmeye
çalışılmış, Türkçe konuşmaları yasaklanmıştır.
Öte yanda Sovyet Rusya zamanında da Rusya federasyonuna bağlı Türkler
asimile edilmeye çalışılmıştır. Sovyetler bu amaçla Türkler'i dağınık
bölgelere yerleştirmişler ve bağlantılarını tamamen kesecek formüller
uygulamışlardır. Aynı şekilde Stalin döneminde Türkiye ile sınır
bölgede yaşayan Ahıska Türkleri yerlerinden koparılarak Sibirya
başta olmak üzere Sovyetler Birliği'nin çeşitli yerlerine dağıtılmışlardır.
Yerlerine ise Hıristiyan Gürcüler yerleştirilmiştir. Rusya'nın Kafkasya
politikası Türkiye sınırında Hıristiyan Gürcü ve Ermenilerden oluşan
bir gayri müslim halk oluşturarak, Türkiye'nin Türk dünyası ile
irtibatını kesmek olmuştur.
Yukarıda saydığımız bu olaylar, dünya üzerindeki ırkçı hareketlerin
sadece çok küçük bir bölümüdür. Ancak bu hareketlerin mutlaka önüne
geçilmeli, masum insanların sadece renkleri ve ırkları nedeniyle
soykırıma tabi tutulmalarına bir dur denilmelidir. Bu insanlık dışı
hareketlerin önüne geçilmesinin tek yolu ise bu ideolojilere zemin
oluşturan fikirlerin geçersizliğini ortaya koymaktır. Çünkü kişilerin,
ya da küçük gruplaşmaların önüne geçmekle bu gibi olayları durdumak
mümkün değildir. Bu bataklık kurutulmadığı sürece aynı fikirler
mutlaka tekrar tekrar hayat bulacaktır. Bu kaçınılmazdır. O nedenle
faşizmin fikri dayanağı olan Darwinist anlayışın modern bilimin
bulguları ışığında çökertilmesi ırkçı hareketlerin de sonu olacaktır.
ÇİN'DE KOMÜNİST ZULÜM
Mao Tse Tung'un iktidara
gelmesiyle birlikte Çin halkı için ve Uygur özerk bölgesinde yaşayan
müslüman Türkler için çok büyük zulümlerle dolu bir dönem başlamıştır.
Mao önderliğindeki komünistler uzun süren bir iç savaş sonucunda
1949 yılında iktidara geldiler. Mao bu tarihten 1976 yılına kadar
çok baskıcı ve kanlı bir yönetim kurdu. Nitekim Mao'nun Çin'de başlatmış
olduğu komünist fikir akımının uzantıları dünyanın her yerinde faaliyetlerini
sürdürmektedir.
Felsefi ve ekonomik açıdan tüm dünyada büyük bir çöküş yaşayan komünizmin
Çin'de müslüman azınlığa yapmış olduğu zulüm sürüyor. 1945 yılından
bu yana komünist Çin yönetimi altında yaşayan müslüman Uygur halkı
sistemli bir soykırımla karşı karşıya.
Mao'nun Zulmü
Mao Tse Tung'un iktidara
gelmesiyle birlikte Çin halkı için çok büyük zulümlerle dolu bir
dönem başlamıştır. Mao önderliğindeki komünistler uzun süren bir
iç savaş sonucunda 1949 yılında iktidara geldiler. Mao bu tarihten
1976 yılına kadar çok baskıcı ve kanlı bir yönetim kurdu. Çin'de
de aynı Rusya'da olduğu gibi kendilerini yoksulların kurtarıcıları
gibi gösteren komünist dikta yönetimi, halkın tarlalarına, hayvanlarına,
ürünlerine ve tüm mülklerine el koydu. Bu arada iktidardakiler ve
yandaşları zenginleşirken, halk açlıktan ölüyordu. Denenen tüm reformlar
ülkede yaşanan kargaşaları ve kaosu daha da artırdı. Milyonlarca
insan bir hiç uğruna hayatını yitirdi. Mao hem kendi halkına ve
özellikle de azınlıklara karşı büyük bir soykırım uyguladı. Ülkeyi
tamamen dış dünyaya kapatarak, basın-yayın ve haberleşmeyi kendi
tekeline aldı. Hükümete ya da rejime yönelik en ufak bir eleştiri
idamla sonuçlandı.
Hedef Dini Ortadan Kaldırmak
Yine aynı Rusya'da
olduğu gibi azınlıkların kendi dinlerinin gerektirdiklerini yapmaları
tamamen yasaklandı. Din adamları korkunç işkencelere maruz kaldılar,
camiler ve ibadethaneler kapatıldı. Dinin anlatılması tamamen yasaklandı.
Okullarda sadece Mao'nun sapkın felsefesinin anlatıldığı Kızıl Kitap
okunuyor, materyalizm aşılanıyordu. Komünist sistemin menfaati için
her türlü ahlaksızlığın yapılabileceği telkini veriliyor, aile kurumunun
ise devletin bekaasını olumsuz yönde etkileyeceği öğretiliyordu.
Bunun sonucunda milyonlarca aile dağıtıldı, çocuklar kreşlere verildi
ve ailelerin senede ancak birkez biraraya gelmelerine izin verildi.
Geçtiğimiz günlerde gazetelere yansıyan bir olay ise Mao döneminden
günümüze kadar pek fazla birşeyin değişmediğini gösterdi. Yaklaşık
1 milyar 250 milyon nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi olan
Çin'de 1970'li yıllardan bu yana uygulamaya konan tek çocuk politikası
sonucunda aileler kürtaja zorlanıyordu. Hatta hamile kalarak kuralları
ihlal eden kadınlar gözaltı merkezlerinde tutuluyordu. Yabancı kaynaklar
ise birden fazla çocuk sahibi olanların dövüldüğü ve evlerin yıkıldığı
yönünde haberler alındığını bildiriyorlar. Geçtiğimiz günlerde ise
çok vahşi bir olay gerçekleşti. Dördüncü çocuğuna hamile kalan bir
kadına çocuğunu öldürmek için ilaç verildi. Ancak buna rağmen çocuk
sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Bunun üzerine aileye çocuğunu
hemen hastane çıkışında öldürmesi söylendi. Aile bunu yapamayınca
bu kez bebek devlet görevlileri tarafından boğularak öldürüldü.
Çin hükümeti bu vahşi politikayı desteklemiyor gibi gözükse de,
bunların hükümet eliyle yapıldığı artık herkes tarafından biliniyor.
Yani Çin'de hakim olan komünist ahlak daha kundaktaki bir bebeği
dahi boğarak öldürmeyi meşru gösterecek bir hal almıştır.
Manevi Değerler Yok Sayılırsa...
Fakat bu yaşananlar
hiçkimseyi şaşırtmamalıdır. Bunlar Darwinist ve materyalist hayat
anlayışının çok doğal sonuçlarıdır. Manevi değerlerin hiçe sayıldığı,
insanların gelişmiş bir hayvan türü olarak görüldüğü, Allah'a ve
ahiretteki hesap gününe inanılmadığı bir devlet anlayışında, halk
her an zulüm, eziyet, çile, zorluk içinde olacaktır ve her an dehşet
ve korku yaşayacaktır. Rusya'da ve Çin'de yaşananlar bunun çok açık
ve hala güncel örnekleridir.
Darwinizm'in ne kadar
büyük bir bela ve tehlike olduğunu göremeyenler veya görmezlikten
gelenler, 20.yüzyılı ve günümüzde gelişen bazı olayları bu yönleriyle
düşünerek, gerçekleri kabullenmeye başlamalıdırlar. Kötülüklerin,
zulmün ve acımasızlığın kökeni kurutulmadan, belalar ve acılar son
bulamaz
PERSPEKTİF
Devlete Bağlılık ve Ahlak
Bilindiği gibi bir
toplumda huzur ve sükunet, o toplumdaki insanların devlete ve onun
tüm birimlerine gösterdileri itaat, saygı ve güvenle sağlanabilir.
Kuran'da ise "itaat" makbul bir ahlak özelliği olarak
teşvik edilmektedir. Allah Müslümanlara pek çok ayetiyle itaati
emretmektedir. Dolayısıyla Kuran ahlakına göre yaşayan insanların
oluşturduğu bir toplum aynı zamanda, devlete itaatin ve saygının
en yüksek derecede yaşandığı bir ortam olur.
Din, aynı zamanda
insanları her türlü anarşi ve terör eyleminden de uzak tutar. Din
ahlakını gereği gibi kavrayan ve yaşayan bir insan, Allah'ın yukarıdaki
ayetlerindeki emri gereği yeryüzünde karışıklık çıkarmaktan, sıkıntılı,
karmaşa dolu ortamlar yaratmaktan şiddetle kaçınır. Kuran ahlakına
uygun huzur ve sükunet dolu, itidalli, hoşgörülü, her zaman sorunları
çözme arayışı içinde olan, olayları tırmandırmayan, aksine her zaman
uzlaştırıcı olan bir tutum sergiler.
Günümüzde dinin bazı kesimlerce yanlış bir biçimde anlaşıldığı ve
uygulandığı doğrudur. Oysa yukarıdaki Kuran ayetlerinde anlatılan
gerçek dindar modeli toplumda yaygınlaşırsa, toplumsal hayat da
son derece barış ve esenlik dolu olur. İnsanlar devlete duydukları
güven ve saygıyı, onun birimlerine itaat ederek gösterirler. Polise
ve diğer güvenlik güçlerine kızgın, ters davranan, zorluk çıkaran
insanlar olmaz.
Aksine İslam ahlakını yaşayan insanlar son derece yardımsever ve
hoşgörülü tutumlarıyla, güvenlik güçlerinin yanında yer alır, onların
işlerini kolaylaştıracak şekilde hareket ederler. Bu ahlaktaki insanların
varlığı sayesinde toplumdan anarşi, terör, kargaşa ve düşmanlık
giderilir. İnsanlar arasında kavgalar, bağırtılar, tartışmalar tamamen
kalkar. İnsanlar sokaklara rahatça çıkabilir, gece-gündüz güven
içinde her yerde dolaşabilir.
Dinin varlığı, Allah sevgisini beraberinde getireceği için bu, tüm
insanlarda çok olumlu ve güzel bir etki yapar. Herkes Allah'ın rızasını
kazanmak için güzel ahlak gösterir, birbirini Allah rızası için
sever, sayar. Toplumun geneline şefkat, merhamet, hoşgörü hakim
olur. İnsanlar Allah'ın emri doğrultusunda hayırlarda yarışırlar.
Diğer yandan Allah
korkusu sayesinde herkes ahlaksızlıklardan ve kötülüklerden kaçınır.
Asırlardır engellenemeyen, önü alınamayan her türlü olumsuzluk bir
anda biter. Dinin sıcaklığı ve barışçı ruhu her yere hakim olur.
Elbette burada kastedilen Kuran'da bildirilen gerçek dindir ve bu
dinin samimi olarak yaşanmasıdır.
Bir toplumun varlığında ailenin rolü çok büyüktür. Dinin tam anlamıyla
yaşandığı bir ortamda daha önceki konularda belirtildiği gibi aile
ilişkileri çok güzelleşir, hakiki sevgi ve saygı yaşanır. Aile olmazsa
devletin de milletin de anlamı kalmaz. Bunlar birbirleriyle çok
bağlantılı kavramlardır. Aile yıkılınca millet kavramı da yok olur,
devlet de zarar görür. Bu durum domino taşları örneğinde olduğu
gibi böyle devam eder.
Nitekim dinin yaşanmadığı toplumlarda insanların isyancı kişiliklere
büründükleri, anarşist eylemlerde bulundukları, devlete karşı cephe
aldıkları bilinen bir gerçektir. Özellikle de milli ve manevi değerlerin
korunması gerektiği durumlarda, Allah korkusu olmayan insanların
umursuz davranacakları kesindir. Milli ve manevi çıkarlarla kendi
çıkarları arasında bir kıyas yapmaları gerektiğinde dinden, uzak
insanların kolaylıkla nefislerini tercih edecekleri açıktır. Bu,
gerektiğinde vatana ve millete hizmet etmekten, onun uğrunda mücadele
etmekten kaçınmaya, hatta bölücü faaliyetlerde bulunmaya kadar geniş
bir yelpazede düşünülebilir.
Oysa dini yaşayan insanlar için devlet ve millet kavramları çok
büyük değere sahiptir. Gerektiğinde devleti için kişi canını tehlikeye
atar, devletinin, milletinin çıkarlarını şahsi menfaatlerinden üstün
görür. Milli ve manevi değerlerini canla başla korur.
Din ahlakının yaşandığı bir ortamda öğrenciler de devlete, millete
karşı saygı ve sevgi dolu olurlar. Değil bu mukaddes kurumlara karşı
mücadele vermek, tam tersine destek olup, yardım ederler. Günümüzde
olduğu gibi askere, polise saldırmazlar, tam tersine devleti koruyan,
savunan bu görevlilere karşı son derece hürmetkar ve yardımcı olurlar.
Toplum genelinde devlete, orduya ve polise karşı tam bir güven ve
sahip çıkma duygusu gelişir. Öğrenci olayları, kardeş kavgaları,
sağ sol çatışmaları gibi problemler ortadan kalkar. Çünkü kimsenin
anlaşamadığı, çekiştiği, savaştığı bir husus kalmaz. Herkes Allah'ın
kitabına iman eder, onda bildirilen güzel ahlak anlayışını benimser,
sonuçta da kimse birbiriyle ters düşmez. Sorunların çözümünde herkes
kendisini karşısındakinin yerine koyar, merhamet eder, hoşgörüyle
yaklaşır. Böylece her problem kısa sürede güzellikle hallolur.
Devlet böyle bir ortamda çok rahat yönetilir. Ülke çok daha güvenli
ve müreffeh bir hale gelir. İdareciler de insanlara karşı çok adil,
merhametli olurlar, her türlü adaletsizlik ortadan kalkar. Dolayısıyla
kendileri de çok saygı görürler. Böyle devletler de çok güçlü ve
sarsılmaz bir temele sahip olurlar.
"Türkler bir ırk ve bir millet olarak haysiyetle yeryüzünün
en şerefli insanlarıdır. Karakterleri pek asil ve yücedir... Asaletleri
alınlarında ve amellerinde yazılıdır... Bütün hareketleri asilanedir
ve vecd ile yaşayan duygulu bir millettir. Onların yurdu efendiler
diyarıdır, kahramanlar, şehidler ülkesidir. Bence insaniyete şeref
veren böyle bir milletin düşmanı olmak insanlığın düşmanı olmaktan
farksızdır. Böyle bir lekeden Allah beni korusun. "
(Lamartin)
|