|
TÜRKLERİN
BİLİMİN GELİŞMESİNE KATKILARI
Türklerin Müslümanlığa
hizmetleri sadece siyasî ve askerî alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet
idaresi ve askerî yapılanmada bütün İslâm dünyasını etkileyen Türkler,
İslâm medeniyetinin gelişmesinde de büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.
Bilim, sanat ve edebiyat alanında İslâm rönesansı, Türklerin katkıları
ve sağladıkları huzur ve emniyet sayesinde gerçekleşmiştir.
İslâm dininin ve medeniyetinin, evrensel hâle gelmesi Türkler sayesinde
mümkün olmuştur. Meselâ, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından
Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri (1066), öyle büyük bir üne
sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak
kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de
medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak Nizamiye Medreseleri
dinî bilimler yanında müspet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler
olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.
Abbasiler zamanında
başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine ait eserler ve felsefe
akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde zirveye ulaşmıştı.
İslam Medeniyetinin Öncüleri: Türkler
Türklerin İslam davasına
sahip çıkmasıyla İslâm medeniyetinde büyük gelişmeler olmuştur.
Batıda unutulmuş olan Yunan ve Helen medeniyeti, Haçlı Seferleri
sayesinde İslâm medeniyeti ile birlikte tekrar Avrupa'ya taşınmıştır.
İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün
dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik
etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni
Sina'dır.
Oğuzların Karaçuk (Farab) şehrinde doğan Farabi (870-950), matematik,
fizik, astronomi vb. konularda 160 kadar kitap yazmıştır. Ancak
onu asıl önemli kılan Helen felsefesinin akılcı, mantığa dayalı
yönüyle İslâm düşüncesini kaynaştırdığı felsefe alanındaki çalışmaları
olmuştur. Aristo'nun düşüncelerini en iyi açıklayan kişi olduğundan
"Muallim-i Sâni" (İkinci öğretmen) adıyla anılmıştır.
Eserlerinin çoğu Latinceye çevrilmiş ve batıda "Al-Farabıus"
adıyla ün yapmıştır. İhsâ'ül-Ulûm isimli eseriyle bilimleri ilk
kez sınıflandıran Farabi aynı zamanda Öklit geometrisini de açıklamıştır.
Farabî'nin düşüncelerinden etkilenen İbni Sînâ (980-1037), çeşitli
konularda 220 civarında eser vermiş diğer ünlü bir Türk bilginidir.
Avrupa'da "Avicenna" adıyla bilinmektedir. Felsefe ve
müspet bilimlerle uğraşan İbni Sina asıl ününü tıp alanında kazanmıştır.
"El-Kanun fi't-Tıb" adlı eseri Latinceye çevrilmiş ve
yüzlerce yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
 |
Bilimin Öncüsü Olan Diğer Türklerden Birkaç
Örnek...
Birûnî (973 -1051),
Harzemşahların sarayında yetişti ve Gazneli Mahmud'un himayesine
girdi. Matematik, geometri, tıp ve coğrafya gibi alanlarda 113'ten
fazla eser veren Birûnî'nin asıl başarısı astronomi dalındadır.
Yıldızların yüksekliğini, açılarını ölçen hassas aletler geliştirdi.
Dünya çekirdeğinin çapını sadece 15 kilometrelik yanılmayla 6338.8
km olarak tespit etmiştir. Yazdığı astronomi kitabı, dünyanın ilk
astronomi ansiklopedisi olarak kabul edilmektedir.
Farabî ve İbni Sina'nın açtığı yoldan birçok Türk âlim ilerlemiştir.
Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden
Gazali, İbni Rüşd, Fahreddin Razi, geometride Abdurrezzak Türkî,
trigonometrinin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir.
Selçuklu Sultanı Melikşah İsfehan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurdu.
Dönemin Bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâlî
veya Takvim-i Melikşâh adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar.
Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm Medeniyeti zamanında
büyük gelişmeler görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına
uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese,
kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. İlk Türk-İslâm
mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Tuluniye
Camisi'dir ve bugün dahi varlığını korumaktadır.
Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri,
Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslâm mimarîsine yansıtıldığı
yeni bir mimarî üslûbu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami
ve medrese gibi yapılarda, Türk mimarî üslûbunun eşsiz örnekleri
görülür. Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık,
taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir.
Türkler heykel ve kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir.
Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul
bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında
da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî müzik üzerine iki eser
yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.
Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin
özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando),
Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatlerin
yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semahların
özünü oluşturmuştur.
Türkler sadece din
ilimlerinde değil, diğer ilim dallarında, teknikte ve müsbet ilimlerde
de büyük ilerlemeler göstermiş, dünyaca ünlü bilim adamları yetiştirmiştir.
İslam Medeniyetinin Oluşması
Büyük bir Türk bilgini
olan İbni Sina'nın tıp alanında yazdığı kitaplar Avrupa'da yüzyıllarca
okutulmuş, yine bir Türk bilgini olan Ebû Bekir Razi'nin eserleri
bilim dünyasına ışık tutmuştur. Tıp, fizik, kimya, matematik ve
astronomi ilimlerine önemli katkılarda bulunan, birçok bilim dalının
temellerini atarak dünyaya öncülük eden çok sayıda Türk bilgini
yetişmiştir. İslâm dünyasının her tarafını süsleyen, bugün bile
çoğu ayakta duran sanat eserlerinin çoğu Türk mimarları tarafından
yapılmıştır. İslâm dünyasında Sinan gibi bir mimar, Selimiye Camii
gibi başka bir şaheser görmek mümkün değildir.
İslâm tarihine baktığımız zaman açıkça görürüz ki, Müslümanlığın
ilk devirlerinden sonra Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunarak
Allah'ın rızası yönünde hareket eden millet, Türk Milleti olmuştur.
Kur'an-ı Kerim'de, İslâm'a hizmet eden hayırlı milletler şöyle müjdelenmiştir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat
eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine
sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise 'güçlü
ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır; onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir."
(Maide Suresi, 54)
Bu ayetle, İslâm'a en önemli hizmetleri gerçekleştiren Türk Milleti
de müjdelenmiştir.
Peygamber Efendimiz de şu müjdeyi vermiştir:
"İstanbul elbette
fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu
fetheden asker ne güzel askerdir."
İstanbul'un fethedilmesi,
büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet ile onun kahraman askerine
nasip olmuş ve böylece Milletimiz Peygamberimizin övgüsüne hak kazanmıştır.
Müslümanlığı Kabul
Savaşlar ve göçler
sonucunda dünyaya yayılan Türkler, pek çok farklı kültür ve inanca
sahip halk ile tanışmıştır. Ancak, Türkler asıl kimliğini Müslümanlık
ile bulmuş ve asırlar boyunca Müslümanlığın koruyuculuğunu ve bayraktarlığını
yapmıştır.
Orta Asya'dan, güneye ve batıya doğru göç eden Türk boylarından
bir kısmı İran'a yakın bölgelere, bir kısmı da İran'da Sasani İmparatorluğu
engeli ile karşılaşınca Hindistan'a doğru yönelmişlerdir.
Sasani İmparatorluğu, Türkler ve Müslümanlar arasında bir engeldi.
Bu engel Arap ordularının Yermuk (634), Kadisiye (635) ve Nihavend
(641) savaşlarının ardından İran'ı ele geçirmeleriyle ortadan kalkmıştır.
Zaten bu civarda yerleşik bulunan Türkler, Araplar ile önceleri
savaş halinde bulunmuş olsalar bile, Talas savaşında (751) Araplar
ile birlikte Çinlilere karşı savaşmışlardır. Savaş sonrasında Çin'in
Orta Asya'dan çekilmesiyle bölgeye Araplar hâkim olmuşlardır. Bu
tarihten itibaren de Türkler Müslümanlığı tanımaya başlamışlardır.
Bu yakınlaşmaların sonucunda gelişen siyasal, ekonomik ve kültürel
ilişkiler Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasını iyice hızlandırmıştır.
Maveraünnehir'in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük
Türk şehirleri, İslâm kültür ve uygarlığının önemli merkezleri haline
gelmeye başlamıştır. O zamana kadar sadece askeri alandaki üstünlükleriyle
nam salmış olan Türkler, artık Müslümanlığa katkı sağlayacak duruma
gelmişlerdir.
Türklerin Araplar
ile yakınlaşması sonucunda Maveraünnehir bölgesindeki Türkler hızla
Müslümanlığı kabul ediyorlardı. İtil Bulgarlarının hükümdarı Almış,
Bağdat Abbasi Halifesin'den din adamı ve askerlik teknolojisi bilen
insanlar (kale yapımı için) istemişti. Onuncu asrın başlarında onlara
bir Müslüman heyeti geldi. O sırada Hazar Hanları Museviliği, Uygurlar
mani dinini, Doğu Avrupa'ya giden Türkler ise Hırıstiyanlığı kabul
etmişlerdi. İtil (Volga) Bulgar Milleti ilk Müslüman Türk Milleti
oldu. Cuma hutbelerinde "Allah'ım, Bulgar il-teberini (hükümdar)
doğru yola götür" deniyordu. Hükümdar, babası Müslüman olmadığı
için onun adını anmak istemedi, onun yerine Abdullah adını kullandı.
Bulgar Türkleri o sırada eski örf ve adetlerini, bazıları İslâm'a
uymasa da, devam ettiriyorlardı. Müslümanlığın şartlarını yerine
getirme konusunda çok ciddi idiler. Bunlar aynı zamanda Müslüman
olmayan komşu Türk ülkelerine karşı gaza yapıyorlardı. Nitekim Başkurt
Türkleri o sırada Hıristiyan olacakken Bulgarlar bunu engellemişlerdir.
Maveraünnehir bölgesinde Müslüman Türk nüfusu gitgide artıyordu;
bazı şehirleri, mesela Farab'ın, nüfusu çoğunlukla Müslüman olmuştu.
Buralarda yaşayan Türkler mal ve paralarının çoğunu gazaya ve cihada
ayırıyor, "putperest" dedikleri soydaşlarını Müslüman
etmek üzere onların ülkelerine akın eden gazileri besliyorlardı.
Aynı dönemde göçebe Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman
oldukları görülüyordu. Müslüman nüfusun arttığı Türk şehirlerinde
İslâm medeniyeti de ilk büyük meyvelerini vermeye başlamıştı; buralarda
büyük alimler ve zahidler yetişiyordu.
Türklerin Müslümanlığa girmeleri uzun zaman içinde ve yavaş yavaş
devam etmiş, X. yüzyılda ise çok büyük hız kazanmıştır.
Araplar Maveraünnehr'e geldikleri zaman Türklerin yüksek ahlâki
meziyetlere, büyük bir idarecilik ve askerlik yeteneğine sahip olduklarını
görmüşlerdi. Türklerin şöhreti uzak İslâm diyarlarına kadar yayılıyor,
herkes Türklerden bahsediyordu. Müslümanlar arasında, Türkler Müslümanlığa
girdikleri takdirde artık hiçbir gücün İslâm'a karşı çıkamayacağı
inancı doğmuştu. Pek çok kişi de vaktiyle Hazreti Muhammed'in Türklerle
ilgili övgülü ve müjdeli sözler söylediğini rivayet ediyordu.
Arap edebiyatçıları ve tarihçileri de Türkler hakkında övgü dolu
şeyler yazmışlardır. Bunlardan biri olan Cahiz, 'Türklerin Faziletleri'
adlı kitabında şöyle diyor:
"Savaş sanatı Türk'e bilgi, tecrübe, siyaset ve sâir yüksek
vasıflar kazandırmıştır. Türk daima sözünde durur ve hile bilmez.
Türk Hakanı hileyi sadece savaşta da olsa yapmak zorunda kaldığını
üzülerek belirtir ve iki yüzlü olanları daima en kötü insan sayar...
Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir Millet yoktur.
Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına ve dillerine
çok bağlıdırlar. Düşmanları esir alınca onlara iyilik ve ikram eder,
alicenablık gösterirler."
IX. Yüzyılın ortalarında artık Abbasi ordularında çok sayıda Türk
vardı. Abbasiler birçok Türk'ü İslâm-Bizans sınırına yerleştirerek,
onları Hıristiyanlara karşı İslâm dünyasının sınır bekçileri yaptılar.
Böylece Türkler, Selçuklu akınından çok önceleri Anadolu'ya gelmiş
ve oralarda yerleşmiş oluyorlardı. Battal Gazi Destanı işte bu sınır
gazisi akıncı Türkler devrinden kalma bir destandır.
Türklerin İslâm dinini oldukça kısa sürede kabul ettikleri kesindir.
Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişler; Buna rağmen Müslümanlık
dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm
dini son hak din olduğu için ve emrettiği güzel ahlak da Türk'ün
millî yapısına en uygun yapı olduğu için, Türkler kitleler hâlinde
bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
"Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin çok zaman sürecek bir
hâkimiyetleri vardır."
Kaşgarlı Mahmud
|