|
KAFKASLARDAN
YÜKSELEN ÇIĞLIK
Ne yazık ki Çeçenistan'da
yaşanan insanlık dramı tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşiyor
ve bu zulme kimse dur demiyor. Orada yaşananları ayrılıkçı terörist
saldırıları olarak göstermeye çalışanlar ise çok büyük bir soykırıma
bir nevi ortaklık yapmış oluyorlar. İşte bu noktada Orta Asya'da
lider ülke olan Türkiye'ye çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Hiç
şüphesiz Çeçenistan'da yaşananlara dur demek için bir adımın atılması,
Kafkas cumhuriyetleri üzerinde de çok büyük bir etki yapacaktır.
Soğuk Savaş'ın son bulmasının ardından oluşan yeni dünya düzeninde
Türkiye Orta Asya ve Balkanlarda lider ülke olma yolunda hızla ilerliyor.
Çünkü bağımsızlıklarını birer birer ilan eden bu cumhuriyetlerle
Türkiye arasında hem din, hem dil, hem kültür, hem de tarihi açıdan
çok güçlü bağlar bulunmakta. Türkiye'nin bu bölgede hedeflediği
bütünleşmenin gerçekleşmesi durumunda Türkiye büyük kazanımlar elde
edebilir.
Ancak bölgedeki bazı
güçler, Türkiye'nin gerçekleştirmeyi hedeflediği bütünleşmenin önüne
set çekmeye çalışıyor. Bölgeyi kendisi için bir hayat damarı gibi
gören Rusya bu bütünleşmenin önündeki en büyük engel.
Kafkaslarda Sancılı Dönem
Sovyetler Birliği'nin
dağılmasından sonra eski Sovyet coğrafyasındaki pek çok ülkede bu
sancılı dönem yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor.
Bu ülkelerden özellikle bir tanesi var ki 400 yıldır Ruslarla bağımsızlığı
uğruna yaptığı mücadeleden asla vazgeçmedi ve özgürlüğü için canı
pahasına mücadele etti. Bu ülke tarihe cesurluğuyla, gözü karalığıyla
ve bağımsızlığına düşkünlüğüyle geçen Çeçenistan'dır.
Rusya,
özellikle 1990'lı yılların başından itibaren Çeçenistan'da çok büyük
hukuksuzluklara imza attı. Gerektiğinde çok çabuk bir şekilde tek
vücut olabilen Çeçenleri silahla yok edemeyeceğini düşündüğü için,
içlerinden çökertme yoluna başvurdu ve bunun için çok farklı yollar
denedi. Seçimlere müdahale ederek kargaşa çıkarmaya çalışmaktan
vaatlerle devlet adamlarını satın almaya, adam kaçırma ve terör
hadiselerinden, kendi yanlısı olan din adamlarını kullanarak dini
ayrılıklar oluşturmaya, ayrıca ekonomik ve siyasi baskılara kadar
türlü yöntemlerle Çeçenistan'da kaos çıkarmaya, halktaki güçlü birliği
bozmaya çalıştı. Ancak bu girişimlerinden beklediği başarıyı elde
edemedi. Bunun yanı sıra dünyanın olan bitenlere göz yumması ve
hiçbir şekilde müdahalede bulunmaması Rusya'yı daha da cesaretlendirdi,
zulmüne devam etmesine fırsat tanıdı.
Rusya'nın Çeçenistan'ı 1991 yılındaki fiili işgali, merhum Cahar
Dudayev tarafından bertaraf edilmesine rağmen, 1994 Kasım'ındaki
ciddi tacizler aynı yılın 11 Aralık'ında fiili bir savaşa dönüştü.
100 binin üzerinde Çeçen bu savaşta hayatını kaybederken, 10 binlerce
insan göç etmek zorunda kaldı. Çeçenya, tarihi ve ekonomik yüzlerce
kaynağını bu savaşta yitirdi. Rusya Çeçenistan'ı "iç meselesi"
olarak dünya kamuoyuna lanse ederken, dış dünyadan ciddi bir tepki
görmedi. Tüm Çeçenya'da her metrekareye tonlarca bomba düştü. Tıpkı
bugün de olduğu gibi kullanılması yasak olan kimyasal silahlarla
insanlar dünya tarihinde eşi görülmemiş bir soykırıma tabi tutuldu.
Ancak tüm bu zorluklara rağmen 1996 Ağustos ayına gelindiğinde hiçbir
şekilde yılmamış ve kendi toprakları için her şeyleriyle mücadele
eden Çeçenlere karşı Ruslar yenilgiyi kabullenmek durumunda kaldılar.
1996 Ağustos'unda ve 1997 Mayıs'ında en üst düzeyde imzalanan anlaşmalarla
Çeçenistan'ı ayrı bir devlet olarak kabul etmek durumunda kalan
Rusya, 2001 yılının sonuna kadar bu durumu benimsemiş gözüktü. Çeçenistan'ın
Ruslar karşısında elde ettiği bu müthiş başarı ve hiçbir zorluk
karşısında yılmayan bağımsızlık mücadelesi diğer cumhuriyetleri
de çok derinden etkiledi. 1998 yılında Çeçenistan'ın başkenti Grozni'de
Kuzey Kafkas halklarının öncülüğünde "Kuzey Kafkasya Halkları
Şurası" toplandı. Bu buluşma sonrasında Kuzey Kafkasya halkları
arasında çatışma çıkmaması ve olası bir Rus saldırısına karşı birbirlerine
destek konusunda tüm katılımcı ülkelerce fikir birliğine varıldı.
İşte bu birlik Rusya'nın yıllardır içinde yaşattığı büyük korkunun
yavaş yavaş hayata geçirilmesi demekti.
Rusların Tedirginliği
Bir yıla yakın bir
süredir devam eden savaş da bu kararlarla ve oluşmaya başlayan birlikle
doğrudan ilgili. Çatışma, Rusların 1999 yılının ilk aylarında Dağıstan'daki
bazı köyleri kuşatarak bombardımana tutmasıyla başladı. Toplam 1500
kişilik nüfusu olan bu köyler kendilerine bir önder olarak gördükleri
Çeçenistan'dan yardım istediler. Ruslara karşı yaptığı cesur mücadele
ile bir kahraman haline gelen Çeçen gazisi Şamil Basayev, 1999 yılının
yaz aylarında Rus zulmünden kurtulmak için kendilerinden yardım
isteyen Dağıstan halkına yardıma başladı. Bombardıman altında kalan
köylerden sadece iki kişi kurtuldu. Bu köylerde çok büyük bir katliam
yaşanmış ve masum insanlar sebepsiz yere vahşice öldürülmüştü. İşte
Rusya ile Çeçenistan arasındaki yeni savaş bu şekilde başladı. Yani
kamuoyunda yaratılmak istenen nedenler gerçekleri yansıtmıyordu.
Ortada herhangi bir terörist faaliyet ya da ayrılıkçı teröristler
yoktu. Çeçen nüfusunun yüzde sekseni, Müslümanlardan oluşan Dağıstan
halkına insani bir yardımda bulunmuş ve Rusları karşılarına almayı
göze almışlardı.
İşte Çeçenlerin diğer cumhuriyetler üzerindeki bu lider konumu,
çatışmalar başladığı günden itibaren herkesin sorduğu: "Çeçenistan
Rusya için neden bu kadar büyük bir önem taşıyor?" sorusunun
da bir anlamda cevabı oluyordu. Çeçenistan'ın bağımsızlığına olan
düşkünlüğü ve bu uğurda yaptığı cesur mücadele diğer bağımsız cumhuriyetler
için çok büyük bir örnek teşkil etmektedir. Rusya Federasyonunun
içindeki cumhuriyetlerin en önemli özellikleri ise birbirleriyle
çok büyük bir etkileşim içinde olmaları ve bir ülkede yaşanan değişikliğin
diğer ülkeleri de çok çabuk etkisi altına almasıydı. İşte bu nedenle
Çeçenistan'ın bağımsızlığının aynı bir domino taşı gibi birbiri
ardına diğer ülkeler üzerinde bir etki yaratması, Rusya'da çok büyük
bir tedirginlik yaratmaktadır.
Rusların Böl-Yönet Politikası
Savaşın bu kadar
şiddetli geçmesi ve Çeçenlerin bağımsızlık uğruna herşeyi göze almalarının
altında yatan en önemli neden Çeçenlerle Rusların din, dil, kültür
ve ırk olarak hiçbir ortak özelliklerinin olmamaları. Çeçenler hiçbir
yakınlık duymadıkları Rusların himayesinde yaşamayı 1918 yılından
beri reddediyor ve bu uğurda mücadele veriyorlar. Çünkü Çeçenistan
bu tarihten SSCB'nin çöküşüne kadar Sovyet Rusya'nın hakimiyeti
altında kaldı ve bu dönem içinde çok büyük zulümler gördü. Ruslar,
Kafkas halkları arasındaki bütünlüğü ortadan kaldırmak, milliyetçilik
duygusunu ve dini inançları yok etmek ve doğup büyüdükleri topraklarına
olan bağlılıklarını tamamen ortadan kaldırmak için bu ülkeler üzerinde
çok vahşi bir politika uyguladı. Buna göre kardeş ülkelerin topraklari
birbirlerinden suni sınırlarla ayrılmış, bazı halklar başka ülkelere
göçe zorlanmış, bazıları ise zorla evlerinden çıkarılıp yerlerine
yeni topluluklar yerleştirilmiştir. Bunun en önemli nedeni bu topraklarda
karışıklık ve kaos çıkarmak, kardeş halklar arasında düşmanlık yaratmak
ve insanların ortak kültürlerini tamamen ortadan kaldırmaktır. Bu
"böl-yönet" politikasında da Rusya kısmen başarılı oldu.
Bugün Kafkasya'da yaşanan anlaşmazlıkların kökeninde o tarihlerden
günümüze gelen anlaşmazlıklar yatıyor.
Lider Ülke Türkiye
O günden bu yana
Çeçen mücahitlerin bağımsızlık mücadelesi ve Rusların Çeçen müslümanların
onurlu direnişini kanla bastırma hareketi tüm hızıyla sürüyor. Ne
yazık ki Çeçenistan'da yaşanan insanlık dramı tüm dünyanın gözleri
önünde gerçekleşiyor ve bu zulme kimse dur demiyor. Orada yaşananları
ayrılıkçı terörist saldırıları olarak göstermeye çalışanlar ise
çok büyük bir soykırıma bir nevi ortaklık yapmış oluyorlar. İşte
bu noktada Orta Asya'da lider ülke olan Türkiye'ye de çok büyük
bir sorumluluk düşüyor. Hiç şüphesiz Çeçenistan'da yaşananlara dur
demek için bir adımın atılması, Kafkas cumhuriyetleri üzerinde de
çok büyük bir etki yapacaktır. Yaşananları görmezden gelmenin liderlik
hedefinde olan bir ülkeye çok şey kaybettireceği ise açıktır. Bu
nedenle "artık çok geç!" demeden zulme uğrayan insanlara
yardım eli uzatılmalı, tüm dünya ülkelerini de harekete geçirmek
için bir girişimde bulunulmalıdır. Türkiye'nin dış güçler tarafından
kendine verilecek sınırlı bir ilgi alanına değil, gerçek bir Türk
Birliği'ne ulaşmak için önünde çok büyük bir fırsat bulunmaktadır.
Çünkü Türkiye'nin çağdaş, demokrat ve barışçı kimliği buna imkan
tanımaktadır.
ERMENİLER ve SOYKIRIM İDDİALARI
Ülkemizde ve dünyada
Türk ve Ermeni milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı
yazıldı, tartışmalar yapıldı ve türlü tezler öne sürüldü. Her biri
derin bir araştırma konusu olan bu tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği
nokta ise hep aynı oldu: "Ermeniler asırlar boyunca, önce Selçuklu
daha sonra da Osmanlı'nın adil yönetimi altında çok büyük bir hoşgörü
ve huzur ortamında yaşamışlardır."
ABD Temsilciler Meclisi'nde onaylanması ardından Fransız meclisinde
de benzer bir karar çıkması sözde soykırım iddialarını Türkiye gündeminin
en üst noktalarına kadar taşıdı. Ülkemizde ve dünyada Türk ve Ermeni
milletlerinin ilişkilerini konu alan çok sayıda yazı yazıldı, tartışmalar
yapıldı ve türlü tezler önü sürüldü. Her biri derin bir araştırma
konusu olan bu tartışmaların dönüp dolaşıp geldiği nokta ise hep
aynı oldu: "Ermeniler asırlar boyunca, önce Selçuklu daha sonra
da Osmanlı'nın adil yönetimi altında çok büyük bir hoşgörü ve huzur
ortamında yaşamışlardır."
Sorunun Kökeni
Ermeni Sorununun
ilk ortaya çıkışı Osmanlı devletinin zayıflamasıyla aynı tarihlere
rastlar. 1877-1878 yıllarındaki Rus harbini Osmanlı'nın kaybetmesinin
ardından, Trabzon'a kadar olan bölge Rusya'nın yönetimine geçmiştir.
O döneme kadar Osmanlı tebaası olan ve huzur içinde hayatlarını
devam ettiren Ermeniler, bağımsız bir devlet kurma vaatleriyle kışkırtılmış
ve Rus askerleriyle işbirliğine girip, Türklere karşı savaşmışlardır.
Dolayısıyla bu dönemden sonra Rus-Ermeni ilişkileri, Türk-Ermeni
ilişkileri üzerinde belirleyici bir rol oynamıştır.
Osmanlı Devleti'nin zayıflaması dışarıdan yapılan müdahaleleri de
artırmıştır. Osmanlı topraklarını kendi aralarında paylaşma niyetinde
olan İngiltere, Fransa gibi ülkeler, imparatorluk içine soktukları
provokatörler vasıtasıyla Ermenileri Osmanlı yönetimine karşı kışkırtmaya
çabalamışlardır. Bu çabalar zaman içinde sonuç vermiş, oluşturan
teşkilat ve komiteler, Ermeni cemaatini Osmanlı'nın Müslüman tebasına
karşı tahrik etmiştir. Çıkarılan isyan hareketlerinde iki toplum
da çok fazla kayıp vermiş, iki kardeş halk birbiriyle savaşır hale
gelmiştir.
Ancak sorun 1. Dünya savaşı sırasında Ermenilerin düşman tarafında
yer almalarıyla daha da kalıcı hale gelmiştir. Yıllar boyunca Türklerle
aynı cephede yer alan Ermeniler, İtilaf Devletleri'nin tahrik ve
vaatleriyle yıllarca huzur içinde yaşadıkları Osmanlı topraklarını
düşmanla birlik olup, yağmalamaya girişmişlerdir. Bu girişimlerde
Rusya çok önemli bir rol oynamıştır. Çünkü dönemin Çarlık Rusyası
Osmanlı Devleti'nin topraklarını kendine genişleme alanı olarak
görmüş ve Osmanlı Hıristiyan cemaatini kendi himayesi altına almayı
hedeflemiştir. Bu amaçla da gerek Balkanlardan gerekse Kafkaslardan
Osmanlı topraklarına girmeye çalışmıştır. İngiltere'de aynı şekilde
Doğu Anadolu topraklarının kendi kontrolünde kalmasını istemiştir.
Rusya ve İngiltere Kışkırtıyor
Rusya ve İngiltere'nin
Doğu Anadolu'daki çıkarları Ermeni toplumunun Osmanlılara karşı
kullanılması üzerine kuruluydu. Bu gerçek şu ana kadar pekçok Batılı
ve Ermeni tarihçi tarafından da dile getirilmiştir. Ancak Osmanlı
yönetiminden hiçbir şikayeti olmayan ve barış içinde yaşayan halk
üzerinde bu girişimler ilk başlarda etkili olmamış, kurulan teşkilatları
büyük bölümü zaman içinde yokolup gitmiştir. Osmanlı toprakları
içinde başarılı olamayınca, bu kez farklı ülkelerde Ermenistan hayalini
gerçekleştirmek için teşkilatlar kurulmuştur. Bu komiteler dışarıdan
aldıkları destekle halkın büyük bölümü üzerinde etkili olmayı başarmışlardır.
1. Dünya Savaşı'nın başlaması Ermeni isyancılar tarafından büyük
bir fırsat olarak görülmüştür. Savaş başlamadan önce Osmanlı Devleti'nin
yanında yer alacakları vaadinde bulunan Ermeniler, kısa süre sonra
bu vaadlerinden dönmüşlerdir. Rus devletinin saflarında yer almış,
Osmanlı'ya karşı savaşmışlardır.
Bu sırada Osmanlı devleti İngiliz ve Fransız ordularıyla türlü cephelerde
savaşmaktaydı. İsyanların devam etmesi ve Anadolu'nun giderek daha
da karışması üzerine Osmanlı hükümeti önce Ermeni Patriği, mebusları
ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin Müslümanları katletmeye
devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiştir.
Ancak bu barışçıl tavır bir sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Osmanlı
devleti isyanları örgütleyen tüm Ermeni komitelerini kapatmış ve
yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhinde faaliyette bulunmak
suçundan tutuklatmıştır. Bu kararla Osmanlı hükümeti benzer tehlikelerle
karşılaşan tüm ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme
başvurmuştur. Pek çok cephede devam eden savaşta başarılı olmanın
ancak içte huzurun ve birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağı açıktır..
Bu nedenle de savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki
Osmanlı topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir.
Bu tehcir (göç ettirme), bir soykırım ya da bir katliam değil, güvenlik
nedeniyle bir grubun başka bir toprakta ikamete mecbur edilmesi
yönünde alınmış bir tedbirdir. Düşmanla işbirliği yapan ve ülkenin
birliğine zarar veren bir topluluğun zararlı faaliyetlerinin engellenmesi
amacıyla alınmış son derece akılcı bir karardır. Kaldı ki Osmanlı
devleti bu tehcir esnasında Ermenilerin mağdur kalmamaları için
türlü tedbirler almıştır. Osmanlı Bakanlar Kurulu'nun 30 Mayıs 1915
tarihli kararı Osmanlı yönetiminin bu konudaki adaletini gözler
önüne sermektedir. Bu kararda, Ermeniler canlarının ve mallarının
korunmasını, göçmen ödeneğinden geçimlerini sağlayabilmeleri için
yardımın yapılmasını, ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmasını,
hükümet tarafından evler yapılmasını, alet ve techizat temin edilmesini,
yiyecek ve diğer ihtiyaçlarının sağlanmasını, sağlık durumlarının
hergün doktorlar tarafından kontrol edilmesini, hasta, kadın ve
çocukların trenle gönderilmesini ve alınması gereken daha pekçok
önlemi bildiren emirler yayınlamıştır. Ayrıca, tehcir sırasında
Ermenilere karşı herhangi bir saldırıda bulunanların tevkif edilerek,
Divan-I Harp Mahkemesine sevk edilmesi ve en ağır şekilde cezalandırılmaları
karara bağlanmıştır. Ortaya çıkan can kayıpları ise, savaş sırasındaki
çarpışmalar, isyanları önleme girişimleri ve günün koşulları gözönünde
bulundurularak değerlendirilmelidir. Savaşın zor şartları altında
ve Osmanlı hükümetince kontrol edilemeyen bazı fanatiklerin saldırıları
neticesinde çok sayıda Ermeni hayatını yitirmiştir. Ancak bu elbette
bir soykırım değildir. Bu gerçek dışı iftira, o yıllarda Osmanlı
Devleti ile savaş halinde olan İngiliz ve Fransızlar tarafından
bir propaganda malzemesi olarak ortaya atılmış ve günümüze kadar
da yine benzeri siyasi amaçlarla taşınmıştır.
Gerçekler Açıklansın!
Ayrıca önemle vurgulanması
gereken husus ise tasarının son anda iptal edilmesinin, bu konunun
hallolduğu anlamına gelmediğidir. Bu yönetimin son dakika müdahalesi
ile engellenen tasarı önümüzdeki dönemlerde tekrar tekrar gündeme
getirilecek, belki bu tasarıya diğer hükümetlerden daha fazla önem
veren bir yönetimle karşılaşacaktır. O nedenle hiçbir şekilde bu
konunun boş bırakılmaması, tasarının engellenmesi için yapılacak
olan çalışmaların asla hızını kaybetmemesi çok önemlidir. Türk hükümetince
tasarının oylanması sırasında gösterilen kararlı tutumun devam ettirilmesi,
Batılı ülkelere Osmanlı gerçeğinin delilleriyle anlatılması, bu
konuda uluslararası bir kültürel çalışma yürütülmesi, önümüzdeki
yıllarda tasarının gündeme gelmesini şimdiden engelleyecektir.
Devlet-i
Ali Osmaniye hakimiyetinde asırlar boyunca huzur içinde yaşayan
kardeş Ermeni ve Türk halklarının tekrar aynı kardeşliği sağlamaması
için hiçbir engel yoktur. |
" …Orta Asya'dan sürekli Batı'ya taşan Türk gücü, Müslümanlıkla
ruh disiplinini kurar ve Anadolu'yu vatan yapar. Ancak, bitmeyen
hasreti, içindedir; adı Kızıl Elma… Kızıl Elma ulaşılacak bir menzil
değil, yaklaştıkça uzaklaşan, sürükleyen bir ülküdür. Allah'ın adını
yücelterek, bütün insanları O'nun ölçüleri ile adalet içinde yaşatmak
üzere nizam-ı alem kurmak Kızıl Elma'dır, cihan hakimiyeti ülküsüdür.
"
Nevzat KÖSEOĞLU
PERSPEKTİF
Güçlü Bir Devlet Neden Önemli?
Devlet, ortak bir
hayatı ve kültürü paylaşan bir toplumda, bu toplumu düzenleme, bu
topluma güvenlik, refah ve huzur sağlama amacını güden ve bu amaca
yönelik olarak kanun koyma, bu kanunları uygulama, yargılama, cezalandırma
gibi güçlere sahip olan kurumdur.
Devlet kurumu, tarihin bilinen en eski toplumlarından bu yana hep
var olmuştur. Marksistler, ortaya attıkları hayali "kültürel
evrim" senaryosu içinde, devletin sonradan ortaya çıkan bir
mekanizma olduğunu iddia ederler. İlk toplumlarda devlet ya da benzeri
bir otorite olmadığını, "komünal" bir hayat sürdürüldüğünü
öne sürerler. Oysa tarihsel ya da arkeolojik hiçbir bulgu bu iddiayı
doğrulamamaktadır. Aksine, hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz en
eski medeniyetlerin hepsinde, güçlü devlet mekanizmaları bulunduğu
ortaya çıkmıştır. Bu nedenle devlet kurumunun insanlık tarihi ile
yaşıt olduğunu söylemek mümkündür.
Bu aslında insanın yaratılışının doğal bir sonucudur. İnsan yaratılışı
gereği, "doğru" ve "yanlış" kavramlarına sahiptir.
Doğruyu öğrenmek ve bu doğruya uygun bir düzen içinde yaşamak ister.
Yanlışı uygulayanların ise durdurulmasını, engellenmesini arzu eder.
İşte bu nedenledir ki, insanlara doğruyu öğreten birtakım kurallar
koyacak ve bu kurallara uyulmasını sağlayacak bir otoritenin varlığı
zorunludur.
Nitekim insan toplumlarının yapısı düşünüldüğünde, devletin vazgeçilmez
bir önemi olduğu kolaylıkla görülür. Bir toplumda asayiş ve güvenliği
sağlayabilecek, zararlı davranışları kanunla yasaklayabilecek, bu
kanunlara da uyulmasını mecbur kılacak yegane güç, devlettir. Buna
parelel olarak, günümüzdeki toplumların vazgeçilmez ihtiyaçları
olan sağlık, eğitim, milli güvenlik, altyapı gibi hizmetlerin de
sadece devlet tarafından karşılanabileceği açıktır.
Güçlü bir devlet, sadece güvenliğin değil, toplumun genel refahının
sağlanması için de zorunludur. Buna örnek olarak iki alançok önemlidir:
Sağlık ve eğitim.
Devletin varlığı, eğitimin eşit ve standart olması için de zorunludur.
Eğer eğitim devletin belirlediği standart bir müfredata göre şekillenmese
ve tümüyle özel kişilerin denetiminde olsa, toplum kısa sürede kamplara
ayrılabilir. Komünistler komünist ideolojiyi telkin eden okullar
açabilir. Irkçılar, çocuklarını birer ırkçı olarak yetiştiren okullar
kurabilir. Bu şekilde kısa zamanda toplum birbirine tümüyle yabancı
ve düşman bireylerden oluşabilir. Toplumun birliğinin korunması
ve birarada yaşamayı mümkün kılan ortak bir kültürün gelişmesi için,
mutlaka devlet tarafından belirlenen standart bir eğitim uygulanmalıdır.
Farklı kültürel gruplara ya da mesleki eğitim taleplerine özel okul
statüleri tanınabilir, ama bu özel statü de yine müfredatın temel
çizgilerine bağlı kalmalıdır.
19. yüzyıl, çok sayıda
düşünürün masabaşında teoriler ürettiği bir dönemdi. Liberalizm
ve Marksizm gibi iki farklı sosyal teori bu dönemde ortaya çıktı.
Her iki teorinin de ortak özelliği, tecrübelere değil soyut fikirlere
dayalı olmasıydı. 20. yüzyılda ise bu fikirler uygulamaya kondu
ve ortaya birtakım somut tecrübeler çıktı.
Devletin tümüyle dışlandığı
bu ekonomi modeli 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine
kadar başta ABD olmak üzere çoğu Batı ülkesinde kabul gördü. Ancak
1929 yılında patlak veren ve "Büyük Buhran" olarak bilinen
dev ekonomik kriz, bu modelin yanlışlığını gözler önüne serdi. Büyük
Buhran, New York borsasında başgösteren ve sonra da oradan tüm dünyaya
yayılan bir panikle doğmuştu. Dünya ekonomisini yıllar yılı kitleyen
bu kriz, dünya ticaret hacminin büyük ölçüde daralmasına, toplumların
gelir ve refah seviyelerinin düşmesine, milyonlarca insanın işsiz
kalmasına neden oldu.
Bir ülkenin refahı için ekonominin devlet tarafından denetlenmesi,
yasalarla düzenlenmesi, kimi zaman da doğrudan devletin müdahalesi
ile yönlendirilmesi zorunludur. Devletin bunları yapabilmesi için
de elbette güçlü olması gerekmektedir. Baştan beri incelediğimiz
konular, bir toplumun güvenli, huzurlu, müreffeh bir hayat sürebilmesi
için, mutlaka güçlü bir devletin koruması ve denetimi altında yaşaması
gerektiğini göstermektedir. Devletin ortadan kaldırılmasını savunan
anarşizm çok büyük bir yanılgıdır. "En iyi devlet, en az yöneten
devlettir" diyen 19. yüzyıl liberalizmi de yanılmıştır ve devlet
müdahalesinin gerekliliğini kavrayamamıştır.
Devletin tümden lağvedilmesi bir yana, devlet otoritesindeki en
küçük zayıflama bile bir toplumu büyük sorunlarla karşı karşıya
bırakır. Devlet otoritesindeki en küçük bir boşluk, bu boşluğun
birtakım gayrı meşru yapılanmalar tarafından doldurulmasıyla sonuçlanacaktır.
Bundan da tüm bireyler zarar görecektir. Zayıf bir devlet, toplumun
içindeki bazı çıkar çevrelerinin etkisi altında kalacak ve yine
toplumun geneli bundan zarar görecektir. Dolayısıyla bir toplumun
içindeki her bireyin, güçlü bir devlet mekanizmasına taraftar olması
gerekir. Devletin güçlenmesi için çaba harcaması, devletin zayıflamasına
yönelik eylemlere karşı da tavır alması gerekir. Kısacası devletine
sahip çıkması gerekir.
|