Tarihin Türkiye'ye Yüklediği Misyon

Türkiye Devleti, jeo-stratejik ve jeo-ekonomik olarak, son derece kilit öneme sahip bir bölgede yer almaktadır. Türkiye'nin Asya ve Avrupa arasında bir köprü görevi görmesi, Kafkaslar'a ve Hazar Bölgesi'ne komşu olması, Karadeniz'i ve Akdeniz'i kontrol edebilen konumu önemini daha da arttırmaktadır. Üzerinde bulunduğu coğrafya, Türkiye'ye, kendisini aynı anda hem Avrupalı, hem Asyalı, hem de Ortadoğulu hissedebilme imkanı vermektedir.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'yla Türkiyenin içinde bulunduğu coğrafyanın siyasi haritası bir hayli değişmiş ve ortaya bircok yeni devlet çıkmıştır. 20. yüzyıl bitmeden hemen önce ise hiç beklenmedik ve çok önemli bir gelişme olmuş ve SSCB dağılmıştır. Bunun sonucunda bölgedeki dengelerde büyük değişiklikler olmuştur.

Osmanlı-Türk Hinterlandı

Tarihin işleyişi, böylesine hareketli bir bölgenin her an yeni yapılanmalara müsait olduğunu göstermektedir. Bu coğrafyada Osmanlı Devleti'nin ardından, aradan geçen bunca zamana ve denenen her türlü rejim ve siyasi iktidara rağmen huzur ve istikrar hala sağlanamamıştır. Gerek Balkanlar, gerekse Ortadoğu ve Kafkasya halkları savaşların, çatışmaların ve gerginliklerin ağır yükü altında ezilmektedir.

Dünya siyasetinde söz sahibi olanlar herşeyden önce bugün "Osmanlı-Türk hinterlandı" olarak anılan bu bölgelerin önemininin farkında olmalıdır. Çünkü pek çok politik denge, ana hatlarıyla bu coğrafyanın etrafında şekillenmektedir. Bunun yanısıra bölgenin sahip olduğu kaynaklar 21. yüzyıl siyasetinin burada yoğunlaşmasına sebep olmaktadır ve olacaktır da. Bilindiği gibi, Osmanlı -Türk Hinterlandı ismiyle tanımlanan bu topraklar, bugün dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahiptir. Sanayileşmenin temel ham maddelerini oluşturan kömür, petrol, doğalgaz, demir, bakır gibi madenler açısından başta Kafkaslar ve Orta Asya olmak üzere tüm bölge oldukça zengin rezervlere sahiptir.

Çatışmaların Yerini İşbirliği Almalıdır

Son zamanlarda gerçekleşen ve dünya gündemini oldukça meşgul eden bir çok olay, yine üstte sınırlarını çizdiğimiz bu bölgeyi yakından ilgilendirmektedir. Dolayısıyla dünya barışının tesis edilebilmesi için bir an önce bölgedeki denge ve istikrarın sağlanabilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, bu topraklar üzerinde huzurun yerleşmesi ve kaynakların verimli kullanımıyla bölge rahata kavuşacaktır.

Dünyanın bu en önemli coğrafyasında etnik ve dini farklılıkları olan insanların birarada huzur içinde yaşamasını sağlayacak ve adaleti eşit olarak dağıtacak bir işbirliğinin gereği kaçınılmazdır. Bölgede yer alan devletler, güçlerini ve imkanlarını hem ekonomik hem de sosyo-kültürel alanda işbirliğiyle güçlendirdikleri takdirde, bu coğrafyanın sahip olduğu stratejik önem daha da artacaktır.

Bunun yolu ise ülkeler arasındaki çatışma ve anlaşmazlıkların yerini barış ve işbirliğine bırakmasından geçer. Bu tür bir işbirliği bölgedeki her ülke için önemli bir dayanak noktası oluşturacak ve böylece uluslararası platformda her bir devlet kendi ulusunun menfaatlerini karşılıklı hoşgörü ve uzlaşı çerçevesinde koruma imkanı bulacaktır.

Türkiye'nin Sahip Olduğu Miras

Türkiye tüm Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya ve Orta Asya'ya kalıcı barışı temin etmiş, böyle bir birliktelikten oluşacak ekonomik gücü en adaletli ve hakkaniyetli şekilde yönlendirebilmiş bir tarihe sahiptir. Balkan halkları Türkiye ile gönül bağlarını halen devam ettirmektedirler. Ortadoğu ise, Osmanlı'nın bölgeden çekilmesiyle kaybettiği nizam ortamını tekrar kazanmaya çalışmaktadır. Eğer bu bölgede yer alan ülkeler, bugün dünyanın geleceğinde bu kadar hayati bir öneme sahiplerse, bu durumda Osmanlı'nın varisi olan Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu süreçte kilit rol oynaması kaçınılmazdır.

Aynı durum, Kafkaslar ve Orta Asya için de geçerlidir. Bu bölge halkı ile Türkiye arasında büyük bir kültür ve tarih birliği vardır. Kafkaslar, her dönemde Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklerin ilk vatanı olması ve halen bu coğrafyada pek çok Türk halkının yaşıyor olması sebebiyle Türkiye'nin doğal etkisi alanındadır.

Unutulmamalıdır ki, Türkiye, yüzlerce farklı kültürün ve etnik grubun barındığı bu topraklarda, sahip olduğu Osmanlı mirası gereği "söz sahibi"dir. Nitekim Soğuk Savaş'ın ardından tesis edilen yeni dünya sisteminde, başta Amerika olmak üzere, pek çok ülkenin ısrarcı talebi Türkiye'nin bu topraklarda aktif rol alması yönündedir. Türkiye'nin Somali Operasyonu, Bosna Hersek ve Kosova harekatlarında aldığı aktif rol bunu kanıtlar yöndedir. (www.islamterorulanetler.com)

21. Yüzyılın Şekillenmesinde Türkiye'ye Kilit Rol

Türkiye'nin sahip olduğu tarihi miras -ve siyasi, askeri, ekonomik potansiyel- nedeniyle, pek çok Batı ülkesi bu bölge üzerinde geliştirdikleri stratejilerin Türkiye eksenli ve hatta Türkiye merkezli olması gereğinin farkındadır. Nitekim ABD eski Başkanı Bill Clinton'ın 1999 yılının son aylarında Georgetown Üniversitesi'nde yaptığı bir konuşma da bu görüşü destekler niteliktedir. Bir anda tüm dünya ülkelerinin dikkatini tekrar Türkiye üzerine çevirmelerine neden olan bu ünlü konuşmada Clinton'ın özellikle, "20. yüzyılın gidişatını nasıl Osmanlı'nın yıkılışı belirlediyse, 21. yüzyılın şekillenmesinde de Türkiye'nin etkin rol oynayacağı" anlamına gelen sözleri son derece önemli bir tespiti içermektedir. Siyaset yorumcuları, Clinton'ın bu sözlerini "Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır" şeklinde değerlendirmişlerdir. Bill Clinton benzeri mesajları Kasım 1999 tarihinde Türkiye gezisi esnasında TBMM'de yaptığı konuşmasında da vermiştir. ABD liderinin, Türkiye için 21. yüzyılda böyle bir teşhiste bulunması kuşkusuz çok dikkat çekicidir.

"Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'yı içine alan milyonlarca km2'lik bir alanda, dünya siyasetinin merkezi olan bir bölgede söz sahibi bir ülke olduğu için 21. yüzyılın şekillenmesinde kilit rol oynayacaktır"
Bill Clinton

Medeniyetlerin Çatışması Değil Medeniyetlerin Barışı

İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan soğuk savaş dönemi, kapitalist ve komünist bloklar için uzun bir istikrar ortamı oluşturmuştu. İki kutuba ayrılan dünya siyaseti her ne kadar tehlike teşkil ediyor gibi gözükse de, iki kutup arasındaki güç dengesi bir istikrar ortamı oluşturuyordu.

1991 yılında Sovyetler Birliği'nin çöküşü bu dengeli istikrar ortamını değiştirdi. Sovyetler Birliği'nin çöküşü ile başlayan yeni dönem, demokrasinin, serbest piyasa ekonomisinin en önemli aktörü ABD'yi rakipsiz bırakmıştı. Bu yeni döneme de "Yeni Dünya Düzeni" adı verilmişti. "Yeni Dünya Düzeni" kısa zamanda birkaç teorik zemine birden oturtuluverdi. Bunların arasında en önemlisi olan ve bugünlerde de bilhassa yeniden gündeme getirilen "medeniyetler çatışması" fikridir. Fikrin savunucusu Samuel Huntington, medeniyetlerin tabiatından kaynaklanan kültürel farklılıkların çatışmalara neden olacağını ve bu çatışmaların dünyadaki sürtüşmelerin son kısmını oluşturacağını ileri sürmüştü. Bugün de bu tezden yola çıkarak, farklı etnik kimliklerin ve dinlerin birarada yaşamayı başaramayarak çatışacağı ve önümüzdeki günlerde söz konusu bölgelerin birçok çatışmaya sahne olacağı iddia ediliyor.

Halbuki bu iddialardan yola çıkanlar, yakın geçmişte yaşanmış Osmanlı modelini göz ardı etmeye çalışıyorlar. Osmanlı Millet Sistemi'nde, devletin koruyucu şemsiyesi altına giren her millet ya da topluluğa, kendi inanç ve örfüne göre yaşama hakkı tanınır ve temel hakları koruma altına alınırdı. Türkler ister Balkanlar'da, ister Kafkaslar'da, ister Ortadoğu'da olsun gittikleri hiçbir ülkede kimseyi dinini ve töresini değiştirmeye zorlamamışlar ve hiç kimseye dininden dolayı zulmetmemiş, kimseyi hor görmemişlerdir. Her dinden, her mezhepten vatandaş ibadetini dilediği gibi yerine getirmiş, kendi örf ve adetlerini uygulamaları konusunda hiçbir baskı veya zorlama yapılmamıştır. Bunun karşılığında dışardan gelen saldırılarda bu topraklarda yaşayanlar da, -severek ve isteyerek- yönetiminden memnun kaldıkları Osmanlı Devleti'nin yanında yer almışlardır. Böylece dış güvenlik ve ekonomi başta olmak üzere pek çok alanda doğal ve sağlam bir ittifak oluşmuş, hem Osmanlı Devleti'nin hem de tebası altında yaşayanların huzur buldukları bir ortam sağlanmıştır.

Türk İslam Medeniyeti Bölgede Çözüm Olacaktır

Huntington tarafından öngörülen "medeniyetlerin çatışması fikri" sadece çıkarılan suni çatışmaları kışkırtmak isteyenlerin ortaya attığı tarihi ve sosyolojik alt yapıdan yoksun bir dayatmadır.

Türkiye Devleti bugün, tıpkı Osmanlı'nın yaptığı gibi Balkanlar ve Ortadoğu'daki farklı etnik kimlik ve dinleri kucaklayan bir strateji geliştirmektedir. Bu stratejinin dayanak noktası ise Türk-İslam kültürünün ve köklü medeniyetimizin yeniden keşfedilmesidir. Nitekim bu topraklarda siyaseten olmasa bile, kültür olarak Türk hakimiyeti halen devam etmekte, özellikle Balkanlar'da ve Kafkasya'da farklı ırklardan olmalarına rağmen pek çok Müslüman kendini Türk ve Osmanlı addetmektedir.

Huntington tarafından öngörülen "medeniyetlerin çatışması fikri" sadece bu suni çatışmaları kışkırtmak isteyenlerin ortaya attığı tarihi ve sosyolojik alt yapıdan yoksun bir dayatmadır. Bu fikir Charles Darwin tarafından ortaya atılan Evrim Teorisi'nin hiçbir temele dayanmayan bir iddiası olan "doğadaki türler arasındaki çatışma"nın sosyolojiye ve toplumlara uygulanma çabasıdır. Bu çatışma iddiası komünizm vasıtasıyla denenmiş ve ortaya 20. yüzyılın kanlı bilançosu çıkmıştır. Şu an dünyanın ihtiyacı çatışma değil topyekün barıştır. Bu barış için ihtiyaç duyulan modeli uzaklarda aramaya gerek yoktur. 500 yıllık bir dönemde idaresi altında olan her bölgeye nizam vermiş Osmanlı idaresi ve Türk islam ahlakı, oluşturulmak istenen "medeniyetler çatışması"nı, "medeniyetler barışı"na döndürmeye yetecektir.  

GERİ