Kudüs Osmanlı'yı Arıyor

Islam inancında Kudüs'ün oldukça önemli bir yeri vardır. Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksa Müslümanların ilk kıblesidir. Kur'an-ı Kerim'de sözü geçen bu mescid ve çevresi Harem-i Serif olarak anılır. Yavuz Sultan Selim'in 1516'da gerçeklestirdiği Mısır seferi sırasında Osmanlı devletine bağlanan Filistin toprakları ve Kudüs, 1918 yılında Ingilizler tarafından işgal edilinceye kadar barış ve huzur içinde yaşadı.

Ingiliz işgalinden sonra Yahudilerin Filistin topraklarına göçü de hızlandı. İngilizler 1947'de bölgeden çekilerek yerlerine Yahudileri bıraktılar. Bunun hemen arkasından Yahudiler kendi devletlerini kurabilmek için bir iç çatışma başlattı. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin topraklarının Araplarla Yahudiler arasında paylaştırılmasına dair bir karar aldı. Bu karar bölgedeki huzur ve barışın bittiğinin ve savaşlarla dolu olarak geçecek 50 yılın ilk işaretiydi. Ve en önemlisi müslümanlar için büyük önemi bulunan Mescid-i Aksa Yahudiler tarafından işgal edilmişti.

Osmanlı İmparatorluğu'nun 1918 yılında bölgeyi terketmesi Ortadoğu'da yaşayan halkların hiçbirine huzur getirmedi. Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzyıllar boyu adalet ve barış götürdüğü Kudüs ve Filistin topraklarında yaşayan Müslümanlar bugün bir arayış içindedirler. Bölgede yaşayan Hristiyanlar ve Yahudiler 400 yıl Ortadoğu topraklarını adil bir şekilde yöneten Osmanlı İmparatorluğu benzeri bir yönetim anlayışının, Ortadoğu'ya kalıcı bir barış getirmesini beklemektedir.

Türkiye, geliştireceği stratejilerle tüm Ortadoğu'da kalıcı barışı temin edebilecek tarihi birikime sahiptir. Müslüman Türk Milleti, tarih boyunca cihan devletleri kurmuş, insanlığa barışı, adaleti ve huzuru armağan etmiş, köklü ve zengin bir medeniyetin sahibidir. Geçmişte olduğu gibi bugün de milletimiz, sabrı, imanı ve güzel ahlakı ile, farklı din ve ırktan gelen insanları adalet ve hoşgörü potasında birleştirecek; tüm dünyanın özlemini çektiği barış ve güvenlik ortamını oluşturacaktır. 21. yüzyıl tüm Müslüman ve Türk halkları için aydınlık bir çağ olacaktır.

Kutsal Topraklar Nizama Muhtaç

20. yüzyılın en büyük değeri haline gelmiş olan petrolün yüksek miktarda çıkarılmasıyla büyük önem kazanan Ortadoğu, yüzyılın başından bu yana dünyanın en istikrarsız, en kanlı bölgelerinden biri haline gelmiştir.

Her geçen gün ısınan Ortadoğu'daki Filistin-İsrail ilişkileri, İsrail'in sivil halka yönelik gerçekleştirdiği saldırılarla kopma noktasına geldi. Kudüs Tugayları'na bağlı eylemci İzzettin El Masri'nin 18 kişinin ölümü ile sonuçlanan intihar saldırısının ardından İsrail savaş uçakları Ramallah'taki Filistin karakollarını vururken, İsrail polisi de Filistinliler için siyasi önemi bulunan Şark Evi'ndeki bürosunu kapattı. FKÖ yönetimi Şark Evi'ndeki Filistin bürosunun kapatılmasının barışa "ölümcül bir darbe" indirdiğini söyledi. Filistin-İsrail barış görüşmeleri askıya alınırken İsrail Başbakanı Ariel Şaron'un tüm Filistin halkına yapmış olduğu tehditler başta islam ülkeleri olmak üzere tüm dünyada tepki ile karşılandı.

Bu noktada olayları izleyen pek çok kişinin akıllarına şu soru geldi:

İsrail devletinin kuruluşundan (1948) bu yana kan ve gözyaşının hakim olduğu Ortadoğu topraklarında barış neden sağlanamıyor? Osmanlı İmparatorluğu döneminde her dinden ve milletten insanın huzur içinde yaşadığı bu topraklarda barışı kimler hangi amaçla getirmek istemiyor?

İsrail Devletinin Temeli

Ortadoğu'nun Osmanlı'nın elinden çıkması ile birlikte, önce sömürgeci devletlerin, daha sonra 1948'de kurulan İsrail Devleti'nin uyguladığı işgalci politika, yaklaşık 100 yıldır bölgede dirlik ve düzen bırakmamıştır.

19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında Balkanlarda yaşanana benzer bir süreç Ortadoğu'da da yaşanmıştır. Osmanlı'yı bu bölgeden uzaklaştırmak ve geride kalan tüm izlerini silmek isteyen güçler yine devreye girmiş ve Balkanlardakine benzer bir oyuna başlamışlardır. Özellikle de İngiltere ve Fransa'nın sömürgeci politikaları Ortadoğu'yu bitmek bilmeyen bir kargaşanın içine sürüklemiştir. Ortadoğu'nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının fark edilmesi ise, bölgeyi paylaşma yarışını hızlandırmıştır. İki ülke arasındaki Sykes-Picot anlaşması Fransa ve İngiltere'nin bu gizli planlarının bir belgesi niteliğindedir. 1916'da İngiltere temsilcisi Sir Mark Sykes ile Fransa temsilcisi M. F. George Picot arasında imzalanan sözkonusu anlaşma Osmanlı topraklarını İngiltere, Fransa ve Rusya arasında paylaştırırken, Filistin için de uluslararası bir statü öngörüyordu.

İşte bu ileride kurulacak olan İsrail Devleti için de ilk adımdı.

Sykes-Picot anlaşması bu bölgede bir Yahudi devleti kurulması için yapılan ilk girişim değildir. MS. 70 yılında bu topraklardan sürülmeleriyle birlikte dünyanın dört bir yanına dağılan Yahudilerin, Filistin hayali tarihin hiçbir döneminde sönmedi. 1890'ların başında aslen bir gazeteci olan Theodor Herzl'in önderliğinde dünyaya yayılmış olan Yahudilerin tekrar Filistin'e dönmeleri ve bağımsız bir devlet kurmaları için çalışmalara başlandı. Herzl, 21-31 Ağustos 1897'de Basle'da topladığı I. Siyonist Kongre'de temel hedef ve yöntemleri tespit etti. Bu amaçla örgütler toplandı, fonlar oluşturuldu, günümüz deyimiyle son derece organize bir "lobici"lik faaliyeti başladı.

 

İsrail Halkı da Barış İstiyor

İsrail'deki sivil toplum kuruluşlarının tüm basın kuruluşlarına göndermiş oldukları açıklamada Başbakan Şaron'un ve ordu yetkililerinin sivil halka karşı başlatmış oldukları saldırılara son vermeleri ve Filistin lideri Arafat'la derhal masaya oturmaları istendi. İsrail basınına sızan bilgilere göre, Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan gizli bir memorandumun ordu ve güvenlik kabinesine sunulmasıyla gerçekleştirilen girişimde, "Filistin lideri Yaser Arafat ile bir an önce masaya oturulması" çağrısı ile "Filistin Yönetimi'ne yönelik bir saldırının bölgesel bir savaşa yol açabileceği" uyarısında bulunuluyor.


Theodor Herzl Abdülhamid'e Ne Teklif Etti?

Filistin'de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi ırkçıları, diğer adıyla Siyonizm savunucuları, ilk önce topladıkları paralarla Filistin'de yaşayan Araplardan toprak satın almaya başladılar. Ancak asıl hedeflerine bu şekilde ulaşamayacaklarını biliyorlardı. Theodor Herzl 19 Mayıs 1901 tarihinde Sultan Abdülhamit'le yaptığı görüşmede, "Avrupa Borsasını ellerinde tutan Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğu'nun bütün borçlarını ödemesi karşılığında Filistin topraklarının onlara verilmesini" içeren gizli bir teklifte bulundu. Ancak bu teklif Sultan tarafından "Vatanın bir karış toprağı bile satılık değildir" tepkisiyle geri çevrildi.

Siyonistler Filistin topraklarında bağımsız bir Yahudi Devleti kurmaya karar verdiklerinde karşılaştıkları ilk sorunlardan biri bu topraklarda yaşayan Yahudi nüfusun azlığı idi. 1900'lerin başında Filistin'deki Yahudi nüfusu %10'un altında idi. Siyonistlerin çalışmaları ile 1920'lerde 100.000 olan Yahudi göçmen sayısı, 1939'a gelindiğinde toplam 1,5 milyon olan Filistin nüfusunun 445 bini Yahudi idi. Bundan yirmi yıl önce %10'dan daha az olan nüfus oranı, 1939'da %30'a ulaşmıştı. Nüfusla birlikte Yahudi yerleşim alanları da büyük bir hızla genişledi. 1947 yılına gelindiğinde ise Filistin'de 630 bin Yahudi, 1 milyon 300.000 Filistinli vardı. BM tarafından Filistin'in taksim edildiği 29 Kasım 1947'den İsrail Devleti'nin kurulduğu 15 Mayıs 1948'e kadar İsrailliler Filistin topraklarının önemli bir bölümünü ele geçirdi. Bu esnada Filistin köylerine yapılan baskınlar ve katliamlar sonucunda 500 kadar kent, kasaba ve köyde yaşayan 950 bin Filistinlinin sayısı 138 bine düştü. Bunların büyük bir bölümü öldürülmüş, bir bölümü de sürgün edilmişti. İleride İsrail ordusunu oluşturacak olan Siyonist terör örgütleri Müslüman köylerine ve kasabalarına gece baskınları düzenliyorlar ve Müslümanları kurşuna dizip, geçtikleri yerleri yakıp yıkıyorlardı. Bu şekilde 1948 ve 49 yıllarında yaklaşık 400 Filistin köyü haritadan silindi. Filistinlilerin geride bıraktıkları mallarına ise "Ülke Dışında Yaşayan Mal Sahiplerinin Mülkleri Yasası" ile Yahudiler tarafından el konuldu. 1947'den önce Filistin topraklarının %6'sına sahip olan Yahudiler, devlet resmen kurulduğunda tüm toprakların yaklaşık %90'ını ele geçirmişlerdi. Filistinli Araplara sadece Gazze Şeridi ve Batı Şeria olarak bilinecek iki ayrı bölge kaldı.


Theodor Herzl

Abdülhamid

Kuşkusuz Filistin topraklarında bugün yaşanan olaylar ile ilgili verilebilecek çok fazla bilgi, söylenecek çok söz, yapılacak çok yorum vardır. Ancak unutulmaması gereken gerçek, tüm bu yaşananlar karşısında vicdanlı insanların üzerine düşen sorumluluktur. Filistin'de yaşanan olaylar bir Arap-İsrail savaşından çok daha öte anlamlar ifade etmektedir. Herşeyden önce Filistin'de hakları ve toprakları zorla gaspedilmiş Müslüman halk, önemli bir arayış içerisindedir. Söz konusu mücadelenin geçtiği topraklar tüm İslam alemi tarafından kutsal kabul edilen topraklardır. Aslında Filistin halkı da tüm Müslüman aleminin mülkü olan Kudüs topraklarını terk etmemek için direnmektedir. İşte bu yüzden Filistin topraklarında devam eden bu büyük zulme dayanak sağlayan ideolojilerle fikri mücadele etmek, bir çözüm yolu bulmak tüm iman edenlerin üzerine düşen bir sorumluluktur.

Osmanlı'dan Sonra Ortadoğu

Osmanlı sonrasında oluşan karmaşık Ortadoğu'nun en ilginç özelliği, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek değil, sadece Fransa, İngiltere ve İsrail'in çıkarlarının öngördüğü şekilde belirlenmişti.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından Ortadoğu'da, bölgenin yeni hakimlerinin siyasi ve ekonomik çıkarlarına uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluşturdu. Bağdat vilayeti, "Irak" adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden de "Suriye" isimli bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi ise "Lübnan" adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise o zamana kadar sadece coğrafi bir bölge olan "Filistin" bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise "Transjordan" (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bu devlet bir süre sonra sadece "Ürdün" ismiyle anılmaya başlandı.

Cetvelle Çizilmiş Sınırlar

Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar. Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler... Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin'de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel ayrım da, kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi.

Osmanlı sonrasında oluşan bu karmaşık Ortadoğu'nun en ilginç özelliği ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek değil, sadece Fransa, İngiltere ve İsrail'in çıkarlarının öngördüğü şekilde belirlenmişti.

Bu yapay sınırlarla hedeflenen ikinci önemli husus ise yeni kurulan devletlerin siyasi istikrarı sağlayamayacak bir düzene göre şekillendirilmeleriydi. Çünkü birliğini kurmuş, siyasi istikrarını sağlamış ve ekonomik refaha ulaşmış bir devletin İngiltere, Fransa ve İsrail'in çıkarlarına uymayacağı açıktı.

Fransa ve İngiltere'nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örneğin, Suriye'deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye'de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.

Türkler Ortadoğu'ya Nizam Götürdü

Ortadoğu'da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail'in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın nedeni, Osmanlı-sonrası yapılan masabaşı düzenlemesiydi. Osmanlı sonrasında bölgede oluşan "otorite boşluğu" Batılı güçler tarafından hiçbir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere Ortadoğu'ya istikrar değil, bitmeyen çatışmalar ve savaşlar, dinmeyen gözyaşı ve kan getirdiler. İngiltere'nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm, kısa sürede bölgenin geneline yönelik bir tehdit haline geldi.

Osmanlı sonrasında Ortadoğu'da kalıcı bir düzen ve istikrar oluşturulmamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları değil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı. Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere "nizam" götürmeyi İlahi bir görev sayan bir hizmet anlayışıyla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatler düzensizlik gerektirdiğinde düzensizlik meydana getirdiler. Balkanlar'da ve Ortadoğu'da sözkonusu olan bu durumun yakın tarihi incelendiğinde, bölgesel farklılıklarla birlikte, Kafkasya ve Orta Asya için de geçerli olduğu görülecektir. Tıpkı Balkanlar ve Ortadoğu'da olduğu gibi, Osmanlı hinterlandı içinde yer alan Kafkasya ve Orta Asya'da da, Osmanlı hakimiyetinin sona ermesiyle birlikte barış ve güvenlik yerini, baskı, şiddet ve karmaşaya bırakmıştır.

GERİ