Kuran'da Kitap Ehli

İnsanları, Allah çok farklı topluluklar halinde yaratmıştır. Kiminin rengi, kiminin dili, kiminin ise inançları farklıdır. Bu farklılıklar, yüzyıllardır insanlar arasında bir husumet konusu olmuştur. İnsanlar arasında yaygın olan kanı, bu tarz farklılıklara sahip toplumların asla birarada huzur içinde yaşayamayacakları ve aralarında her zaman için bir uyuşmazlığın olacağı yönündedir. Oysa bu çok büyük bir yanılgıdır. Çünkü Allah, tüm insanları barış ve güvenliğe çağırmaktadır. Allah'ın elçileri aracılığıyla insanlara bildirdiği tüm dinler, insanları tek olan Allah'a iman etmeye davet etmekte, güzel ahlakı tavsiye etmekte ve kötü ahlaktan sakındırmaktadır. Müslümanlık dışındaki dinlerde de, bugün halen temel mesajlarının aynı şekilde olduğu görülmektedir. Bu nedenle, günümüzde oluşturulan bu suni çatışmaların gerçekte hiçbir dayanağı, mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır.

Kuran'da tevhid inancına sahip ve Allah'ın elçileri vasıtasıyla indirdiği dinlere mensup kişiler olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar, Ehl-i Kitap (kitap sahipleri) olarak anılırlar. İman edenlerin, Ehl-i Kitaba bakış açıları, aralarındaki ilişki ve sosyal hayattaki konumları, ayetlerde ve Peygamberimiz'in hadislerinde detaylı olarak tarif edilmiştir.

Ehli kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan birçok ahlaki değere, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için, kitap ehlinden kimselerin pişirdiği bir yemek, Müslümanlar için Kuran'da helal kılınmıştır. Aynı şekilde, Müslüman erkeklere kitap ehlinden kadınlarla evlenme izni verilmiştir. İslam tarihine bakıldığında Müslüman toplumlarda Ehl-i Kitaba her zaman için ılımlı ve hoşgörülü davranıldığı dikkat çeker.

Müslümanların ehli kitaba bakış açısı, Allah'a iman eden ve O'nun vahyine itaat eden insanlar olarak, ortak bir "iman" kelimesinde birleşmek yönündedir. Allah, bir Kuran ayetiyle bunu teşvik etmiştir:

"De ki: "Ey Kitap Ehli, bizimle sizin aranızda müşterek (olan) bir kelimeye (tevhide) gelin. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiç bir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp bir kısmımız (diğer) bir kısmımızı Rabler edinmeyelim." Eğer yine yüz çevirirlerse, deyin ki: "şahid olun, biz gerçekten müslümanlarız."
(Al-i İmran Suresi, 64)

Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler bu şekilde ortak bir kelimede birleştiklerinde, birbirlerinin dostu olduklarını anlayacaklar ve asıl düşmanın ateizm ile dinsizlik olduğunu gördüklerinde de, dünya çok daha farklı bir yer olacaktır.

Asırlardır süren çatışmalar, husumetler, korkular, terör eylemleri sona erecek ve "ortak bir kelime" üzerinde sevgi, saygı ve huzura dayalı yeni bir medeniyet kurulacaktır.

Türk-İslam Ahlakının Hoşgörü Ve Adaleti

Osmanlı Devleti "Milletler Sistemi" adı verilen idari bir sistemle yönetiliyordu ve bünyesinde onlarca halkı ve milleti barıdırıyordu. Hüküm sürdüğü 700 yıl boyunca sınırları içerisinde yaşayan, Türk ve Müslüman olmayan halkların, inançlarına dokunulmaması, en önemli özelliklerinden biriydi. Bu sayede İmparatorluğu oluşturan milletlerin tamamı kendi kimliklerini ve kültürlerini korumuşlardır. Osmanlı nizamının Balkanlar'da 500 yıl, Ortadoğu'da ise 400 yıl hüküm sürdüğü ve bu bölgelerde yaşayan halkların kültürlerini korudukları düşünülecek olursa, ne denli uygar bir yapı kurdukları anlaşılacaktır. Gerçekten de, 1514 yılında Yavuz Sultan Selim'in Kudüs'ü ve civarını fethi ile birlikte, Filistin'de başlayan 400 yıllık Osmanlı yönetimi, bu tarihe kadar kanlı bir geçmişe sahip olan Filistin'de, Osmanlı'nın diğer eyaletlerinde olduğu gibi barış, istikrar ve farklı inançların birarada yaşadığı bir huzur ortamının sağlanabileceğini göstermiştir.

Tarih, Türk-İslam ahlakının, Ortadoğu'ya adaletli, hoşgörülü, müşfik bir yönetim tarzı sunan tek inanç sistemi olduğunu göstermektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nun bölgeden çekilmesiyle bitmiş olan "Pax Ottomana" (Osmanlı Barışı) bugün hala telafi edilebilmiş değildir. Bu dönem belki de üç din içinde değerli olan Kutsal Topraklar'ın huzur ve güven içinde olduğu tek dönemdir.

Bugün de, Türk-İslam ahlakının en güzel örnekleri, Osmanlı Devleti'nin doğal mirasçısı konumundaki, Türkiye Cumhuriyeti'nde tekrarlanmaktadır. Yahudiler, Rumlar, Ermeniler ve diğer bütün topluluklar, ülkemizde huzur içinde yaşayabilmektedirler. Beraberlerinde getirdikleri din, kültür ve geleneklerini yaşama konusunda hiçbir zorlukla karşılaşmamaktadırlar. Bu bile Türk-İslam ahlakının getirdiği hoşgörü ve adaletin anlaşılması için yeterlidir.

Osmanlı'nın Ehl-i Kitaba Bakışı

Tarihçiler tarafından yazılan satırlar, İslam ahlakına sahip olan yöneticilerin her zaman için hoşgörüyle, merhametle ve adaletle hükmettiklerini ortaya koymaktadır. Osmanlı'nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması kuşkusuz tüm dünyanın kabul ettiği çok önemli bir gerçektir. Bugün de, Türk-İslam ahlakının en güzel örnekleri, Osmanlı Devleti'nin doğal mirasçısı konumundaki Türkiye Cumhuriyeti'nde tekrarlanmaktadır.

Kuran'da, Hıristiyanlar ve Yahudiler "Ehl-i Kitap" olarak isimlendirilirler. Bunun nedeni, her iki dinin mensuplarının da, Allah'ın indirdiği İlahi kitaplara tabi olmalarıdır. Hıristiyanların ve Müslümanların inançları pek çok yönden ortaktır. Aynı şekilde Yahudilik de İslam'la pek çok ortak inancı paylaşmaktadır. Her üç dinin mensupları da, Allah'ın insanlara Hz. Muhammed, Hz. İsa ve Hz. Musa ile beraber Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Davud, Hz Süleyman ve daha pek çok peygamber gönderdiğine inanmakta ve tüm bu peygamberleri sevmektedir. İslam'ın, Ehl-i Kitaba bakışı son derece adil ve merhametlidir.

İslam'ın Adil Tutumu

İslam'ın adil tutumu, Kuran'ın vahyedildiği yıllarda şekillenmişti. Üzerinde bulundukları coğrafya dolayısıyla Müslamanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerle sıkı ilişkiler içinde olmuşlar, birbirlerine zor dönemlerinde yardım etmişlerdir. Mekke'deki putperestlerin baskı ve işkenceleri altında inançlarını korumaya çalışan Müslümanların bir kısmını, azınlık oldukları dönemde kabul eden ve koruyan, Habeşistan'daki Hıristiyan Krallığı olmuştur. Elbette belirli dönemlerde bu yardımlaşmalar ve ilişkiler, bazı çatışmalarla kesilmiştir. Özellikle İslamiyet'in bütün Arabistan yarımadasında yayıldığı dönemde, bölgede yaşayan Yahudi ve Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında bazı mücadeleler de gerçekleşmiş, ancak bunlar asla diğer bir dinin özüne ve ortak mukaddes değerlerine zarar verme şeklinde olmamıştır. Daha da önemlisi Hz. Muhammed'in hayatta olduğu dönemde kabul edilen Medine Anlaşması'yla bütün bu dinlerin mensupları beraberce huzur ve güvenlik içinde, sorunsuz bir şekilde yaşamışlardır. Bu anlaşmanın özelliği, dönemin şartlarını da göz önünde bulundurarak, parça parça olan Arabistan siyasi haritasını, ırk, kavim ve de en önemlisi din ayırımı yapmaksızın birleştirmesidir.

Medine Vesikası

Peygamberimiz Mekke'den Medine'ye hicret ettikten sonra, çok farklı topluluklarla karşılaşmıştır. O dönemde, Medine'de büyük etkinliğe sahip olan Yahudiler, Hristiyan toplulukları ve o döneme kadar İslam'a girmemiş olanlar birarada yaşıyorlardı. Hz. Muhammed (SAV) böyle bir ortamda, toplumsal birliği ve barışı sağlamak amacıyla Medine'deki yapıyı çeşitli sözleşmelerle kaynaştırmış, yüzden fazla topluluk ile anlaşmalar yaparak uzlaşmaya varmıştır. Bunun sonucunda da, bir yüzyılı aşkın bir süredir birbirine karşı düşmanca duygular besleyen, farklı din ve ırklara sahip topluluklar, birarada ortak bir yaşam kurma şansını elde etmişlerdir. Hz. Muhammed bu sözleşme yoluyla her fırsatta birbirlerine saldıran, düşmanca duygular besleyen ve uzlaşamayan toplulukların arasındaki çatışmaların son bulabileceğini, onların anlaşarak birarada yaşayabileceklerini göstermiştir. Peygamberimizin hazırlattığı bu sözleşme kademeli bir biçimde 622 yılından 632'ye kadar uygulanmıştır. Bu vesika ile, kan ve akrabalık bağlarına dayalı kabile tarzı yapılanma aşılmış, coğrafi, kültürel ve etnik kökeni tamamen birbirinden farklı insanlar biraraya gelerek, bir birlik oluşturmuşlardır. Medine Vesikası'nda çok geniş bir din ve inanç özgürlüğü sağlanmıştır.

Peygamberimizin vefatından sonra onun yerine gelen halifeler de, onun gibi Allah'ın adaletini uygulama konusunda hassas davranmışlardır. Fethedilen ülkelerde hem oranın yerli halkı, hem de yeni gelenler barış ve güven içerisinde yaşamışlardır. Tarihçiler tarafından yazılan satırlar, İslam ahlakına sahip olan yöneticilerin her zaman için hoşgörüyle, merhametle ve adaletle hükmettiklerini ortaya koymaktadır. Hatta ilerki dönemlerde, İslam'ın bayrağını devralan Selçuklular ve Osmanlılar'ın bu adil tavrı bütün dünyaya örnek olmuştur. Asırlar boyunca 3 kıtaya nizam veren Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihi bu tür hoşgörü örnekleriyle doludur.


Avrupa'nın Katı Dönemi ve Osmanlı Nizamı

www.turkdunyasi.org

Osmanlı nizamının tarihteki en büyük imparatorluklardan biri olma yolunda ilerlediği dönemler de, Avrupa devletleri katı, baskıcı ve müsamahasız bir yönetim anlayışına sahiptiler. Pek çok Avrupa ülkesinde, Müslümanlara, Yahudilere ve Hristiyan inancına sahip olan Protestanlara baskılar uygulanmış, gettolara hapsedilmiş, hatta kimi zaman toplu katliamlara hedef olmuşlardı.
Özellikle İspanya Krallığı, İber Yarımadası'nda Müslümanların ve Yahudilerin varlığına tahammül edememiş ve her iki topluma karşı büyük bir vahşet uygulamıştı.

O dönemde İspanya topraklarının büyük bölümüne hakim olan Katolik krallar, daha önceden Müslüman Endülüs yönetimi altında huzur içinde yaşayan Yahudilere büyük baskılar uygulamışlardır. Endülüs'te, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudiler birarada barış içinde yaşayabilirken, Katolik krallar tüm ülkeyi zorla Hıristiyanlaştırma çabasına girmiş, bu amaçla Yahudilere baskı uygularken Müslümanlara karşı da açıkça savaş ilan etmişlerdir.

Sonuçta 1492 yılında hem İspanya'nın güneyindeki Granada bölgesine sıkışan son Müslüman yönetim yıkılmış ve Müslümanlara karşı korkunç bir katliam uygulanmış, din değiştirmeyi kabul etmeyen Yahudiler de ülkeden sürülmüştür.

Bu ortamda Osmanlı'nın kurduğu idarenin son derece insancıl olması kuşkusuz tüm dünyanın kabul ettiği çok önemli bir gerçektir. İspanya ve Portekiz'deki Katolik devletler tarafından katliama ve sürgüne maruz bırakılan Yahudilerin, Sultan II. Bayezid döneminde Osmanlı topraklarına yerleştirilmeleri İslam ahlakının getirdiği hoşgörünün bir diğer çarpıcı örneğidir.

Son derece dindar bir padişah olarak tarihe geçmiş olan Sultan II. Beyazid, 1492 yılında, Osmanlı donanmasını, zulme uğrayan Yahudileri kurtarmak ve Osmanlı topraklarına getirmekle görevlendirdi. O döneme kadar kendi topraklarında yaşayan Yahudilere adaletli davranan Osmanlı Devleti, bu dönemden sonra yüzyıllar boyunca dünya üzerindeki yahudilerin hamiliğini yaptı.

GERİ