|
İMTİHANIN
SIRRI
Dünyanın geçici bir
yurt olduğu ve asıl yurdun ahiret olacağı Allah tarafından tarihin
başından bu yana insanlara açıklanmıştır. Buna rağmen insan, çok
kısa süren dünya hayatına yönelir ve nefsine fayda sağlamaya çalışır.
Halbuki olayları biraz akılcı değerlendirebilen ve gerçekleri düşünen
bir insan, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz
olduğunu görüp anlar.
Allah, dünya hayatını,
insanlardan hangilerinin daha güzel davranışlarda bulunacağını,
kimlerin sadakat gösterip, Kendisi'ne bağlı kalacağını denemek için
yaratmıştır. Başka bir deyişle dünya, Allah'tan korkup sakınanlarla,
O'na nankörlük edenleri ayırt etmek için hazırlanmış bir imtihan
yeridir. Bu imtihan yerinde güzelliklerle çirkinlikler, iyiliklerle
kötülükler, eksikliklerle mükemmellikler biraraya konmuş ve kusursuz
bir imtihan sistemi kurulmuştur. İnsanlar, imanlarının ortaya çıkması
için türlü şekillerde denenmektedirler. Sonuçta da Allah'ı hakkıyla
tanıyıp, takdir edebilenler inkarcılardan ayrılacak ve kurtuluşa
ereceklerdir.
ÖNCE
ALLAH'I SIFATLARIYLA TANIMALIYIZ
Bu imtihanın sırrını
anlayabilmek için öncelikle evrene tamamen hakim olan Yaratıcı'yı
çok iyi tanımak gerekir. O, gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki
herşeyi yoktan var eden, her varlığın Kendisine muhtaç olduğu, hiçbir
şeye ihtiyacı olmayan ve bütün eksikliklerden uzak olan Allah'tır.
İnsanı da yoktan var etmiş, ona sayısız özellikler ve nimetler vermiştir.
Hiçbir insan işitmeyi, görmeyi, yürümeyi, sinir ve kas sistemlerini
düzenli olarak çalıştırabilmeyi, solunum sistemi oluşturup nefes
almayı ve bunun gibi yaşam için şart olan sayısız özelliklerini
kendi başına elde etmemiştir. Daha insan bunları idrakten bile yoksunken
Allah tarafından bu sistemler vücuduna yerleştirilmiştir.
Tüm bu nimetlerin
karşılığında insanlardan istediği ise, Kendisine kulluk etmeleridir.
Fakat insanların büyük bölümü ayetin ifadesiyle "zalim ve nankör"
bir karakter göstererek Rablerine şükretmeyi, O'na boyun eğmeyi
ve itaat etmeyi unuturlar, O'nun koyduğu sınırları çiğnerler. Kendilerinin
büyük bir güce sahip olduklarını, bu dünyadan çok uzun bir süre
ayrılmayacaklarını düşünürler.
Bu yüzden de tüm
amaçları dünyayı yaşamaya yöneliktir. Ölümü unutur, ölümden sonraki
yaşantıları için hiçbir hazırlık yapmazlar. En büyük amaçları, imkanları
elverdiğince kendilerine iyi bir yaşantı sağlamak, burada geçirdikleri
her anı kendilerince en iyi şekilde değerlendirmektir. İnsanların
dünyaya olan bu bağlılıklarını Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
"Gerçek
şu ki bunlar, çarçabuk geçmekte olan (dünya)ı seviyorlar. Önlerinde
bulunan ağır bir günü bırakıyorlar."
( İnsan Suresi, 27)
Allah'ı unutmuş olan inkarcılar yaşamları boyunca böyle bir çaba
içindedirler ama ayette ifade edildiği gibi bu dünyanın önemli bir
sırrı vardır; dünya hayatı çarçabuk geçmektedir. Dünyaya bağlananların
unuttukları, düşünmeye yanaşmadıkları, hatırlatıldığında kaçtıkları
bir konudur bu. Ancak ne kadar kaçmaya çalışsalar da hiç değişmeyecek
bir gerçektir.
Bunu anlayabilmek
için bir örnek üzerinde düşünebiliriz.
BİRKAÇ
SANİYE Mİ, BİRKAÇ SAAT Mİ?
Bir tatil anı düşünün:
Sonunda, iki saat süren yolculuğun ardından uzun süredir planladığınız
tatile çıkmayı başardınız ve seçtiğiniz tatil köyüne vardınız. Tatil
köyü çok kalabalıktı, sizin gibi tatile çıkan yüzlerce kişi vardı
etrafta. Resepsiyonda tanıdık yüzlerle karşılaştınız ve hepsiyle
selamlaştınız. Daha fazla vakit kaybetmeden deniz kıyısına inmek
için acele etmeye başladınız. Hemen üstünüzü değiştirerek kumsala
indiniz. Karşınızda harika bir deniz ve kumsal duruyordu. Hava ise
gerçekten insanı bunaltacak kadar sıcaktı. Ve sonunda denize girip
yüzmeye başladınız. Fakat yüzerken bir ses duydunuz: "Uyan
! Saat 8 oldu!"
Bir anda duyduğunuz
bu sese hiçbir anlam veremezsiniz. Duyduğunuz sesle bulunduğunuz
ortam arasında bağlantı kurmaya çalışırsınız, fakat ilk anda başaramazsınız.
Sonunda yavaş yavaş gözlerinizi açıp uyanırsınız. Gözleriniz bulunduğunuz
odaya alışıp da şuurunuz yerine geldiğinde rüya gördüğünüzü fark
edersiniz. Gerçekten de çok şaşırırsınız. "Herşey o kadar gerçekti
ki, saatlerce yolculuk yaptım, masmavi denizi gördüm, çevremde bir
sürü tanıdık insanla karşılaştım, hatta şu an kış olmasına rağmen
o müthiş sıcağı bile hissettim" diye tüm samimiyetinizle şaşkınlığınızı
ifade edersiniz.
Rüyanızda çok uzun
bir vaktin geçmiş olduğunu sanmanıza rağmen tüm rüya yalnızca birkaç
saniye sürmüştür. Ne kadar aksini ispat etmek isteseniz de bunun
yalnızca birkaç saniyelik bir rüya olduğunu kabul etmek durumunda
kalırsınız.
GERÇEK
YURT; AHİRET
İşte çok kısa süren
dünya hayatını tüketip de ahirete giden inkarcıların şaşkınlığı
da aynı bu şekilde olacaktır. Çok uzun süreceğini zannettikleri
dünya hayatı onları aldatmıştır. Öyle ki kimi bin yıl, kimi bin
yıldan da fazla hayatlarını sürdürebilecekleri gibi bir hisse kapılmışlardır.
Oysa ölümlerinin ardından diriltildiklerinde, dünyada aslında çok
az bir süre kaldıklarını anlayacaklardır. Bu durum Kuran'da şöyle
anlatılır:
"Dedi
ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?"
Dedi ki: "Bir
gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor."
Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz"
(Müminun Suresi, 112-114)
10 yıl yaşamış bir insan da 100 yıl yaşamış bir insan da yukarıdaki
ayetlerde ifade edildiği gibi dünyada en fazla bir gün kadar ömür
sürdüğünü eninde sonunda fark edecektir. Tıpkı rüyadan uyanan ve
çok uzun bir tatil geçirdiğini zannederken yalnızca birkaç saniyenin
geçtiğini farkeden insan gibi... Hatta yaşadığı ömür ona öyle kısa
gelecektir ki, aşağıdaki ayette bildirildiği gibi büyük hırslarla
geçirdiği ve yıllarca süren hayatının yalnızca bir saat içine sığdığına
yemin dahi edecektir:
"Kıyamet saatinin kopacağı gün, suçlu-günahkarlar,
tek bir saatin dışında (dünya hayatı) yaşamadıklarına and içerler.
İşte onlar böyle çevriliyorlardı." (Rum Suresi, 55)
Herkesin kesin olarak bildiği gibi dünyadaki yaşam süresi sınırlıdır.
Ya bir gün, ya birkaç saat ya da 70 yıl... Ve herkes şunu da kesin
olarak bilir ki sınırlı olan herşey eninde sonunda bitecektir. Bir
insan 80 yıl da yaşasa, 100 yıl da yaşasa her geçen gün kaçınılmaz
olan sona doğru ilerler. Bunun örneklerini istisnasız herkes kendi
hayatında görmüştür. Düşünün ki, uzun vadeli olarak yaptığınız her
planla eninde sonunda karşılaşmışsınızdır. Şu anda geriye dönüp
baktığınızda söyleyeceğiniz ilk söz "ne kadar çabuk geçti!"
olacaktır.
"Her
nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla da deneyerek
imtihan ediyoruz ve siz Biz'e döndürüleceksiniz."
(Enbiya Suresi, 35)
KURAN
MUCİZELERİ
Yağmurdaki
Ölçü
Kuran'da
yağmur hakkında verilen bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir
ölçü ile indirildiğidir. Zuhruf Suresi'nde şöyle buyrulur:
"Ki O,
belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi
'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden
diriltilip) çıkarılacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 11)
Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir.
Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır.
Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir
yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge
içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki
hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip
olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay
olarak gerçekleştiremez.
Eğer bu miktarda
en küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük bir
ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir.
Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran'da bildirildiği gibi,
yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.
ALLAH'IN
İSİMLERİ
Basir
(İyi gören)
"Onlar,
üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar
mı? Onları Rahman (olan Allah')tan başkası (boşlukta) tutmuyor.
Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir." (Mülk Suresi,
19)
İnsanın görme kapasitesi
kuşkusuz çok sınırlıdır. Çıplak gözle görebileceği mesafe en fazla
birkaç kilometre ötesidir. Üstelik bu da ancak açık bir havada,
yüksek bir yerden bakıyorsa mümkün olur. Ancak şartlar ne kadar
uygun olsa da görebildiği en uzak yer onun için hayal meyal farkedilebilen,
puslu bir görüntüden başkası değildir.
İnsan belki de sınırlı
yeteneği sebebiyle kendisini de hiç kimsenin göremeyeceğini zanneder.
Gizli bir iş yaparken, saklanırken, etrafında hiç insan yoksa, kimse
tarafından görülmediğinden emindir. Bu tarz ortamlarda insanlar
istedikleri herşeyi yapabileceklerini, hiç kimseye karşı sorumlu
tutulamayacaklarını, yaptıkları hataların asla karşılarına çıkmayacağını
sanırlar.
Oysa bu bir yanılgıdır.
Çünkü insanın unuttuğu çok önemli bir gerçek vardır: Allah her an
herşeyi tüm detaylarıyla görendir.
İnsan gözleriyle
ancak belli bir alanı görebilirken, Allah o kişinin bulunduğu odayı,
onun dışında diğer odaları, o evin tamamını, o evin içinde bulunduğu
şehri, onun da içinde bulunduğu ülkeyi, onları içine alan kıtayı,
bütün bunların tamamını kapsayan dünyayı, tüm gezegenleri, uzayı
ve onun da ötesindeki boyutları aynı anda görmektedir.
"Senin
içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun
herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki,
ona (iyice) daldığınızda, biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım.
Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı)
kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir
kitapta (kayıtlı) olmasın. "
(Yunus Suresi, 61)
"Namazı
dosdoğru kılın, zekatı verin; önceden kendiniz için hayır olarak
neyi takdim ederseniz, onu Allah katında bulacaksınız. Şüphesiz
Allah, yaptıklarınızı görendir. "
(Bakara Suresi, 110)
"Allah
katında onlar derece derecedir. Allah yaptıklarını görendir. "
(Al-i İmran Suresi, 163)
"De ki:
"Sizi inşa eden, size kulak, gözler ve gönüller veren O'dur.
Ne az şükrediyorsunuz?
"De ki: "Sizi yeryüzünde üretip-türeten O'dur.
"Siz O'na toplanıp götürüleceksiniz" (Mülk Suresi,
23-24)
Her insan birçok defa
tanıdık biriyle göz göze gelip merhabalaşmıştır. Peki bu bir-iki
saniyelik sürecin oldukça uzun ve karmaşık bir hikayesi olduğunu
biliyor muydunuz?
Bir akşamüstü deniz
kıyısında iki adamın ayrı ayrı oturduklarını varsayın. İyi dost
olmalarına rağmen henüz birbirlerini fark etmemişler. Adamlardan
birisinin, henüz görmediği arkadaşına doğru yüzünü çevirmesi, bir
biyokimyasal olaylar zincirini başlatır: Arkadaşının vücudundan
yansıyan ışık, saniyede 10 trilyon foton (ışık parçacığı) geçecek
şekilde gözbebeğine varır. Işık önce bu merceğin daha sonra da göz
yuvalarını dolduran sıvının içinden geçer ve retinanın üzerine düşer.
Görme
Olayı Nasıl Gerçekleşir
Dışarıdaki cisimlere
göre, retinanın farklı noktalarına farklı ışık demetleri düşer.
Örneğimizdeki kişinin arkadaşının gördüğü anı düşünelim. Arkadaşının
yüzündeki bazı noktalar, örneğin kaşları koyu renklidir ve retinanın
üzerindeki bazı hücrelere çok zayıf bir ışık düşmesine neden olur.
Bu hücrelerin yanında bulunan diğer bir grup hücre ise, arkadaşının
alnından gelen ışıkla muhatap olur, yani daha fazla ışık alır. Arkadaşının
tüm yüz hatları, etraftaki diğer detaylar dahil, bu şekilde retinanın
farklı hücre gruplarına farklı ışıklar düşürür.
Peki retinanın üzerine
düşen bu ışıklar ne gibi bir etki oluşturur?
Bu sorunun cevabı
gerçekten çok karmaşıktır ve anlaşılması da biraz zordur. Ama gözdeki
olağanüstü tasarımı inceleyebilmek için, bu cevabı ana hatlarıyla
incelemek yerinde olacaktır.
Fotonlar retinadaki
hücrelere çarptıklarında, adeta birbiri ardına ustaca dizilmiş domino
taşlarını harekete geçirir. Bu durum çeşitli proteinlerin şekil
değiştirmesine ve aralarında bazı birleşmelerin olmasına sebebiyet
verir. Pek çok kimyasal reaksiyon zincirinin ardından, görme olayının
son aşamasında gerçekleşen bazı işlemler neticesinde "elektrik
uyarıları' oluşur. Sinirler bunları beyne aktarır ve orada da "görme"
dediğimiz işlem yaşanır.
Görmenin
Sonrası
Buraya kadar anlatılanlar,
sadece sahildeki adamın, arkadaşından yansıyarak gözüne gelen fotonlarla
ilk temasıdır. Retina hücreleri, karmaşık kimyasal işlemler sayesinde
fotonları algılamış ve elektrik sinyalleri üretmiş olur. Bu sinyallerde
öyle bir bilgi vardır ki, söz konusu arkadaşın yüzü, vücudu, kıyafeti,
saçının rengi ya da yüzündeki küçücük bir iz bile işlenmiştir. Sadece
bu kişinin değil, etraftaki her cismin en küçük detayı bile atlanmamış
ve elektrik sinyallerine kodlanmıştır. Ama bir de bu sinyallerin
beyne ulaştırılması gerekmektedir. Peki bu sinyaller beyne nasıl
ulaştırılır?
Gözdeki 40 temel
parçadan biri olan kornea, gözün en önünde yer alan saydam bir tabakadır.
Işığı pencere camı kadar kusursuz bir biçimde geçirir. Vücudun başka
hiçbir yerinde benzeri olmayan bu dokunun, tam gereken yerde, yani
gözün önünde bulunması, elbette bir tesadüf olamaz. Gözdeki önemli
parçalardan biri de bu organımıza rengini veren iris tabakasıdır.
Korneanın hemen arkasında yer alan iris, ortasındaki boşluğu genişletip
daraltarak göze giren ışık miktarını ayarlar. Parlak bir ışıkta
hemen daralır. Karanlıkta ise göze daha çok ışık alabilmek için
genişler. Benzer bir ışık ayar sistemi kameralarda da kullanılır.
Ama hiçbir kamera iris kadar başarılı değildir.
Retina moleküllerinin
hareketiyle uyarılan sinir hücreleri (nöronlar), tepki gösterir.
Bu tepki kimyasaldır; bir nöron harekete geçtiği anda yüzeyindeki
protein molekülleri aniden şekillerini değiştirir. Bu hareket, pozitif
elektrik yüküne sahip olan sodyum atomlarının akışını bloke eder.
Elektrik yüklü atomların akışındaki bu değişiklik, hücrenin içinde
bir voltaj farklılığına neden olur. Voltaj farklılığı, elektrik
sinyali demektir. Bu sinyal, milimetre cinsinden ifade edilen bir
mesafeyi kat ettikten sonra sinir hücresinin ucuna ulaşır. Ancak
burada bir sorun vardır: İki sinir hücresi arasında bir boşluk bulunmaktadır
ve elektrik sinyalinin bu boşluğu aşması için özel bir önlem gereklidir.
Nitekim bu önlem alınmıştır: İki sinir hücresi arasında bulunan
bazı özel serbest moleküller, sinyali taşıma işini üstlenir. Bir
milimetrenin dört ile kırkta biri kadar bir mesafe kat ederek diğer
nörona ulaşır ve mesajı tekrar iletir. Retinadan gelen elektrik
uyarısı, bu sayede bir nörondan bir diğer nöron hücresine iletilerek
ilerler ve beyne varır.
Bir
Yaratılış Mucizesi
Burada, bu özel sinyaller
görme korteksine gider. Bu görme korteksi 2.5 mm kalınlığında 13
m2 alanında üst üste binmiş doku tabakalarından oluşmuştur. Bu tabakaların
bir tanesi yaklaşık 17 milyon nöronu içerir. Gelen sinyali ilk olarak
4. tabaka alır. Ön bir analiz yapar ve bilgiyi diğer tabakalardaki
nöronlara ulaştırır. Her aşamada her bir nöron diğer bir nörondan
sinyal alabilir.
Bu sayede dışarıdaki
adamın görüntüsü, kusursuz bir biçimde beynin "korteks"
adı verilen merkezinde oluşur. Ancak bir de bu kişinin tanınabilmesi
için, hafıza hücrelerinin yoklanması, bu kişinin yüzü ile hafızadaki
bilgilerin karşılaştırılması gerekmektedir. Bu iş de başarı ile
yapılır. Hatta adamın yüzü, beyin korteksindeki görüntüde, hafızadaki
yüz bilgisine göre biraz daha renksiz duruyorsa, kişi bu farkı hissedecek
ve "arkadaşımın yüzü bugün acaba neden solgun" diye düşünecektir.
Böylece bir saniyeden çok daha kısa bir zaman dilimi içinde, "görme"
ve "tanıma" gibi iki ayrı mucize gerçekleşmiş olur. Buraya
kadar kısa bir özet olarak anlatılan görme olayı Allah'ın yaratma
sanatında hiçbir ortağı olmadığının, Allah'ın herşeyi kusursuz bir
şekilde yarattığının delillerinden bir tanesidir.
Göz ancak, kornea,
iris, göz bebeği, göz merceği, koroid sklera, retina, göz merceğini
tutan kaslar, fovea ve gözün beyinle bağlantısını sağlayan optik
sinirler aynı anda, gelişmiş olarak şu andaki yerlerinde var olurlarsa
görevini yerine getirebilir. Bu yüzden gözün, zaman içinde basamak
basamak gelişmiş olmasına imkan yoktur.
|