|
EVRİM
YALANI, YARATILIŞ GERÇEĞİ
Evrim teorisi, yaratılış
gerçeğini reddetmek maksadıyla ortaya atılmış, ancak başarılı olamamış
bilim dışı bir safsatadan başka bir şey değildir. Canlılığın, cansız
maddelerden tesadüflerle oluştuğunu iddia eden bu teori, evrenin
Allah tarafından yaratılmış olduğunun ortaya çıkmasıyla, aslında
artık yıkılmış durumdadır. Evreni yaratan ve en ince ayrıntısına
kadar düzenleyen Yüce Allah'tır. Canlıların tesadüflerin ürünü olduklarını
savunan evrim teorisinin doğru olması bilimsel olarak mümkün değildir.
Evrim teorisi bilimsel bulgular tarafından reddedilmiştir. Canlılıkta
var olan tasarım, cansız dünyadaki tasarımdan daha da kompleks ve
çarpıcıdır. Örneğin, atomların ne denli karmaşık tasarımlarla bir
araya getirildiklerini, bunlar kullanılarak yapılan protein, enzim
ve hücre gibi yapıların ne denli olağanüstü kompleks mekanizmalar
olduklarını gözlemleyebiliriz.
İşte canlılığa hakim olan tasarım gerçeği, 20. yüzyılın sonunda
Darwinizm'i geçersiz kılmış durumdadır.
Tesadüf Değil Yalnızca Yaratılış
Evrim teorisi, tarihi
eski Yunan'a kadar uzanan bir öğreti olmasına karşın, 19. yüzyılda
ortaya atıldı. Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli
gelişme, Charles Darwin'in 1859 yılında yayınlanan "Türlerin
Kökeni" adlı kitabıydı. Darwin bu kitapta dünya üzerindeki
farklı canlı türlerinin Allah tarafından ayrı ayrı yaratıldıklarına
karşı çıkıyordu. Darwin'e göre, tüm türler birbirini takip eden
sayısız tesadüf sonucunda meydana gelmişlerdi. Başta tesadüfen oluşan
bir hücre, uzun zaman içinde küçük değişimlerle başka canlıları
oluşturmuştu.
Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel bulguya dayanmıyordu; kendisinin
de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık yürütme" idi.
Hatta, Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları" başlıklı
uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok temel soru karşısında
açık veriyordu.
Darwin, teorisinin önündeki zorlukların gelişen bilim tarafından
aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini zamanla güçlendireceğini
umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak gelişen bilim,
Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin tüm iddialarını birer
birer dayanaksız bırakmıştır.
Teorinin İlk Basamakta İflası
Evrime göre "ilk
hücre" nasıl ortaya çıkmıştır? Tek bir hücrenin nasıl olup
da milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu, bilimsel olarak
açıklanamamaktadır. Evrim teorisi, hiçbir yaratıcı müdahaleyi kabul
etmediği için, o "ilk hücre"nin tamamen plansız olarak,
tesadüfen oluştuğunu iddia eder. Yani teoriye göre, cansız maddeler,
tesadüfen ortaya canlı bir hücre çıkarmış olmalıdır. Ancak bu, biyoloji
kanunlarına tamamen aykırı bir iddiadır.
Hayat Tesadüfen Başlayamaz
Ortaçağ'dan beri
cansız maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerine
inanılıyordu. Örneğin böceklerin yemek artıklarından, farelerin
de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Etlerin kurtlanması
da cansız maddelerden canlı türeyebildiğine bir delil sayılıyordu.
Oysa etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmaz, ancak
sineklerin bıraktıkları larvalardan çıkabilir. Ancak Darwin'in yaşadığı
dönemde, Dünya cansız maddeden hayat oluşabileceğine inanıyordu.
Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, Louis Pasteur,
evrimin bu temel inancını kesin olarak çürüttü. Pasteur deneylerinin
sonucunu şöyle özetlemişti: "Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği
iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür."
1953 yılında Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından tesadüfen
canlı oluşabileceğini gösterebilmek için bir deney düzenlendi. Miller,
ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları birleştirdi
ve proteinlerin yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit)
sentezledi. Deney o yıllarda evrim adına önemli bir kanıt gibi tanıtıldı.
Ancak bu deneyin geçersiz olduğu ve deneyde kullanılan atmosferin
gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda
ortaya çıktı. Uzun süren bir sessizlikten sonra Miller'in kendisi
de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf etti.
Hayatın kökenini evrimle açıklamak için 20. yüzyıl boyunca yürütülen
tüm çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı. Jeffrey Bada, evrimci
Earth dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği
şöyle kabul eder:
"Bugün, 20. yüzyılı
geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla girdiğimizde sahip olduğumuz
en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız: Hayat yeryüzünde
nasıl başladı?"
Canlıların Kompleks Yapısı
En basit sanılan
canlılar bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahiptir. Hücre,
bütün teknolojik ürünlerden daha karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın
en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız maddeler bir araya getirilerek
canlı bir hücre üretilememektedir.
Bir hücrenin meydana gelmesi için gereken şartlar, asla tesadüflerle
açıklanamaz. Hücrenin en temel yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal
olarak sentezlenme ihtimali; 500 parçadan(aminoasit) oluşan ortalama
büyüklükte bir protein için, 10950'de 1'dir. Ancak matematikte
1050'de 1'den küçük ihtimaller "imkansız" sayılırlar.
Bu nedenle değil bir hücrenin şans eseri meydana gelmesi, tek bir
proteinin bile meydana gelmesi yaratılış dışında mümkün değildir.
Bugün genom projesinin sonuçları da, hücrenin asla tesadüfen oluşamayacağını
göstermektedir. Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi
saklayan DNA, inanılmaz bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının içerdiği
bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 1000 ciltlik bir kütüphane
oluşturacağı hesaplanmaktadır.
Bu arada DNA, belli
proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile yapılabilmektedir. Ama bu
enzimler de ancak DNA'daki bilgiler sayesinde üretilmektedirler.
Birbirine bağımlı olduklarından, hayat için ikisinin de aynı anda
var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın tesadüfen yavaş yavaş oluştuğu
senaryosunu çıkmaza sokmaktadır. San Diego California Üniversitesi'nden
ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American dergisinin
Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
"Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik
asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak
oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan
diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın
kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna
varmak zorunda kalmaktadır."
Eğer canlılığın tesadüfen ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda
bilinçli olarak "yaratıldığını" kabul etmek gerekir. Bu
gerçek, amacı yaratılışı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz
kılmaktadır.
Doğal Seçilim Yeni Tür Çıkarmaz
Darwin, evrim iddiasını
tamamen "doğal seleksiyon" mekanizmasına bağlamıştı. Doğal
seleksiyon, "doğal seçilme" demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi
içinde, çevre şartlarına daha uygun ve daha güçlü canlıların hayatta
kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanların avladığı
bir geyik sürüsünde, hep daha hızlı koşan geyikler hayatta kalacaktır.
Böylece geriye, hızlı ve güçlülerden oluşacak bir geyik sürüsü kalacaktır.
Ama bu mücadele hiç bir şekilde, geyikleri evrimleştirmez, onları
başka bir canlı türüne, örneğin atlara dönüştürmez.
Bu nedenledir ki, "doğal seleksiyon" mekanizması hiçbir
evrimleştirici güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı
ve Türlerin Kökeni adlı kitabında "Faydalı değişiklikler oluşmadığı
sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz" demek zorunda kalmıştı.
Peki bu "faydalı değişiklikler" nasıl oluşabilirdi? Darwin,
kendi döneminin ilkel bilim anlayışı içinde, bu soruyu Lamarck'a
dayanarak cevaplamaya çalışmıştı. Lamarck'ın iddiasına göre, canlılar
yaşamları sırasında edindikleri fiziksel değişiklikleri sonraki
nesle aktarııp, nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda
yeni türler ortaya çıkabilirdi. Örneğin Lamarck'a göre zürafalar
ceylanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların yapraklarını yemek için
çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı.
Darwin de benzeri örnekler vermiş, örneğin Türlerin Kökeni adlı
kitabında, yiyecek bulmak için suya giren bazı ayıların zamanla
balinalara dönüştüğünü iddia etmişti.
Ama Mendel'in keşfettiği
ve 20. yüzyılda gelişen genetik bilimiyle kesinleşen kalıtım kanunları,
canlının kazandığı özelliklerin sonraki nesillere aktarılamayacağını
gösterdi. Böylece doğal seleksiyon "tek başına" ve dolayısıyla
tümüyle etkisiz bir mekanizma olarak kaldı.
Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar
Darwinistler ise
bu çöküşe bir çözüm bulabilmek için 1930'ların sonlarında, "Modern
Sentetik Teori"yi, ya da daha yaygın ismiyle Neo-Darwinizm'i
ortaya attılar. Neo-Darwinizm, "faydalı değişiklik sebebi"
olarak mutasyonları ekledi. Mutasyonlar DNAda radyasyon gibi dış
etkiler sonucunda oluşan bozulmalardır.
Bugün de hala dünyada evrim adına geçerliliğini koruyan model Neo-Darwinizm'dir.
Teori, yeryüzünde bulunan milyonlarca canlı türünün, bu canlıların,
kulak, göz, akciğer, kanat gibi sayısız kompleks organlarının "mutasyonlara",
yani genetik bozukluklara dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu
iddia etmektedir. Ama teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel
gerçek vardır: Mutasyonlar canlıları geliştirmezler, aksine her
zaman için canlılara zarar verirler.
Bunun nedeni çok basittir: DNA çok kompleks bir düzene sahiptir.
Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir etki ancak zarar
verir. Amerikalı genetikçi B.G. Ranganathan bunu şöyle açıklar:
"Mutasyonlar
küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler
ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik, mutasyonların
evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek
derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal
bir değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde
meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir.
Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz
olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir."
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı, yani genetik bilgiyi geliştiren
mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm mutasyonların zararlı olduğu
görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin "evrim mekanizması"
olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları sadece tahrip
eden, sakat bırakan bir genetik olaydır. (İnsanlarda mutasyonun
en sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette tahrip edici bir mekanizma
"evrim mekanizması" olamaz. Doğal seleksiyon ise, Darwin'in
de kabul ettiği gibi, "tek başına hiçbir şey yapamaz."
Bu gerçek bizlere doğada hiçbir "evrim mekanizması" olmadığını
göstermektedir. Evrim mekanizması olmadığına göre de, evrim denen
hayali süreç yaşanmış olamaz.
Fosil Kayıtları: Ara Formlardan Eser Yok
Eğer evrim yaşanmışsa,
sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir.
Örneğin geçmişte, yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır.
Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri
kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş
sürecinde oldukları için de, sakat, eksik ve kusurlu canlılar olmalıdır.
Evrimciler bu teorik yaratıklara "ara-geçiş formu" adını
verirler.
Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının
ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve
bu ucube canlıların kalıntılarına fosil kayıtlarında bol bol rastlanması
gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu şöyle açıklamıştır:
"Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş
çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının
kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir."
Darwin'in Yıkılan Umutları
Ancak 19. yüzyılın
ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları
yapıldığı halde bu ara geçiş formlarına rastlanamamıştır. Yapılan
kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin
beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz
ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermiştir.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci
olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:
"Sorunumuz şudur:
Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar
seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılaşırız; kademeli
evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz."
Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı türleri, aralarında hiçbir geçiş
formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden ortaya çıkmaktadırlar.
Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası, bu canlı türlerinin
yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delildir. Çünkü bir canlı
türünün, kendisinden evrimleştiği hiçbir atası olmadan, bir anda
ve kusursuz olarak ortaya çıkmasının tek açıklaması, o türün yaratılmış
olmasıdır. Fosiller ise, canlıların yeryüzünde eksiksiz ve mükemmel
bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani "türlerin
kökeni", Darwin'in sandığının aksine, evrim değil yaratılıştır.
Darwinizmi çürüten 3 temel aşama:
1. ilk canlı
organizmanın tesadüfen meydana gelemeyişi
2. bir türün diğerine dönüşmesinin gösterilemeyişi
3. türlerin dönüşümüne şahitlik edecek fosil kanıtların olmayışı
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca
var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur.
Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz,
Hakimdir."
(Haşr Suresi, 24)
Dik Yürüme
Evrimcilerin tartışmaktan kaçtıkları konu
İnsan iskeleti dik
yürümeye uygun olarak tasarlanmıştır. Maymun ise öne eğik yapısı,
kısa bacakları ve uzun kollarıyla, dört ayaklı hareket biçimine
uygundur. Bu iki yapı arasında bir geçiş formu oluşması verimsizliği
nedeniyle mümkün değildir.
150 Yıldır Bitmeyen Hüsran
Bulunan her yeni
fosil evrim soyağacına bir darbe daha vuruyor ve içinden daha da
çıkılmaz bir hale getiriyor...
Hayali evrim zincirinin halkalarını bulma çabası dogmatik evrim
inancı nedeniyle hala sürmektedir. Bunun en güncel örneği ise Çankırı'da
Doçent Dr. Ayla Sevim başkanlığında yürütülen kazıdır. Yapılan açıklamada
bir hominoid (insanımsı) bulunduğu ve bunun maymunlarla aradaki
halkayı tamamlayacağını umdukları bildirilmektedir. Oysa goril büyüklüğünde
olan bu fosilin insanın geçmişine ışık tutacak bir yönü yoktur.
Aksine evrim safsatasını daha da içinden çıkılmaz hale getirir.
Hominid soy ağacı birbirinden ilgisiz fosillerle zaten yeterince
karışıktır.
Aslında bugüne kadar bulunan fosillerin tamamına bakıldığında, maymunla
ortak bir atadan evrimleşen, yavaş yavaş insana doğru yükselen bir
"evrim şeması" olmadığı açıkça görülür. Aksine şemada
tamamen bir karmaşa bulunmaktadır. BBC Televizyonunun internet sayfasında
yayınlanan aşağıdaki şemada bu karmaşa vurgulanıyor. "Karmaşık
insanımsı soyağacı" olarak verilen şemada hiçbir düzenli gelişme
olmadığı, aksine tüm fosil bulgularının birbirlerinden tamamen ilgisiz
özelliklere sahip oldukları görülüyor. Şemanın altında da şu yoruma
yer veriliyor:
"Bilim adamları farklı insanımsı fosillerini birbirleriyle
ilişkilendirme konusunda güçlük çekiyorlar."
(http://news.bbc. co.uk /hi/english/sci/tech)
Yeni bulunan ve 7-8
milyon yıllık olduğu bildirilen bu hominoid fosili evrim ağacını
daha da içinden çıkılmaz hale getirecektir. Özellikle paleontoloji
dalında, her yeni bulgu evrim teorisine yeni bir çelişki daha getirmektedir.
İnsanın sözde evrimi için hayali bir şema belirleyen evrimciler,
soyu tükenmiş farklı maymun türlerine ve insan ırklarına ait fosilleri
ard arda dizerek şemalarına uygun hale getirmeye çalışmaktadırlar.
Ancak, hiçbir fosil şemalarına uymamaktadır. Çünkü insan maymunla
ortak bir atadan evrimleşmemiştir. İnsanlar tarih boyunca hep insan
olmuşlar, maymunlar da hep maymun olarak kalmışlardır. Görüldüğü
gibi evrim teorisi, her yeni bilimsel buluşla bir çıkmaz içine daha
girmektedir.
İnsanın Evrimi Masalı
Tarih boyunca 6000'den
fazla maymun türü yaşamıştır. Bunların çok büyük bir bölümü, nesli
tükenerek ortadan kaybolmuştur. Bugün yalnızca 120 kadar maymun
türü yeryüzünde yaşamaktadır. İşte, bu 6000 civarındaki nesli tükenmiş
maymun türünün fosilleri evrimciler için çok zengin bir malzeme
kaynağı oluşturur. Öte yandan insan ırklarının anatomileri arasında
da büyük farklılıklar vardır. Buna rağmen, bugün dünya üzerinde
yaşayan zenciler, pigmeler, eskimolar ya da Avustralya yerlileri
arasında dahi önemli farklılıklar görülmektedir. Evrimci paleoantropologlar
tarafından "insanımsı" (hominid) olarak adlandırılan fosillerin
ise, gerçekte farklı maymun türlerine ya da kaybolmuş insan ırklarına
ait olmadığını gösterecek hiçbir kanıt yoktur. Bir başka deyişle,
insan ile maymunlar arasında kalan hiçbir "ara form" örneği
bulunmamaktadır.
|