|
Ümitvar
Olmak Mümin Vasfıdır
Hayatınız boyunca
gerçekleşmesini istediğiniz ne çok şey oldu değil mi? Bunların olması
için de hep ümit ettiniz. Bunlardan bazıları gerçekleşti, bazıları
içinse kendi kendinize "herhalde olmayacak" diye düşündünüz.
Ama sakın unutmayın. Allah'ın "ol" demesiyle herşey olur.
Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındakileri yoktan yaratan Allah bir
şeyin olmasına karar verirse ona "OL" der ve o da hemen
oluverir. Sizin yapmanız gereken ise Allah'a karşı ümitvar olmaktır.
Ümitvar Olmak Bir Mümin Vasfıdır
Allah ümit etmenin
müminlerin önemli bir vasfı olduğunu belirtmiştir. Ümitvar olmak
aynı zamanda kişinin imanının da bir göstergesidir. İnsan imanı
ölçüsünde Allah'tan umut eder, O'nun rahmetine ve sonsuz nimetlerine
kavuşmak için büyük bir özlem duyar. Çünkü Allah iman edenlere hem
bu dünyada hem de ahirette çok büyük güzellikler vaat etmiştir.
Kişi de Allah'a olan güveni, yakınlığı, teslimiyeti ve samimiyeti
derecesinde bu nimetlere kavuşmayı ümit eder. Yalnızca Allah'ın
dilemesi ile olduğunu bildiği için hiçbir konuda üzüntüye, karamsarlığa
ve ümitsizliğe düşmez. Allah'ın müminlerin dualarına icabet eden
olduğunu bildiği için, en kötü görünen olayın bile imtihan bir parçası
olduğunu ve sonunda müminler için mutlaka hayra dönüşeceğinden kuşku
duymaz.
Etrafımızda meydana gelen herşey Allah'ın "ol" demesiyle
olur. Her an herşey, karşımıza çıkan her görüntü Allah'ın dilemesiyle
yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir.
Herşey Allah'ın belirlediği bir kader üzerine yaratılır.
Bunun bilincinde olan mümin, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı
gibi görünen durumlarda bile Allah'ın rahmetinden ve yardımından
ümidini kesmez. Zorluklara sabreden, Allah'tan umudunu kesmeyen
ve hiçbir şartta Allah'ın hükümlerinden taviz vermeyenler hem dünyada
hem de ahirette müjdelenmişlerdir.
Neden Ümitvar Olmalıyız?
Allah insanlar için
en güzel renklerde, en güzel tatlarda yiyecek ve içecekleri yaratandır.
Çileği, muzu, eriği, portakalı, karpuzu, kavunu, domatesi, havucu,
biberi, mısırı, dondurma ya da çikolata çeşitlerini ve insanlara
zevk veren daha binlerce lezzeti Allah yaratmaktadır. Bunların yanında
Allah insanların hoşuna giden hayvanları, bitkileri, ağaçları, denizi,
kumsalları, spor türlerini, müzik çeşitlerini, izleyip beğendiği
filmleri, hoşlandığı arabaları ve burada saymakla bitirilemeyecek
bütün güzellikleri de yaratmıştır.
Ne var ki insanların çoğu nankörlük eder, Allah'a tam bir güven
duyamaz ve Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe kapılırlar. Bu durum
Allah Kuran'da şöyle açıklar:
"Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini
saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek
şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür."
(İbrahim Suresi, 34)
Allah insanlara istedikleri herşeyi vermiştir. İnsan kendi nefsinde
yapacağı samimi bir tefekkürle bu gerçeğe kendisi de şahit olacaktır.
Bunun karşılığında Allah'ın insanlardan istediği şey teslimiyetli,
elindeki nimetlerden dolayı şımarmayan ya da kaybettiklerinden dolayı
ümitsizliğe kapılmayan, dünya hırslarından uzak, mutmain bir ruh
içinde Kendisine yönelmeleridir; ahiretteki gerçek ve ebedi hayatlarını
düşünmeleri ve ona göre davranmalarıdır.
Kuran'da Allah'ın Vaatlerinden Örnekler
- Allah müminlerin tevbelerini kabul
eder;
"Kim tevbe eder ve salih amellerde bulunursa, gerçekten
o, tevbesi (ve kendisi) kabul edilmiş olarak Allah'a döner."
(Furkan Suresi, 71)
- Allah müminlerin kötülüklerini
iyiliklere çevirir;
"Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunup
davranan başka; işte onların günahlarını Allah iyiliklere çevirir.
Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir."
(Furkan Suresi, 70)
- Allah dinini üstün kılacak, batılı
yok edecektir;
"De ki: "Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz
batıl yok olucudur.""
(İsra Suresi, 81)
- Allah müminlere sonsuz nimetlerle
dolu cennet hayatı vaat etmiştir.
"Adn cennetleri (onlarındır) ki, Rahman (olan Allah, onu)
Kendi kullarına gaybtan vaat etmiştir."
( Meryem Suresi, 61)
"İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir.
İnsan, pek acelecidir."
(İsra Suresi, 11)
KURAN
MUCİZELERİ
Firavun'un Cesedinin Korunması
Firavunun cesedinin
insanlara ibret olması için korunacağı Allah'ın Kuran'da gelecek
hakkında verdiği haberlerdendir. Firavun, Hz. Musa'nın Allah'a iman
etmesi için yaptığı davetlere karşı iftira ve tehditle karşılık
vermiş ve halkını da buna çağırmış bir inkarcıdır. Firavun bu kibirli
tavrını ancak, ölüm tehlikesi ile karşılaşıp suların altında kalacağını
anlayana dek sürdürmüştür. Allah Kuran'da, Firavun'un azapla karşılaştığında,
hemen imana yöneldiğini şöyle haber verir:
"Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri
azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye
erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı
(İlahtan) başka İlah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım"
dedi."
(Yunus Suresi, 90)
Ancak Allah Firavun'un böyle bir anda iman etmesini kabul etmemiştir.
Allah Firavun'un bu samimiyetsiz tavrını Kuran'da şu ayetlerle bildirir:
"Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk
çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi
bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız
(herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, Bizim
ayetlerimizden habersizdirler."
(Yunus Suresi, 91-92)
Allah'ın ayette Firavun'a
ait cesedin gelecek nesillere ibret olacağını bildirmesi, cesedin
"bozulmamış" olacağına bir işaret olarak kabul edilebilir.
Allah'ın 1400 sene evvelden haber verdiği gibi, halen tarihsel bir
belge olarak bulunan bir ceset Kahire'deki Mısır Müzesi'nin Kraliyet
Mumyaları Odasında sergilenmektedir. Büyük bir ihtimalle, sular
üstüne kapanıp boğulduktan sonra, Firavun'un cesedi kıyıya vurmuş
ve Mısırlılar tarafından bulunarak önceden yapılmış olan mezarına
götürülmüştür.)
Mekke'nin
Fethi
Peygamber efendimiz
(sav), Medine'de iken bir rüyasında, müminlerin güven içinde Mescid-i
Haram'a girdiklerini ve Kabe'yi tavaf ettiklerini görmüş ve müminleri
bu haberle müjdelemişti. Çünkü, Mekke'den Medine'ye hicret eden
müminler, o zamandan beri Mekke'ye gidemiyorlardı.
Nitekim Allah, Peygamberimiz (sav)'e katından bir yardım ve destek
olarak Fetih Suresi'nin 27. ayetini vahyetmiş ve rüyasının doğru
olduğunu, eğer Allah dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini
bildirmiştir:
"Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu
doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven
içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve)
korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi,
böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı."
(Fetih Suresi, 27)
Gerçekten de, bir süre sonra, önce Hudeybiye Barışı ve ardından
gelen Mekke'nin fethi ile, Müslümanlar aynı ayette bildirildiği
gibi güven içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir. Böylece Allah,
Peygamber Efendimizin önceden haber verdiği müjdenin gerçek olduğunu
göstermiştir.
Hz. İsa'nın Yeryüzüne Dönüşü-1
Allah, inkarcıların
Hz. İsa'yı öldürmelerine izin vermemiş, onu Kendi katına yükseltmiştir.
Ve tekrar yeryüzüne döneceğini insanlara müjdelemiştir.
Hz. İsa, Allah'ın seçkin kıldığı bir peygamberdir; dünya tarihinde
hakkında en çok konuşulan elçilerden de birisidir. Allah'a şükürler
olsun ki konuşulanlardan neyin doğru neyin yanlış olduğunu seçmemize
yarayacak bir kaynak elimizde bulunmaktadır, o da Allah'ın koruması
altında bulunan tek İlahi kitap olan Kuran'dır.
İsa Peygamber ile ilgili gerçek bilgilere ulaşmak için Kuran'a başvurduğumuzda
şunları görürüz:
"Hz. İsa Allah'ın elçisi ve kelimesidir." (Nisa
Suresi, 171)
Allah kendisine "İsa Mesih" ismini vermiştir. (Al-i
İmran Suresi, 45)
İnsanlığa bir ayet, bir işaret kılınmıştır. (Enbiya Suresi, 91)
Hz. İsa daha beşikteyken insanlarla konuşmuş (Al-i İmran Suresi,
46), birçok mucize göstermiştir. Bir başka mucizesi, yetişkinliğinde
yeryüzüne geri dönmesi ve insanlarla konuşmasıdır. (Al-i İmran
Suresi, 49; Maide Suresi, 110)
"İsa Peygamber İncil'i tebliğ etmiştir." (Hadid
Suresi, 27)
"Onu tanrılaştıranlar doğru yoldan sapmış, küfre düşmüşlerdir."
(Maide Suresi, 72)
"İnkarcılar onu öldürmek için tuzak kurmuşlardır, ama Allah
bu tuzağı bozmuştur. "(Al-i İmran Suresi, 54)
Allah, inkarcıların Hz. İsa'yı öldürmelerine izin vermemiş, onu
Kendi katına yükseltmiştir.
İsa Peygamberi öldürmek için tuzak kuran inkarcıların onu kesinlikle
öldüremedikleri bir ayette şöyle vurgulanır:
"Ve : "Biz, Allah'ın Resulü Meryem oğlu Mesih İsa'yı
gerçekten öldürdük" demeleri nedeniyle de (onlara böyle bir
ceza verdik) Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara
(onun) benzeri gösterildi. Gerçekten onun hakkında anlaşmazlığa
düşenler, kesin bir şüphe içindedirler. Onların bir zanna uymaktan
başka buna ilişkin hiçbir bilgileri yoktur. Onu kesin olarak öldürmediler."
(Nisa Suresi, 157)
Hz. İsa'nın ölmediği insanların yaşadığı boyuttan alınarak, Allah
katına yükseltildiği ayette şöyle bildirilir:
"Hayır; Allah onu kendine yükseltti. Allah üstün ve güçlüdür,
hüküm ve hikmet sahibidir."
(Nisa Suresi, 158)
Al-i İmran Suresi'nin 55. ayetinde, Hz. İsa'ya uyanların kıyamete
kadar inkara sapanların üstüne geçirileceği haber verilmektedir.
Günümüzden 2000 yıl kadar önce Hz. İsa'ya tabi olan havarilerin
hiçbir siyasi güce sahip olmadıkları tarihi bir gerçektir. Bu dönem
ile günümüz arasında yaşayan ve kendilerini Hıristiyan olarak adlandıranların
ise başta teslis (üçleme) olmak üzere pek çok sapkın inancı savundukları,
dolayısıyla gerçek anlamda İsevi olarak tabir edilemeyecekleri de
açıktır. Çünkü Kuran'ın birçok ayetinde teslise inananların inkara
saptıkları ifade edilir. O halde kıyamet saati öncesindeki bir dönemde,
inkarcılara üstün gelecek gerçek İseviler ortaya çıkacak Al-i İmran
Suresi'ndeki İlahi vaad de böylece tecelli edecektir. Kuşkusuz müjdelenmiş
bu topluluk, Hz. İsa'nın yeryüzüne dönüşüyle kendini gösterecektir.
Kuran'da verilen bir diğer bilgi de Hz. İsa'nın ölümünden önce tüm
Ehli Kitap'ın kendisine iman edeceği şeklindedir:
"Andolsun, Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona (Hz. İsa'ya)
inanmayacak kimse yoktur. Kıyamet günü, o (Hz. İsa) da onların aleyhine
şahit olacaktır." (Nisa Suresi, 159)
Bu ayetten açıkça anlaşılmaktadır ki, Hz. İsa ile ilgili olarak
henüz gerçekleşmemiş olan üç İlahi vaad vardır. İlk olarak, İsa
Peygamberin her insan gibi yaşadıktan sonra öleceği bildirilmektedir.
İkinci vaad, tüm Ehli Kitap'ın onu cismani olarak göreceği ve ona
yaşarken itaat edeceğidir. Şüphesiz söz konusu bu iki haber de Hz.
İsa'nın kıyamet öncesindeki gelişinde gerçekleşecek olaylardır.
Ayetteki üçüncü haber olan Hz. İsa'nın Ehli Kitap hakkındaki şahitliği
de kıyamet gününde gerçekleşecektir.
Kuran'da Hz. İsa'nın ölümünü açıklayan bir diğer ayet ise Meryem
Suresi'nde geçmektedir.
"Selam üzerimedir;
doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak yeniden-kaldırılacağım
gün de." (Meryem Suresi, 33)
Bu ayet Al-i İmran Suresi'nin 55. ayetiyle birlikte incelendiğinde
çok önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Al-i İmran Suresi'ndeki
ayette Hz. İsa'nın Allah katına yükseltildiği ifade edilmektedir.
Bu ayette ölme ya da öldürülme ile ilgili bir bilgi verilmemektedir.
Ancak Meryem Suresi'nin 33. ayetinde Hz. İsa'nın öleceği günden
bahsedilmektedir. Bu ikinci ölüm ise ancak Hz. İsa'nın ikinci kez
dünyaya gelişi ve bir süre yaşadıktan sonra, vefat etmesiyle mümkün
olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)
Hz. İsa'nın yeryüzüne dönüşüne işaret eden bir diğer ayet şöyledir:
"Ona (Hz.
İsa'ya) kitabı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek."
(Al-i İmran Suresi, 48)
Bu ayette geçen "kitap" kelimesinin neyi ifade ettiğini
anlamak için konuyla ilgili diğer Kuran ayetlerine baktığımızda
şunu görürüz: Tevrat ve İncil ile birlikte aynı ayette kullanılması
halinde kitap, Kuran anlamını ifade etmektedir; Al-i İmran Suresi'nin
3. ayeti buna bir örnek olarak verilebilir. Bu durumda, 48.
ayetteki Hz. İsa'nın öğreneceği bildirilen kitap da ancak Kuran
olabilir. İsa Peygamberin bundan yaklaşık 2000 sene önceki yaşamında,
Tevrat ve İncil üzerine bilgi sahibi olduğu bilinmektedir. Kuran'ı
öğrenmesinin ise yeryüzüne yeniden gelişinde gerçekleşeceği açıktır.
"Andolsun,
Kitap Ehlinden, ölmeden önce ona (Hz. İsa'ya) inanmayacak kimse
yoktur. Kıyamet günü, o (Hz. İsa) da onların aleyhine şahit olacaktır."
(Nisa Suresi, 159)
BURMA
Budistlerin vahşetiyle
karşı karşıya olan bir halk: Ne Win'in 1988 yılında istifasının
ardından değişik askeri ve sivil hükümetler birbirini izledi, bu
dönem boyunca çıkan ayaklanmalarda ise 3.000'den fazla insan öldü.
Vahşet hiç azalmadı, aksine şiddetlenerek arttı. Ocak 1992'de Burma'da
yaşayan Müslüman azınlığa mensup 700 kişinin Bangladeş sınırı yakınlarında
boğularak öldürüldüğü ortaya çıktı. 1994 yılında ise 1.000'den fazla
Müslüman yargısız infaz yöntemiyle öldürüldü.
Burma'da Müslüman kadınlara yapılan tecavüz ve sistemli işkence
olayları hala her yıl yayınlanan insan hakları raporlarında geniş
olarak yer almaktadır. Ancak her nedense bunlar Batılı ülkeler tarafından
görmezden gelinmektedir.
Burma'da yaşayan savunmasız Müslüman halkın en büyük sorunlarından
biri de dış dünyayla iletişim kuramamak ve yaşadıkları vahşetin
detaylarını anlatamamaktır. Çünkü ülkeye kara yoluyla girmek yönetim
tarafından yasaklanmıştır. Hava yoluyla geliş gerçekleşse bile,
ülkenin birçok bölgesi yabancılara kapatılmıştır. Açıkçası Burmalı
Müslümanların yaşadığı zulmü yerinde ve tüm gerçekliğiyle tespit
edebilmek oldukça zordur.
1990'lardan sonra
Müslümanlar tekrar büyük bir kıyıma uğramış ve yine 200.000 kişi
1992 yılında Bangladeş'e sığınmak zorunda kalmıştır. Burma'daki
zulümden kaçan mülteciler de çok büyük bir insanlık dramı ile karşı
karşıyadır. Çok fakir bir İslam ülkesi olan Bangladeş, Burmalı mültecileri
topraklarında ağırlamakta, ancak yiyecek ve barınma konusunda yardım
etmekte çok zorlanmaktadır.
Burma ve Bangladeş'ten yükselen bu yardım sesini tüm dünya Müslümanları
mutlaka duymalıdır. Çünkü Allah Kuran'da insanlara zorluk içinde
olanlara, fakirlere, yurtlarından sürülenlere yardım etmeyi emretmektedir.
Yurtlarından sürülenlere en rahat edecekleri ortamı hazırlamak,
yardımcı olabilmek için her türlü fedakarlıkta bulunmak, merhametle,
şefkatle ve sevgiyle destek olmak tüm Müslümanların üzerine düşen
bir sorumluluktur. Bu ahlakın örneği Kuran ayetlerinde bulunmaktadır.
Allah Kuran ahlakını yaşayan Müslümanların yurtlarından sürülen,
hicret edenlere karşı tutumlarını şu şekilde haber verir:
"Kendilerinden önce o yurdu hazırlayıp imanı (gönüllerine)
yerleştirenler ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden
dolayı içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açıklık
olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin
"cimri ve bencil tutkularından" korunmuşsa, işte onlar,
felah (kurtuluş) bulanlardır."
(Haşr Suresi, 9)
İman edenler "sevdikleri şeylerden infak ederler", "kendilerinde
bir açıklık olsa bile kardeşlerini öz nefislerine tercih ederler".
Bu üstün ahlakın Dünya üzerinde yaygın olarak yaşanmasıyla birlikte,
mültecilere yaşatılan sorun gibi diğer pek çok sorun da çözümlenmiş
olacaktır.
Akciğerlerdeki Etkileyici Tasarım
Akciğerleriniz sizin
hareketlerinize göre kendini ayarlayan muhteşem organlar.
Nefes alıp verirken,
kendinize şöyle bir bakın. Kaburga kemiklerinizin dışarı ve yukarı
doğru hareket ettiğini göreceksiniz. Koştuğunuzda akciğerleriniz
çok daha fazla çalışır ve artan oksijen ihtiyacınızı karşılar, oturduğunuzda
ise daha yavaş çalışır, ancak hiç durmaz. Yaşadığınız süre boyunca
akciğerleriniz bir hava pompası gibi hiç durmadan vücut içine hava
alıp, daha sonra bunu dışarı pompalar. Bunu yaparken de solunum
sisteminin diğer elemanları ile birlikte bir uyum içinde hareket
eder. Çünkü nefes alabilmek için akciğerin varlığı tek başına yeterli
değildir. Akciğerin çalışmasını sağlayacak bir dış güce de ihtiyaç
vardır. Bu güç göğüs kafesinin hemen altındaki diyafram ve kaburga
kemiklerinin aralarında bulunan kaslar sayesinde kazanılır.
Nefes alıp verirken, kendinize şöyle bir bakın. Kaburga kemiklerinizin
dışarı ve yukarı doğru hareket ettiğini göreceksiniz. Bu sırada
akciğerin altında bulunan diyafram kası da aşağı doğru yassılaşır.
Akciğer nefes borusundaki havayı aşağıya doğru çeker. Soluk verildiği
zaman da kaburga kemikleri içeri doğru geri çekilir. Kaburganın
altında bulunan diyafram kası yukarı doğru hareket eder. Akciğer
sıkışınca küçük keseciklerdeki hava nefes borusundan dışarı çıkmaya
zorlanır.
Koşmak, gülmek, yürümek, yatmak... Siz bunları hiç düşünmeden yaparsınız,
ancak bütün bu değişik hareketler sırasında akciğerlerinizde vücudunuzun
oksijen ihtiyacını belirleyen otomatik bir solunum denetim sistemi
çalışmaktadır. Hareket halindeyken vücut hücrelerinin aktiviteleri
artar, hücreler daha çok güç ve enerji harcar. Bu yüzden vücuttaki
100 trilyona yakın hücre normalden daha fazla oksijene ihtiyaç duyar.
Oksijen ihtiyacının artmasının yanı sıra hücrelerin ürettikleri
fazla karbondioksitin de vücuttan hemen atılması gerekmektedir.
Eğer artan oksijen talebi karşılanmazsa bu durumdan bütün vücut
hücreleri zarar görür. Bu nedenle solunum hızlanır, yani akciğerler
daha hızlı çalışır.
Son derece hayati olan bu durum yine mucizevi bir sistem sayesinde
çözüme kavuşturulmuştur. Beyin sapı olarak adlandırılan bölgede
kandaki karbondioksit oranını devamlı kontrol eden alıcılar vardır.
Bu alıcıların bağlı olduğu merkezler, içinde bulunulan duruma göre
akciğerlerin çalışmasını sağlayan kaslara gerekli emirleri gönderir.
Beyin sapı haricinde akciğerlerin dış yüzeyinde basınca karşı hassas
algılayıcılar bulunmaktadır. Akciğerin gereğinden fazla gerilmesi
durumunda beyin sapına, solunum derinliğinin azaltılması için gerekli
olan emirleri bu hassas algılayıcılar gönderirler. Bu işlemler her
gün, her saniye, her an hiç durmadan tekrarlanır.
Birbirini tamamlayan birçok dengeden oluşan bu sistemin kendiliğinden
kör rastlantılar sonucu oluştuğunu iddia etmek elbette ki mümkün
değildir. İnsan vücudundaki solunum sistemi Allah'ın yaratma sanatının
ve kudretinin örneklerinden sadece biridir. Kuran'da bir ayette
şöyle bildirilir:
"Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra
da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi
gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun
ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten
bu, Allah'a göre kolaydır."
(Fatır Suresi, 11)
"Kuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur
ki esirgenmiş olursunuz."
(Araf Suresi, 204)
Çöl Sıcağından Etkilenmeyen Yapraklar
Çöl bitkileri, aşırı
sıcakla ve susuzlukla başa çıkmak için iki yola başvururlar. Birincisi,
sahip oldukları dayanıklı yapıyı kullanmak, ikincisi de uykuda kalmaktır.
İlginç yapıları ve özel tasarımları sayesinde kurak iklimlerden
zarar görmeyen bu bitkilerde yaprak; hem gövde, hem fotosentez organı,
hem besin ve su deposu, hem de kalın yapısıyla bir savunma organıdır
Çöl deyince aklımıza hiçbir canlının kolay kolay yaşayamayacağı
bir ortam gelir. Gerçekten de çölde yaşayan canlıların sayısı oldukça
azdır. Ancak bu zor koşullara rağmen çöl ortamında da hiç aklımıza
gelmeyecek mucizelerle karşılaşırız. Bu kurak ortama daha yakından
baktığımızda çeşitli özelliklere sahip bitkiler dikkatimizi çeker.
Bu bitkiler, özel tasarımları ve farklı çeşitleriyle çok zor koşullarda
rahatça yaşayabilmektedirler. Onlar bu iklim koşulları için özel
olarak yaratılmış birer mucizedirler.
Çöl bitkileri, aşırı sıcakla ve susuzlukla başa çıkmak için iki
yola başvururlar. Birincisi, sahip oldukları dayanıklı yapıyı kullanmak,
ikincisi de uykuda kalmaktır. İlginç yapıları ve özel tasarımları
sayesinde kurak iklimlerden zarar görmeyen bu bitkilerde yaprak;
hem gövde, hem fotosentez organı, hem besin ve su deposu hem de
kalın yapısıyla bir savunma organıdır.
Bazı depo görevi gören yapraklar ise etrafta bulunan kayaları taklit
eden yapılarıyla birer kamuflaj uzmanıdırlar. Çeşitli hayvanların
kamuflaj yapması sık karşılaştığımız mucizelerden biridir. Ancak
bir bitkinin kamuflaj yapması fazla alışık olmadığımız bir durumdur.
Çevresindeki kayaları taklit edebilen bir bitkinin hangi özelliklere
sahip olması gerektiğini düşünürsek, ne kadar hayret verici bir
olayla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz. Herşeyden
önce bu bitkinin, çöl ortamını çok iyi bilmesi, çevre koşullarından
haberdar olması gerekir. Buna göre etraftaki bazı hayvanlardan kurtulmak
ve aynı zamanda aşırı sıcaklara karşı koymak için belirli bir şekil
ve savunma sistemi planlamalıdır. Sonuç olarak kayaların kendisi
için en ideal model olduğuna karar vermelidir. Kendini kayalara
benzetirse göze batmayacağını ve taş gibi hacimli bir yapının depo
görevini rahatça yerine getirebileceğini düşünmeli ve bütün kimyasal
yapısını bu kararına göre değiştirmelidir. Ne bir akla, ne bir şuura,
ne bir göze sahip olmayan bitkilerin, kendileri için böyle hayati
önemi olan kararlar alamayacakları ve bu kararlarını uygulayamayacakları
çok açıktır. Peki, bitkileri bulundukları ortam için en uygun yapıya
ve şekle kavuşturan nedir? Tüm canlıların tesadüfler sonucunda meydana
geldiğini iddia eden evrimciler, kaya taklidi yapan çöl bitkilerinin
de, bu özelliğe tesadüfen sahip olduklarını iddia ederler. Tesadüfen
meydana gelen hangi olay, bir bitkiye kusursuz bir taklit yeteneği
ve çöl sıcağında en çok ihtiyacı olan su deposunu kazandırabilir?
Bu bitkileri tüm bu özellikleri ile yaratan üstün bir ilim ve akıl
sahibi Allah'tır. Hangi bitkiyi incelersek inceleyelim, birçok hayret
verici özelliğe sahip olduklarını görür, böylece, bitkilerin yaratılışındaki
sonsuz ilim ve sanata şahit oluruz. Hiç şüphesiz, bu ilim ve sanat,
canlı cansız tüm varlıkları üstün bir hikmetle yaratmış olan Rabbimize
aittir:
"O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik,
ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler
türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar,
-birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan
bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde
bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten
ayetler vardır."
(En'am Suresi, 99)
Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından
yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri
(yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve
hikmet sahibidir.
(Lokman Suresi, 27)
Usta Kamuflajcı İğne Karidesi
Resimde görülen
ve dış görünüş olarak birbirlerine tıpatıp benzeyen bu canlılar
gerçekte birbirlerinden çok farklı türlere aittir. Görüldüğü gibi
üstteki canlının alttaki canlının bir parçası olmadığını, tamamen
bağımsız bir canlı olduğunu söylemek son derece zordur. İnce iğne
karidesinin şekli, desenleri ve renkleri siyah mercanların ve deniz
kamçılarının dallarının oluşturduğu ortama çok büyük bir uyum sağlamaktadır.
Allah deniz altında yarattığı canlılardaki renk ve desen çeşitliliği
ile bize benzersiz renk sanatını tanıtmaktadır.
Sözlerin En Güzeli Allah'a Çağırandır
Güzel söz söylemek
denince insanların çoğu bunu iltifat etmek, sevgiyi dile getirmek
ya da umut veren konuşmalar yapmak olarak algılar. Oysa Allah'ın
Kuran'da bizlere öğrettiği güzel söz, her ne kadar bu sayılanları
içine alsa da, çok daha farklı ve geniş bir anlam içerir. Allah
güzel sözü bizlere "Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve:
'Gerçekten ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?"
(Fussilet Suresi, 33) ayetiyle tarif eder. Yani asıl
güzel söz, insanları Allah'a çağıran, Kuran'a uymaya davet eden
sözdür. Güzel sözü söyleyen, yani Allah'a çağıranlar ise yalnızca
iman edenlerdir.
Allah'ın dinini anlatmak, Kuran ile öğüt vermek, iyiliği emredip
kötülükten men etmek, Allah'ın ayetlerini hatırlatmak; bunların
hepsi birer çağrıdır ve bir insana söylenebilecek en hayırlı, en
güzel sözlerdir. Müminlerin insanları Kuran ahlakına yönelten bu
sözleri, doğrudan karşılarındaki kişiyi hoşnut etmeye yönelik olmadığı
gibi, herhangi bir menfaate yönelik de değildir. Tüm bu sözlerin
tek bir hedefi vardır; Allah'ı razı etmek ve karşıdaki kişinin de
Allah'ın razı olacağı ahlakta bir insan olmasına vesile olmak...
Hedef bu olunca Allah'ı zikretmek, güzel ahlakı anlatmak ve ahireti
kazanmaya çağırmak gibi, kimi zaman kişiye eksik olduğu yönlerde
öğüt vermek, Kuran ayetleri doğrultusunda hatalarını eleştirmek,
korkup sakınmasını hatırlatmak da aynı şekilde güzel sözdür.
Samimi ve vicdanlı
insanlar her türlü kötülükten ve eksiklikten arınmayı içten arzu
ettikleri için kendilerini Allah'a yaklaştıracak her öğüdü canı
gönülden dinlerler. Kendilerine yapılan hatırlatmalara ve verilen
öğütlere karşı gurur yapmak, büyüklenmek, karşı çıkmak inkarcılara
has bir tavırdır. Müminler ise Allah'ın yukarıdaki ayette de bildirdiği
gibi, Kuran ayetleri doğrultusunda yapılan bir hatırlatmayı işittiklerinde
dikkatle dinler ve hemen itaat ederler. İman eden bir insan kendisine
ulaşan her hatırlatmanın, kendisini sonsuz cehennem azabından korumak
için yapıldığını düşünerek tam bir teslimiyetle karşılık verir.
Müminlerin gösterdikleri tevazulu ve teslimiyetli tavrın temelinde,
Allah'a ve ahirete olan iman yatar. Müminler ahireti yaşamlarının
her anında düşünür, orada ortaya çıkacak bir hatanın insanı Allah'ın
huzurunda utandıracağını ve telafisi olmayan bir pişmanlığa sürükleyeceğini
unutmazlar. Kuran ayetlerinden cehennem azabının şiddetini öğrendikleri
için Allah rızasına uygun olmayan, O'nun azabını hak edecek her
tavırdan şiddetle kaçınırlar. Allah'ın Kuran'da bildirdiği mümin
ahlakını en güzel ve en eksiksiz şekilde yaşayabilmek için müthiş
bir şevk ve çaba içindedirler.
İşte bu yüzden vicdanlı bir insan için, hatasının dünyadayken uyarılması
ve üstelik bunun Allah'ın ayetleriyle konuşan ve öğüt veren bir
mümin tarafından yapılması çok büyük bir nimettir. Vicdanlı insan
buna karşılık hiçbir mazeret öne sürmez ya da nefsini temize çıkarmaya
çalışmaz.
Müminler hesap gününden çekinip birbirlerinin sözüne uymaları sayesinde,
her konuda hem birbirlerinin eksiklerini tamamlar, hem de çok büyük
bir hızla gelişir, üstün bir ahlak ve tavır bütünlüğüne doğru yol
alırlar. Bir müminin fark etmediğini diğeri görür ve tamamlar. En
önemlisi ise hiçbir müminin kendisine hatırlatılan konularda en
ufak bir direnç göstermemesidir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi,
müminler, "... yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar
etmeyenlerdir." (Al-i İmran Suresi, 135)
Müminler hiçbir karşılık beklemeden, yalnızca Allah'ın rızasını
kazanmak için öğüt verdikleri gibi, kendilerine öğüt veren, onları
doğruya davet eden Müslümanlara da en güzel şekilde icabet ederler.
İşte bu üstün ahlak, Allah'ın yalnız tevazulu, yumuşak başlı, itaatkar
bir ahlaka sahip olan mümin kullarına nasip ettiği bir nimettir
Hz. Hızır ve Hz. Musa
Şeytan, İslam dininin
ve Müslümanların faydasına olan hayırlı işleri, unutturmak suretiyle
engellemeye çalışır. En büyük amacı da insana Allah'ı unutturmak,
Allah'ı anmasına ve düşünmesine engel olmaktır. Şeytanın bu etkisine
karşı iman eden bir insanın yapabileceği en iyi mücadele ise sürekli
olarak Allah'ı düşünüp anmasıdır
Kehf Suresi'nde, Rabbimiz bize Hz. Musa'nın hayatından bir bölümü
aktarır. Bu kıssaya baktığımızda, Hz. Musa'nın hayatının tam olarak
hangi döneminde bu olayların geçtiğini anlamayız. Bu kıssanın en
önemli özelliği ise, işari anlamlarla dolu bir anlatımı olması,
Allah'ın özel bir ilim verdiği kişiyle Hz. Musa'nın diyaloglarından
söz etmesidir. Bu kıssanın başında Hz. Musa genç yardımcısıyla bir
yolculuk yapar:
"Hani Musa genç yardımcısına demişti: "İki denizin birleştiği
yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim."
Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını
unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez
bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde
(Musa) genç-yardımcısına dedi ki: "Yemeğimizi getir bize, andolsun,
bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk."
(Genç-yardımcısı) Dedi ki: "Gördün mü, kayaya sığındığımızda,
ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı Şeytan'dan başkası bana unutturmadı;
o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu." (Musa) Dedi
ki: "Bizim de aradığımız buydu." Böylelikle ikisi izleri
üzerinde geriye doğru gittiler."
(Kehf Suresi, 60-64)
Allah bu ayetlerle bize önemli hikmetler bildirmiştir. Dikkat edilirse,
Hz. Musa, "yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan
gerçekten yorulduk" demekle, yemek zamanını dinlenme zamanına
denk getirmektedir. Oysa bir başkası, yemek için ayrı bir mola,
dinlenmek için ayrı bir mola verebilirdi. Hz. Musa'nın bu tavrı,
Müslümanın vaktini çok iyi değerlendirmesi, bu amaçla bir kaç işi
aynı anda akılcı biçimde planlayarak yapması gibi dersler içermektedir.
Bir başka önemli hikmet, yolculuk esnasında yemeğin unutulması ve
bu unutmanın sebebinin şeytan olduğunun açıklanmasıdır. Burada,
şeytanın insan üzerindeki önemli bir etkisi bildirilmektedir. Şeytan,
insanın unutkanlığına sebep olabilmektedir. Örneğin şeytan dinin
ve Müslümanların faydasına olan hayırlı bir işi unutturmak suretiyle
engellemeye çalışır. En büyük amacı da insana Allah'ı unutturmak,
Allah'ı anmasına ve düşünmesine engel olmaktır. Şeytanın bu etkisine
karşı iman eden bir insanın yapabileceği en iyi mücadele ise sürekli
olarak Allah'ı düşünüp anmasıdır. (Harun Yahya, Hz. Musa)
Üçüncü bir hikmet, Hz. Musa'nın söz konusu unutma olayını bir alamet
olarak kabul etmesi ve bunun üzerine yolunu değiştirmesidir. Bu
da Hz. Musa'nın Allah'la sürekli bağlantı halinde olan, karşılaştığı
olayları O'nun yarattığını bilen ve dolayısıyla olaylardan sonuç
çıkarabilen çok akıllı ve basiretli bir insan olduğunun göstergesidir.
ALLAH'IN SIFATLARI
"Hadi"
(Hidayet lütfeden, doğru yola ulaştıran)
"İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan,
pek acelecidir"
(İsra Suresi, 11)
Yeryüzünde iki tür insan vardır: Allah'ın gücünü bilip takdir
edenler ve Allah'ın gücünü anlamayarak takdir edemeyenler. İkinci
gruptaki insanlar, ne için yaşadıklarını, onları kimin var ettiğini,
Allah'a karşı bir sorumlulukları olup olmadığını veya kendileriyle
birlikte tüm evreni yoktan var edenin nasıl sonsuz bir güce sahip
olduğunu düşünmek istemezler.
Birinci grup olarak bahsettiğimiz, Allah'ın gücünü tanıyıp takdir
eden insanlar ise bunun tam tersi bir hayat yaşarlar. Evrenin yaratıcısı
olan Allah'a karşı sorumluluklarının bilincindedirler. Hayatlarını
Allah'ın hoşnutluğunu kazanacakları işler yaparak, O'nun tavsiye
ettiği bir yaşamı sürerek ve en önemlisi de öldükten sonra Rabbimize
hesap vereceklerini bilerek geçirirler.
Kuşkusuz bu insanlardan olabilmek, Allah'tan verilen çok büyük bir
nimettir. Çünkü O'nun dilemesi dışında hidayet verebilecek, doğru
yola iletebilecek hiç kimse yoktur. Rabbimiz bir ayetinde şöyle
buyurur:
"(Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın)
hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için;
böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak
bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir.''
(Hac Suresi, 54)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Budistlerin vahşetiyle
karşı karşıya olan bir halk:Burma'nın nüfusunun %15'i Müslümanlardan
oluşmaktadır. Geri kalan nüfusun büyük bir çoğunluğu Budisttir.
Müslümanlar, ülkenin Arakan adlı bölgesinde yaşamaktadırlar. Petrol
ve doğal gaz açısından bölgenin en zengin toprakları olan Arakan'a
İslam, ilk kez Arap tüccarlar aracılığıyla girdi. 1430 yılında bölgede
bir İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu devlet 350 yıl
varlığını korudu. Ancak bu dönemin sonunda Budistler Arakan'ı işgal
ederek İslam devletini ortadan kaldırdılar.
1783 yılında Müslümanların siyasi iktidarı kaybetmelerinden hemen
sonra Burmalı Budistler, Müslümanları ezmeye, hatta fiziksel olarak
imha etmeye yönelik bir politika uygulamaya başladılar. 19. yüzyıl
sonlarında ülke İngilizler tarafından sömürgeleştirildi.
20. yüzyılda Budistler arasında Müslüman karşıtı kampanya hız kazandı
ve 1942'de 100.000 Müslümanın ölümüyle sonuçlanan Arakan'daki katliam
gerçekleşti. Bu katliam sırasında yüz binlerce kişi de sakat kalmış
ya da topraklarından göç etmek zorunda bırakılmıştı.
Burma, 1948 yılında bağımsızlığını kazandı. 1962 yılında askeri
darbe ile yönetimi ele geçiren komünist general Ne Win, devletin
tüm imkanlarını Müslümanları yok etmek için seferber etti. Hazırlanan
"Burma Sosyalist Parti Programı"nda, Müslümanların dinlerinden
uzaklaştırılması hedefleniyordu.
Müslümanlar tüm siyasi haklarından mahrum edildi. İslami eğitim
kurumları, camiler ve benzeri dini merkezler kapatıldı. Mescitler
eğlence merkezlerine ya da Budist tapınaklarına çevrildi. İbadetler
yasaklandı. Bu baskılar nedeniyle Müslümanların bir bölümü ülkeyi
terk etmek zorunda kaldılar. Ancak göçlere rağmen Arakan bölgesinde
Müslümanlar çoğunluğu oluşturmaktaydı. Bunun üzerine General Ne
Win rejimi baskıları daha da artırarak keyfi tutuklamalara ve işkence
uygulamalarına ağırlık verdi. Bir milyondan fazla Müslüman Burma'yı
terk etmek zorunda kaldı. Burma hükümeti, ülkedeki vahşetin gizli
kalması için yıllar boyunca ülkeye yabancı gazeteci ve hatta turist
bile kabul etmedi.
1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakan Müslümanı öldürüldü. Yüzlerce
kadına tecavüz edildi ve Müslümanların tüm mal varlıklarına el konuldu.
1978 yılının baharında ordunun taşkınlıkları, 200.000 Müslümanı
son derece güç şartlar altında Bangladeş'e göçmek zorunda bıraktı.
Koştuğunuzda akciğerleriniz çok daha fazla çalışır ve artan oksijen
ihtiyacınızı karşılar, oturduğunuzda ise daha yavaş çalışır, ancak
hiç durmaz. Yaşadığınız süre boyunca akciğerleriniz bir hava pompası
gibi hiç durmadan vücut içine hava alıp, daha sonra bunu dışarı
pompalar. Bunu yaparken de solunum sisteminin diğer elemanları ile
birlikte bir uyum içinde hareket eder. Çünkü nefes alabilmek için
akciğerin varlığı tek başına yeterli değildir. Akciğerin çalışmasını
sağlayacak bir dış güce de ihtiyaç vardır. Bu güç göğüs kafesinin
hemen altındaki diyafram ve kaburga kemiklerinin aralarında bulunan
kaslar sayesinde kazanılır.
Nefes alıp verirken, kendinize şöyle bir bakın. Kaburga kemiklerinizin
dışarı ve yukarı doğru hareket ettiğini göreceksiniz. Bu sırada
akciğerin altında bulunan diyafram kası da aşağı doğru yassılaşır.
Akciğer nefes borusundaki havayı aşağıya doğru çeker. Soluk verildiği
zaman da kaburga kemikleri içeri doğru geri çekilir. Kaburganın
altında bulunan diyafram kası yukarı doğru hareket eder. Akciğer
sıkışınca küçük keseciklerdeki hava nefes borusundan dışarı çıkmaya
zorlanır.
Koşmak, gülmek, yürümek, yatmak... Siz bunları hiç düşünmeden yaparsınız,
ancak bütün bu değişik hareketler sırasında akciğerlerinizde vücudunuzun
oksijen ihtiyacını belirleyen otomatik bir solunum denetim sistemi
çalışmaktadır. Hareket halindeyken vücut hücrelerinin aktiviteleri
artar, hücreler daha çok güç ve enerji harcar. Bu yüzden vücuttaki
100 trilyona yakın hücre normalden daha fazla oksijene ihtiyaç duyar.
Oksijen ihtiyacının artmasının yanı sıra hücrelerin ürettikleri
fazla karbondioksitin de vücuttan hemen atılması gerekmektedir.
Eğer artan oksijen talebi karşılanmazsa bu durumdan bütün vücut
hücreleri zarar görür. Bu nedenle solunum hızlanır, yani akciğerler
daha hızlı çalışır.
Son derece hayati olan bu durum yine mucizevi bir sistem sayesinde
çözüme kavuşturulmuştur. Beyin sapı olarak adlandırılan bölgede
kandaki karbondioksit oranını devamlı kontrol eden alıcılar vardır.
Bu alıcıların bağlı olduğu merkezler, içinde bulunulan duruma göre
akciğerlerin çalışmasını sağlayan kaslara gerekli emirleri gönderir.
Beyin sapı haricinde akciğerlerin dış yüzeyinde basınca karşı hassas
algılayıcılar bulunmaktadır. Akciğerin gereğinden fazla gerilmesi
durumunda beyin sapına, solunum derinliğinin azaltılması için gerekli
olan emirleri bu hassas algılayıcılar gönderirler. Bu işlemler her
gün, her saniye, her an hiç durmadan tekrarlanır.
Birbirini tamamlayan birçok dengeden oluşan bu sistemin kendiliğinden
kör rastlantılar sonucu oluştuğunu iddia etmek elbette ki mümkün
değildir. İnsan vücudundaki solunum sistemi Allah'ın yaratma sanatının
ve kudretinin örneklerinden sadece biridir. Kuran'da bir ayette
şöyle bildirilir:
"Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra
da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiç bir dişi
gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun
ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten
bu, Allah'a göre kolaydır."
(Fatır Suresi, 11)
"Kuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur
ki esirgenmiş olursunuz."
(Araf Suresi, 204)
KURAN BİLGİSİ
Allah'ın İndirdiği
Kitaplara ve Peygamberlere İman İlk insan olan Hz. Adem ile birlikte,
Allah, tüm toplumlara Allah'ın ve ahiretin varlığını anlatan, dinini
tebliğ eden elçiler göndermiştir. Bunların bir kısmı, Kuran'da ismen
zikredilmiş ve kendilerine kitap indirilmiş olan Peygamberlerdir.
Bu Peygamberlerin hepsini de Müslümanlar, hak din Peygamberi olarak
kabul ederler. Bir Müslümanın Peygamberler arasında hiçbir ayrım
yapmadan hepsini sevmesi ve sayması gerekmektedir. Bir ayette Allah
Müslümanlara tüm Peygamberlere aralarında hiçbir ayırım yapmadan
iman etmeyi emretmiştir:
Deyin ki: "Biz Allah'a; bize indirilene, İbrahim, İsmail,
İshak, Yakub ve torunlarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile
Peygamberlere Rabbinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini
diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O'na teslim olmuşlarız."
(Bakara Suresi, 136)
İçinde yaşadığımız dönemde insanların sorumlu olduğu tek kitap Hz.
Muhammed'e indirilmiş olan Kuran'dır. Çünkü Kuran'da da anlatıldığı
üzere, eski hak din kitapları sonradan insan eliyle, Allah sözü
olmayan eklemeler ve çıkarmalar yapılarak değiştirilmiştir:
"Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra
az bir değer karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır"
diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay
kazanmakta olduklarına." (Bakara Suresi, 79)
Bu nedenle, Allah İslam'ı son hak din olarak seçip beğenmiştir.
Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"... Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi
tamamladım ve size din olarak İslam'ı seçip-beğendim..."
(Maide Suresi, 3)
Kuran'da Hz. Muhammed'in son Peygamber olduğu da bildirilmiştir:
"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir;
ancak o, Allah'ın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah,
herşeyi bilendir."
(Ahzab Suresi, 40)
Dolayısıyla Hz. Muhammed'in gönderilişinden kıyamete kadar tüm insanların
tabi olması gereken din: Hz. Muhammed'in çağırdığı hak din İslam
ve onun kitabı Kuran'dır.
SAKIN UNUTMAYIN
Hatırlatma
Ancak Allah'tan Korkanlara Fayda Sağlar-1
Allah dünya hayatında
insanlara öğüt alabilecekleri kadar bir süre tanır ve bu süre içerisinde
onlara türlü yollardan hatırlatmalar yapar. Özellikle insanın günlük
yaşamı içinde karşılaştığı pek çok olay bu hatırlatmaların kapsamı
içine girer. Örneğin her gün çevremizdeki pek çok ölüm olayını duymamız,
şahit olmamız Allah'tan gelen bir hatırlatmadır.
Allah bu olaylarla bize de ölümle her an karşılaşabileceğimizi hatırlatır.
Aynı şekilde dünyada insanların sahip olduğu fiziksel eksiklikler
de Rabbimizin bir hatırlatmasıdır. İnsan kendi eksiklikleri ile
gün boyunca muhataptır ve bunları görmezlikten gelmesi mümkün değildir.
Allah bu eksiklikleri insanlara dünyada vererek, buradaki yaşamın
bağlanılacak bir yönü olmadığını hatırlatır. Yine Rabbimizin insanlara
bir diğer hatırlatması da bazı nimetlerin kaybı ya da dünya hayatında
belaya uğramadır. Bir insan çok güzel veya çok zengin olabilir.
Ama Allah dilerse herhangi bir olayı sebep kılarak bu güzelliği
de, malı-mülkü de o kişinin elinden alabilir. Bunun örneklerine
çevremizde çok sık rastlarız.
İşte bunların tümünün Allah'ın kullarına bir rahmet olarak yaptığı
hatırlatmalar olduğunu, bunları düşünüp Allah'ın bizi davet ettiği
doğru yolda ilerlememiz gerektiğini sakın unutmayın. Ancak Alah'ın
Kuran'da da bildirdiği gibi, bu hatırlatmalar müminlere yarar sağlarken
Allah'a karşı büyüklenenlere son derece ağır gelir:
"Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa,
'öğüt verip hatırlat.' Allah'tan 'içi titreyerek korkan' öğüt alır-düşünür.
Mutsuz-bedbaht' olan ondan kaçınır."
(A'la Suresi, 9-11)
GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Kuran
Okunduğu Zaman Susup Dinlemek
"Kuran okunduğu zaman, hemen onu dinleyin ve susun. Umulur
ki esirgenmiş olursunuz."
(Araf Suresi, 204)
Allah'ın ayette de bildirdiği gibi, Kuran okunurken susup dinlemek,
yalnızca güzel bir davranış şekli değil, aynı zamanda da Rabbimizin
farz kıldığı bir tavırdır. Ayetin devamındaki ifadeden de bu emre
titizlik göstermenin müminlerin esirgenmesine vesile olacağı anlaşılmaktadır.
Kuran Allah'ın sözüdür. Bu nedenle, Allah'ın zatına gösterilmesi
gereken haşyet dolu saygının aynı şekilde Allah'ın sözüne karşı
da gösterilmesi gerekir. Bu saygının ilk aşaması ise Allah'ın sözü
işitildiğinde, susup o söze kulak vermektir. Kuran'a, Arapça olsun,
Türkçe meali olsun ya da farklı bir dil olsun okunduğunda aynı saygının
gösterilmesi şarttır.
Herkesin farklı işlerle uğraştığı bir ortamda haber vermeden Allah'ın
ayetlerini okumak, insanların dalgınlıkla istemeden bu ayetin hükmüne
girmesine sebep olabilir. Bu nedenle, gerekli saygı ortamını sağlamadan
Allah'ın kelamını okumak uygun bir tavır olmaz.
Bazı çevrelerde, herkes başka işlerle uğraşırken ve kimse dinlemediği
halde arka planda, kasetten ya da radyodan sürekli Kuran okunmasında
bir sakınca görülmez. Oysaki Kuran saygıyla, her kelimesi can kulağıyla
dinlenilmesi, akılda tutulması, üzerinde düşünülüp öğüt alınması
ve uyulması gereken "üstün ve şerefli" bir sözdür.
|