Müminler Keşke Demezler

Bazı insanlar yanlış yapılan bir işin ya da söylenilen yanlış bir sözün ardından "keşke böyle olmasaydı" derler. Ancak Allah'a iman eden bir insan, terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilir.

Gün içinde müminin hiçbir şeye üzülüp dert etmemesi, imanı doğru anladığının bir göstergesidir. Karşılaşılan olayları hayır gözüyle değerlendirememek, sürekli tedirginlik, korku, ümitsizlik, aksilik beklentisi, hüzün, duygusallaşmak ise, açık bir imanı puslu anlamanın alametleridir. Bu pus hemen kaldırılmalı, kesintisiz iman neşesi süreklilik gösteren bir hayat özelliği haline gelmelidir. Allah'a iman eden bir insan terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir. "Aksilik", "terslik", "keşke" gibi kelimeleri ise ancak ders almak, ibret çıkarmak amacıyla kullanmalıdır. Yani, "bu olay hikmetli ve hayırlı, fakat bir dahaki seferde aynı hatayı yapmayayım, şu an öğrendiğim şekilde doğrusunu yapayım" şeklinde bir bakış açısı içinde olmalıdır.

Hayırları Görebilmenin Yolu

Her olayda mutlaka bir hayrın saklı olduğunu bilmenin ilk yolu Allah'ın her olayı her detayı bildiğini unutmamaktan geçer. İnsanın gözlerini dünyaya açtığı andan itibaren karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı Allah yaratmaktadır. Yaşamı bir bütün olarak yeryüzünün tek Hakimi olan Rabbimiz kontrol etmektedir. Allah kusursuz, mükemmel, hikmetli ve en güzel şekilde Yaratandır. Bu, Allah'ın yaratmış olduğu kaderdir; Allah'ın yarattığı kaderdeki olaylar arasından bir kısmını ayırıp bir kenara almak ve bunlara iyi diğerlerine ise kötü gibi bir yakıştırma yapmak mümkün değildir. Öyleyse insana düşen bu mükemmelliği görüp takdir etmek ve Allah'ın sonsuz hikmet sahibi olduğunu ve en kusursuz sonuçları yaratacağını bilerek her olayı hayra yormaktır. Çünküs Allah'a iman eden ve imanı ile her olayı hayır gözüyle değerlendirip, hayra yorumlayan bir insan dünyada da ahirette de hep iyilik ve güzellikle karşılaşacaktır.

Bilinmesi gereken diğer konu ise hayır bildiğimiz olaylarda şer, şer zannettiğimiz olaylarda hayır olabileceği gerçeğini unutmamaktır. Çünkü Allah sonsuz, bir akla sahiptir. İnsan ise ancak olayların dıştan görünen kısmı ile muhatap olabilmekte ve ancak kendi anlayışı ile bu olayları değerlendirebilmektedir. Sınırlı bilgi ve anlayışı ile kimi zaman hayır ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötülük ile dolu olan bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedir. Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın yapması gereken tek şey, Allah'ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim olarak, her olaya hayır gözüyle bakmaktır. Nitekim Allah bir ayetinde insanlara şöyle seslenmiştir: "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi, 216)

Örnek; Hastalıklardaki Gizli Hikmetler

Kader gerçeğini kavrayamamış olan insanlar, başlarına gelen bir hastalığın sebebi olarak yalnızca virüsleri veya mikropları görürler. Yine aynı şekilde bir trafik kazası geçirdiklerinde, bunun tek sebebinin kötü araba kullanan bir insan olduğunu zannederler. Halbuki gerçek böyle değildir. Hastalığa sebep olan her mikroorganizma veya insana zarar veren her araç, her kişi Allah'ın sebep olarak yarattığı varlıklardır. Ve bu varlıkların tümü ancak ve ancak Allah'ın kontrolü ile hareket etmektedirler. Eğer bir virüs yüzünden bir insan ağır bir hastalığa yakalanıyorsa, bu, Allah'ın bilgisi dahilindedir. Eğer bir araba bir insana çarpıp onu sakat bırakıyorsa, bu da Allah'ın kaderine tabi bir olaydır. Bir insan ne yaparsa yapsın bunları değişteremez; kaderinden tek bir anı çekip çıkaramaz. Çünkü kader bir bütün olarak yaratılır. Ve sonsuz kudret sahibi Allah'a teslim olan, O'nun sonsuz aklına ve rahmetine güvenip dayanan insan için hastalık da, kaza da, musibet de sonu hayırla bitecek geçici imtihanlardır.

"Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki biz sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm, rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım".
(Araf Suresi, 156)

KURAN MUCİZELERİ

Uçak Teknolojisi

Günümüzden 1400 yıl önce, bugünkü teknolojik gelişmeleri Rabbimiz mucizevi bir şekilde insanlara haber vermiştir.

"Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz herşeyi bilenleriz."
(Enbiya Suresi, 81) ayettinden anlaşıldığı üzere Allah, rüzgarı, Hz. Süleyman'ın emrine vermiş ve çeşitli işlerinde bir araç olarak kullanmasına imkan sağlamıştır. Bu ayetle, Hz. Süleyman döneminde olduğu gibi, gelecekte de rüzgar enerjisinin, teknolojide kullanılacağına işaret ediliyor olması muhtemeldir.

"Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)..." (Sebe Suresi, 12) ayetinde de Hz. Süleyman'ın çeşitli bölgeler arasında hızlı bir şekilde hareket ettiğine dikkat çekiliyor olabilir. Hz. Süleyman, kendi döneminde, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknolojiyi kullanıp, rüzgarla hareket eden vasıtalar meydana getirmiş ve bunlar aracılığıyla birbirine uzak mesafeleri kısa sürede almış olabilir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla yukarıdaki ayetlerle, günümüzdeki yüksek uçak teknolojisine dikkat çekiliyor olması muhtemeldir.

"Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." ..."

(Neml Suresi, 40)

Ayette "kendi yanında kitaptan ilmi olan biri" olarak söz edilen kişi, Hz. Süleyman'a Sebe Melikesi'nin tahtını "gözünü açıp kapayana kadar", yani çok kısa bir sürede getirebileceğini söylemektedir. Sebe Melikesi'nin tahtının getirilmesinin günümüzde kullanılan görüntü nakline ait yüksek bir teknolojiye işaret etmesi mümkündür. Konuyla ilgili bir başka ayet ise şöyledir:

"Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi."
(Neml Suresi, 39)

Allah Diriyi Ölüden Çıkarır,Ölüyü de Diriden Çıkarır.

"Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?"
(Enam Suresi, 95)

Allah yukarıdaki ayette Kuran'ın indirildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan bir besin döngüsüne dikkat çekmiştir.

Bir canlı öldüğünde, mikroorganizmalar onu süratle parçalarlar. Böylece ölü beden organik moleküllere ayrışmış olur. Bu moleküller toprağa karışarak, bitki ve hayvanların, dolayısıyla da insanların temel besin kaynağı olur. Eğer bu dönüşüm olmasa hayat da mümkün olmazdı.

Bakteriler de canlıların ihtiyacı olan mineral ve besinleri hazırlamakla sorumludurlar. Kış boyunca neredeyse ölü olan bitki ve hayvanların yazın tekrar canlanırken ihtiyaç duyacakları tüm besin ve mineraller, kışın bakterilerin yaptığı faaliyetler ile sağlanır. Kış boyu bakteriler, organik atıkları yani hayvan ve bitki ölülerini ayrıştırarak minerallere dönüştürürler. Böylelikle canlılar baharda uyandıklarında besinlerini de hazır olarak bulurlar. Bakteriler sayesinde hem bulundukları ortamda bir "bahar temizliği" yapılmış, hem de yazın yeniden canlanan doğa için yeterli miktarda besin hazırlanmış olur.

Görüldüğü gibi ölen canlılar, yeni canlıların hayat bulmasında birinci dereceden rol oynarlar. Böylelikle Allah'ın ayette "diriyi ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır" ifadesiyle dikkat çektiği bu dönüşüm en mükemmel şekilde gerçekleşmiş olur. Allah'ın Kuran'da böylesine detay bir bilgiye asırlar öncesinden dikkat çekmesi, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun delillerinden biridir.

AY'IN YARILMASI

Kuran'ın 54. Suresi'nin adı olan "Kamer"in Türkçe karşılığı "Ay"dır. Bu surenin büyük bir bölümünde, kendilerine gönderilen peygamberlerin "uyarılarını yalanlayan" Nuh, Ad, Semud ve Lut halkının, Firavun ve çevresinin başlarına gelen yıkımlar anlatılır. Aynı zamanda birinci ayette kıyamet vakti ile ilgili çok önemli bir mesaj verir:

"Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı."
(Kamer Suresi, 1)

Ayette kullanılan "yarmak" fiilinin Arapça karşılığı "şakka"dır. Bu kelimenin Arapçada farklı anlamları bulunmaktadır. Bazı Kuran tefsirlerinde "ikiye yarılmak" manası tercih edilmektedir. Bununla birlikte, "şakka" kelimesi Arapçada "toprağı sürme, toprağı kazma" anlamlarında kullanılmaktadır.

İkinci anlamına örnek olarak, Abese Suresi'nin 26. ayetinde geçen kullanımını verebiliriz:

"Biz, şüphesiz, suyu akıttıkça akıttık. Sonra yeri yardıkça yardık. Böylece onda taneler bitirdik, üzümler, yoncalar, zeytinler, hurmalar."

(Abese Suresi, 25-29)

Açıkça görüldüğü gibi, bu ayetteki "şakka" ifadesi "yerin ikiye yarılması" manasında değil, "çeşitli bitkilerin yetişmesi için toprağın sürülerek yarılması" anlamında kullanılmıştır.

İşte tam bu noktada, 1969 yılına geri döndüğümüzde Allah'ın Kuran'da bildirdiği çok büyük bir mucizeyle karşılaşmaktayız. Kamer Suresi'nde on dört yüzyıl öncesinden haber verilen ayet, 20 Temmuz 1969'da Ay yüzeyinde yapılan çalışmalar ile gerçekleşmiştir. Amerikalı astronotların Ay'a ayak basarak, Ay toprağı üzerinde bilimsel araştırmalar yapmaları, taş ve toprak örnekleri toplamaları ayın yarılması ayetindeki ifadelere tam olarak uymaktadır.

Son olarak şunu da belirtelim ki, sözü edilen alameti haber veren ayetlerin devamında çok önemli bir ihtar vardır. Bu ayetlerde, Allah katından gelen işaretlerin insanları gaflet ve hatalarından döndürecek büyük fırsatlar olduğu, bu uyarıları gördükleri halde yalanlayanların "ne tanınmış-ne görülmüş" bir gün olarak tanıtılan kıyamet günü diriltildiklerinde pişman olacakları hatırlatılmaktadır:

"Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı.
Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve "(Bu) süregelen bir büyüdür" derler.
Yalanladılar ve kendi hevalarına (istek ve tutkularına) uydular; oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.'
Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp vazgeçirtecek nice haberler geldi.
(Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir. Fakat uyarmalar bir yarar sağlamıyor.
Öyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağrıcının 'ne tanınmış, ne görülmüş' bir şeye çağıracağı gün…
Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar.
Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler derler ki: "Bu, zorlu bir gün"."

(Kamer Suresi, 1-8)

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Budistlerin Vahşetiyle Karşı Karşıya Olan Bir Halk:

Burma'nın nüfusunun %15'i Müslümanlardan oluşmaktadır. Geri kalan nüfusun büyük bir çoğunluğu Budisttir. Müslümanlar, ülkenin Arakan adlı bölgesinde yaşamaktadırlar. Petrol ve doğal gaz açısından bölgenin en zengin toprakları olan Arakan'a İslam, ilk kez Arap tüccarlar aracılığıyla girdi. 1430 yılında bölgede bir İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Bu devlet 350 yıl varlığını korudu. Ancak bu dönemin sonunda Budistler Arakan'ı işgal ederek İslam devletini ortadan kaldırdılar.

1783 yılında Müslümanların siyasi iktidarı kaybetmelerinden hemen sonra Burmalı Budistler, Müslümanları ezmeye, hatta fiziksel olarak imha etmeye yönelik bir politika uygulamaya başladılar. 19. yüzyıl sonlarında ülke İngilizler tarafından sömürgeleştirildi.

20. yüzyılda Budistler arasında Müslüman karşıtı kampanya hız kazandı ve 1942'de 100.000 Müslümanın ölümüyle sonuçlanan Arakan'daki katliam gerçekleşti. Bu katliam sırasında yüz binlerce kişi de sakat kalmış ya da topraklarından göç etmek zorunda bırakılmıştı.

Burma, 1948 yılında bağımsızlığını kazandı. 1962 yılında askeri darbe ile yönetimi ele geçiren komünist general Ne Win, devletin tüm imkanlarını Müslümanları yok etmek için seferber etti. Hazırlanan "Burma Sosyalist Parti Programı"nda, Müslümanların dinlerinden uzaklaştırılması hedefleniyordu.

Müslümanlar tüm siyasi haklarından mahrum edildi. İslami eğitim kurumları, camiler ve benzeri dini merkezler kapatıldı. Mescitler eğlence merkezlerine ya da Budist tapınaklarına çevrildi. İbadetler yasaklandı. Bu baskılar nedeniyle Müslümanların bir bölümü ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. Ancak göçlere rağmen Arakan bölgesinde Müslümanlar çoğunluğu oluşturmaktaydı. Bunun üzerine General Ne Win rejimi baskıları daha da artırarak keyfi tutuklamalara ve işkence uygulamalarına ağırlık verdi. Bir milyondan fazla Müslüman Burma'yı terk etmek zorunda kaldı. Burma hükümeti, ülkedeki vahşetin gizli kalması için yıllar boyunca ülkeye yabancı gazeteci ve hatta turist bile kabul etmedi.

1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakan Müslümanı öldürüldü. Yüzlerce kadına tecavüz edildi ve Müslümanların tüm mal varlıklarına el konuldu. 1978 yılının baharında ordunun taşkınlıkları, 200.000 Müslümanı son derece güç şartlar altında Bangladeş'e göçmek zorunda bıraktı.

YARATILIŞ DELİLLERİ

Dünyanın En Büyük Dağıtım Ağı: Dolaşım Sistemi

Dolaşım sisteminin birbirleriyle son derece uyumlu olan parçaları, ortak bir amaca hizmet etmektedirler. Ve eğer tek bir parça dahi eksik olsa, sistemde aksaklıklar ortaya çıkar.

100 trilyon haneli bir şehir olduğunu varsayalım; sizce bu şehirdeki evlerin her birinin isteklerini anında yerine getiren bir dağıtım şirketi olabilir mi? Pek çok kimse bu soruya "elbette ki olamaz" şeklinde cevap verir. Ancak buna benzer bir sistem her insanın vücudunda zaten mevcuttur. Yalnız insan vücudundaki evler hücrelerdir, dağıtım şirketi ise sayısız elemanıyla insanın dolaşım sistemidir.

Dolaşım sisteminin elemanları insan vücudundaki yaklaşık 100 trilyon hücreyi teker teker gezer. Bu sistemin en önemli elemanı kalptir. Kalp, kirli ve temiz kanın birbirine karışmadan vücudun farklı bölgelerine pompalanmasını sağlayan dört farklı odacığıyla, emniyet sübabı görevi yapan kapakçıklarıyla son derece hassas dengeler üzerine kurulmuş bir tasarıma sahiptir.

Kalbi incelediğimizde, bunun yalnızca bir pompadan ibaret olmadığını, burada bir de bu pompanın bastığı kanın yönünü belirleyecek "sübaplar" (kapakçıklar) olduğunu görürüz. Bunlar, kalp kasları tarafından pompalanan kanın, tam gereken anda gereken yönde hareket etmesini sağlamaktadırlar. Dahası, kalp, büyük damarlar yoluyla bir taraftan akciğere, bir taraftan da tüm vücuda bağlanır. Vücuda giden damar, az sonra kendi içinde dallara ayrılır, bu dallar daha küçük dallara, onlar da çok daha küçük dallara ayrılırlar. Kılcal damarlara kadar inen bu ayrışma büyük damarlara, sonra daha büyük damarlara ve sonra çok daha büyük damarlara doğru birleşir. Ve tüm bunlar yeniden kalbe döner. Kalpten de, kanın içindeki karbondioksiti vermek ve yerine oksijen almak için akciğere yollanır.

Tüm bu dolaşım sistemi, yani kalp, damarlar ve akciğer birarada düşünüldüğünde ortaya çıkan şey ise, tam kompleks bir sistemdir. (Buna, kanı temizlemekle görevli olan böbrekleri, kandaki şeker oranını ayarlayan pankreas bezini, kanın kimyasal bileşimini kontrol altında tutan karaciğeri ve kandaki savunma sistemi elemanlarını da eklediğinizde, ortaya ihtişamlı bir yapı çıkar.) Bu kompleks sistemin parçalarının hepsi birbirleriyle uyumludur ve birbirlerine çok düzgün bir biçimde bağlanmışlardır. Birbirleriyle uyumlu olan tüm bu parçalar, ortak bir amaca hizmet etmektedirler. Ve eğer tek bir parça dahi eksik olsa, sistemde aksaklıklar ortaya çıkar. Bu ise dolaşım sisteminin sahibi olan insanın ölümü ile sonuçlanabilecek durumlara sebebiyet verebilir. Hiçbir kalp, pompaladığı kanı temizleyecek bir akciğer olmadıktan sonra, tek başına herhangi bir bedeni bir dakikadan fazla yaşatamaz. Bu durumda dolaşım sistemi tek bir anda tüm parçalarıyla var olmuştur. Bu da, kalpteki ve dolaşım sistemindeki kusursuz tasarımı yani yaratılmışlığı gösterir ve alemlerin Rabbi olan Allah'ın eşi benzeri olmayan yaratma sanatını bize tanıtır.

"İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını) sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir. Öyle olmasa, Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler üzerinde kilitler mi vurulmuş?"
(Muhammed Suresi, 23-24)

"DÖRT GÖZLÜ"

Dört gözlü balık, uçan böcekleri yakalayabilmek için havaya zıplayabilir veya yüzen yaratıkları avlamak için suyun dibine dalabilir, suyun dışını bir insan kadar, suyun içini de bir balık kadar iyi görebilmektedir.

Denizde yüzerken suyun içinde gözümüzü açarsak, çevremizdeki her şeyi bulanık görürüz. Çünkü atmosfer ortamında görmeye uygun şekilde yaratılmış olan gözümüz için su, farklı bir ortamdır. Benzer bir mantıkla düşünüldüğünde, içinde bulunduğu ortamdan dışarıya çıkarılan bir balığın da, atmosfer ortamında bulanık bir görüşe sahip olacağı tahmin edilebilir. Bu doğrudur, ama kimi zaman Allah insanlara ibret olacak benzersiz tasarım harikalarıyla farklı bir yaratılış sergiler. "Dört gözlü balık" bunlardan biridir.

Güney Meksika'dan Güney Amerika'nın kuzeyine kadar olan nehirlerde ve göllerde yasayan bir balık türü, suyun hem içinde hem de dışında son derece iyi görebilmektedir. Anableps adını taşıyan bu balık daha çok "dört gözlü balık" olarak tanınır. Bu balık türü suyun dışını net olarak görmesinin yanı sıra, havadaki nesnelere bile odaklanabilmektedir.

Dört gözlü balığın gerçekte iki gözü bulunmaktadır. Ancak her göz her biri kendi odak uzaklığına sahip iki yarım küreden oluşmuştur. Bu, anablepslerin aynı anda iki farklı görüş özelliğine sahip olmalarının nedenini açıklayan kusursuz bir tasarımdır. Balık suyun yüzeyinin biraz altındayken, su yüzeyinin üzerinde kalan göz bebekleri havayı taramakta, bu arada suyun altında kalan alt göz bebekleri de su altındaki dünyayı incelemektedir. Bu şekilde balık hem uçan hem de yüzen canlılarla beslenebilmekte veya onlardan kaçabilmektedir.

Dört gözlü balık, uçan böcekleri yakalayabilmek için havaya zıplayabilir veya yüzen yaratıkları avlamak için suyun dibine dalabilir, suyun dışını bir insan kadar, suyun içini de bir balık kadar iyi görebilmektedir.

Şüphesiz hiçbir balığın kendi kendine suyun ve havanın fiziksel özelliklerine göre iki farklı optik sistem tasarlaması, daha sonra da bu iki sistemi, tek bir gözde uyumlu çalışacak biçimde düzenlemesi mümkün değildir. Peki bu gözler evrim teorisinin öngördüğü gibi tesadüfi gelişimlerle ortaya çıkmış olabilir mi? Yani benzeri olmayan bu optik tasarım tesadüfen bir balığın gözlerinde var olabilir mi? Daha sonra yine aynı tesadüflerle nesilden nesile aktarılarak türün bir özelliği haline gelebilir mi? Tabii ki hayır.

Dört gözlü balığın kökenine ilişkin söylenebilecek tek şey vardır, o da "her şeye gücü yeten ve bütün canlıları yaratan" Allah tarafından harikulade bir sistemle, hiçbir örneği olmadan, kusursuzca yaratılmış olduğudur. Allah'ın Kuran'da da buyurduğu üzere bu canlılar O'nun delillerindendir.

"Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O'nun ayetlerindendir..."
(Şura Suresi, 29)

KURAN BİLGİSİ

Bitki Görünümlü Hayalet Balıklar

Resmin üst kısmında görülen ve hayalet boru balığı olarak adlandırılan bu deniz altı canlıları olağanüstü kamuflaj yetenekleri sayesinde bulundukları yerde hemen hemen hiç fark edilemeyen canlılardır. Görüldüğü gibi hayalet boru balığının bu türü resmin altındaki bitkiye hem şekil hem de renk olarak tıpatıp benzemektedir. Bu canlılar düşmanlarından kurtulmak için krinoidler (zambak şeklindeki deniz hayvanları), yumuşak mercanlar ve deniz otları gibi farklı birçok türdeki organizmanın arasına karışarak onlarla adeta bir bütün haline gelebilirler. Görüldüğü gibi bitki görünümlü hayalet balıklar Allah'ın yaratış delillerinden biridir.

"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın."
(Yunus Suresi, 61)

Büyük Bir Tehlike "Gizli Şirk"

Gizli şirk her mümin için, üzerinde düşünülmesi en aciliyetli, en hayati konuların başında gelmektedir. Yapılması gereken en önemli şey Allah'ın "Ve yalnızca Rabbine rağbet et" (İnşirah Suresi, 8) ayetinde de emrettiği gibi hareket etmektir. Allah'a rağbet eden bir insan yalnızca Allah'a güvenir, çünkü Allah'ın herşeye hakim olduğunu, herşeye gücünün yettiğini, Allah'ın izni dışında tek bir yaprağın dahi düşmediğini bilir.

Şirkten arınmış bir insan hiç beklenmedik bir olayla karşılaşsa, zahiren çok olumsuz gibi gözüken bir durumda kalsa veya başına diğer insanların çok tehlikeli ya da korkunç olarak yorumladıkları bir olay da gelse Allah'a kalpten güvenir. Çünkü "tek bir an" dahi endişeye kapılmanın, Allah'ın sonsuz kudretini ve hikmetini tam takdir edememek anlamına geleceğini bilir.

Gerçek imanda, Allah'a karşı mutlak bir teslimiyet olur. Kişi saniyelik hatalara dahi düşmemeye özen gösterir. Allah'a güveninde eksiklik hissettiği veya Allah'tan başka yardımcılar aradığı anda bunun şirk olacağını bilir.

İşte "gizli şirk" bu tip durumlarda büyük bir tehlike olarak ortaya çıkar. Örneğin zor bir durumla karşılaştığında insanın, "genelde çok teslimiyetliyim, Allah'a güvenim tam, ama çok nadir bazı olaylarda paniğe kapılıyorum" şeklindeki bir düşünceye kapılması çok yanlış ve çirkin olur. Çünkü bu mantıkla hareket eden bir insan, kendisine Allah'tan başka yardımcılar arıyor demektir. Bu da o kişinin, Allah'ın varlığını kabul etse de, O'na tevekkül edemediğini, Allah'ın sonsuz kudretini kavrayamadığını ve dolayısıyla şirk içinde olduğunu gösterir.

Allah'a tevekkül eden bir mümin için yaşadığı şeylerin hepsi mutlak hayırlıdır, mutlak güzelliktir. Geçmişte yaşadıklarından ya da halihazırda başına gelen olaylardan yakınma, rahatsızlık duyma veya hoşnutsuz olma gibi bir hataya düşmez. İstisnasız hayatı boyunca yaşadığı her andan razı olur.

Her insan günlük yaşamında umulmadık olaylarla karşılaşabilir. Kendisine insanlar tarafından büyük bir haksızlık yapılabilir, bir iftiraya uğrayabilir, sözlü ya da fiili bir saldırıya maruz kalabilir. Ama gizli veya açık şirkten arınmış bir insan, böyle bir durumda kaderi unutmaz ve herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu göz ardı edip duygusallaşmaz, sıkılmaz, üzülmez. Kendisini sinirlendirecek olaylar ve davranışlarla da karşılaşabilir, ama bunların da aslında kaderin bir parçası olduğunu bilir ve Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi kötülüklere dahi güzellikle karşılık verir.

Gizli şirke neden olabilecek diğer bir husus da kişinin başarılarını, ya da yaptıklarını kendi eseri zannetmesidir. Örneğin bir kişi başarılı bir konuşma yaptığında o konuşmayı kendi aklıyla kendisinin yaptığını zannederse bu çok yanlış olur. Çünkü "nutku verip konuşturan" (Fussilet Suresi,21) Allah'tır. O dilemedikçe insanın konuşması ve üstelik hikmet üzere konuşması mümkün değildir. Bunların hepsi Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmektedir.

Başarıların yanı sıra insanın, bir musibetle karşılaştığında, örneğin hastalandığında ya da yaralandığında, bunların da kaderinde yaratıldığını unutmaması şarttır. Hastalıkta rol alanın bir virüs, kazaya sebep olanın da kötü bir sürücü olduğunu düşünerek Allah'ı unutması büyük bir gaflettir. Elbette arada çeşitli sebepler yaratılmıştır, ancak bunların tamamı Allah'ın bilgisi ve kontrolü altındadır.

Açıkça görüldüğü gibi gizli şirk konusu çok önemlidir ve gözardı edilemeyecek kadar büyük bir tehlikedir. Bu nedenle insanın günlük hayatında kendi içinde hissettikleri veya olaylara kendi içinde verdiği tepkiler çok önemlidir. Bu bakımdan samimi bir insanın tüm yaşamını, günlük hayatını, hislerini, duygu ve düşüncelerini, hayata bakış açısını ve en önemlisi bilinçaltını bu anlayışla gözden geçirmesi şarttır.

"Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır."
(Neml Suresi, 40)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Resullerin Ahlaki Dejenerasyonla Mücadeleleri

Allah'ın kavimlere uyarıcı korkutucu olarak gönderdiği resullerin görevi insanları Allah'ın yoluna davet etmek, Allah'ın dinini onlara açıklamaktır. Mücadele ettikleri gruplar ise, resullerin çağrısına düşmanlıkla cevap veren, onu durdurmaya çalışan inkarcılar ve münafıklardır.

Resullerin Allah yolundaki mücadelelerindeki bir diğer amaç ise, insanları Allah'ın yolundan alıkoyan, onları sapkınlığa teşvik eden grupların ıslah edilmesidir. Çünkü bu tür gruplar, Allah'ın "onlar, hem ondan (Kuran'dan) alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar" (Enam, 26) ayetinde haber verdiği gibi, yalnızca kendilerini saptırmakla kalmazlar, aynı zamanda pek çok insanı da sapıklığa özendirirler. Örneğin cinsel sapkınlıkların, fuhşun yayılması için çaba gösterenler, kendileri saptıkları gibi, başka insanları da sapkınlığa sürüklemektedirler ve azabı hak ederler. Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

"Çirkin utanmazlıkların (fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada ve ahirette acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmiyorsunuz."

(Nur Suresi, 19)


Ahlaksızlığı yaymaya çalışanların ahirette karşılaşacakları azap, kuşkusuz cehennemdir. Dünyada yaşayacakları azabın farklı yolları olabilir. Allah bu kişilerin üstüne çeşitli belalar verebilir. Resullerin ahlaksızlıkla mücadelesinin en ünlü örneği ise Hz. Lut ve kavmidir. Eşcinsel olan kavme karşı Hz. Lut türlü yollar deneyerek onları Allah'ın dinine uymaya, sapkınlıklarından vazgeçmeye davet etmiştir. Ancak kavim Hz. Lut'un çağrısına icabet etmemiş, bunun üzerine de ibret verici bir sonla helak edilmiştir.

"Artık gerçekten o inkar edenlere şiddetli bir azap taddıracağız ve yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. Bu, Allah'ın düşmanlarının cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır."
(Fussilet Suresi, 27-28)

ALLAH'IN SIFATLARI
"Habir"
(Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar)

"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun.
Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."

(Haşr Suresi, 18)

İnsan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan haberdar olabilir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.

Alemlerin Rabbi olan yüce Allah, zaman ve mekanın da yaratıcısıdır; dolayısıyla bu kavramlardan bağımsız olarak kainatta gerçekleşen her olaydan da haberdardır Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların da hayatlarının her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi tüm detaylar Rabbimizin bilgisi dahilindedir. Allah insanların içlerinden geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları herşeyden haberdardır.

"Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah'ın katındadır. Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdardır."
(Lokman Suresi, 34)

Allah katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer.
Hz. Muhammed (sav)

İslamın İnanç Esasları

Allah'ın Sonsuz Büyüklüğü ve Kudreti

Allah, Kendi büyüklüğünün kavranabilmesi için evrendeki düzeni sayısız detaylarla birlikte yaratmıştır.

Allah öyle büyük bir ilme sahiptir ki insana göre "sonsuz" olan, Allah'ın katında bitmiş durumdadır. (Bkz. Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Harun Yahya)

Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

"Hiç şüphesiz, biz herşeyi kader ile yarattık. Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi yalnızca 'bir keredir.' Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? Onların işlemiş oldukları herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır."
(Kamer Suresi, 49-53)

Allah insanlık tarihinin başından bugüne kadar milyarlarca insan yaratmıştır ve eğer dilerse sonsuz sayıda insan yaratabilir. Çünkü ayetin de ifadesiyle; "...O, yaratmada dilediğini arttırır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (Fatır Suresi, 1)

Allah`ın sonsuz kudretini anlayabilmek için düşünmek gerekir. Örneğin Allah sonsuz sayıda varlık, sonsuz sayıda mekan yaratmaya güç yetirendir. Nitekim Allah ahirette cenneti ve cehennemi yaratmıştır. Cennet ve cehennem çok farklı bir yaratılışta olacaktır. Örneğin dünyada daima bozulma, yaşlanma, eskime çürüme ve tükenme vardır. Oysa cennette sonsuza kadar sürecek zaman içerisinde hiçbir şey bozulmayacaktır; Allah'ın Kuran'da bahsettiği "tadı değişmeyen sütten ırmaklar" cennetin bu özelliğine dikkat çeken örneklerden biridir. Cehennemdeki yaratılış da bambaşkadır. Allah cehennemde, benzeri görülmemiş azap çeşitlerini yaratacaktır.

Bizim sahip olduğumuz bilgiler sadece Allah'ın izin verdiği kadardır. Kuran'da Allah'ın ilminin sonsuzluğu şöyle bir örnekle açıklanır:"Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Lokman Suresi, 27)

SAKIN UNUTMAYIN

Tevbe Edip Bağışlanma Dilemeyi Unutmayın-2

Bir insan şu dakikaya kadar dinsiz olarak yaşamış olabilir, tüm ömrünü Allah'ın razı olmayacağı bir şekilde geçirmiş de olabilir. Ama bir anda samimi ve kesin olarak aldığı bir kararla tevbe etmesi karşılığında, Allah'ın bağışlayıcılığını, tevbesini kabul etmesini umabilir. Unutmayın Allah'a karşı işlenen suçlardan samimi bir tevbe ile kurtulmak bir anlık bir karara bağlıdır ve tek kurtuluş yoludur. Fakat önemli olan Allah'ın tavsiye ettiği samimiyeti yakalayabilmektir. Bunu ise Allah yine Kuran'da bildirmektedir:

"Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir). işte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri için acı bir azab hazırlamışızdır."
(Nisa Suresi, 17-18)

Siz de yaptığınız hata her ne olursa olsun -ayette ifade edildiği gibi- "hemencecik" tevbe etmeyi ve Allah'tan af dilemeyi sakın unutmayın. Her an ölümün size gelebileceğini ve bunun için belki de bir daha fırsatınızın olamayacağını bunun için çok geç kalabileceğinizi düşünerek hemen şimdi tevbe edin.

Kuşkusuz bu, Allah'a gerçekten iman edenler dışındakilere ağır gelir. Çoğu inançsız insan Allah'a karşı kendini sorumlu hissetmez. Ama şunu da unutmayın ki o insanlar cehenneme boyun bükmüş kişiler olarak yüzükoyun sürüklenerek gireceklerdir Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amellerde bulunan insanların günahlarını Allah iyiliklere çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.

GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ

Namazda Huşu İçinde Olmak

Hergün düzenli olarak yapılması farz olan, vakitleri belli ibadetler vardır. Bu ibadetleri Allah için yaptığını bilmek mümine her seferinde yeni bir heyecan ve yeni bir şevk verir. 5 vakit namaz da bu ibadetlerdendir ve Allah namazı vakitleri belirlenmiş olarak farz kılmıştır. (Nisa Suresi, 103). Allah Kuran'da, müminlerin namazlarında huşu içinde oldukları bildirmiştir:

"Müminler gerçekten felah bulmuştur. Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır."
(Müminun Suresi, 1-2)

Huşu, Allah'a karşı duyulan "saygı dolu bir korku" anlamına gelir. İnsanın namazda içerisinde bulunması gereken ruh hali de budur. Bilinçsizce, düşünmeden, samimiyetle Allah'a yönelmeden yapılan ibadetlerin, süresi ve zorluğu ne olursa olsun, Allah katında herhangi bir değeri olmayabilir. İnsanın yaptığı ibadet onun Allah'a olan yakınlığını, takvasını artırıyor, tefekkür ve maneviyatını geliştiriyor, ahlakını güzelleştiriyor ve bu kişiyi kötülüklerden alıkoyuyorsa o zaman bu ibadetten Allah'ın hoşnut olması umulabilir.

Yalnızca ahiret yurdunu arayan, dünyanın gerçek mahiyetini kavramış akıllı bir mümin, sonsuz azaptan kurtulmak ve cennette daha üstün derecelere ulaşabilmek için yaptığı her işi sonsuz hayatına etki edecek birer vesile olarak görür. Eline geçen, karşısına çıkan ecir fırsatlarını kaçırmaz. Bu fırsatları en bilinçli şekilde değerlendirir. Bunun sonucu olarak da ayette belirtilen felaha kavuşur.
GERİ