|
Müminler
Keşke Demezler
Bazı insanlar yanlış
yapılan bir işin ya da söylenilen yanlış bir sözün ardından "keşke
böyle olmasaydı" derler. Ancak Allah'a iman eden bir insan,
terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, bunun
kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilir.
Gün içinde müminin hiçbir şeye üzülüp dert etmemesi, imanı doğru
anladığının bir göstergesidir. Karşılaşılan olayları hayır gözüyle
değerlendirememek, sürekli tedirginlik, korku, ümitsizlik, aksilik
beklentisi, hüzün, duygusallaşmak ise, açık bir imanı puslu anlamanın
alametleridir. Bu pus hemen kaldırılmalı, kesintisiz iman neşesi
süreklilik gösteren bir hayat özelliği haline gelmelidir. Allah'a
iman eden bir insan terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında,
aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir.
"Aksilik", "terslik", "keşke" gibi
kelimeleri ise ancak ders almak, ibret çıkarmak amacıyla kullanmalıdır.
Yani, "bu olay hikmetli ve hayırlı, fakat bir dahaki seferde
aynı hatayı yapmayayım, şu an öğrendiğim şekilde doğrusunu yapayım"
şeklinde bir bakış açısı içinde olmalıdır.
Hayırları Görebilmenin Yolu
Her olayda mutlaka
bir hayrın saklı olduğunu bilmenin ilk yolu Allah'ın her olayı her
detayı bildiğini unutmamaktan geçer. İnsanın gözlerini dünyaya açtığı
andan itibaren karşılaştığı iyi ya da kötü gibi görünen her olayı
Allah yaratmaktadır. Yaşamı bir bütün olarak yeryüzünün tek Hakimi
olan Rabbimiz kontrol etmektedir. Allah kusursuz, mükemmel, hikmetli
ve en güzel şekilde Yaratandır. Bu, Allah'ın yaratmış olduğu kaderdir;
Allah'ın yarattığı kaderdeki olaylar arasından bir kısmını ayırıp
bir kenara almak ve bunlara iyi diğerlerine ise kötü gibi bir yakıştırma
yapmak mümkün değildir. Öyleyse insana düşen bu mükemmelliği görüp
takdir etmek ve Allah'ın sonsuz hikmet sahibi olduğunu ve en kusursuz
sonuçları yaratacağını bilerek her olayı hayra yormaktır. Çünküs
Allah'a iman eden ve imanı ile her olayı hayır gözüyle değerlendirip,
hayra yorumlayan bir insan dünyada da ahirette de hep iyilik ve
güzellikle karşılaşacaktır.
Bilinmesi gereken diğer konu ise hayır bildiğimiz olaylarda şer,
şer zannettiğimiz olaylarda hayır olabileceği gerçeğini unutmamaktır.
Çünkü Allah sonsuz, bir akla sahiptir. İnsan ise ancak olayların
dıştan görünen kısmı ile muhatap olabilmekte ve ancak kendi anlayışı
ile bu olayları değerlendirebilmektedir. Sınırlı bilgi ve anlayışı
ile kimi zaman hayır ve güzellik olan bir olayı olumsuz, kötülük
ile dolu olan bir olayı ise olumlu ve hayırlı olarak nitelendirebilmektedir.
Bu durumda doğruları görebilmek için iman eden bir insanın yapması
gereken tek şey, Allah'ın sonsuz akıl ve bilgisine teslim olarak,
her olaya hayır gözüyle bakmaktır. Nitekim Allah bir ayetinde insanlara
şöyle seslenmiştir: "Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey,
sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir
şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara Suresi,
216)
Örnek; Hastalıklardaki Gizli Hikmetler
Kader gerçeğini kavrayamamış
olan insanlar, başlarına gelen bir hastalığın sebebi olarak yalnızca
virüsleri veya mikropları görürler. Yine aynı şekilde bir trafik
kazası geçirdiklerinde, bunun tek sebebinin kötü araba kullanan
bir insan olduğunu zannederler. Halbuki gerçek böyle değildir. Hastalığa
sebep olan her mikroorganizma veya insana zarar veren her araç,
her kişi Allah'ın sebep olarak yarattığı varlıklardır. Ve bu varlıkların
tümü ancak ve ancak Allah'ın kontrolü ile hareket etmektedirler.
Eğer bir virüs yüzünden bir insan ağır bir hastalığa yakalanıyorsa,
bu, Allah'ın bilgisi dahilindedir. Eğer bir araba bir insana çarpıp
onu sakat bırakıyorsa, bu da Allah'ın kaderine tabi bir olaydır.
Bir insan ne yaparsa yapsın bunları değişteremez; kaderinden tek
bir anı çekip çıkaramaz. Çünkü kader bir bütün olarak yaratılır.
Ve sonsuz kudret sahibi Allah'a teslim olan, O'nun sonsuz aklına
ve rahmetine güvenip dayanan insan için hastalık da, kaza da, musibet
de sonu hayırla bitecek geçici imtihanlardır.
"Bize bu dünyada da, ahirette de iyilik yaz, şüphesiz ki
biz sana yöneldik. Dedi ki: "Azabımı dilediğime isabet ettiririm,
rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır; onu korkup-sakınanlara, zekatı
verenlere ve Bizim ayetlerimize iman edenlere yazacağım".
(Araf Suresi, 156)
KURAN MUCİZELERİ
Uçak Teknolojisi
Günümüzden 1400 yıl
önce, bugünkü teknolojik gelişmeleri Rabbimiz mucizevi bir şekilde
insanlara haber vermiştir.
"Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik)
ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi.
Biz herşeyi bilenleriz."(Enbiya Suresi, 81) ayettinden
anlaşıldığı üzere Allah, rüzgarı, Hz. Süleyman'ın emrine vermiş
ve çeşitli işlerinde bir araç olarak kullanmasına imkan sağlamıştır.
Bu ayetle, Hz. Süleyman döneminde olduğu gibi, gelecekte de rüzgar
enerjisinin, teknolojide kullanılacağına işaret ediliyor olması
muhtemeldir.
"Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir
ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)..." (Sebe
Suresi, 12) ayetinde de Hz. Süleyman'ın çeşitli bölgeler arasında
hızlı bir şekilde hareket ettiğine dikkat çekiliyor olabilir. Hz.
Süleyman, kendi döneminde, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer
bir teknolojiyi kullanıp, rüzgarla hareket eden vasıtalar meydana
getirmiş ve bunlar aracılığıyla birbirine uzak mesafeleri kısa sürede
almış olabilir. Şüphesiz en doğrusunu Allah bilir. Dolayısıyla yukarıdaki
ayetlerle, günümüzdeki yüksek uçak teknolojisine dikkat çekiliyor
olması muhtemeldir.
"Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben,
(gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." ..."
(Neml Suresi, 40)
Ayette "kendi yanında kitaptan ilmi olan biri" olarak
söz edilen kişi, Hz. Süleyman'a Sebe Melikesi'nin tahtını "gözünü
açıp kapayana kadar", yani çok kısa bir sürede getirebileceğini
söylemektedir. Sebe Melikesi'nin tahtının getirilmesinin günümüzde
kullanılan görüntü nakline ait yüksek bir teknolojiye işaret etmesi
mümkündür. Konuyla ilgili bir başka ayet ise şöyledir:
"Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben
onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir
bir güce sahibim." dedi."
(Neml Suresi, 39)
Allah Diriyi Ölüden Çıkarır,Ölüyü de Diriden
Çıkarır.
"Taneyi ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi
ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse
nasıl oluyor da çevriliyorsunuz?"
(Enam Suresi, 95)
Allah yukarıdaki ayette Kuran'ın indirildiği dönemde bilinmesi mümkün
olmayan bir besin döngüsüne dikkat çekmiştir.
Bir canlı öldüğünde, mikroorganizmalar onu süratle parçalarlar.
Böylece ölü beden organik moleküllere ayrışmış olur. Bu moleküller
toprağa karışarak, bitki ve hayvanların, dolayısıyla da insanların
temel besin kaynağı olur. Eğer bu dönüşüm olmasa hayat da mümkün
olmazdı.
Bakteriler de canlıların ihtiyacı olan mineral ve besinleri hazırlamakla
sorumludurlar. Kış boyunca neredeyse ölü olan bitki ve hayvanların
yazın tekrar canlanırken ihtiyaç duyacakları tüm besin ve mineraller,
kışın bakterilerin yaptığı faaliyetler ile sağlanır. Kış boyu bakteriler,
organik atıkları yani hayvan ve bitki ölülerini ayrıştırarak minerallere
dönüştürürler. Böylelikle canlılar baharda uyandıklarında besinlerini
de hazır olarak bulurlar. Bakteriler sayesinde hem bulundukları
ortamda bir "bahar temizliği" yapılmış, hem de yazın yeniden
canlanan doğa için yeterli miktarda besin hazırlanmış olur.
Görüldüğü gibi ölen canlılar, yeni canlıların hayat bulmasında birinci
dereceden rol oynarlar. Böylelikle Allah'ın ayette "diriyi
ölüden çıkarır, ölüyü de diriden çıkarır" ifadesiyle dikkat
çektiği bu dönüşüm en mükemmel şekilde gerçekleşmiş olur. Allah'ın
Kuran'da böylesine detay bir bilgiye asırlar öncesinden dikkat çekmesi,
Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun delillerinden biridir.
AY'IN YARILMASI
Kuran'ın 54. Suresi'nin
adı olan "Kamer"in Türkçe karşılığı "Ay"dır.
Bu surenin büyük bir bölümünde, kendilerine gönderilen peygamberlerin
"uyarılarını yalanlayan" Nuh, Ad, Semud ve Lut halkının,
Firavun ve çevresinin başlarına gelen yıkımlar anlatılır. Aynı zamanda
birinci ayette kıyamet vakti ile ilgili çok önemli bir mesaj verir:
"Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı."
(Kamer Suresi, 1)
Ayette kullanılan "yarmak" fiilinin Arapça karşılığı "şakka"dır.
Bu kelimenin Arapçada farklı anlamları bulunmaktadır. Bazı Kuran
tefsirlerinde "ikiye yarılmak" manası tercih edilmektedir.
Bununla birlikte, "şakka" kelimesi Arapçada "toprağı
sürme, toprağı kazma" anlamlarında kullanılmaktadır.
İkinci anlamına örnek olarak, Abese Suresi'nin 26. ayetinde geçen
kullanımını verebiliriz:
"Biz, şüphesiz, suyu akıttıkça akıttık. Sonra yeri yardıkça
yardık. Böylece onda taneler bitirdik, üzümler, yoncalar, zeytinler,
hurmalar."
(Abese Suresi, 25-29)
Açıkça görüldüğü gibi, bu ayetteki "şakka" ifadesi "yerin
ikiye yarılması" manasında değil, "çeşitli bitkilerin
yetişmesi için toprağın sürülerek yarılması" anlamında kullanılmıştır.
İşte tam bu noktada, 1969 yılına geri döndüğümüzde Allah'ın Kuran'da
bildirdiği çok büyük bir mucizeyle karşılaşmaktayız. Kamer Suresi'nde
on dört yüzyıl öncesinden haber verilen ayet, 20 Temmuz 1969'da
Ay yüzeyinde yapılan çalışmalar ile gerçekleşmiştir. Amerikalı astronotların
Ay'a ayak basarak, Ay toprağı üzerinde bilimsel araştırmalar yapmaları,
taş ve toprak örnekleri toplamaları ayın yarılması ayetindeki ifadelere
tam olarak uymaktadır.
Son olarak şunu da belirtelim ki, sözü edilen alameti haber veren
ayetlerin devamında çok önemli bir ihtar vardır. Bu ayetlerde, Allah
katından gelen işaretlerin insanları gaflet ve hatalarından döndürecek
büyük fırsatlar olduğu, bu uyarıları gördükleri halde yalanlayanların
"ne tanınmış-ne görülmüş" bir gün olarak tanıtılan kıyamet
günü diriltildiklerinde pişman olacakları hatırlatılmaktadır:
"Saat (kıyamet saati) yakınlaştı ve Ay yarıldı.
Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve "(Bu)
süregelen bir büyüdür" derler.
Yalanladılar ve kendi hevalarına (istek ve tutkularına) uydular;
oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.'
Andolsun, onlara (kendilerini şirkten ve bozulmalardan) caydırıp
vazgeçirtecek nice haberler geldi.
(Ki her biri) Doruğunda-olgunlaşmış hikmettir. Fakat uyarmalar bir
yarar sağlamıyor.
Öyleyse sen onlardan yüz çevir. O çağrıcının 'ne tanınmış, ne görülmüş'
bir şeye çağıracağı gün…
Gözleri 'zillet ve dehşetten düşmüş olarak', sanki yayılan çekirgeler
gibi kabirlerinden çıkarlar.
Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken, kafirler
derler ki: "Bu, zorlu bir gün"."
(Kamer Suresi, 1-8)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Budistlerin Vahşetiyle Karşı Karşıya Olan
Bir Halk:
Burma'nın nüfusunun
%15'i Müslümanlardan oluşmaktadır. Geri kalan nüfusun büyük bir
çoğunluğu Budisttir. Müslümanlar, ülkenin Arakan adlı bölgesinde
yaşamaktadırlar. Petrol ve doğal gaz açısından bölgenin en zengin
toprakları olan Arakan'a İslam, ilk kez Arap tüccarlar aracılığıyla
girdi. 1430 yılında bölgede bir İslam devletinin kurulmasıyla sonuçlandı.
Bu devlet 350 yıl varlığını korudu. Ancak bu dönemin sonunda Budistler
Arakan'ı işgal ederek İslam devletini ortadan kaldırdılar.
1783 yılında Müslümanların siyasi iktidarı kaybetmelerinden hemen
sonra Burmalı Budistler, Müslümanları ezmeye, hatta fiziksel olarak
imha etmeye yönelik bir politika uygulamaya başladılar. 19. yüzyıl
sonlarında ülke İngilizler tarafından sömürgeleştirildi.
20. yüzyılda Budistler arasında Müslüman karşıtı kampanya hız kazandı
ve 1942'de 100.000 Müslümanın ölümüyle sonuçlanan Arakan'daki katliam
gerçekleşti. Bu katliam sırasında yüz binlerce kişi de sakat kalmış
ya da topraklarından göç etmek zorunda bırakılmıştı.
Burma, 1948 yılında bağımsızlığını kazandı. 1962 yılında askeri
darbe ile yönetimi ele geçiren komünist general Ne Win, devletin
tüm imkanlarını Müslümanları yok etmek için seferber etti. Hazırlanan
"Burma Sosyalist Parti Programı"nda, Müslümanların dinlerinden
uzaklaştırılması hedefleniyordu.
Müslümanlar tüm siyasi haklarından mahrum edildi. İslami eğitim
kurumları, camiler ve benzeri dini merkezler kapatıldı. Mescitler
eğlence merkezlerine ya da Budist tapınaklarına çevrildi. İbadetler
yasaklandı. Bu baskılar nedeniyle Müslümanların bir bölümü ülkeyi
terk etmek zorunda kaldılar. Ancak göçlere rağmen Arakan bölgesinde
Müslümanlar çoğunluğu oluşturmaktaydı. Bunun üzerine General Ne
Win rejimi baskıları daha da artırarak keyfi tutuklamalara ve işkence
uygulamalarına ağırlık verdi. Bir milyondan fazla Müslüman Burma'yı
terk etmek zorunda kaldı. Burma hükümeti, ülkedeki vahşetin gizli
kalması için yıllar boyunca ülkeye yabancı gazeteci ve hatta turist
bile kabul etmedi.
1962-1984 yılları arasında 20.000 Arakan Müslümanı öldürüldü. Yüzlerce
kadına tecavüz edildi ve Müslümanların tüm mal varlıklarına el konuldu.
1978 yılının baharında ordunun taşkınlıkları, 200.000 Müslümanı
son derece güç şartlar altında Bangladeş'e göçmek zorunda bıraktı.
YARATILIŞ DELİLLERİ
Dünyanın
En Büyük Dağıtım Ağı: Dolaşım Sistemi
Dolaşım sisteminin
birbirleriyle son derece uyumlu olan parçaları, ortak bir amaca
hizmet etmektedirler. Ve eğer tek bir parça dahi eksik olsa, sistemde
aksaklıklar ortaya çıkar.
100 trilyon haneli bir şehir olduğunu varsayalım; sizce bu şehirdeki
evlerin her birinin isteklerini anında yerine getiren bir dağıtım
şirketi olabilir mi? Pek çok kimse bu soruya "elbette ki olamaz"
şeklinde cevap verir. Ancak buna benzer bir sistem her insanın vücudunda
zaten mevcuttur. Yalnız insan vücudundaki evler hücrelerdir, dağıtım
şirketi ise sayısız elemanıyla insanın dolaşım sistemidir.
Dolaşım sisteminin elemanları insan vücudundaki yaklaşık 100 trilyon
hücreyi teker teker gezer. Bu sistemin en önemli elemanı kalptir.
Kalp, kirli ve temiz kanın birbirine karışmadan vücudun farklı bölgelerine
pompalanmasını sağlayan dört farklı odacığıyla, emniyet sübabı görevi
yapan kapakçıklarıyla son derece hassas dengeler üzerine kurulmuş
bir tasarıma sahiptir.
Kalbi incelediğimizde, bunun yalnızca bir pompadan ibaret olmadığını,
burada bir de bu pompanın bastığı kanın yönünü belirleyecek "sübaplar"
(kapakçıklar) olduğunu görürüz. Bunlar, kalp kasları tarafından
pompalanan kanın, tam gereken anda gereken yönde hareket etmesini
sağlamaktadırlar. Dahası, kalp, büyük damarlar yoluyla bir taraftan
akciğere, bir taraftan da tüm vücuda bağlanır. Vücuda giden damar,
az sonra kendi içinde dallara ayrılır, bu dallar daha küçük dallara,
onlar da çok daha küçük dallara ayrılırlar. Kılcal damarlara kadar
inen bu ayrışma büyük damarlara, sonra daha büyük damarlara ve sonra
çok daha büyük damarlara doğru birleşir. Ve tüm bunlar yeniden kalbe
döner. Kalpten de, kanın içindeki karbondioksiti vermek ve yerine
oksijen almak için akciğere yollanır.
Tüm bu dolaşım sistemi, yani kalp, damarlar ve akciğer birarada
düşünüldüğünde ortaya çıkan şey ise, tam kompleks bir sistemdir.
(Buna, kanı temizlemekle görevli olan böbrekleri, kandaki şeker
oranını ayarlayan pankreas bezini, kanın kimyasal bileşimini kontrol
altında tutan karaciğeri ve kandaki savunma sistemi elemanlarını
da eklediğinizde, ortaya ihtişamlı bir yapı çıkar.) Bu kompleks
sistemin parçalarının hepsi birbirleriyle uyumludur ve birbirlerine
çok düzgün bir biçimde bağlanmışlardır. Birbirleriyle uyumlu olan
tüm bu parçalar, ortak bir amaca hizmet etmektedirler. Ve eğer tek
bir parça dahi eksik olsa, sistemde aksaklıklar ortaya çıkar. Bu
ise dolaşım sisteminin sahibi olan insanın ölümü ile sonuçlanabilecek
durumlara sebebiyet verebilir. Hiçbir kalp, pompaladığı kanı temizleyecek
bir akciğer olmadıktan sonra, tek başına herhangi bir bedeni bir
dakikadan fazla yaşatamaz. Bu durumda dolaşım sistemi tek bir anda
tüm parçalarıyla var olmuştur. Bu da, kalpteki ve dolaşım sistemindeki
kusursuz tasarımı yani yaratılmışlığı gösterir ve alemlerin Rabbi
olan Allah'ın eşi benzeri olmayan yaratma sanatını bize tanıtır.
"İşte bunlar; Allah onları lanetlemiş, böylece (kulaklarını)
sağırlaştırmış ve basiret (göz)lerini de kör etmiştir. Öyle olmasa,
Kur'an'ı iyiden iyiye düşünmezler miydi? Yoksa birtakım kalpler
üzerinde kilitler mi vurulmuş?"
(Muhammed Suresi, 23-24)
"DÖRT GÖZLÜ"
Dört gözlü balık,
uçan böcekleri yakalayabilmek için havaya zıplayabilir veya yüzen
yaratıkları avlamak için suyun dibine dalabilir, suyun dışını bir
insan kadar, suyun içini de bir balık kadar iyi görebilmektedir.
Denizde yüzerken suyun içinde gözümüzü açarsak, çevremizdeki her
şeyi bulanık görürüz. Çünkü atmosfer ortamında görmeye uygun şekilde
yaratılmış olan gözümüz için su, farklı bir ortamdır. Benzer bir
mantıkla düşünüldüğünde, içinde bulunduğu ortamdan dışarıya çıkarılan
bir balığın da, atmosfer ortamında bulanık bir görüşe sahip olacağı
tahmin edilebilir. Bu doğrudur, ama kimi zaman Allah insanlara ibret
olacak benzersiz tasarım harikalarıyla farklı bir yaratılış sergiler.
"Dört gözlü balık" bunlardan biridir.
Güney Meksika'dan Güney Amerika'nın kuzeyine kadar olan nehirlerde
ve göllerde yasayan bir balık türü, suyun hem içinde hem de dışında
son derece iyi görebilmektedir. Anableps adını taşıyan bu balık
daha çok "dört gözlü balık" olarak tanınır. Bu balık türü
suyun dışını net olarak görmesinin yanı sıra, havadaki nesnelere
bile odaklanabilmektedir.
Dört gözlü balığın gerçekte iki gözü bulunmaktadır. Ancak her göz
her biri kendi odak uzaklığına sahip iki yarım küreden oluşmuştur.
Bu, anablepslerin aynı anda iki farklı görüş özelliğine sahip olmalarının
nedenini açıklayan kusursuz bir tasarımdır. Balık suyun yüzeyinin
biraz altındayken, su yüzeyinin üzerinde kalan göz bebekleri havayı
taramakta, bu arada suyun altında kalan alt göz bebekleri de su
altındaki dünyayı incelemektedir. Bu şekilde balık hem uçan hem
de yüzen canlılarla beslenebilmekte veya onlardan kaçabilmektedir.
Dört gözlü balık, uçan böcekleri yakalayabilmek için havaya zıplayabilir
veya yüzen yaratıkları avlamak için suyun dibine dalabilir, suyun
dışını bir insan kadar, suyun içini de bir balık kadar iyi görebilmektedir.
Şüphesiz hiçbir balığın kendi kendine suyun ve havanın fiziksel
özelliklerine göre iki farklı optik sistem tasarlaması, daha sonra
da bu iki sistemi, tek bir gözde uyumlu çalışacak biçimde düzenlemesi
mümkün değildir. Peki bu gözler evrim teorisinin öngördüğü gibi
tesadüfi gelişimlerle ortaya çıkmış olabilir mi? Yani benzeri olmayan
bu optik tasarım tesadüfen bir balığın gözlerinde var olabilir mi?
Daha sonra yine aynı tesadüflerle nesilden nesile aktarılarak türün
bir özelliği haline gelebilir mi? Tabii ki hayır.
Dört gözlü balığın kökenine ilişkin söylenebilecek tek şey vardır,
o da "her şeye gücü yeten ve bütün canlıları yaratan"
Allah tarafından harikulade bir sistemle, hiçbir örneği olmadan,
kusursuzca yaratılmış olduğudur. Allah'ın Kuran'da da buyurduğu
üzere bu canlılar O'nun delillerindendir.
"Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan
türetip-yayması O'nun ayetlerindendir..."
(Şura Suresi, 29)
KURAN BİLGİSİ
Bitki Görünümlü Hayalet Balıklar
Resmin üst kısmında
görülen ve hayalet boru balığı olarak adlandırılan bu deniz altı
canlıları olağanüstü kamuflaj yetenekleri sayesinde bulundukları
yerde hemen hemen hiç fark edilemeyen canlılardır. Görüldüğü gibi
hayalet boru balığının bu türü resmin altındaki bitkiye hem şekil
hem de renk olarak tıpatıp benzemektedir. Bu canlılar düşmanlarından
kurtulmak için krinoidler (zambak şeklindeki deniz hayvanları),
yumuşak mercanlar ve deniz otları gibi farklı birçok türdeki organizmanın
arasına karışarak onlarla adeta bir bütün haline gelebilirler. Görüldüğü
gibi bitki görünümlü hayalet balıklar Allah'ın yaratış delillerinden
biridir.
"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında
Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi
bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde
şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir
şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha
büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta olmasın."
(Yunus Suresi, 61)
Büyük Bir Tehlike "Gizli Şirk"
Gizli şirk her mümin
için, üzerinde düşünülmesi en aciliyetli, en hayati konuların başında
gelmektedir. Yapılması gereken en önemli şey Allah'ın "Ve
yalnızca Rabbine rağbet et" (İnşirah Suresi, 8)
ayetinde de emrettiği gibi hareket etmektir. Allah'a rağbet eden
bir insan yalnızca Allah'a güvenir, çünkü Allah'ın herşeye hakim
olduğunu, herşeye gücünün yettiğini, Allah'ın izni dışında tek bir
yaprağın dahi düşmediğini bilir.
Şirkten arınmış bir insan hiç beklenmedik bir olayla karşılaşsa,
zahiren çok olumsuz gibi gözüken bir durumda kalsa veya başına diğer
insanların çok tehlikeli ya da korkunç olarak yorumladıkları bir
olay da gelse Allah'a kalpten güvenir. Çünkü "tek bir an"
dahi endişeye kapılmanın, Allah'ın sonsuz kudretini ve hikmetini
tam takdir edememek anlamına geleceğini bilir.
Gerçek imanda, Allah'a karşı mutlak bir teslimiyet olur. Kişi saniyelik
hatalara dahi düşmemeye özen gösterir. Allah'a güveninde eksiklik
hissettiği veya Allah'tan başka yardımcılar aradığı anda bunun şirk
olacağını bilir.
İşte "gizli
şirk" bu tip durumlarda büyük bir tehlike olarak ortaya çıkar.
Örneğin zor bir durumla karşılaştığında insanın, "genelde çok
teslimiyetliyim, Allah'a güvenim tam, ama çok nadir bazı olaylarda
paniğe kapılıyorum" şeklindeki bir düşünceye kapılması çok
yanlış ve çirkin olur. Çünkü bu mantıkla hareket eden bir insan,
kendisine Allah'tan başka yardımcılar arıyor demektir. Bu da o kişinin,
Allah'ın varlığını kabul etse de, O'na tevekkül edemediğini, Allah'ın
sonsuz kudretini kavrayamadığını ve dolayısıyla şirk içinde olduğunu
gösterir.
Allah'a tevekkül eden
bir mümin için yaşadığı şeylerin hepsi mutlak hayırlıdır, mutlak
güzelliktir. Geçmişte yaşadıklarından ya da halihazırda başına gelen
olaylardan yakınma, rahatsızlık duyma veya hoşnutsuz olma gibi bir
hataya düşmez. İstisnasız hayatı boyunca yaşadığı her andan razı
olur.
Her insan günlük yaşamında umulmadık olaylarla karşılaşabilir. Kendisine
insanlar tarafından büyük bir haksızlık yapılabilir, bir iftiraya
uğrayabilir, sözlü ya da fiili bir saldırıya maruz kalabilir. Ama
gizli veya açık şirkten arınmış bir insan, böyle bir durumda kaderi
unutmaz ve herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu göz ardı edip
duygusallaşmaz, sıkılmaz, üzülmez. Kendisini sinirlendirecek olaylar
ve davranışlarla da karşılaşabilir, ama bunların da aslında kaderin
bir parçası olduğunu bilir ve Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi kötülüklere
dahi güzellikle karşılık verir.
Gizli şirke neden olabilecek diğer bir husus da kişinin başarılarını,
ya da yaptıklarını kendi eseri zannetmesidir. Örneğin bir kişi başarılı
bir konuşma yaptığında o konuşmayı kendi aklıyla kendisinin yaptığını
zannederse bu çok yanlış olur. Çünkü "nutku verip konuşturan"
(Fussilet Suresi,21) Allah'tır. O dilemedikçe insanın konuşması
ve üstelik hikmet üzere konuşması mümkün değildir. Bunların hepsi
Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmektedir.
Başarıların yanı
sıra insanın, bir musibetle karşılaştığında, örneğin hastalandığında
ya da yaralandığında, bunların da kaderinde yaratıldığını unutmaması
şarttır. Hastalıkta rol alanın bir virüs, kazaya sebep olanın da
kötü bir sürücü olduğunu düşünerek Allah'ı unutması büyük bir gaflettir.
Elbette arada çeşitli sebepler yaratılmıştır, ancak bunların tamamı
Allah'ın bilgisi ve kontrolü altındadır.
Açıkça görüldüğü gibi gizli şirk konusu çok önemlidir ve gözardı
edilemeyecek kadar büyük bir tehlikedir. Bu nedenle insanın günlük
hayatında kendi içinde hissettikleri veya olaylara kendi içinde
verdiği tepkiler çok önemlidir. Bu bakımdan samimi bir insanın tüm
yaşamını, günlük hayatını, hislerini, duygu ve düşüncelerini, hayata
bakış açısını ve en önemlisi bilinçaltını bu anlayışla gözden geçirmesi
şarttır.
"Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa
nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü
olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir,
kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ihtiyacı
olmayan)dır, Kerim olandır."
(Neml Suresi, 40)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Resullerin
Ahlaki Dejenerasyonla Mücadeleleri
Allah'ın kavimlere
uyarıcı korkutucu olarak gönderdiği resullerin görevi insanları
Allah'ın yoluna davet etmek, Allah'ın dinini onlara açıklamaktır.
Mücadele ettikleri gruplar ise, resullerin çağrısına düşmanlıkla
cevap veren, onu durdurmaya çalışan inkarcılar ve münafıklardır.
Resullerin Allah yolundaki mücadelelerindeki bir diğer amaç ise,
insanları Allah'ın yolundan alıkoyan, onları sapkınlığa teşvik eden
grupların ıslah edilmesidir. Çünkü bu tür gruplar, Allah'ın "onlar,
hem ondan (Kuran'dan) alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar"
(Enam, 26) ayetinde haber verdiği gibi, yalnızca kendilerini
saptırmakla kalmazlar, aynı zamanda pek çok insanı da sapıklığa
özendirirler. Örneğin cinsel sapkınlıkların, fuhşun yayılması için
çaba gösterenler, kendileri saptıkları gibi, başka insanları da
sapkınlığa sürüklemektedirler ve azabı hak ederler. Allah bir ayette
şöyle buyurmaktadır:
"Çirkin utanmazlıkların (fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından
hoşlananlara, dünyada ve ahirette acıklı bir azap vardır. Allah
bilir, siz ise bilmiyorsunuz."
(Nur Suresi, 19)
Ahlaksızlığı yaymaya çalışanların ahirette karşılaşacakları azap,
kuşkusuz cehennemdir. Dünyada yaşayacakları azabın farklı yolları
olabilir. Allah bu kişilerin üstüne çeşitli belalar verebilir. Resullerin
ahlaksızlıkla mücadelesinin en ünlü örneği ise Hz. Lut ve kavmidir.
Eşcinsel olan kavme karşı Hz. Lut türlü yollar deneyerek onları
Allah'ın dinine uymaya, sapkınlıklarından vazgeçmeye davet etmiştir.
Ancak kavim Hz. Lut'un çağrısına icabet etmemiş, bunun üzerine de
ibret verici bir sonla helak edilmiştir.
"Artık gerçekten o inkar edenlere şiddetli bir azap taddıracağız
ve yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız. Bu, Allah'ın düşmanlarının
cezası olan ateştir. Bizim ayetlerimizi inkar etmeleri dolayısıyla
bir ceza olarak, orada onlar için ebedilik yurdu vardır."
(Fussilet Suresi, 27-28)
ALLAH'IN SIFATLARI
"Habir"
(Her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdar)
"Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi
takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun.
Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır."
(Haşr Suresi, 18)
İnsan zaman ve mekanla sınırlı bir varlıktır. Başka bir kişi tarafından
aktarılmadıkça ancak kendi bulunduğu yerde, zamanda gelişen olaylardan
haberdar olabilir. Bu da insanın en büyük acizliklerinden biridir.
Alemlerin Rabbi olan yüce Allah, zaman ve mekanın da yaratıcısıdır;
dolayısıyla bu kavramlardan bağımsız olarak kainatta gerçekleşen
her olaydan da haberdardır Allah şu ana kadar yaşamış olan, şu an
yaşayan ve bundan sonra yaşayacak olan tüm insanların da hayatlarının
her saniyesinin bilgisine sahiptir. Kimin ne zaman, nerede doğduğu
ve öldüğü, yaşamı süresince neler yaptığı, hangi amaçlar uğruna
çaba harcadığı, hatta ne zaman güldüğü, ne zaman ağladığı gibi tüm
detaylar Rabbimizin bilgisi dahilindedir. Allah insanların içlerinden
geçirdikleri, niyet edip uygulamadıkları, gizlice tasarladıkları
herşeyden haberdardır.
"Kıyamet saatinin bilgisi, şüphesiz Allah'ın katındadır.
Yağmuru yağdırır; rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını
bilmez. Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz
Allah bilendir, haberdardır."
(Lokman Suresi, 34)
Allah katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü kötü
ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer.
Hz. Muhammed (sav)
İslamın İnanç Esasları
Allah'ın Sonsuz Büyüklüğü ve Kudreti
Allah, Kendi büyüklüğünün
kavranabilmesi için evrendeki düzeni sayısız detaylarla birlikte
yaratmıştır.
Allah öyle büyük bir
ilme sahiptir ki insana göre "sonsuz" olan, Allah'ın katında
bitmiş durumdadır. (Bkz. Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Harun
Yahya)
Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:
"Hiç şüphesiz,
biz herşeyi kader ile yarattık. Bizim emrimiz, bir göz kırpma gibi
yalnızca 'bir keredir.' Andolsun Biz sizin benzerlerinizi yıkıma
uğrattık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı? Onların işlemiş oldukları
herşey kitaplarda (yazılı)dır. Küçük, büyük herşey satır satır (yazılı)dır."
(Kamer Suresi, 49-53)
Allah insanlık tarihinin başından bugüne kadar milyarlarca insan
yaratmıştır ve eğer dilerse sonsuz sayıda insan yaratabilir. Çünkü
ayetin de ifadesiyle; "...O, yaratmada dilediğini arttırır.
Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir." (Fatır Suresi,
1)
Allah`ın sonsuz kudretini anlayabilmek için düşünmek gerekir. Örneğin
Allah sonsuz sayıda varlık, sonsuz sayıda mekan yaratmaya güç yetirendir.
Nitekim Allah ahirette cenneti ve cehennemi yaratmıştır. Cennet
ve cehennem çok farklı bir yaratılışta olacaktır. Örneğin dünyada
daima bozulma, yaşlanma, eskime çürüme ve tükenme vardır. Oysa cennette
sonsuza kadar sürecek zaman içerisinde hiçbir şey bozulmayacaktır;
Allah'ın Kuran'da bahsettiği "tadı değişmeyen sütten ırmaklar"
cennetin bu özelliğine dikkat çeken örneklerden biridir. Cehennemdeki
yaratılış da bambaşkadır. Allah cehennemde, benzeri görülmemiş azap
çeşitlerini yaratacaktır.
Bizim sahip olduğumuz bilgiler sadece Allah'ın izin verdiği kadardır.
Kuran'da Allah'ın ilminin sonsuzluğu şöyle bir örnekle açıklanır:"Eğer
yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi
deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri
(yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve
hikmet sahibidir." (Lokman Suresi, 27)
SAKIN UNUTMAYIN
Tevbe Edip
Bağışlanma Dilemeyi Unutmayın-2
Bir insan şu dakikaya
kadar dinsiz olarak yaşamış olabilir, tüm ömrünü Allah'ın razı olmayacağı
bir şekilde geçirmiş de olabilir. Ama bir anda samimi ve kesin olarak
aldığı bir kararla tevbe etmesi karşılığında, Allah'ın bağışlayıcılığını,
tevbesini kabul etmesini umabilir. Unutmayın Allah'a karşı işlenen
suçlardan samimi bir tevbe ile kurtulmak bir anlık bir karara bağlıdır
ve tek kurtuluş yoludur. Fakat önemli olan Allah'ın tavsiye ettiği
samimiyeti yakalayabilmektir. Bunu ise Allah yine Kuran'da bildirmektedir:
"Allah'ın (kabulünü) üzerine aldığı tevbe, ancak cehalet
nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tevbe edenlerin(kidir).
işte Allah, böylelerinin tevbelerini kabul eder. Allah, bilendir,
hüküm ve hikmet sahibi olandır. Tevbe; ne, kötülükleri yapıp-edip
de onlardan birine ölüm çatınca: "Ben şimdi gerçekten tevbe
ettim" diyenler, ne de kafir olarak ölenler için değil. Böyleleri
için acı bir azab hazırlamışızdır."
(Nisa Suresi, 17-18)
Siz de yaptığınız hata her ne olursa olsun -ayette ifade edildiği
gibi- "hemencecik" tevbe etmeyi ve Allah'tan af dilemeyi
sakın unutmayın. Her an ölümün size gelebileceğini ve bunun için
belki de bir daha fırsatınızın olamayacağını bunun için çok geç
kalabileceğinizi düşünerek hemen şimdi tevbe edin.
Kuşkusuz bu, Allah'a gerçekten iman edenler dışındakilere ağır gelir.
Çoğu inançsız insan Allah'a karşı kendini sorumlu hissetmez. Ama
şunu da unutmayın ki o insanlar cehenneme boyun bükmüş kişiler olarak
yüzükoyun sürüklenerek gireceklerdir Ancak tevbe eden, iman eden
ve salih amellerde bulunan insanların günahlarını Allah iyiliklere
çevirir. Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.
GÖZARDI
EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Namazda
Huşu İçinde Olmak
Hergün
düzenli olarak yapılması farz olan, vakitleri belli ibadetler vardır.
Bu ibadetleri Allah için yaptığını bilmek mümine her seferinde yeni
bir heyecan ve yeni bir şevk verir. 5 vakit namaz da bu ibadetlerdendir
ve Allah namazı vakitleri belirlenmiş olarak farz kılmıştır. (Nisa
Suresi, 103). Allah Kuran'da, müminlerin namazlarında huşu içinde
oldukları bildirmiştir:
"Müminler gerçekten felah bulmuştur. Onlar namazlarında
hûşû içinde olanlardır."
(Müminun Suresi, 1-2)
Huşu, Allah'a karşı duyulan "saygı dolu bir korku" anlamına
gelir. İnsanın namazda içerisinde bulunması gereken ruh hali de
budur. Bilinçsizce, düşünmeden, samimiyetle Allah'a yönelmeden yapılan
ibadetlerin, süresi ve zorluğu ne olursa olsun, Allah katında herhangi
bir değeri olmayabilir. İnsanın yaptığı ibadet onun Allah'a olan
yakınlığını, takvasını artırıyor, tefekkür ve maneviyatını geliştiriyor,
ahlakını güzelleştiriyor ve bu kişiyi kötülüklerden alıkoyuyorsa
o zaman bu ibadetten Allah'ın hoşnut olması umulabilir.
Yalnızca ahiret yurdunu arayan, dünyanın gerçek mahiyetini kavramış
akıllı bir mümin, sonsuz azaptan kurtulmak ve cennette daha üstün
derecelere ulaşabilmek için yaptığı her işi sonsuz hayatına etki
edecek birer vesile olarak görür. Eline geçen, karşısına çıkan ecir
fırsatlarını kaçırmaz. Bu fırsatları en bilinçli şekilde değerlendirir.
Bunun sonucu olarak da ayette belirtilen felaha kavuşur.
|