|
Hayatın
Gerçek Amacı
Tarih boyunca milyarlarca
insan doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Bu insanların içinden ancak çok
azı hayatın gerçek amacını anlamaya çalışmıştır. Büyük bir kısmı
ise kendilerini zamanın akışına bırakmış ve belli ihtiyaçlarını
karşılamak, nefislerinin çeşitli istek ve tutkularının peşinde koşmak
dışında bir amaç gözetmeden ömürlerini tüketmişlerdir.
İnsanların büyük çoğunluğunun her devirde "değişmez" felsefe
ve ilkeleri olmuştur: Bu kişilere göre insan doğar, büyür, yaşlanır
ve ölür. Dünyaya bir kere gelinir, ölüm ise herşeyin sonudur. Herkesin
belirli bir yaşam süresi vardır ve kişi bunu elinden geldiğince
nefsini en çok tatmin edebilecek, hayattan kendince en büyük zevki
alabilecek şekilde değerlendirmelidir.
Elbette ki bu kişiler büyük bir yanılgı içindedirler. Dünyadaki
yaşamlarını çoğunluktan miras aldıkları yaşam tarzı ve davranış
biçimlerini aynen uygulayarak geçirirler. Kendilerine verilen yaşam
süresini dünyadaki zevklerin peşinden giderek, ölümü tamamen unutarak,
sadece dünyaya yönelik planlar yaparak ve hiçbir kural tanımayarak
doldururlar. Dünyanın neresinde, hangi zaman diliminde yaşarlarsa
yaşasınlar, hangi kültüre, hangi ırka mensup olurlarsa olsunlar
bu durum değişmez. Bulundukları toplumda prestijli bir konuma gelmek,
iyi bir eğitim almak, zengin olup refah içinde bir yaşam geçirmek,
mutlu bir aile kurmak, çeşitli makam ve mevkilere ulaşmak ve bunlar
gibi sayısız büyüklü küçüklü hedefler peşinde koşarlar.
Bu amaçlar daha yüzlerce madde halinde detaylandırılabilir. Fakat
gerçek şudur ki tüm bu insanlar dünyaya gelişlerinin tek ve en önemli
amacını arkalarında bırakırlar. Ve bu amaç için kendilerine tanınmış
ve bir daha telafi imkanı olmayacak yegane yaşam süresini boşa geçirirler.
Bu amaç Allah'a kul olmaktır. Kuran'da bu amaç şöyle bildirilir:
"Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk (ibadet)
etsinler diye yarattım."
(Zariyat Suresi, 56)
Allah'a nasıl kulluk etmemiz gerektiğini de bize hak din öğretir.
Kuran'da bize Allah'ın insanlar için beğendiği ahlak ve yaşam biçimi
detaylı olarak tarif edilir. İnsanlar bu modeli uygulamaya davet
edilir. Artık bu amaca uygun, Rabbimizin razı olduğu biçimde bir
ömür süren insan, dünyadaki yaşamı için de ölümünden sonraki hayatı
için de müjdelenmiştir. Fakat bu amaçtan sapan, boş gayeler peşinde
koşan ve Allah'ın istediği biçimde davranıp yaşamayan, O'na gereği
gibi kul olmayan kimseyi de kötü bir son beklemektedir. Tüm bunları
bize yine hak din haber verir.
Sonsuz yaşamını belirleyecek ölçü kişinin dünya hayatını nasıl geçirdiğidir.
Öldükten sonra bir daha kişinin hatalarını telafi etme imkanı yoktur.
Yaratılış amacını gözardı ederek sorumsuzca bir hayat yaşayan ve
bunun sonucundan da endişe etmeyen kimseler ahirette şöyle karşılanırlar:
"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten
bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"
(Müminun Suresi, 115)
Yaratılış amaçlarını gözardı eden bu kimseler aslında bu amaçtan
habersiz değildirler. Allah, kitapları ve elçileri vasıtasıyla onları
bu gerçekten haberdar etmiş ve onlara izlemeleri gereken doğru yolu
göstermiştir. Onlara bir ömür boyu da öğüt almaları için süre vermiştir.
Ne var ki, kendilerine tanınmış bunca fırsatı görmezden gelip, yalnızca
nefislerinin istek ve tutkularını amaç edinerek gerçek amaçlarından
sapanların ise ebedi pişmanlıkları kendilerine fayda vermeyecektir.
Bu kişiler hakkında Kuran'da bir ayette şöyle hükmedilmektedir:
"İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi
çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size
orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür
vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık
zalimler için bir yardımcı yoktur."
(Fatır Suresi, 37)
"...Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster
ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin."
(Bakara Suresi, 128)
KURAN MUCİZELERİ
Hayvan Topluluklarının Varlığı
Günümüzde hayvan ve
kuş ekolojilerinde yapılan incelemeler sonucunda, tüm hayvanların
ve kuşların ayrı topluluklar halinde yaşadıkları bilinmektedir.
Uzun süreli ve kapsamlı araştırmalar sonucu hayvanlar hakkında elde
edilen bilgiler, hayvanlar arasında oldukça sistemli bir sosyal
düzen olduğunu ortaya koymuştur.
Örneğin sosyal hayatları ile bilim adamlarını hayrete düşüren bal
arıları, koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı
mekanlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe,
birkaç yüz erkek ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Arı kolonilerinin
her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve kraliçenin temel görevi
yumurtlamaktır. Bundan başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki
sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler de salgılar.
Erkeklerin ise tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda
petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını düzenleme,
temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise işçi arılar
yaparlar. Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır.
Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar
her görev hiç aksamadan yerine getirilir.
Karıncalar da dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olmalarına rağmen,
teknoloji, kollektif çalışma, askeri strateji, gelişmiş iletişim
ağı, hiyerarşik düzen, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması gibi
pek çok alanda insanlara örnek olacak bir düzen sergilerler. "Koloniler"
denen topluluklar halinde yaşayan karıncalar, öylesine gelişmiş
bir düzen içindedirler ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa
sahip oldukları bile söylenebilir.
Topluluk halinde yaşayan hayvanlar düzenli yaşantılarının yanı sıra
tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan
veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca
bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları
da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların
topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle
bölgeden uzaklaştırır.
Bir arada uçan bir
kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar.
Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe
bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları
kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar,
doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz. Memeli
hayvanlar da sürülerine bir saldırı olduğunda, toplu olarak hareket
ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından kaçarken yavrularını sürünün
ortasına alırlar.
Hayvanların sosyal
hayatları ile ilgili verilebilecek sayısız örnek ve çok fazla detay
vardır. Hayvanlarla ilgili elde edilen bu bilgiler, uzun yıllar
boyunca yapılan kapsamlı araştırmalar neticesinde elde edilebilmiştir.
Görüldüğü gibi her alanda olduğu gibi hayvanlarla ilgili Kuran'da
verilen bilgiler de, onun Allah'ın sözü olduğunu göstermektedir.
"Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş
yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın..."
(Enam Suresi, 38)
Mikroskobik Hayatın Varlığı
"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri
nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."
(Yasin Suresi, 36)
Allah yukarıdaki ayette, Kuran'ın indirildiği dönemde insanların
bilmediği hayat formlarının olduğuna işaret etmektedir. Nitekim
mikroskobun keşfi ile birlikte insan gözünün göremediği küçüklükte
yeni canlılar keşfedilmiştir. Böylece Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği,
bu canlıların varlığı hakkında insanlar bilgi sahibi olmaya başlamışlardır.
Çıplak gözle görülemeyen ve genellikle tek bir hücreden ibaret olan
mikro canlıların varlığına işaret eden bir ayet ise şöyledir:
"... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan
uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı
da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Sebe Suresi, 3)
Yeryüzünün her yanına yayılmış olan bu gizli dünyanın üyeleri yani
mikroorganizmalar, yeryüzündeki hayvanların 20 katı kadardırlar.
Gözle görülmeyecek kadar küçük olan bu mikroorganizmalar topluluğu,
bakteriler, virüsler, mantarlar, su yosunları ve akarlardan oluşur.
Bu mikrocanlılar, yeryüzündeki yaşam dengesinin önemli bir unsurudur.
Örneğin Dünya üzerinde yaşamın oluşumunu sağlayan temel öğelerden
bir tanesi olan azot döngüsü, bakteriler tarafından sağlanır. Bitkilerin
topraktaki mineralleri alabilmelerini sağlayan en önemli unsur ise
kök mantarlarıdır. Salata veya et gibi nitrat içeren besinlerden
zehirlenmemizi ise dilimizde bulunan bakteriler önler. Aynı zamanda
bazı bakteriler ve algler, dünyada canlılığın var olmasının temel
unsuru olan fotosentez yapabilme yeteneğine sahiptirler ve bu görevi
bitkilerle paylaşırlar. Görüldüğü gibi ancak teknolojik aletlerle
hakkında bilgi edinebildiğimiz bu küçük canlılar, insan yaşamı için
vazgeçilmez öneme sahiptirler. Kuran'da asırlar öncesinden gözle
gördüğümüz alemlerin dışında da canlılar olacağına dikkat çekilmesi,
kuşkusuz Kuran'ın bir başka mucizesidir.
Altınçağ
Peygamberimiz (sav)'den
aktarılan pek çok hadiste, yeryüzünde İslam ahlakının hakim olacağı
bir dönemin yaşanacağına işaret edilmektedir. "Altınçağ"
ismiyle de bilinen bu dönem, hadislerden de anlaşılacağı üzere yarım
yüzyıldan fazla sürecek "Asr-ı Saadet" benzeri bir devir
olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in bu devri tasvir ederken cennet
benzeri özelliklerle anlatması sebebiyle bu devreye "Altınçağ"
ismi verilmesine neden olmuştur. Altınçağ'ın dikkat çeken bir niteliği
doğruluk ve adaletin yerleşmesi olacaktır. Sıkıntı, haksızlık ve
zorluklar yerini adalet ve hukukun geçerli olacağı günlere bırakacaktır.
Hadislerdeki ifadeyle, "Yeryüzü zulüm ve işkence yerine
adaletle dolacaktır."
(Ramuz-El Ehadis,7/7)
Silahların susması, düşmanlığın, kavgaların, sosyal çöküşün son
bulması, insanlar arasında dostluk ve sevgi bağının kurulması da
bu devrin belli başlı özellikleri arasındadır. Savaş endüstrisine
harcanan olağanüstü meblağlardaki para, gıda, sağlık, imar, kültür
gereksinimlerine ve bütün insanların mutluluğunu sağlamaya yönelik
yatırımlara kayacaktır.
Bu müjdelenmiş dönemin karakteristik özelliklerinden biri de dinin
özüne dönülmesi, Peygamberimiz (sav) zamanındaki şekliyle yaşanması
olacaktır. İslam dininde aslında olmayan, sonradan uydurulmuş adetler,
hükümler, hurafeler ortadan kaldırılacaktır. Gerçek dinin uygulanmasıyla
Müslümanlar arasındaki ayrılıklar son bulacaktır.
Kısacası Altınçağ,
bolluk, huzur, barış, mutluluk, zenginlik ve rahatlık ortamının
hakim olacağı, sanat, tıp, haberleşme, üretim, ulaşım ve bunun gibi
hayatın tüm alanlarında dünya tarihinde yaşanmamış gelişmelerin
görüleceği, Kuran ahlakının yaşanacağı bir çağ olacaktır.
Altınçağ ve Sonrası
Kuran'daki kıssaları
okuduğumuzda önemli bir İlahi kuralın her dönemde geçerli olduğunu
görürüz. Allah'ın gönderdiği elçiyi yalanlayan ve ona karşı savaş
açan toplumlar helak edilmiş, elçiye tabi olan insanlar ise hak
dinin getirdiği maddi bolluk ve manevi huzuru yaşamışlardır. Elçinin
ardından gelen dönemde ise bazı toplumlar kendilerine açıkça tebliğ
edilmiş olan hak dini hemen terk ederek şirke ve inkara sapmışlar,
fitne ve fesat çıkararak adeta kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.
Söz konusu kural elbette Ahir Zaman için de geçerli olacaktır. Peygamberimiz,
Hz. İsa'nın ölümü ve Altınçağ'ın ardından kıyamet saatinin geleceğini
şöyle belirtmiştir:
"Ondan (Hz. İsa'dan) sonra kıyametin kopması an meselesi olacaktır."
Ramuz-El Ehadis, 1/1336
"Ondan (Hz. İsa'dan) sonra kıyamet kopacak." Ramuz-El
Ehadis, 28/5948
Şüphesiz Ahir Zaman ve Altınçağ insanlığa son uyarının tam anlamıyla
yapılacağı dönemdir. Bazı hadislerde bu dönemden sonra artık "dünyada
hayırlı birşey" kalmayacağı vurgulanır. Öyle anlaşılmaktadır
ki, Hz. İsa'nın ölümünden çok kısa bir süre sonra, tüm dünya halkları
Altınçağ'ın getirmiş olduğu maddi refah ortamında şımarıp azgınlaşacak,
hak dini tamamen terk edeceklerdir. kıyamet saatinin de işte böyle
bir ortamda, ansızın gelmesi söz konusu olabilir. Elbette, en doğrusunu
Allah bilir.
Sonuç
Şüphesiz Allah zamandan
ve mekandan münezzehtir. İnsan ise zamana ve mekana tabidir. Bu
apaçık gerçek şu anlama gelir ki, bizim için geçmiş, şu an ve gelecek
olan Allah katında sadece bir andır; herşey O'nun katında tek bir
anda olup bitmiştir. Dünyanın yaratılışından kıyamete kadar herşeyi
Allah en ince ayrıntısına kadar düzenlemiş, en küçüğünden en büyüğüne
her olay "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kaydedilmiştir.
Allah'ın yarattığı kader içerisinde her olayın tüm detaylarıyla
yeri ve zamanı belirlenmiştir. Allah bu ayetinde "Her bir
haber için kararlaştırılmış bir zaman (müstakar) vardır. Siz de
bileceksiniz." (Enam Suresi, 67) şeklinde bildirir.
Bu süre öylesine kesin ölçülerle belirlenmiştir ki, "ne bir
an ertelenebilir, ne de bir an öne alınabilir."
Elbette kıyamet alametleri ve Ahir Zaman ile ilgili olayların gerçekleşeceği
zamanlar da saniyesi saniyesine Allah katında tespit edilmiştir.
Allah'a samimiyetle iman eden müminler kaderi izlediklerinin bilincinde
olarak asırlar boyunca kıyamet alametlerinin çıkışını büyük bir
merak ve heyecanla gözlemişlerdir. Ayet ve hadislerdeki işaretler
üzerine derin derin düşünmüşler, Ahir Zaman'ın ilk dönemindeki fitne
ve belalara karşı hazırlıklı olmaya gayret göstermişler, bununla
birlikte müjdelendikleri Altınçağ'da yaşamayı da yürekten arzu etmişlerdir.
İçinde bulunduğumuz çağ, kıyamet alametlerinin büyük bir kısmının
tam anlamıyla meydana geldiği bir dönemdir. Günümüz dünyası söz
konusu İlahi işaretlerin art arda ve tam tasvir edildiği şekilde
ortaya çıkmaya başladığına, dünya tarihinde benzeri görülmeyen gelişmelerin
ilk defa yaşandığına şahit olmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Peygamberimiz
(sav)'in döneminden sonra yaşanan en önemli gelişmelerdir. Bu İlahi
işaretlerin ön yargıyla değerlendirilmesi, görmezlikten gelinmesi
veya yalanlanması ise böyle düşünenler için büyük bir kayıptır.
Öyle anlaşılmaktadır ki, 21. yüzyıl dünya tarihinde yepyeni bir
dönemin başlangıcı olmaktadır.
Allah'ın vaadi kesin bir gerçektir. O'nun vaatlerini değiştirebilecek
veya engelleyebilecek hiçbir kimse yoktur.
Her konuda olduğu gibi, bu noktada da en hikmetli ve en güzel son
sözü Allah Kuran'da şöyle bildirir:
"Ve de ki: "Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir,
siz de onları bilip tanıyacaksınız..."" (Neml Suresi,
93)
Altınçağ, bolluk, huzur, barış, mutluluk ve zenginliğin hakim olacağı,
sanat, tıp, haberleşme, üretim, ulaşım ve bunun gibi hayatın tüm
alanlarında dünya tarihinde yaşanmamış gelişmelerin görüleceği,
Kuran ahlakının yaşanacağı bir çağ olacaktır.
Batı Trakya'da Müslüman Türk Varlığı
Birçok problemi olmasının
yanında, günümüzde Batı Trakya Türkleri artık haklarını savunacak
bilinçli ve kararlı bir toplum haline gelmiştir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Yunanistan tarafından işgal edilen
Batı Trakya topraklarında, günümüzde 200.000'den fazla Müslüman
Türk yaşıyor. 1923'ten bu yana sistemli bir asimilasyon politikası
ile karşı karşıya bulunan Türk azınlık, sadece Türkçe yayın yapan
gazete, dergi, radyo ve televizyonları takip ederek kimliklerini
korumaya çalışıyorlar. Günümüzde, Türkiye'nin desteği ile uluslararası
alanda haklarını savunabilen Batı Trakya Türkleri, anavatan Türkiye
ile birleşecekleri günü heyecanla bekliyorlar.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik,
askeri ve siyasal ortamı fırsat bilen Yunanistan, Lozan'da gündeme
getirdiği Batı Trakya topraklarını savaşmadan ele geçirdi. O tarihten
bu yana bölgedeki Türk-İslam varlığının tamamen ortadan kaldırılması
ve tarihi izlerinin silinmesi için gizli bir asimilasyon politikası
izleyen Yunan Hükümeti, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan itibaren bunu
çok açık bir devlet politikası haline getirdi.
Amaç Türk-İslam Varlığını Yok Etmek
1830 yılında bağımsızlığını
kazanan Yunanistan, o tarihten bugüne sınırlarını 3 kat büyüttü.
Yunanistan bu kazanımlarının büyük çoğunluğunu savaş yapmadan elde
etti. Batı Trakya toprakları da, Yunanistan'ın 1. Dünya Savaşı'nın
ardından savaşmadan elde ettiği topraklardandır. Bölgenin %85'ini
oluşturan Türk varlığı, Batı Trakya topraklarının Yunanistan'a verilmesini
önleyemedi.
1923 yılında, Batı Trakya'daki Türk nüfus yoğunluğunu Yunanlıların
lehine dönüştürmek için, Yunanistan Hükümeti tarafından yoğun çalışmalar
yürütüldü ve günümüzde de yürütülmeye devam etmekte. Yunanlılar,
bölgedeki Türk varlığı ve bu varlığa ait izleri tamamen ortadan
kaldırmak için yoğun çalışmalar yürütüyorlar.
Zaman zaman gerginleşen Türkiye-Yunanistan ilişkilerine bağlı olarak,
Batı Trakya Türkleri de oldukça sıkıntılı günler yaşadılar. 1982
yılından itibaren bölgedeki Türk azınlık, Yunan politikalarına karşı
direniş hareketi başlattı ve problemlerini dünya kamuoyuna duyurmaya
çalıştı. 1985 yılından itibaren Batı Trakya'daki Müslüman Türk azınlığın
sorunları dünya kamuoyunda tartışılır hale geldi.
Birçok problemi olmasının yanında, günümüzde Batı Trakya Türkleri
artık haklarını savunacak bilinçli ve kararlı bir toplum haline
gelmiştir. Türkiye'nin her platformda desteğini esirgemediği Batı
Trakya Türkleri, anavatanlarıyla birleşecekleri günleri sabır ve
ümitle bekliyorlar.
YARATILIŞ DELİLLERİ
Evrimciler Fedakarlığı Açıklayamıyor
Birçok hayvan türü
üreyebilmek, yumurtalarını veya yavrularını koruyabilmek için büyük
fedakarlıklarda bulunur ve zorluklara katlanırlar.Pek çok canlı
üreyebilmek ve yavrularını koruyabilmek için "ölümü göze alır".
Yumurtlamak için kilometrelerce uzağa göç edenler, çok detaylı yuvalar
inşa edenler, çiftleşme veya yumurtlama sonrası ölenler, yumurtalarını
haftalarca ağızlarında taşıyıp bu esnada beslenemeyenler, yumurtalarının
başında haftalarca nöbet bekleyenler bunlardan birkaçıdır.Aslında
bu fedakarlıkların her biri önemli bir amaca hizmet etmektedir:
Canlı türlerinin soylarının devamı zayıf ve güçsüz yavrular ancak
yetişkin ve güçlü olanlar tarafından bakılıp korunurlarsa hayatta
kalabilirler. Bu ise Darwin'in doğal seleksiyon teorisini tamamen
geçersiz kılmaktadır. Doğduğu anda terk edilen bir ceylanın veya
herhangi bir yere bırakılan kuş yumurtalarının kuşkusuz kendi başlarına
yaşama şansı hemen hemen yok gibidir. Ancak canlılar, hiçbir üşengeçlik,
bıkkınlık ya da çekimserlik göstermeden bu güçsüz yavruların bütün
sorumluluğunu üzerlerine alırlar. Her biri Allah'ın kendilerine
ilham ettiği görevlerini eksiksizce yerine getirir. İlginç olan
bir diğer nokta da şudur: Yavrularına ve yumurtalarına en itinalı
bakımı ve korumayı gösteren canlılar, en az üreyen canlılardır.
Örneğin kuşlar her yıl az sayıda yumurta üretirler ve bu yumurtalarını
büyük bir titizlikle korurlar. Aynı şekilde memeli hayvanlar da
genellikle bir veya iki yavru sahibi olurlar ve çok uzun süre yavrularının
bakımını ve korunmasını üstlenirler. Ancak bir kerede binlerce yumurta
bırakan bazı balıklar ve bazı böcekler gibi canlılar ise yumurtalarına
aynı itinayı göstermezler. Sayıları çok olduğu için bunlardan bir
bölümünün yaşaması bile neslin devamı için yeterlidir. Aksi takdirde
ise, yani çok fazla yavrulayanların her yavruyu büyük özverilerle
yaşatması durumunda, dünyanın ekolojik dengesinde önemli bozulmalar
olabilirdi. Kuşkusuz ekolojik dengenin korunmasında önemli bir faktör
olan üremenin, bu canlılar tarafından denetlenmesi ve bilinçli bir
şekilde kontrol altında tutularak dengelenmesi imkansızdır.
Bu canlıların hiçbiri bilinçli varlıklar değillerdir. Dolayısıyla
ne soylarının devamı için üremeleri gerektiğini hesaplamaları, ne
de ürerken doğanın dengesini düşünerek buna uygun davranış belirlemeleri
bu canlılardan beklenemez. Doğanın dengesinin bu şekilde korunuyor
olması, her bir canlının kendisine yüklenen sorumluluğu eksiksizce
ve istisna yapmadan yerine getirmesi, her birinin tek bir İradenin
kontrolünde hareket ettiğinin önemli bir göstergesidir. Doğada hiçbir
canlı başıboş ve denetimsiz değildir. Hepsi kendilerini var eden
Allah'a boyun eğmiş olarak hareket ederler.
Allah Kuran'da Kendisinin izni olmadan hiçbir canlının üreyemeyeceğini,
yaşayacak ve ölecek olanı da Kendisinin belirlediğini şöyle haber
vermektedir:
"Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını)
ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O'nun katında
her şey bir miktar (ölçü) iledir."
(Rad Suresi, 8)
"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır.
Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder.
Veya erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini kısır
bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir."
(Şura Suresi, 49-50)
Kör Termitlerin Gökdelenleri
Karınca benzeri canlılar
olan termitlerin bilinen en önemli özelliklerinden biri, insanların
bile kolaylıkla yıkamayacakları sağlamlıkta yuvalar yapmalarıdır.
Her termit türü, kendi ihtiyacı olan özelliklere göre farklı tiplerde
yuvalar inşa eder. Kimi yakıcı sıcaklardan korunmasını sağlayacak
yuvalar yaparken başka bir tür ise yağmurlardan korunacağı yuvalar
inşa eder. Bu yuvalar ağaç içlerinde bulundukları gibi çoğunlukla
da toprağın üstünde ve altında da yer alırlar.
Bir termit yuvası açıldığında süngerimsi bir görüntüyle karşılaşılır.
Yuva yaklaşık 2,5 cm genişliğinde ya da daha dar sayısız hücrelerden
oluşur. Bu hücreleri birbirlerine ancak termitlerin geçebileceği
büyüklükte dar delikler bağlar. Termitlerin bu harika binaları yaparken
kullandıkları hammaddeyse sadece toprak, kendi salgıları ve atıklarından
ibarettir. Böylesine basit bir malzemeyle, bazıları ancak dinamitle
yıkılabilecek kadar sağlam olan, üstelik içinde labirentler, havalandırma
sistemleri ve kanallar gibi detaylı sistemler bulunan yuvalar yaparlar.
Görünüş olarak kuleye benzeyen ihtişamlı yuvaları yapan termitlerin
asıl mucizevi özellikleri ise, daha önce de bahsettiğimiz gibi,
kör olmalarıdır. Bu son derece şaşırtıcı bir durumdur. Termitler
ne yaptıkları tünelleri, ne kullandıkları malzemeyi, ne de yükselttikleri
odacıkları görebilirler.
Termitlerle insanların yaptıkları yapılar karşılaştırıldığında yaptıkları
işin olağanüstülüğü daha net şekilde ortaya çıkmaktadır. İşte bu
nedenle termitlerin yapmış olduğu gökdelenleri daha iyi değerlendirebilmek
için Amerika'da bulunan Empire State binası iyi bir kıyas imkanı
oluşturmaktadır. Bu binanın uzunluğu 443 metredir. Termitlerse 1-2
cm ebatlarında olan böceklerdir. Bu küçük cüsselerine rağmen 7 metre
yüksekliğinde devasa yuvalar yaparlar. Eğer termitler insanlarla
aynı boyda olsalardı, yaptıkları yuvalar da Empire State binasının
şu anki uzunluğundan 4 kat daha yüksek olurdu. İnsanların yapamadığı
bu muazzam işlemi kör termitler milyonlarca senedir, var oldukları
andan itibaren kusursuzca yapmaktadırlar.
Termitleri bütün özellikleri ile birlikte yaratan Allah'tır. Kör
termitlere yaptırdığı ihtişamlı yapılarla alemlerin Rabbi olan Allah
bize sonsuz kudretini ve ilmini tanıtmaktadır.
"Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)
Okyanustaki Antifirizli Balıklar
Soğuk denizlerde
yaşayan balıkların derileri ya da solungaçları buzla temas ederse
vücut sıvıları hemen donmaya başlar ve sonunda balıklar ölürler.
Bunun nedeni vücut sıvılarında oluşan buz kristallerinin süratle
artmasıdır. Bütün olumsuz koşullarına rağmen soğuk bölgelerde yaşayan
pek çok balık türü vardır. Bu bölgelerdeki bazı türler deniz suyu
sıcaklığının 1.80oC olduğu derin sulara çekilerek donmaktan kurtulurlar.
Ancak Antartika'da bu sıcaklık derecesinin çok altında sıcaklıklarda
bile yaşayabilen balıklar da bulunmaktadır. Bunu Allah'ın kendileri
için yaratmış olduğu özel vücut sistemleri sayesinde başarmaktadırlar.
Bu balıkların kanlarının içinde bir araba radyatöründeki antifriz
(donmayı engelleyen) maddesi gibi işleyen kimyasal maddeler vardır.
Bu kimyasallar Antartika Okyanusu'nun en düşük sıcaklıklarında bile
balıkların vücutlarını donmaktan kurtarmaktadır.
"Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri
ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık."
(Enbiya Suresi, 16)
KURAN BİLGİSİ
"Sabrın Sırrı"nı Keşfetmek
Allah'ın Kuran'da
tavsiye ettiği sabır, sadece zorluk ve sıkıntılar karşısında yaşanan
bir ahlak özelliği değildir.
Gerçek sabır, şartlar
her ne olursa olsun, Kuran'ın tüm ayetlerini eksiksizce uygulamada,
Allah'ın sakınmayı emrettiği tavırlardan titizlikle sakınmada, Kuran
ahlakını ömür süresince hiçbir yılgınlığa kapılmadan yaşamakta kararlılık
göstermektir.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği, insanları karanlıklardan nura çıkaracak
yollardan birisi "sabretmek"tir. Ancak bildirilen sabır,
günlük hayatta pek çok insanın şahit olduğu tavırlardan farklı,
üstün ve kapsamlı bir ahlak özelliğidir.
Allah'ın rızasını,
sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmanın yolu, Kuran'da bildirilen doğruları
eksiksizce uygulamaktır. Allah kullarından hayatlarının sonuna kadar
hiçbir şekilde gevşeklik göstermeden güzel ahlakı yaşamalarını istemiştir.
İşte müminlerin bu emrini her ne olursa olsun taviz vermeden yerine
getirebilmelerinin sırrı da, imanın kazandırdığı üstün bir özellik
olan "sabır"da gizlidir. Sabrın sırrını öğrenen insan
kendisinden istediği tavırda ibadette süreklilik gösterebilir.
Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin Allah'a
olan imanlarıdır. İman eden mümin Allah'ın ilminin ve aklının tüm
varlıkları sarıp kuşattığını, izni olmaksızın tek olayın dahi gerçekleşmediğini,
olayların ardında binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir.
Bunun yanında iman edenlerin dostu, velisi, yardımcısı olduğunu,
dolayısıyla ilk bakışta farklı görünse bile aslında bütün olayların
inananların lehinde geliştiğini unutmaz. Rabbimizin kendisi için
belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur. Bu nedenle sabır zorlanarak
yaşanan ahlak özelliği değil, aksine gönül rızasıyla ve hoşnutlukla
zevk alınan ibadettir.
İşte Kuran'da Allah'ın insanlara öğrettiği gerçek sabır ile toplumda
yaşanan sabır anlayışının farkı da bu noktada ortaya çıkar. Toplumun
büyük bir kesimi sabrın gerçek anlamını, gerçekten sabırlı bir insanın
nasıl davranması gerektiğini, bu özelliğin Allah katındaki önemini
bilmez. Bu kimseler arasında sabır, daha çok insanın hayatı boyunca
karşılaştığı zorluk ve sıkıntılara göğüs germesi, bunlara katlanması
ve tahammül etmesi olarak algılanır. Bu anlayış içerisinde sabrın,
"bir yere kadar dayanma gücü" olduğuna inanılır ve bu
doğrultuda "sabrın zaman zaman taşması", "sabrın
tükenmesi" gibi tavır bozuklukları da son derece normal karşılanır.
Dahası bu çarpık anlayışa göre, sonunda somut bir çıkar elde edilemeyecek
bir konuda sabır göstermek de son derece yersizdir. Çünkü böyle
bir durumda bu kimselerin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak
bir konu için sıkıntıya katlanmış ve boş yere sabır göstermiş olduklarına
inanılır.
Oysa Kuran'da öğretilen gerçek sabır bu tahammül anlayışından çok
farklıdır. Öncelikle inananlar, sabrı Allah'ın bir emri olarak yaşarlar
ve bu nedenle de hiçbir zaman sabırda tükenme ya da taşma gibi bir
durum söz konusu olmaz. Bunun yanında onlar yalnızca Allah için
sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında mutlaka somut
menfaat beklentisi içerisine girmezler. Gösterdikleri üstün ahlak
neticesinde Rabbimizin rızasını kazanacaklarını bilmek, alabilecekleri
tüm karşılıkların en güzelidir.
Dahası Allah'ın Kuran'da tavsiye ettiği sabır sadece zorluk ve sıkıntılar
karşısında yaşanan bir ahlak özelliği de değildir. Gerçek şartlar
her ne olursa olsun, Kuran'ın tüm ayetlerini eksiksizce uygulamada,
Allah'ın sakınmayı emrettiği tavırlardan titizlikle sakınmada, Kuran
ahlakını ömür süresince hiçbir yılgınlığa kapılmadan yaşamakta kararlılık
göstermektir. Dünya hayatı bu ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar
de aynı hızla geçip gitmektedir. Altmış-yetmiş yıllık bir hayatın
içerisinde Allah'ın insanları denemek için yarattığı olaylara sabır
yerine tahammülsüzlük gösteren, bunları isyanla karşılayan, güzel
ahlakında, ibadetlerinde süreklilik göstermeyen kişi birgün mutlaka
ölecek ve cennet ile cehennemi karşısında bulacaktır. Kadere teslim
olup sabrı tercih edenler, Allah'a olan güvenleri sayesinde dünya
hayatını en güzel şekilde yaşamalarının yanında ahirette de cenneti
kazanacaklardır. Dünya hayatını sabır göstermeden sıkıntı ve zorluklara
şikayet ederek geçirenler ise, dünyada dinsizliğin karanlığı içinde
yaşadıkları gibi ahirette de kendilerini cehennemin karanlığı içinde
bulacak ve kısa bir ömür için sonsuz bir hayatı kaybettiklerini
anlayacaklardır.
"... Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır).
Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir."
(Bakara Suresi, 158)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz.
Musa ve Firavun
Her insana veya her
kavme yapılan tebliğin bir sonu vardır. Allah Kitapları ve elçileri
vasıtasıyla veya mümin kullarını vesile kılarak insanlara öğüt verir.
İnsanlar bu sayede Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmeye,
Rabbimiz, Yaratıcımız ve Mevlamız olan Allah'a itaat etmeye davet
edilirler. Bu tebliğ yıllarca sürebilir. Ama Allah katında tebliğin
de belirlenmiş bir sonu vardır. İnkarda diretenlere bu sonla beraber
artık azap gelir. Dünya azabıyla başlayan bu azap, asıl olarak cehennemde
sonsuza kadar devam eder.
Firavun ve çevresi de yıllarca tebliğe karşı direnmiş ve azaba müstahak
olmuşlardır. Allah'a isyan edip peygamberi delilik ve yalancılıkla
suçlamışlardır. İnkarları sebebiyle Allah, onlar için alçaltıcı
bir son hazırlamıştır.
Bu azabın başlangıcında
Allah, öncelikle Hz. Musa'ya İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarmasını
emretmiştir: "Musa'ya:
"Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz"
diye vahyettik."
(Şuara Suresi, 52)
Hz. Musa ve kavmi, Allah'ın buyurduğu gibi, Mısır'ı gizlice terk
etmişlerdir.
İsrailoğulları'nın
Mısır'ı terk etmesi Firavun için kabul edilemezdi. Firavun, tüm
İsrailoğulları'nın sahibi olarak kendini görüyordu. Dahası kölelerinin
gitmesiyle tüm iş gücünü de kaybedecek ardından Mısır'daki itibarını
da yitirecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları'nı
yakalamak için peşlerine düştü:
"Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi.
Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur; Ve elbette bize
karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz"
(dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve
pınarlardan sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan
da. İşte böyle; bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık. Böylece
(Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular."
(Şuara Suresi, 53-60)
"İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları:
"Gerçekten yakalandık" dediler."
(Şuara Suresi, 61)
İşte bu anda Hz. Musa tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın
kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka
bir çıkış yolu göstereceğini ümitsizliğe düşmüş olan kavmine hatırlattı:
(Musa:) "Hayır" dedi.
"Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."
(Şuara Suresi, 62)
Bunun ardından Hz. Musa Allah'tan aldığı "Asanla denize
vur" (Şuara Suresi, 63) vahyi üzerine asasını denize
vurdu. Allah denizi bir mucize olarak iki parçaya ayırdı ve aradan
kuru bir yol kıldı. Firavun ise helake uğratıldı:
"Biz, İsrailoğulları'nı
denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla
peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın
kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben
de Müslümanlardanım" dedi. "Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri
isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden
sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca
bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten
insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler."
(Yunus Suresi, 90-91)
ALLAH'IN SIFATLARI
"Fettah"
(Çok İyi Hüküm Veren, Açan, Hükmeden)
Fettah, Allah'ın açan sıfatıdır. Allah insanları zorluklarla denemekte,
ancak hiç kimseye kaldırabileceğinden fazlasını yüklememektedir.
Rabbimiz, samimi kullarına bir zorluk verdiği zaman ondan çıkış
yolunu da açar; mutlaka zorluğun yanında bir kolaylık da gösterir.
Allah, Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in karşılaştığı zorlukların
ardından kolaylık olduğunu şöyle bildirmektedir:
"Biz, senin
göğsünü yarıp-genişletmedik mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı?
Ki o, senin belini bükmüştü;
Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten
güçlükle beraber kolaylık vardır." (İnşirah Suresi,
1-6)
Allah, müminlerin her zaman yardımcısı ve destekçisidir. Allah,
onların üzerinde bulunan ve açılması imkansız gibi gözüken zorlukları
açıp kaldırır. Ancak bu durum inkarcılar için geçerli değildir.
Allah, onların kalplerini daraltır, sıkar ve tüm nimetlerin kapısını
kapar. Rabbimiz, inkarcılar için nimet kapılarını kapattığı gibi
onların üzerine azap kapısını açar. İnkarcılara verilen bu azap
şöyle bildirilmiştir:
"Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda,
onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler. "
(Müminun Suresi, 77)
KURAN BİLGİSİ
Müminin Hedefi Cennetir, Dünyevi Çıkarlar Peşinde Koşmaz
Mümin Allah'ın rızasını
kazanmak için çaba sarf etmek, Allah yolunda hizmet etmek, Kuran
ayetlerine titizlikle uymak, Rabbimizden korkup sakınmakla yükümlüdür.
Dünyevi başarıyı dilerse veren, dilerse geri tutan Allah'tır. Bediüzzaman
Said Nursi'nin dediği gibi, insan kendi vazifesine bakmalı ve Allah'ın
çizdiği kadere karışmamalıdır.
Allah'ın rızasını
gözeten kişi, sürekli olarak O'na ibadet halindedir. Basit çıkar
hesapları yapmadığı içinh, dünya hayatının süsü de onu etkilemez.
Allah Kuran'da, müminlerle beraber olmayı ve "dünya hayatının
süsünü arayarak onlardan" gözleri kaydırmamayı"
(Kehf Suresi, 28) emretmektedir.
Burada çok önemli bir nokta vardır: İnsan Allah'ın dinine teslim
olurken "Nasıl Allah'a ibadet edebilir, nasıl O'na itaat edip
rızasını kazanabilirim?" mantığıyla düşünmelidir. Aksi yönde
bir tavır, samimiyetsizlik olur. Allah bu tür tavırları benimseyenleri
"münafık" olarak isimlendirmektedir. Bunlar birtakım menfaatlari
için dindar gözüken, samimiyetsiz, ikiyüzlü kişilerdir ve Allah'ın
gazabına en çok uğrayan, cehennemin en alt tabakasına atılacak olanlar
da onlardır.
Münafik karakterli kişiler, dinin ancak kendi çıkarlarına uygun
yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini ise reddetmektedirler.
Bu kişiler belki bir süre dindar gözükürler, ancak Allah onların
gerçek durumlarını, "göçecek bir yarın kenarına bina kuran"
insanlar olarak tarif eder. (Tevbe Suresi, 109)
Müminin hedefi Allah'ın rızası, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
küçük dünyevi çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah müminleri "Gerçekten
Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl)yurdu düşünüp-anan ihlas
sahipleri kıldık" (Sad Suresi, 46) şeklinde tarif
eder. Gerçekten de ihlas (yani halis, katıksız bir şekilde Allah
rızasını aramak), mümini mümin yapan en önemli özelliklerdendir.
Zaten asıl nimetler, ahirettedir. Bu dünya, geçici ve oldukça da
eksik bir yurttur. Dünyadaki nimetler, ahirettekilere göre son derece
sınırlıdır. Allah, Dünyalı, ahiretteki gerçek nimetin, yani cennetin
oldukça eksik bir örneği, bir numunesi olarak yaratmıştır.
SAKIN UNUTMAYIN
Allah'a
Karşı Daima Samimi, Dürüst Olmayı Unutmayın-2
İslam dini
insanların en özgür ve en rahat şekilde yaşamalarını sağlar. Günümüzde
insanların hatalara verdiği tepkiler yüzünden, insanların çoğu,
davranışlarını toplumun kıstaslarına göre ayarlarlar. Hata yapan
kendini ne kadar değiştirirse değiştirsin, toplumun ona bakış açısı
pek değişmez. Kişi yaptığı hatalı tavırla adeta damgalanır. Bu da
cahiliye toplumu insanını tam bir samimiyetsizliğe iter. Sahtekarca
yöntemlerle, kendisini insanların gözünde yüceltmeye çalışır. Sürekli
insanların kendisi hakkında ne düşüneceklerini hesap eder. Oysa
böylesi bir zulümden kurtuluşun en temel şartı Allah'a karşı samimiyet
ve dürüstlüktür. Çünkü din "insanlar ne der" korkusunu
tamamen ortadan kaldırmakta ve müminleri, samimiyeti kıran, dürüstlüğü
engelleyen her türlü hareketten uzaklaştırmaktadır:
"Ve çirkin bir hayasızlık işledikleri ya da nefislerine
zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı
bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir?
Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir."
(Al-i İmran Suresi, 135)
Samimiyet ancak vicdanlı düşünerek ve Allah'ın her an kendisini
izlediğinin bilincinde hareket ederek ortaya çıkar
Yanlış yapılan şey ne olursa olsun asla dürüstlükten ödün vermemeyi
sağlayacak olan şey; Allah'tan başka kimseden korkmamak, O'nun gizlinin
gizlisini biliyor olduğunu unutmamaktır.
Samimi insan yaptığı her hatada Allah'a karşı olan acizliğini hatırlar
ve hemen Rabbimize yönelip döner.
Öyleyse siz de karşınıza çıkan sayısız hatırlatmayı gözardı etmeyin
ve Allah'a samimi bir kalple yönelmenin dünyada ve ahirette tek
kurtuluşunuz olduğunu unutmayın.
GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Boş
Konuşmak
Boş konuşma; içinde
Allah'ın anılmadığı, Allah'ın rızasının gözetilmediği, insanın ahiretine
bir fayda sağlamayan konuşmalara denir. Hiçbir faydası olmadığı
ve ruha da sıkıntı verdiği halde cahiliye insanı, vaktinin büyük
bir kısmını boş konuşmalar ile geçirir. İnsanları biraraya geldiklerinde
boş konuşmalarla oyalamak, şeytanın en büyük hilelerinden biridir.
Bu yöntemle şeytan, insanları Allah'ı anmaktan alıkoymak, Allah'ın
etrafta Kendi varlığının delilleri olarak yarattığı sayısız ayet
ve mucizeyi görmelerini, tefekkür etmelerini, yaratılış amaçlarını
düşünmelerini engellemek ve ahiret için kullanmaları gereken değerli
zamanlarını boşa harcatmak ister.
Rabbimiz bir ayetinde
şeytanın etkisi ile boş ve amaçsız işler ile uğraşanların ahirette
karşılaşacakları durumdan şöyle bahseder:
"İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan
saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız
olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır."
(Lokman Suresi, 6)
Boş konuşma nasıl inkarcıların belirleyici özelliğiyse, boş konuşmalara
itibar etmemek, bundan rahatsız olmak da müminlerin özelliğidir.
"'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz
çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz
sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler."
(Kasas Suresi, 55)
Şeytanın insanları boş işlere sevk eden etkisinden kurtulmak için,
mümin her zaman uyanık olmalı, bu tür ortamlarla karşılaştığında
derhal müdahale ederek Allah'ın anıldığı bir ortam sağlamalıdır.
"Dua
ettiğiniz zaman, kabul olunacağına inanarak dua edin. Bilmiş olun
ki, gafletle yapılan duaları Allah kabul etmez." Hz. Muhammed
(sav)
|