Hayatın Gerçek Amacı

Tarih boyunca milyarlarca insan doğmuş, yaşamış ve ölmüştür. Bu insanların içinden ancak çok azı hayatın gerçek amacını anlamaya çalışmıştır. Büyük bir kısmı ise kendilerini zamanın akışına bırakmış ve belli ihtiyaçlarını karşılamak, nefislerinin çeşitli istek ve tutkularının peşinde koşmak dışında bir amaç gözetmeden ömürlerini tüketmişlerdir.

İnsanların büyük çoğunluğunun her devirde "değişmez" felsefe ve ilkeleri olmuştur: Bu kişilere göre insan doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Dünyaya bir kere gelinir, ölüm ise herşeyin sonudur. Herkesin belirli bir yaşam süresi vardır ve kişi bunu elinden geldiğince nefsini en çok tatmin edebilecek, hayattan kendince en büyük zevki alabilecek şekilde değerlendirmelidir.

Elbette ki bu kişiler büyük bir yanılgı içindedirler. Dünyadaki yaşamlarını çoğunluktan miras aldıkları yaşam tarzı ve davranış biçimlerini aynen uygulayarak geçirirler. Kendilerine verilen yaşam süresini dünyadaki zevklerin peşinden giderek, ölümü tamamen unutarak, sadece dünyaya yönelik planlar yaparak ve hiçbir kural tanımayarak doldururlar. Dünyanın neresinde, hangi zaman diliminde yaşarlarsa yaşasınlar, hangi kültüre, hangi ırka mensup olurlarsa olsunlar bu durum değişmez. Bulundukları toplumda prestijli bir konuma gelmek, iyi bir eğitim almak, zengin olup refah içinde bir yaşam geçirmek, mutlu bir aile kurmak, çeşitli makam ve mevkilere ulaşmak ve bunlar gibi sayısız büyüklü küçüklü hedefler peşinde koşarlar.

Bu amaçlar daha yüzlerce madde halinde detaylandırılabilir. Fakat gerçek şudur ki tüm bu insanlar dünyaya gelişlerinin tek ve en önemli amacını arkalarında bırakırlar. Ve bu amaç için kendilerine tanınmış ve bir daha telafi imkanı olmayacak yegane yaşam süresini boşa geçirirler. Bu amaç Allah'a kul olmaktır. Kuran'da bu amaç şöyle bildirilir:

"Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım."
(Zariyat Suresi, 56)

Allah'a nasıl kulluk etmemiz gerektiğini de bize hak din öğretir. Kuran'da bize Allah'ın insanlar için beğendiği ahlak ve yaşam biçimi detaylı olarak tarif edilir. İnsanlar bu modeli uygulamaya davet edilir. Artık bu amaca uygun, Rabbimizin razı olduğu biçimde bir ömür süren insan, dünyadaki yaşamı için de ölümünden sonraki hayatı için de müjdelenmiştir. Fakat bu amaçtan sapan, boş gayeler peşinde koşan ve Allah'ın istediği biçimde davranıp yaşamayan, O'na gereği gibi kul olmayan kimseyi de kötü bir son beklemektedir. Tüm bunları bize yine hak din haber verir.

Sonsuz yaşamını belirleyecek ölçü kişinin dünya hayatını nasıl geçirdiğidir. Öldükten sonra bir daha kişinin hatalarını telafi etme imkanı yoktur. Yaratılış amacını gözardı ederek sorumsuzca bir hayat yaşayan ve bunun sonucundan da endişe etmeyen kimseler ahirette şöyle karşılanırlar:

"Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?"

(Müminun Suresi, 115)


Yaratılış amaçlarını gözardı eden bu kimseler aslında bu amaçtan habersiz değildirler. Allah, kitapları ve elçileri vasıtasıyla onları bu gerçekten haberdar etmiş ve onlara izlemeleri gereken doğru yolu göstermiştir. Onlara bir ömür boyu da öğüt almaları için süre vermiştir. Ne var ki, kendilerine tanınmış bunca fırsatı görmezden gelip, yalnızca nefislerinin istek ve tutkularını amaç edinerek gerçek amaçlarından sapanların ise ebedi pişmanlıkları kendilerine fayda vermeyecektir. Bu kişiler hakkında Kuran'da bir ayette şöyle hükmedilmektedir:

"İçinde onlar (şöyle) çığlık atarlar: "Rabbimiz, bizi çıkar, yaptığımızdan başka salih bir amelde bulunalım." Size orda (dünyada), öğüt alabilecek olanın öğüt alabileceği kadar ömür vermedik mi? Size uyaran da gelmişti. Öyleyse (azabı) tadın; artık zalimler için bir yardımcı yoktur."
(Fatır Suresi, 37)

"...Bize ibadet yöntemlerini (yer veya ilkelerini) göster ve tevbemizi kabul et. Şüphesiz, Sen tevbeleri kabul eden ve esirgeyensin."
(Bakara Suresi, 128)

KURAN MUCİZELERİ


Hayvan Topluluklarının Varlığı

Günümüzde hayvan ve kuş ekolojilerinde yapılan incelemeler sonucunda, tüm hayvanların ve kuşların ayrı topluluklar halinde yaşadıkları bilinmektedir. Uzun süreli ve kapsamlı araştırmalar sonucu hayvanlar hakkında elde edilen bilgiler, hayvanlar arasında oldukça sistemli bir sosyal düzen olduğunu ortaya koymuştur.

Örneğin sosyal hayatları ile bilim adamlarını hayrete düşüren bal arıları, koloniler halinde ağaç kovuklarında veya benzeri kapalı mekanlarda kendilerine yuva yaparlar. Bir arı kolonisi, bir kraliçe, birkaç yüz erkek ve 10-80 bin işçi arıdan oluşur. Arı kolonilerinin her birinde sadece bir kraliçe bulunur ve kraliçenin temel görevi yumurtlamaktır. Bundan başka, koloninin bütünlüğünü ve kovandaki sistemin işleyişini sağlayan önemli maddeler de salgılar.

Erkeklerin ise tek fonksiyonları kraliçeyi döllemektir. Kovanda petek örme, yiyecek toplama, arı sütü üretme, kovan ısısını düzenleme, temizlik, savunma gibi akla gelebilecek tüm işleri ise işçi arılar yaparlar. Arı kovanındaki hayatın her aşamasında bir düzen vardır. Larvaların bakımından, kovanın genel ihtiyaçlarının teminine kadar her görev hiç aksamadan yerine getirilir.

Karıncalar da dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olmalarına rağmen, teknoloji, kollektif çalışma, askeri strateji, gelişmiş iletişim ağı, hiyerarşik düzen, disiplin, kusursuz bir şehir planlaması gibi pek çok alanda insanlara örnek olacak bir düzen sergilerler. "Koloniler" denen topluluklar halinde yaşayan karıncalar, öylesine gelişmiş bir düzen içindedirler ki, bu açıdan insanlarınkine benzer bir uygarlığa sahip oldukları bile söylenebilir.

Topluluk halinde yaşayan hayvanlar düzenli yaşantılarının yanı sıra tehlikeye de birlikte karşı koyarlar. Örneğin küçük kuşlar, doğan veya baykuş gibi yırtıcı kuşlar bölgelerine girdiklerinde topluca bu hayvanların çevresini sararlar. Bu arada çevredeki diğer kuşları da bölgeye çekmek için özel bir ses çıkartırlar. Küçük kuşların topluca gösterdikleri saldırgan hareketler, yırtıcı kuşları genellikle bölgeden uzaklaştırır.

Bir arada uçan bir kuş sürüsü de aynı şekilde tüm sürü üyeleri için bir koruma sağlar. Örneğin sürü halinde uçan sığırcıklar aralarında geniş bir mesafe bırakarak uçarlar. Ancak bir doğan gördüklerinde aralarındaki boşlukları kapatırlar. Böylelikle doğanın sürünün ortasına dalmasını zorlaştırırlar, doğan bunu yapsa bile kanatlarını sakatlar ve avlanamaz. Memeli hayvanlar da sürülerine bir saldırı olduğunda, toplu olarak hareket ederler. Örneğin zebralar düşmanlarından kaçarken yavrularını sürünün ortasına alırlar.

Hayvanların sosyal hayatları ile ilgili verilebilecek sayısız örnek ve çok fazla detay vardır. Hayvanlarla ilgili elde edilen bu bilgiler, uzun yıllar boyunca yapılan kapsamlı araştırmalar neticesinde elde edilebilmiştir. Görüldüğü gibi her alanda olduğu gibi hayvanlarla ilgili Kuran'da verilen bilgiler de, onun Allah'ın sözü olduğunu göstermektedir.

"Yeryüzünde hiçbir canlı ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi ümmetler olmasın..."
(Enam Suresi, 38)

Mikroskobik Hayatın Varlığı

"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."

(Yasin Suresi, 36)

Allah yukarıdaki ayette, Kuran'ın indirildiği dönemde insanların bilmediği hayat formlarının olduğuna işaret etmektedir. Nitekim mikroskobun keşfi ile birlikte insan gözünün göremediği küçüklükte yeni canlılar keşfedilmiştir. Böylece Allah'ın Kuran'da dikkat çektiği, bu canlıların varlığı hakkında insanlar bilgi sahibi olmaya başlamışlardır. Çıplak gözle görülemeyen ve genellikle tek bir hücreden ibaret olan mikro canlıların varlığına işaret eden bir ayet ise şöyledir:

"... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Sebe Suresi, 3)

Yeryüzünün her yanına yayılmış olan bu gizli dünyanın üyeleri yani mikroorganizmalar, yeryüzündeki hayvanların 20 katı kadardırlar. Gözle görülmeyecek kadar küçük olan bu mikroorganizmalar topluluğu, bakteriler, virüsler, mantarlar, su yosunları ve akarlardan oluşur. Bu mikrocanlılar, yeryüzündeki yaşam dengesinin önemli bir unsurudur. Örneğin Dünya üzerinde yaşamın oluşumunu sağlayan temel öğelerden bir tanesi olan azot döngüsü, bakteriler tarafından sağlanır. Bitkilerin topraktaki mineralleri alabilmelerini sağlayan en önemli unsur ise kök mantarlarıdır. Salata veya et gibi nitrat içeren besinlerden zehirlenmemizi ise dilimizde bulunan bakteriler önler. Aynı zamanda bazı bakteriler ve algler, dünyada canlılığın var olmasının temel unsuru olan fotosentez yapabilme yeteneğine sahiptirler ve bu görevi bitkilerle paylaşırlar. Görüldüğü gibi ancak teknolojik aletlerle hakkında bilgi edinebildiğimiz bu küçük canlılar, insan yaşamı için vazgeçilmez öneme sahiptirler. Kuran'da asırlar öncesinden gözle gördüğümüz alemlerin dışında da canlılar olacağına dikkat çekilmesi, kuşkusuz Kuran'ın bir başka mucizesidir.

Altınçağ

Peygamberimiz (sav)'den aktarılan pek çok hadiste, yeryüzünde İslam ahlakının hakim olacağı bir dönemin yaşanacağına işaret edilmektedir. "Altınçağ" ismiyle de bilinen bu dönem, hadislerden de anlaşılacağı üzere yarım yüzyıldan fazla sürecek "Asr-ı Saadet" benzeri bir devir olacaktır. Peygamberimiz (sav)'in bu devri tasvir ederken cennet benzeri özelliklerle anlatması sebebiyle bu devreye "Altınçağ" ismi verilmesine neden olmuştur. Altınçağ'ın dikkat çeken bir niteliği doğruluk ve adaletin yerleşmesi olacaktır. Sıkıntı, haksızlık ve zorluklar yerini adalet ve hukukun geçerli olacağı günlere bırakacaktır.

Hadislerdeki ifadeyle, "Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır."
(Ramuz-El Ehadis,7/7)

Silahların susması, düşmanlığın, kavgaların, sosyal çöküşün son bulması, insanlar arasında dostluk ve sevgi bağının kurulması da bu devrin belli başlı özellikleri arasındadır. Savaş endüstrisine harcanan olağanüstü meblağlardaki para, gıda, sağlık, imar, kültür gereksinimlerine ve bütün insanların mutluluğunu sağlamaya yönelik yatırımlara kayacaktır.

Bu müjdelenmiş dönemin karakteristik özelliklerinden biri de dinin özüne dönülmesi, Peygamberimiz (sav) zamanındaki şekliyle yaşanması olacaktır. İslam dininde aslında olmayan, sonradan uydurulmuş adetler, hükümler, hurafeler ortadan kaldırılacaktır. Gerçek dinin uygulanmasıyla Müslümanlar arasındaki ayrılıklar son bulacaktır.

Kısacası Altınçağ, bolluk, huzur, barış, mutluluk, zenginlik ve rahatlık ortamının hakim olacağı, sanat, tıp, haberleşme, üretim, ulaşım ve bunun gibi hayatın tüm alanlarında dünya tarihinde yaşanmamış gelişmelerin görüleceği, Kuran ahlakının yaşanacağı bir çağ olacaktır.

Altınçağ ve Sonrası

Kuran'daki kıssaları okuduğumuzda önemli bir İlahi kuralın her dönemde geçerli olduğunu görürüz. Allah'ın gönderdiği elçiyi yalanlayan ve ona karşı savaş açan toplumlar helak edilmiş, elçiye tabi olan insanlar ise hak dinin getirdiği maddi bolluk ve manevi huzuru yaşamışlardır. Elçinin ardından gelen dönemde ise bazı toplumlar kendilerine açıkça tebliğ edilmiş olan hak dini hemen terk ederek şirke ve inkara sapmışlar, fitne ve fesat çıkararak adeta kendi elleriyle kendi sonlarını hazırlamışlardır.

Söz konusu kural elbette Ahir Zaman için de geçerli olacaktır. Peygamberimiz, Hz. İsa'nın ölümü ve Altınçağ'ın ardından kıyamet saatinin geleceğini şöyle belirtmiştir:

"Ondan (Hz. İsa'dan) sonra kıyametin kopması an meselesi olacaktır." Ramuz-El Ehadis, 1/1336

"Ondan (Hz. İsa'dan) sonra kıyamet kopacak." Ramuz-El Ehadis, 28/5948

Şüphesiz Ahir Zaman ve Altınçağ insanlığa son uyarının tam anlamıyla yapılacağı dönemdir. Bazı hadislerde bu dönemden sonra artık "dünyada hayırlı birşey" kalmayacağı vurgulanır. Öyle anlaşılmaktadır ki, Hz. İsa'nın ölümünden çok kısa bir süre sonra, tüm dünya halkları Altınçağ'ın getirmiş olduğu maddi refah ortamında şımarıp azgınlaşacak, hak dini tamamen terk edeceklerdir. kıyamet saatinin de işte böyle bir ortamda, ansızın gelmesi söz konusu olabilir. Elbette, en doğrusunu Allah bilir.

Sonuç

Şüphesiz Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. İnsan ise zamana ve mekana tabidir. Bu apaçık gerçek şu anlama gelir ki, bizim için geçmiş, şu an ve gelecek olan Allah katında sadece bir andır; herşey O'nun katında tek bir anda olup bitmiştir. Dünyanın yaratılışından kıyamete kadar herşeyi Allah en ince ayrıntısına kadar düzenlemiş, en küçüğünden en büyüğüne her olay "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kaydedilmiştir.

Allah'ın yarattığı kader içerisinde her olayın tüm detaylarıyla yeri ve zamanı belirlenmiştir. Allah bu ayetinde "Her bir haber için kararlaştırılmış bir zaman (müstakar) vardır. Siz de bileceksiniz." (Enam Suresi, 67) şeklinde bildirir. Bu süre öylesine kesin ölçülerle belirlenmiştir ki, "ne bir an ertelenebilir, ne de bir an öne alınabilir."

Elbette kıyamet alametleri ve Ahir Zaman ile ilgili olayların gerçekleşeceği zamanlar da saniyesi saniyesine Allah katında tespit edilmiştir. Allah'a samimiyetle iman eden müminler kaderi izlediklerinin bilincinde olarak asırlar boyunca kıyamet alametlerinin çıkışını büyük bir merak ve heyecanla gözlemişlerdir. Ayet ve hadislerdeki işaretler üzerine derin derin düşünmüşler, Ahir Zaman'ın ilk dönemindeki fitne ve belalara karşı hazırlıklı olmaya gayret göstermişler, bununla birlikte müjdelendikleri Altınçağ'da yaşamayı da yürekten arzu etmişlerdir.

İçinde bulunduğumuz çağ, kıyamet alametlerinin büyük bir kısmının tam anlamıyla meydana geldiği bir dönemdir. Günümüz dünyası söz konusu İlahi işaretlerin art arda ve tam tasvir edildiği şekilde ortaya çıkmaya başladığına, dünya tarihinde benzeri görülmeyen gelişmelerin ilk defa yaşandığına şahit olmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Peygamberimiz (sav)'in döneminden sonra yaşanan en önemli gelişmelerdir. Bu İlahi işaretlerin ön yargıyla değerlendirilmesi, görmezlikten gelinmesi veya yalanlanması ise böyle düşünenler için büyük bir kayıptır.

Öyle anlaşılmaktadır ki, 21. yüzyıl dünya tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı olmaktadır.
Allah'ın vaadi kesin bir gerçektir. O'nun vaatlerini değiştirebilecek veya engelleyebilecek hiçbir kimse yoktur.
Her konuda olduğu gibi, bu noktada da en hikmetli ve en güzel son sözü Allah Kuran'da şöyle bildirir:

"Ve de ki: "Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız...""
(Neml Suresi, 93)

Altınçağ, bolluk, huzur, barış, mutluluk ve zenginliğin hakim olacağı, sanat, tıp, haberleşme, üretim, ulaşım ve bunun gibi hayatın tüm alanlarında dünya tarihinde yaşanmamış gelişmelerin görüleceği, Kuran ahlakının yaşanacağı bir çağ olacaktır.

Batı Trakya'da Müslüman Türk Varlığı

Birçok problemi olmasının yanında, günümüzde Batı Trakya Türkleri artık haklarını savunacak bilinçli ve kararlı bir toplum haline gelmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Yunanistan tarafından işgal edilen Batı Trakya topraklarında, günümüzde 200.000'den fazla Müslüman Türk yaşıyor. 1923'ten bu yana sistemli bir asimilasyon politikası ile karşı karşıya bulunan Türk azınlık, sadece Türkçe yayın yapan gazete, dergi, radyo ve televizyonları takip ederek kimliklerini korumaya çalışıyorlar. Günümüzde, Türkiye'nin desteği ile uluslararası alanda haklarını savunabilen Batı Trakya Türkleri, anavatan Türkiye ile birleşecekleri günü heyecanla bekliyorlar.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'nin içinde bulunduğu ekonomik, askeri ve siyasal ortamı fırsat bilen Yunanistan, Lozan'da gündeme getirdiği Batı Trakya topraklarını savaşmadan ele geçirdi. O tarihten bu yana bölgedeki Türk-İslam varlığının tamamen ortadan kaldırılması ve tarihi izlerinin silinmesi için gizli bir asimilasyon politikası izleyen Yunan Hükümeti, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan itibaren bunu çok açık bir devlet politikası haline getirdi.

Amaç Türk-İslam Varlığını Yok Etmek

1830 yılında bağımsızlığını kazanan Yunanistan, o tarihten bugüne sınırlarını 3 kat büyüttü. Yunanistan bu kazanımlarının büyük çoğunluğunu savaş yapmadan elde etti. Batı Trakya toprakları da, Yunanistan'ın 1. Dünya Savaşı'nın ardından savaşmadan elde ettiği topraklardandır. Bölgenin %85'ini oluşturan Türk varlığı, Batı Trakya topraklarının Yunanistan'a verilmesini önleyemedi.

1923 yılında, Batı Trakya'daki Türk nüfus yoğunluğunu Yunanlıların lehine dönüştürmek için, Yunanistan Hükümeti tarafından yoğun çalışmalar yürütüldü ve günümüzde de yürütülmeye devam etmekte. Yunanlılar, bölgedeki Türk varlığı ve bu varlığa ait izleri tamamen ortadan kaldırmak için yoğun çalışmalar yürütüyorlar.

Zaman zaman gerginleşen Türkiye-Yunanistan ilişkilerine bağlı olarak, Batı Trakya Türkleri de oldukça sıkıntılı günler yaşadılar. 1982 yılından itibaren bölgedeki Türk azınlık, Yunan politikalarına karşı direniş hareketi başlattı ve problemlerini dünya kamuoyuna duyurmaya çalıştı. 1985 yılından itibaren Batı Trakya'daki Müslüman Türk azınlığın sorunları dünya kamuoyunda tartışılır hale geldi.

Birçok problemi olmasının yanında, günümüzde Batı Trakya Türkleri artık haklarını savunacak bilinçli ve kararlı bir toplum haline gelmiştir. Türkiye'nin her platformda desteğini esirgemediği Batı Trakya Türkleri, anavatanlarıyla birleşecekleri günleri sabır ve ümitle bekliyorlar.

YARATILIŞ DELİLLERİ


Evrimciler Fedakarlığı
Açıklayamıyor

Birçok hayvan türü üreyebilmek, yumurtalarını veya yavrularını koruyabilmek için büyük fedakarlıklarda bulunur ve zorluklara katlanırlar.Pek çok canlı üreyebilmek ve yavrularını koruyabilmek için "ölümü göze alır". Yumurtlamak için kilometrelerce uzağa göç edenler, çok detaylı yuvalar inşa edenler, çiftleşme veya yumurtlama sonrası ölenler, yumurtalarını haftalarca ağızlarında taşıyıp bu esnada beslenemeyenler, yumurtalarının başında haftalarca nöbet bekleyenler bunlardan birkaçıdır.Aslında bu fedakarlıkların her biri önemli bir amaca hizmet etmektedir: Canlı türlerinin soylarının devamı zayıf ve güçsüz yavrular ancak yetişkin ve güçlü olanlar tarafından bakılıp korunurlarsa hayatta kalabilirler. Bu ise Darwin'in doğal seleksiyon teorisini tamamen geçersiz kılmaktadır. Doğduğu anda terk edilen bir ceylanın veya herhangi bir yere bırakılan kuş yumurtalarının kuşkusuz kendi başlarına yaşama şansı hemen hemen yok gibidir. Ancak canlılar, hiçbir üşengeçlik, bıkkınlık ya da çekimserlik göstermeden bu güçsüz yavruların bütün sorumluluğunu üzerlerine alırlar. Her biri Allah'ın kendilerine ilham ettiği görevlerini eksiksizce yerine getirir. İlginç olan bir diğer nokta da şudur: Yavrularına ve yumurtalarına en itinalı bakımı ve korumayı gösteren canlılar, en az üreyen canlılardır. Örneğin kuşlar her yıl az sayıda yumurta üretirler ve bu yumurtalarını büyük bir titizlikle korurlar. Aynı şekilde memeli hayvanlar da genellikle bir veya iki yavru sahibi olurlar ve çok uzun süre yavrularının bakımını ve korunmasını üstlenirler. Ancak bir kerede binlerce yumurta bırakan bazı balıklar ve bazı böcekler gibi canlılar ise yumurtalarına aynı itinayı göstermezler. Sayıları çok olduğu için bunlardan bir bölümünün yaşaması bile neslin devamı için yeterlidir. Aksi takdirde ise, yani çok fazla yavrulayanların her yavruyu büyük özverilerle yaşatması durumunda, dünyanın ekolojik dengesinde önemli bozulmalar olabilirdi. Kuşkusuz ekolojik dengenin korunmasında önemli bir faktör olan üremenin, bu canlılar tarafından denetlenmesi ve bilinçli bir şekilde kontrol altında tutularak dengelenmesi imkansızdır.

Bu canlıların hiçbiri bilinçli varlıklar değillerdir. Dolayısıyla ne soylarının devamı için üremeleri gerektiğini hesaplamaları, ne de ürerken doğanın dengesini düşünerek buna uygun davranış belirlemeleri bu canlılardan beklenemez. Doğanın dengesinin bu şekilde korunuyor olması, her bir canlının kendisine yüklenen sorumluluğu eksiksizce ve istisna yapmadan yerine getirmesi, her birinin tek bir İradenin kontrolünde hareket ettiğinin önemli bir göstergesidir. Doğada hiçbir canlı başıboş ve denetimsiz değildir. Hepsi kendilerini var eden Allah'a boyun eğmiş olarak hareket ederler.

Allah Kuran'da Kendisinin izni olmadan hiçbir canlının üreyemeyeceğini, yaşayacak ve ölecek olanı da Kendisinin belirlediğini şöyle haber vermektedir:

"Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını) ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O'nun katında her şey bir miktar (ölçü) iledir."
(Rad Suresi, 8)

"Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler armağan eder, dilediğine de erkek armağan eder. Veya erkekler ve dişiler olarak çift (ikiz) verir. Dilediğini kısır bırakır. Gerçekten O, bilendir, güç yetirendir."
(Şura Suresi, 49-50)

Kör Termitlerin Gökdelenleri

Karınca benzeri canlılar olan termitlerin bilinen en önemli özelliklerinden biri, insanların bile kolaylıkla yıkamayacakları sağlamlıkta yuvalar yapmalarıdır. Her termit türü, kendi ihtiyacı olan özelliklere göre farklı tiplerde yuvalar inşa eder. Kimi yakıcı sıcaklardan korunmasını sağlayacak yuvalar yaparken başka bir tür ise yağmurlardan korunacağı yuvalar inşa eder. Bu yuvalar ağaç içlerinde bulundukları gibi çoğunlukla da toprağın üstünde ve altında da yer alırlar.

Bir termit yuvası açıldığında süngerimsi bir görüntüyle karşılaşılır. Yuva yaklaşık 2,5 cm genişliğinde ya da daha dar sayısız hücrelerden oluşur. Bu hücreleri birbirlerine ancak termitlerin geçebileceği büyüklükte dar delikler bağlar. Termitlerin bu harika binaları yaparken kullandıkları hammaddeyse sadece toprak, kendi salgıları ve atıklarından ibarettir. Böylesine basit bir malzemeyle, bazıları ancak dinamitle yıkılabilecek kadar sağlam olan, üstelik içinde labirentler, havalandırma sistemleri ve kanallar gibi detaylı sistemler bulunan yuvalar yaparlar.

Görünüş olarak kuleye benzeyen ihtişamlı yuvaları yapan termitlerin asıl mucizevi özellikleri ise, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kör olmalarıdır. Bu son derece şaşırtıcı bir durumdur. Termitler ne yaptıkları tünelleri, ne kullandıkları malzemeyi, ne de yükselttikleri odacıkları görebilirler.

Termitlerle insanların yaptıkları yapılar karşılaştırıldığında yaptıkları işin olağanüstülüğü daha net şekilde ortaya çıkmaktadır. İşte bu nedenle termitlerin yapmış olduğu gökdelenleri daha iyi değerlendirebilmek için Amerika'da bulunan Empire State binası iyi bir kıyas imkanı oluşturmaktadır. Bu binanın uzunluğu 443 metredir. Termitlerse 1-2 cm ebatlarında olan böceklerdir. Bu küçük cüsselerine rağmen 7 metre yüksekliğinde devasa yuvalar yaparlar. Eğer termitler insanlarla aynı boyda olsalardı, yaptıkları yuvalar da Empire State binasının şu anki uzunluğundan 4 kat daha yüksek olurdu. İnsanların yapamadığı bu muazzam işlemi kör termitler milyonlarca senedir, var oldukları andan itibaren kusursuzca yapmaktadırlar.

Termitleri bütün özellikleri ile birlikte yaratan Allah'tır. Kör termitlere yaptırdığı ihtişamlı yapılarla alemlerin Rabbi olan Allah bize sonsuz kudretini ve ilmini tanıtmaktadır.

"Allah herşeyin yaratıcısıdır. O herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)

Okyanustaki Antifirizli Balıklar

Soğuk denizlerde yaşayan balıkların derileri ya da solungaçları buzla temas ederse vücut sıvıları hemen donmaya başlar ve sonunda balıklar ölürler. Bunun nedeni vücut sıvılarında oluşan buz kristallerinin süratle artmasıdır. Bütün olumsuz koşullarına rağmen soğuk bölgelerde yaşayan pek çok balık türü vardır. Bu bölgelerdeki bazı türler deniz suyu sıcaklığının 1.80oC olduğu derin sulara çekilerek donmaktan kurtulurlar. Ancak Antartika'da bu sıcaklık derecesinin çok altında sıcaklıklarda bile yaşayabilen balıklar da bulunmaktadır. Bunu Allah'ın kendileri için yaratmış olduğu özel vücut sistemleri sayesinde başarmaktadırlar.

Bu balıkların kanlarının içinde bir araba radyatöründeki antifriz (donmayı engelleyen) maddesi gibi işleyen kimyasal maddeler vardır. Bu kimyasallar Antartika Okyanusu'nun en düşük sıcaklıklarında bile balıkların vücutlarını donmaktan kurtarmaktadır.

"Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık."
(Enbiya Suresi, 16)

KURAN BİLGİSİ

"Sabrın Sırrı"nı Keşfetmek

Allah'ın Kuran'da tavsiye ettiği sabır, sadece zorluk ve sıkıntılar karşısında yaşanan bir ahlak özelliği değildir.

Gerçek sabır, şartlar her ne olursa olsun, Kuran'ın tüm ayetlerini eksiksizce uygulamada, Allah'ın sakınmayı emrettiği tavırlardan titizlikle sakınmada, Kuran ahlakını ömür süresince hiçbir yılgınlığa kapılmadan yaşamakta kararlılık göstermektir.

Allah'ın Kuran'da bildirdiği, insanları karanlıklardan nura çıkaracak yollardan birisi "sabretmek"tir. Ancak bildirilen sabır, günlük hayatta pek çok insanın şahit olduğu tavırlardan farklı, üstün ve kapsamlı bir ahlak özelliğidir.

Allah'ın rızasını, sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmanın yolu, Kuran'da bildirilen doğruları eksiksizce uygulamaktır. Allah kullarından hayatlarının sonuna kadar hiçbir şekilde gevşeklik göstermeden güzel ahlakı yaşamalarını istemiştir. İşte müminlerin bu emrini her ne olursa olsun taviz vermeden yerine getirebilmelerinin sırrı da, imanın kazandırdığı üstün bir özellik olan "sabır"da gizlidir. Sabrın sırrını öğrenen insan kendisinden istediği tavırda ibadette süreklilik gösterebilir.

Bir ömür boyu devam eden gerçek sabrın asıl kaynağı müminlerin Allah'a olan imanlarıdır. İman eden mümin Allah'ın ilminin ve aklının tüm varlıkları sarıp kuşattığını, izni olmaksızın tek olayın dahi gerçekleşmediğini, olayların ardında binlerce hayır ve hikmetin gizli olduğunu bilir. Bunun yanında iman edenlerin dostu, velisi, yardımcısı olduğunu, dolayısıyla ilk bakışta farklı görünse bile aslında bütün olayların inananların lehinde geliştiğini unutmaz. Rabbimizin kendisi için belirlediği kadere tereddütsüz teslim olur. Bu nedenle sabır zorlanarak yaşanan ahlak özelliği değil, aksine gönül rızasıyla ve hoşnutlukla zevk alınan ibadettir.

İşte Kuran'da Allah'ın insanlara öğrettiği gerçek sabır ile toplumda yaşanan sabır anlayışının farkı da bu noktada ortaya çıkar. Toplumun büyük bir kesimi sabrın gerçek anlamını, gerçekten sabırlı bir insanın nasıl davranması gerektiğini, bu özelliğin Allah katındaki önemini bilmez. Bu kimseler arasında sabır, daha çok insanın hayatı boyunca karşılaştığı zorluk ve sıkıntılara göğüs germesi, bunlara katlanması ve tahammül etmesi olarak algılanır. Bu anlayış içerisinde sabrın, "bir yere kadar dayanma gücü" olduğuna inanılır ve bu doğrultuda "sabrın zaman zaman taşması", "sabrın tükenmesi" gibi tavır bozuklukları da son derece normal karşılanır. Dahası bu çarpık anlayışa göre, sonunda somut bir çıkar elde edilemeyecek bir konuda sabır göstermek de son derece yersizdir. Çünkü böyle bir durumda bu kimselerin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak bir konu için sıkıntıya katlanmış ve boş yere sabır göstermiş olduklarına inanılır.

Oysa Kuran'da öğretilen gerçek sabır bu tahammül anlayışından çok farklıdır. Öncelikle inananlar, sabrı Allah'ın bir emri olarak yaşarlar ve bu nedenle de hiçbir zaman sabırda tükenme ya da taşma gibi bir durum söz konusu olmaz. Bunun yanında onlar yalnızca Allah için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının karşılığında mutlaka somut menfaat beklentisi içerisine girmezler. Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimizin rızasını kazanacaklarını bilmek, alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir.

Dahası Allah'ın Kuran'da tavsiye ettiği sabır sadece zorluk ve sıkıntılar karşısında yaşanan bir ahlak özelliği de değildir. Gerçek şartlar her ne olursa olsun, Kuran'ın tüm ayetlerini eksiksizce uygulamada, Allah'ın sakınmayı emrettiği tavırlardan titizlikle sakınmada, Kuran ahlakını ömür süresince hiçbir yılgınlığa kapılmadan yaşamakta kararlılık göstermektir. Dünya hayatı bu ahlakı yaşayanlar için de, yaşamayanlar de aynı hızla geçip gitmektedir. Altmış-yetmiş yıllık bir hayatın içerisinde Allah'ın insanları denemek için yarattığı olaylara sabır yerine tahammülsüzlük gösteren, bunları isyanla karşılayan, güzel ahlakında, ibadetlerinde süreklilik göstermeyen kişi birgün mutlaka ölecek ve cennet ile cehennemi karşısında bulacaktır. Kadere teslim olup sabrı tercih edenler, Allah'a olan güvenleri sayesinde dünya hayatını en güzel şekilde yaşamalarının yanında ahirette de cenneti kazanacaklardır. Dünya hayatını sabır göstermeden sıkıntı ve zorluklara şikayet ederek geçirenler ise, dünyada dinsizliğin karanlığı içinde yaşadıkları gibi ahirette de kendilerini cehennemin karanlığı içinde bulacak ve kısa bir ömür için sonsuz bir hayatı kaybettiklerini anlayacaklardır.

"... Kim de gönülden bir hayır yaparsa (karşılığını alır). Şüphesiz Allah, şükrün karşılığını verendir, bilendir."
(Bakara Suresi, 158)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Musa ve Firavun

Her insana veya her kavme yapılan tebliğin bir sonu vardır. Allah Kitapları ve elçileri vasıtasıyla veya mümin kullarını vesile kılarak insanlara öğüt verir. İnsanlar bu sayede Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmeye, Rabbimiz, Yaratıcımız ve Mevlamız olan Allah'a itaat etmeye davet edilirler. Bu tebliğ yıllarca sürebilir. Ama Allah katında tebliğin de belirlenmiş bir sonu vardır. İnkarda diretenlere bu sonla beraber artık azap gelir. Dünya azabıyla başlayan bu azap, asıl olarak cehennemde sonsuza kadar devam eder.

Firavun ve çevresi de yıllarca tebliğe karşı direnmiş ve azaba müstahak olmuşlardır. Allah'a isyan edip peygamberi delilik ve yalancılıkla suçlamışlardır. İnkarları sebebiyle Allah, onlar için alçaltıcı bir son hazırlamıştır.

Bu azabın başlangıcında Allah, öncelikle Hz. Musa'ya İsrailoğulları'nı Mısır'dan çıkarmasını emretmiştir: "Musa'ya:

"Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz" diye vahyettik."
(Şuara Suresi, 52)

Hz. Musa ve kavmi, Allah'ın buyurduğu gibi, Mısır'ı gizlice terk etmişlerdir.

İsrailoğulları'nın Mısır'ı terk etmesi Firavun için kabul edilemezdi. Firavun, tüm İsrailoğulları'nın sahibi olarak kendini görüyordu. Dahası kölelerinin gitmesiyle tüm iş gücünü de kaybedecek ardından Mısır'daki itibarını da yitirecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları'nı yakalamak için peşlerine düştü:

"Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur; Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğulları'nı mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular."
(Şuara Suresi, 53-60)


"İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler."
(Şuara Suresi, 61)

İşte bu anda Hz. Musa tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini ümitsizliğe düşmüş olan kavmine hatırlattı: (Musa:) "Hayır" dedi.

"Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." (Şuara Suresi, 62)

Bunun ardından Hz. Musa Allah'tan aldığı "Asanla denize vur" (Şuara Suresi, 63) vahyi üzerine asasını denize vurdu. Allah denizi bir mucize olarak iki parçaya ayırdı ve aradan kuru bir yol kıldı. Firavun ise helake uğratıldı:

"Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. "Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve bozgunculuk çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler."
(Yunus Suresi, 90-91)

ALLAH'IN SIFATLARI
"Fettah"

(Çok İyi Hüküm Veren, Açan, Hükmeden)

Fettah, Allah'ın açan sıfatıdır. Allah insanları zorluklarla denemekte, ancak hiç kimseye kaldırabileceğinden fazlasını yüklememektedir. Rabbimiz, samimi kullarına bir zorluk verdiği zaman ondan çıkış yolunu da açar; mutlaka zorluğun yanında bir kolaylık da gösterir.

Allah, Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in karşılaştığı zorlukların ardından kolaylık olduğunu şöyle bildirmektedir:

"Biz, senin göğsünü yarıp-genişletmedik mi? Ve yükünü indirip-atmadık mı?
Ki o, senin belini bükmüştü;
Senin zikrini (şanını) yüceltmedik mi?
Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır."
(İnşirah Suresi, 1-6)

Allah, müminlerin her zaman yardımcısı ve destekçisidir. Allah, onların üzerinde bulunan ve açılması imkansız gibi gözüken zorlukları açıp kaldırır. Ancak bu durum inkarcılar için geçerli değildir. Allah, onların kalplerini daraltır, sıkar ve tüm nimetlerin kapısını kapar. Rabbimiz, inkarcılar için nimet kapılarını kapattığı gibi onların üzerine azap kapısını açar. İnkarcılara verilen bu azap şöyle bildirilmiştir:

"Sonunda, üzerlerine azabı şiddetli olan bir kapı açtığımızda, onlar bunun içinde şaşkına dönüp umutlarını kaybettiler. "

(Müminun Suresi, 77)

KURAN BİLGİSİ

Müminin Hedefi Cennetir, Dünyevi Çıkarlar Peşinde Koşmaz

Mümin Allah'ın rızasını kazanmak için çaba sarf etmek, Allah yolunda hizmet etmek, Kuran ayetlerine titizlikle uymak, Rabbimizden korkup sakınmakla yükümlüdür. Dünyevi başarıyı dilerse veren, dilerse geri tutan Allah'tır. Bediüzzaman Said Nursi'nin dediği gibi, insan kendi vazifesine bakmalı ve Allah'ın çizdiği kadere karışmamalıdır.

Allah'ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O'na ibadet halindedir. Basit çıkar hesapları yapmadığı içinh, dünya hayatının süsü de onu etkilemez. Allah Kuran'da, müminlerle beraber olmayı ve "dünya hayatının süsünü arayarak onlardan" gözleri kaydırmamayı" (Kehf Suresi, 28) emretmektedir.

Burada çok önemli bir nokta vardır: İnsan Allah'ın dinine teslim olurken "Nasıl Allah'a ibadet edebilir, nasıl O'na itaat edip rızasını kazanabilirim?" mantığıyla düşünmelidir. Aksi yönde bir tavır, samimiyetsizlik olur. Allah bu tür tavırları benimseyenleri "münafık" olarak isimlendirmektedir. Bunlar birtakım menfaatlari için dindar gözüken, samimiyetsiz, ikiyüzlü kişilerdir ve Allah'ın gazabına en çok uğrayan, cehennemin en alt tabakasına atılacak olanlar da onlardır.

Münafik karakterli kişiler, dinin ancak kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini ise reddetmektedirler. Bu kişiler belki bir süre dindar gözükürler, ancak Allah onların gerçek durumlarını, "göçecek bir yarın kenarına bina kuran" insanlar olarak tarif eder. (Tevbe Suresi, 109)

Müminin hedefi Allah'ın rızası, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında küçük dünyevi çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah müminleri "Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl)yurdu düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık" (Sad Suresi, 46) şeklinde tarif eder. Gerçekten de ihlas (yani halis, katıksız bir şekilde Allah rızasını aramak), mümini mümin yapan en önemli özelliklerdendir. Zaten asıl nimetler, ahirettedir. Bu dünya, geçici ve oldukça da eksik bir yurttur. Dünyadaki nimetler, ahirettekilere göre son derece sınırlıdır. Allah, Dünyalı, ahiretteki gerçek nimetin, yani cennetin oldukça eksik bir örneği, bir numunesi olarak yaratmıştır.

SAKIN UNUTMAYIN

Allah'a Karşı Daima Samimi, Dürüst Olmayı Unutmayın-2

İslam dini insanların en özgür ve en rahat şekilde yaşamalarını sağlar. Günümüzde insanların hatalara verdiği tepkiler yüzünden, insanların çoğu, davranışlarını toplumun kıstaslarına göre ayarlarlar. Hata yapan kendini ne kadar değiştirirse değiştirsin, toplumun ona bakış açısı pek değişmez. Kişi yaptığı hatalı tavırla adeta damgalanır. Bu da cahiliye toplumu insanını tam bir samimiyetsizliğe iter. Sahtekarca yöntemlerle, kendisini insanların gözünde yüceltmeye çalışır. Sürekli insanların kendisi hakkında ne düşüneceklerini hesap eder. Oysa böylesi bir zulümden kurtuluşun en temel şartı Allah'a karşı samimiyet ve dürüstlüktür. Çünkü din "insanlar ne der" korkusunu tamamen ortadan kaldırmakta ve müminleri, samimiyeti kıran, dürüstlüğü engelleyen her türlü hareketten uzaklaştırmaktadır:

"Ve çirkin bir hayasızlık işledikleri ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı bağışlanma isteyenlerdir. Allah'tan başka günahları bağışlayan kimdir? Bir de onlar yaptıkları (kötü şeylerde) bile bile ısrar etmeyenlerdir."
(Al-i İmran Suresi, 135)

Samimiyet ancak vicdanlı düşünerek ve Allah'ın her an kendisini izlediğinin bilincinde hareket ederek ortaya çıkar
Yanlış yapılan şey ne olursa olsun asla dürüstlükten ödün vermemeyi sağlayacak olan şey; Allah'tan başka kimseden korkmamak, O'nun gizlinin gizlisini biliyor olduğunu unutmamaktır.

Samimi insan yaptığı her hatada Allah'a karşı olan acizliğini hatırlar ve hemen Rabbimize yönelip döner.
Öyleyse siz de karşınıza çıkan sayısız hatırlatmayı gözardı etmeyin ve Allah'a samimi bir kalple yönelmenin dünyada ve ahirette tek kurtuluşunuz olduğunu unutmayın.

GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ

Boş Konuşmak

Boş konuşma; içinde Allah'ın anılmadığı, Allah'ın rızasının gözetilmediği, insanın ahiretine bir fayda sağlamayan konuşmalara denir. Hiçbir faydası olmadığı ve ruha da sıkıntı verdiği halde cahiliye insanı, vaktinin büyük bir kısmını boş konuşmalar ile geçirir. İnsanları biraraya geldiklerinde boş konuşmalarla oyalamak, şeytanın en büyük hilelerinden biridir. Bu yöntemle şeytan, insanları Allah'ı anmaktan alıkoymak, Allah'ın etrafta Kendi varlığının delilleri olarak yarattığı sayısız ayet ve mucizeyi görmelerini, tefekkür etmelerini, yaratılış amaçlarını düşünmelerini engellemek ve ahiret için kullanmaları gereken değerli zamanlarını boşa harcatmak ister.

Rabbimiz bir ayetinde şeytanın etkisi ile boş ve amaçsız işler ile uğraşanların ahirette karşılaşacakları durumdan şöyle bahseder:

"İnsanlardan öyleleri vardır ki, bilgisizce Allah'ın yolundan saptırmak ve onu bir eğlence konusu edinmek için sözün 'boş ve amaçsız olanını' satın alırlar. İşte onlar için aşağılatıcı bir azab vardır." (Lokman Suresi, 6)

Boş konuşma nasıl inkarcıların belirleyici özelliğiyse, boş konuşmalara itibar etmemek, bundan rahatsız olmak da müminlerin özelliğidir.

"'Boş ve yararsız olan sözü' işittikleri zaman ondan yüz çevirirler ve: "Bizim yapıp-ettiklerimiz bizim, sizin yapıp-ettikleriniz sizindir; size selam olsun, biz cahilleri benimsemeyiz" derler."
(Kasas Suresi, 55)

Şeytanın insanları boş işlere sevk eden etkisinden kurtulmak için, mümin her zaman uyanık olmalı, bu tür ortamlarla karşılaştığında derhal müdahale ederek Allah'ın anıldığı bir ortam sağlamalıdır.

"Dua ettiğiniz zaman, kabul olunacağına inanarak dua edin. Bilmiş olun ki, gafletle yapılan duaları Allah kabul etmez."
Hz. Muhammed (sav)

GERİ