|
DİN
VE TOPLUM AHLAKI
İnsanlar Kuran ahlakına
uydukları zaman nefisleri sükun bulur. Bunun sebebi Allah'ın onları
İslam fıtratı üzerine yaratmış olmasıdır. İslam'ın getirmiş olduğu
ahlaki yapıyı benimseyen bir insan, tüm mahlukata karşı sevgi ve
merhamet besler, nefsinin bencilliğini dizginler, tevekküllü ve
insanlara karşı saygılı bir şekilde yaşar.
İslam ahlakını yaşamayan
insanların yalnızca kendilerini düşünmeleri kaçınılmazdır. Bu aslında
felsefi bir zorunluluktur, çünkü yaşadıkları sistem bunu gerektirir.
Fedakarlık, merhamet, güzel ahlak gibi değerler dinin getirdiği
ve ancak dinle birlikte tam anlamıyla yaşanabilecek değerlerdir.
Ancak Allah'a ve ahirete iman eden, hesap vereceğini bilen kişiler
Allah'ın razı olduğu ve beğendiği bu ahlakı taviz vermeden yaşarlar.
Dinin yaşanmadığı
bir toplumda bencillik kaçınılmazdır. Böyle bir toplumda az ya da
çok herkes mutlaka bencildir. Halbuki, bencillik insanın nefsine,
ondan sakınması için deneme maksadıyla verilmiş bir özelliktir.
Bu durum ayette şöyle belirtilir:
"...Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara' hazır (elverişli)
kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah,
yaptıklarınızdan haberi olandır."
(Nisa Suresi, 128)
Din İnsanların Dengeli Bir Ruh Haline Sahip
Olmalarını Sağlar
Dini yaşayan insanlar
tam anlamıyla Allah'a teslim oldukları, herşeyin Allah'ın kontrolünde
gerçekleştiğini bildikleri için son derece dengeli ve itidalli bir
ruh haline sahiptirler. İyi ya da kötü hiçbir olay karşısında kontrolü
elden bırakmaz, ani reaksiyonlar göstermez, hislerine kapılmaz,
tamamen akılcı hareket ederler. Bu nedenle son derece güvenilir
insanlardır. En kötü şartlarda bile hem kendilerinin hem de çevrelerinin
en az zarar görecekleri şekilde, en akılcı tedbirleri alırlar. Çünkü
müminler Allah'ın kitabı olan Kuran'la eğitilmiş insanlardır ve
tüm davranış, hareket ve tepkileri de Kuran'dan öğrendikleri üstün
ahlak ve karakter yapısı çerçevesinde gerçekleşir.
İnsanlar Arasında Sevgi ve Saygının Yaşanması
Din ile Mümkündür
Dinin aslında en
önemli yönü sevgi ve güzel ahlak temeli üzerine kurulu oluşudur.
Kuran'a bakıldığında Allah'ın kullarından çok üstün bir ahlak istediği,
onları sevgi ve fedakarlığa çağırdığı görülür. Allah kullarına karşı
bağışlayıcı ve merhametlidir. Kuran'da Allah'ın kullarına olan sevgisinden
şöyle bahsedilir:
"O, çok bağışlayandır, çok sevendir"
(Buruc Suresi, 14).
Allah müminlere yönelttiği bu sevginin aynısını onların da birbirlerine
göstermesini ister. Müminler bu nedenle birbirlerine çok değer verir,
sevgi ve saygıda hiçbir kusur etmemeye özen gösterirler. Böyle davrandıkları
takdirde Allah'ın kendilerinden hoşnut olacağını bilmeleri de bu
sevgi ve saygının oluşmasındaki en önemli faktördür. Ayrıca Allah'ın
yaratıp, ruh verdiği, iman sahibi kıldığı bir insanın değerli olduğunun
da bilincindedirler. İçlerindeki güçlü Allah korkusu da aynı şekilde
onları diğer insanlara karşı iyi ve güzel davranma konusunda motive
eder. Baktıkları her varlıkta Allah'ın güzelliğinin yansımalarını
görürler, bu da sevgi dolu olmalarını sağlar. Bununla birlikte kendilerini
bir ahiret hayatının beklediğini, diğer inananlarla sonsuza kadar
birlikte olacaklarını bilmeleri de bu sevgi ve saygıyı çok daha
güçlü ve köklü hale getirir.
Bu nedenle insanlar arasında dinin ruhu hakim olduğunda çok güzel,
çok sıcak ve çok huzurlu bir hayat yaşanır.
".. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın
komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ
ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah,
her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."
(Nisa Suresi, 36)
Din Sayesinde İnsanlardaki Vefasızlık-Sadakatsizlik
Ortadan Kalkar
Güvenilirlik, vefa
ve sadakat gibi kavramlar dinin insanlara öğrettiği değerlerdir
ve ancak dinin yaşandığı bir ortamda uygulanabilirler. Dinin yaşanmadığı
bir yerde ise bu değerlerin yaşatılmasını ummak büyük bir yanılgı
olur. İnsanların birbirlerine her şart ve koşulda, hastalıkta, sağlıkta,
zorlukta, sıkıntı zamanında vefalı davranabilmeleri ancak, Allah'ın
hoşnut olcağını bilmeleri ve ahirette karşılığını alacaklarını ummalarıyla
mümkün olur. Kişi eğer yaptıklarından dolayı hesaba çekilmeyeceğini
ve yaptığı kötülüklerden dolayı da ceza verilmeyeceğini düşünüyorsa,
bu durumda öncelikli olarak kendi çıkarlarını kollayacak ve bencil
davranacaktır.
Din İnsanlardaki Nefret Duygusunu ve Merhametsizliği
Ortadan Kaldırır
Şefkatli ve merhametli
olmak Allah'ın bir sıfatı olduğu gibi kullarından da istediği bir
ahlak özelliğidir. Kuran'ın pek çok ayetinde müminlere şefkatli
ve merhametli olmaları öğütlenir.
İnsanın Allah'ı hoşnut
etmek, O'nun dinini yaşamak gibi bir amacı olmadığında güzel ahlaklı
olmak için de bir çabası olmayacaktır. Dolayısıyla her türlü kötü
ahlak özelliğini göstermekten çekinmeyecektir. Dinsiz toplumda şefkatsizlik
her alanda ve herkese karşı ortaya çıkar. Böyle bir insan, diğer
insanlara olduğu gibi, en yakınlarına, annesine, babasına, ninesine,
dedesine, kardeşlerine, akrabalarına bile şefkatsiz davranabilir.
Onların hatalarına ya da insani kusurlarına sinirlenip, azarlayıp
kırıcı davranabilir. Şefkat gözüyle bakmayı bilmediği için yapılan
her tavır bu insanı kızdıracaktır.
İnsanların birbirlerine
karşılıklı olarak şefkat ve merhamet hisleri beslemesi, güzel tavırlar
gösterme konusunda şevk içinde olmaları ancak dinin sağlayabileceği
bir güzelliktir.
Din Yaşanırsa Haset ve Kıskançlıklar Sona
Erer
Din, kıskançlığı ve
hasedi kötü ve çirkin bir ahlak olarak tanımlar, bu nedenle müminler
güzel ahlaklı olabilmek, Allah'ın hoşuna gidecek tavırlar yapabilmek
için bunun tam tersi bir tutum sergilerler. Dini yaşamayan bir insanda
ise haset duygusunun olmaması güç bir ihtimaldir, çünkü haset etmesinin
önünde bir engel yoktur. Hırsların, tutkuların, bencilliğin hakim
olduğu bir rekabet ortamı vardır ve bu durumda cahiliye insanı için
haset kaçınılmazdır.
Ama Kuran, insanları
kendileri için istedikleri herşeyi, kardeşleri için de istemeye
ve onların sahip oldukları herşeyden büyük memnuniyet duymaya çağırır.
Kuran ayetlerinde müminlerin bu tavırları şöyle tarif edilir:
"...Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç
(arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile
(kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri
ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş)
bulanlardır.Bir de onlardan sonra gelenler, derler ki: "Rabbimiz,
bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla ve kalplerimizde
iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz, gerçekten sen, çok
şefkatlisin, çok esirgeyicisin."
(Haşr Suresi, 9-10)
ALLAH'IN İSİMLERİ
Falik
Yaran, yarıcı(karanlığı yarıp sabahı çıkaran, tohumu yaran)
"Taneyi
ve çekirdeği yaran şüphesiz Allah'tır. O, diriyi ölüden çıkarır,
ölüyü de diriden çıkarır. İşte Allah budur. Öyleyse nasıl oluyor
da çevriliyorsunuz? O sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir sükun
(dinlenme), güneş ve ay'ı bir hesap (ile) kıldı. Bu, üstün ve güçlü
olan, bilen Allah'ın takdiridir."
(Enam Suresi, 95-96)
Dünya üzerinde pek çok bitki türü yetişir. Her birinin birbirinden
farklı tohumu vardır. Kuru tohumları alıp bir odada saklasanız belki
senelerce aynı şekilde durduklarını görebilirsiniz. Bu tohumlar
toprağın altına veya uygun bir ortama konulduklarında ise, aniden
yarılarak filizlenmeye başlarlar. Sonra bir de bakarsınız ki bir
gül ağacı veya dev boyutlarda bir çınar ağacı yetişmeye başlamış.
'Kuru bir taneden'
böylesine farklı çeşitlerde, ama en önemlisi canlı bir organizmanın
oluşması kuşkusuz şaşırtıcıdır. 'Kuru bir taneden' bir ağacın oluşması
için tohumun gerekli malzemeleri topraktan alarak filizlenmeye başlaması
gerekir. Ancak elbette tohumun gerekli mineralleri, su miktarını
da kendisinin belirlemesi mümkün değildir. Üstelik topraktaki mineralleri,
suyu biraraya getirse bile birbirinden çok farklı meyveler veren
ağaç çeşitlerini veya yeşil bitkileri oluşturabilmesi için üstün
yetenekleri olması gereklidir. Eğer bu kararı verenin tohum olduğunu
iddia edersek tohumun 'yetenekli' olduğunu kabul etmek durumunda
kalırız. Bahsedilen yeteneklerin tohumun kendisine ait olduğunu
iddia etmek elbette mümkün değildir. Yukarıdaki ayetlerde de bildirildiği
gibi "taneyi ve çekirdeği yaran" Allah'tır. O'nun dilemesi
ile yeryüzünde binlerce çeşit ağaç, bitki yetişmektedir. Nitekim
bir başka ayette Allah'ın herşeyin yaratıcısı olduğu şöyle bildirilmiştir:
"O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini
bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş
taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış
salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden
ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa
eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda
gerçekten ayetler vardır."
(Enam Suresi, 99)
"İman ettim"
demekle, ölene kadar nefse karşı verilecek olan "büyük mücadele"
başlar. Bu mücadelenin önemli bir parçası, çevremizi saran cahiliyenin
kültürünün etkilerinden arınmaktır.
HARUN YAHYA
-SAKIN UNUTMAYIN-
Sizi Saptırmak İçin Vargücüyle Çabalayan Şeytan'ın Varlığını Unutmayın!
"Ey Ademoğulları, ben size and vermedim mi ki: Şeytan'a kulluk
etmeyin, çünkü, o, sizin için apaçık bir düşmandır; Bana kulluk
edin, doğru yol budur." Andolsun o, sizden birçok insan-neslini
saptırmıştı. Yine de aklınızı kullanmıyor muydunuz?"
(Tevbe Suresi, 67)
İMANI ÇABUK ANLAMAK
Yaratılış amacımız nedir?
Yaratılış amacımızı
Allah bizlere Kuran'da şöyle bildirir:
"…insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım."
(Zariyat Suresi, 56)
Bu ayetle bize haber verildiği gibi, insanın yeryüzünde bulunuş
amacı yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na ibadet etmek, O'nun rızasını
kazanmaktır. İnsan dünyada bulunduğu süre boyunca bu konuda denenir.
Niçin deneniyoruz (imtihan oluyoruz)?
Allah dünyada Kendisi'ne
iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırmak ve iman edenlerden
de hangisinin daha güzel davranışlarda bulunacağını belirlemek için
insanları dener. Bu yüzden bir insanın "ben iman ettim"
demesi yeterli değildir. İnsanın yaşadığı süre boyunca, Allah'a
olan imanı ve bağlılığı, dindeki kararlılığı kısaca Allah'a kulluktaki
sabrı özel olarak yaratılan şart ve ortamlarla denenir. Allah bu
gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin
daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı.
O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır."
(Mülk Suresi, 2)
Allah'a nasıl kulluk ederiz?
Allah'a kulluk etmek,
insanın tüm yaşamını Allah'ın hoşnutluğunu, rızasını kazanmak amacıyla
sürdürmesidir. Yaptığı her işi Allah'ın razı olacağı en güzel şekilde
yerine getirmeye çalışması, yalnızca Allah'tan korkup sakınması
ve tüm düşüncelerini, sözlerini, fiillerini bu amaç doğrultusunda
yapmasıdır. Allah Kuran'da yalnızca Kendisi'ne kulluk etmenin insanın
tüm yaşantısını kapsadığına şu ayetiyle dikkat çekmiştir:
"De ki: "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim,
dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah'ındır."
(Enam Suresi, 162)
EVRİM YOKTUR ÇÜNKÜ,
500 amino asitli orta
büyüklükteki bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelme ihtimali
1/10950'dir. Matematikte, "1/1050" veya daha küçük bir
ihtimalin, istatistiksel olarak sıfır değerini ifade ettiği göz
önünde bulundurulacak olursa, canlıların yeryüzünde tesadüfen oluşmalarının
imkansız olduğu kendiliğinden ortaya çıkar.
Vücudumuzdaki
Şeker Denetleyicisi "PANKREAS"
Eğer ihtiyacınızdan
biraz daha fazla şekerli bir gıda yerseniz, vücudunuzdaki bir sistem
kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer:
- Öncelikle pankreas hücreleri,
kan sıvısının içinde bulunan milyonlarca molekül arasından şeker
moleküllerini bulur ve diğerlerinden ayırt eder. Dahası bu moleküllerin
sayılarının fazla mı, yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta
şeker moleküllerini sayar. Gözü, beyni, elleri olmayan, gözle
göremeyeceğimiz küçüklükteki hücrelerin bir sıvının içindeki
şeker moleküllerinin oranı hakkında fikir sahibi olması, üzerinde
düşünülmesi gereken bir konudur.
- Eğer pankreas hücreleri kanda
gereğinden fazla şeker olduğunu belirlerse, bu fazla şekerin
depolanmasına karar verir. Ancak bu depolama işini kendileri
yapmaz, kendilerinden çok uzakta bulunan başka hücrelere yaptırırlar.
- Uzaktaki bu hücreler kendilerine
aksi bir emir gelmediği sürece şeker depolamak istemezler. Ancak
pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker depolamaya başlayın"
emrini taşıyacak bir hormon yollarlar. "İnsülin" adı
verilen bu hormonun formülü, pankreas hücreleri ilk oluştukları
andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır. Pankreas hücrelerindeki
özel "enzimler" (işçi proteinler) bu formülü okurlar.
Okunan formüle göre de insülin üretirler. Bu üretimde her biri
farklı görevlerde yüzlerce enzim çalışır.
5- Üretilen insülin hormonu, en güvenli ve en hızlı ulaşım ağı
olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır.
6- İnsülin hormonunda yazılı olan "şeker depolayın"
emrini okuyan diğer hücreler ise bu emre kayıtsız şartsız itaat
ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin içine geçmesini sağlayacak
kapılar açılır.
7- Ancak bu kapılar rastgele açılmaz. Depo hücreleri kandaki
yüzlerce farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini
ayırt eder, yakalar ve kendi içlerine hapsederler.
8- Hücreler, kendilerine ulaşan emre hiçbir zaman itaatsizlik
etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı maddeleri yakalamaya,
gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar. Büyük bir disiplin
ve özveri ile çalışırlar.
Böylece siz fazla
şekerli bir çay içtiğinizde, bu olağanüstü sistem devreye girer
ve fazla şekeri vücudunuzda depolar. Eğer bu sistem çalışmasaydı,
o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir ve komaya girerek ölürdünüz.
Bu o kadar mükemmel bir sistemdir ki gerektiği zaman tersine de
çalışabilir. Eğer kandaki şeker normalin altına düşerse, bu sefer
pankreas hücreleri bambaşka bir hormon olan "glukagon"u
üretirler. Glukagon daha önce şeker depolayan hücrelere bu sefer
"kana şeker karıştırın" emrini taşır. Bu emre de itaat
eden hücreler depoladıkları şekeri geri bırakırlar.
Nasıl olur da, bir
beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu
denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin
ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar,
nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler
yapabilirler? Şuursuz moleküllerin sergiledikleri bu büyük şuurun
kaynağı nedir? Elbette bu olaylar, bizlere tüm evrene ve tüm canlılara
hakim olan Allah'ın varlığını ve kudretini göstermektedir.
BAKIP DA GÖREMEDİKLERİMİZ
Sekreter Kuşları
Sekreter kuşları
sadece Afrika'da yaşarlar. Ağaçlarda ve çok yükseklerde yaptıkları
yuvalarını yaprak, ot ve tüylerle döşerler ve bu malzemeleri her
yıl yenilerler. Sekreter kuşları daha çok yılanla beslenirler ve
çok ilgi çekici bir yöntemle yılan avlarlar. Bir yılanla karşılaşan
sekreter kuşu gagasını kullanmadan pençeleriyle saldırır ve avını
pençe vuruşlarıyla öldürmeye çalışır. Karşılaştığı yılan zehirli
bir tür ise, sekreter kuşu, kanatları aracılığıyla onu kendisinden
uzak tutar ve yılanın zehirini boşaltması için birkaç tüyünü yılana
yutturmaya çalışır. Bunu başarırsa, yılan zehirini kuşu etkilemeyecek
bir yere boşaltmış olur. Sekreter kuşu, zehirinin büyük bölümünü
boşalttığı için artık eskisi kadar tehlikeli olmayan yılana pençeleriyle
saldırır. Sekreter kuşunun pençelerinin yüzeyi çok az damarlı olduğu
için yılan ısırsa bile, kuş zarar görmez. Son derece ilginç bir
beslenme şekline sahip olan ve çok isabetli bir yöntemle yılanı
alt eden sekreter kuşlarına bütün bunları Allah ilham etmiştir.
|