|
Ezeli
Düşmanlarımız: Nefis ve Şeytan
İnsanın iki büyük
düşmanı vardır. Bunlardan biri daha ilk insan yaratılmadan evvel
tüm insanlığa düşman olmuş bir varlık olan şeytan, diğeri de içinizde
sürekli size kötülüğü emreden nefsiniz.
Davranışlarımızın Kaynağı Nedir?
"Davranışların
kaynağının nefis mi yoksa Allah rızası ve vicdan mı?" olduğu
sorusu hakkında bazı temel ölçüler konabilir. Öncelikle Allah bir
ayette bize önemli bir ölçü vermektedir:
"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua
edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek
gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme." (Kehf Suresi, 28)
Ayette, müminlere hangi davranışın Allah'ın rızasına uygun, hangi
davranışın da nefis kaynaklı olduğu bildirilmektedir: "Sabah
akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte"
olmak, Allah'ın rızasına uygun bir davranıştır. Buna karşılık, kalbi
"Allah'ı zikretmekten gaflete düşmüş" ve "kendi 'istek
ve tutkularına (hevasına)' uyan" kimselere (yani cahiliye toplumunun
herhangi bir üyesine) yönelmek, onların yaşam tarzına doğru kaymak,
nefsani bir davranıştır, Allah'a karşı itaatsizliktir. Bu son derece
önemli bir ölçüdür ve İslam ahlakını yaşamak bir kişinin en çok
dikkat etmesi gereken konuların başında gelir. Örneğin bu samimiyetten
yoksun olan ya da nefislerinin telkinlerinin etkisinde kalan kimseler,
müminlerle beraber olmak için böyle bir çaba göstermezler. Nefisleri
onlara birtakım bahaneler buldurur ve müminlerle beraber olmaktan,
bu bahaneler aracılığıyla alıkoymaya çalışır. Böylece nefsinin yaptığı
bir düşmanlık ile kişi müminlerden, dolayısıyla İslam ahlakından
uzaklaşmış olur.
Şeytanın İnsanlığa Düşman Olmasının Nedeni
Kuran'a göre şeytan,
ilk insan olan Hz. Adem'den bu yana insan neslini Allah yolundan
saptırmak için çaba harcayan ve kıyamete kadar da harcayacak olan
varlıkların genel adıdır. Tüm şeytanların atası ve en büyüğü ise,
Hz. Adem'in yaratılmasıyla birlikte Allah'a isyan eden İblis'tir.
Kuran'dan öğrendiğimize göre Allah Hz. Adem'i yaratmış ve meleklerden
ona secde etmelerini istemişti. Melekler Allah'ın emrini yerine
getirirken, cinlerden olan İblis Hz. Adem'e secde etmedi. Kendisinin
insandan daha üstün bir yaratık olduğunu öne sürdü. Bu itaatsizliği
ve küstahlığı yüzünden Allah'ın huzurundan kovuldu.
Allah'ın huzurundan ayrılmadan önce, bu duruma düşmesine neden olan
insanları kendisi gibi saptırmak için Allah'tan süre istedi. Allah
da ona kıyamet gününe kadar süre tanıdı. Böylece İblis'in insana
karşı verdiği mücadele başladı. Allah İblis'i ve ona uyanları cehenneme
dolduracağına hükmetti. Allah, Kuran'da bu olayı şöyle haber vermiştir:
" Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil)
verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar
da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı.
(Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan
neydi?"
(İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın,
onu ise çamurdan yarattın."
(Allah:) "Öyleyse oradan in, orada büyüklenmen senin (hakkın)
olmaz. Hemen çık. Gerçekten sen, küçük düşenlerdensin."
O da: "(İnsanların) dirilecekleri güne kadar beni gözle(yip
ertele.)" dedi.
(Allah:) "Sen gözlenip-ertelenenlerdensin" dedi.
Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onları (insanları
saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım."
"Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından
sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın."
(Allah) Dedi: "Kınanıp alçaltılmış ve kovulmuş olarak oradan
çık. Andolsun, onlardan kim seni izlerse, cehennemi sizlerle dolduracağım."
(Araf Suresi, 11-18)
İblis böylece Allah'ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar
sürecek olan mücadelesine başladı.
Düşmanlarınızdan Sakınmalısınız
Çünkü bu iki düşman
sizin sonsuz cennete kavuşmanızı engellemek için herşeyi yapacaktır.
Bunu engellemek için yapmanız gereken şey Allah'a gönülden teslim
olup, O'nun rızasını kazanacak salih amellerde bulunmaktır.
Doğduğunuz andan itibaren yanıbaşınızda duran ve siz ölene kadar
peşinizi bırakmayacak iki düşmanınız olduğunu
biliyor musunuz?
"Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın
yolundan şaşırtıp-saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar
ancak zan ve tahminle yalan söylerler."
(Enam Suresi, 116)
KURAN MUCİZELERİ
Baldaki Şifa
"Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların
kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden
ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver.
Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar
için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten
bunda bir ayet vardır."
(Nahl Suresi, 68-69)
Bal, yukarıdaki ayetlerde vurgulandığı gibi, "insanlara şifa"
olma özelliği taşımaktadır. Balın insan sağlığı açısından öneminden
ötürü, arıcılık ve arı ürünleri artık başlı başına bir araştırma
dalı olmuştur. Balın yararları genel hatlarıyla şöyle sıralanabilir:
Kolayca sindirilir: İçindeki
şekerlerin bir başka cins şekere (fruktozun glikoza) dönüşebilme
özelliği sayesinde bal, yüksek miktarda asit içermesine rağmen,
en hassas mideler tarafından bile kolaylıkla sindirilir. Aynı zamanda
bağırsakların ve böbreklerin daha iyi çalışmasına yardımcı olur.
Süratle kana karışır; hızlı
bir enerji kaynağıdır: Bal ılık suyla karıştırıldığında 7 dakika
içinde kana karışır. İçerdiği serbest şekerlerden dolayı beynin
çalışması kolaylaşır. Yapılan son araştırmalara göre, şekerlerin
bu kendine has karışımı yorgunluğun giderilmesinde en etkili yöntemdir
ve atletik performansı artırmaktadır.
Kan yapımına destek olur: Bal,
kan yapımı için vücudun gereksinim duyduğu enerjinin önemli bir
bölümünü karşılar. Ayrıca kanın temizlenmesine de yardımcı olur.
Kan dolaşımını düzenleyici ve kolaylaştırıcı yönde etkisi vardır.
Damar sertliğine karşı önemli bir koruyucudur.
Antimikrobiktir: Antimikrobik
etmenler belirli bakterilerin, mayanın ve küfün büyümesine engel
olur. Balın, bakterinin barınmasına olanak tanımayan özelliği "inhibine
etki" olarak adlandırılır.
Antioksidandır: Sağlıklı yaşamak
isteyen herkesin özellikle antioksidan tüketmesi gerekir. Antioksidanlar,
hücrelerde normal metabolizmanın zararlı yan ürünlerini temizleyen
bileşenlerdir. Balın içeriğinde de güçlü antioksidanlar mevcuttur:
Pinocembrin, pinobaxin, chrisin ve galagin. Bunlardan pinocembrin,
yalnızca balda bulunan bir antioksidandır.
Vitamin ve mineral deposudur:
Bal, fruktoz ve glikoz gibi şekerlerin yanı sıra magnezyum, potasyum,
kalsiyum, sodyum klorür, kükürt, demir ve fosfor gibi mineralleri
de içerir. Nektar ve polen kaynaklarının niteliklerine göre değişmekle
birlikte, balda B1, B2, C, B6, B5 ve B3 vitaminleri bulunmaktadır.
Ayrıca bakır, iyot, demir ve çinko da az miktarlarda bulunur.
Yaraların tedavisinde kullanılır:
Balın havadan nem çekebilme özelliği, iyileşmeyi hızlandırarak yara
izi kalmasını önler. İyileşmenin gücünü artıran kolajen liflerinin
üretimini hızlandırır. Balın, yaranın etrafındaki şişkinliği azaltan
antienflamatuar bir etkisi vardır, bu aynı zamanda hissedilen acıyı
da azaltır.
Bu bilgilerden de anlaşılacağı gibi bal, "şifa" yönü son
derece güçlü bir besindir. Kuşkusuz bu da, sonsuz kudret sahibi
Allah'ın indirmiş olduğu Kuran'ın mucizelerinden biridir.
Dişi Bal Arısı
Her arının çok fazla
görevinin olduğu arı kolonilerindeki tek istisna erkek arılardır.
Erkek arılar ne kovanın savunmasına, ne temizliğine, ne besin toplamaya,
ne de petek veya bal yapımına bir katkıda bulunurlar. Erkek arıların
kovan içindeki tek fonksiyonları kraliçe arıyı döllemektir. Çiftleşme
organları dışında diğer arılarda bulunan özelliklerin hemen hemen
hiçbirine sahip olmadıkları için erkek arıların kraliçe arıyı döllemekten
başka bir iş yapmaları da mümkün değildir.
Arapçada iki çeşit fiil kullanımı vardır ve fiillerin bu kullanımlarından,
öznenin erkek mi yoksa dişi mi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim yukarıdaki
ayetlerde arı için kullanılan fiiller (altı çizili kelimeler), fiilin
dişi için olan şekliyle kullanılmıştır. Böylece Kuran'da bal yapımında
çalışan arıların dişi olduğuna işaret edilmektedir.
Unutulmamalıdır ki arılarla ilgili bu gerçeğin bundan 1400 sene
önce bilinmesi mümkün değildir. Ama Allah bu gerçeğe dikkat çekerek
Kuran'ın bir mucizesini daha bize göstermiştir.
Bizans'ın Galibiyeti
Gelecekte gerçekleşecek
olan bazı olayları Allah bizlere Kuran ayetleriyle haber vermiştir.
Allah'ın gelecek hakkında verdiği haberlerden biri Rum Suresi'nin
hemen başındaki ayetlerde yer alır. Bu ayetlerde Rum ordularının
bir yenilgiye uğradığı, ama çok kısa bir zaman sonra tekrar galip
geleceği şöyle bildirilmiştir:
"... Rum (orduları) yenilgiye uğradı. "Dünyanın en
alçak yerinde". Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir.
Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır.
Ve o gün müminler sevineceklerdir."
(Rum Suresi, 1-4)
Bu ayetler, Hıristiyan olan Bizanslıların, putperest bir toplum
olan Persler karşısında çok ağır bir yenilgiye uğramasından yaklaşık
7 sene sonra, MS 620 civarında indirilmişti. Ve ayetlerde Bizans'ın
çok yakında galip geleceği haber veriliyordu. Oysa o sırada Bizans
o kadar büyük kayıplara uğramıştı ki, değil tekrar galip gelmesi,
ayakta kalması bile imkansız görülüyordu.
Fakat Kuran'ın tüm haberleri gibi bu da hiç kuşkusuz gerçekti. Rum
Suresi'nin ilk ayetlerinin indirilmesinden yaklaşık 7 yıl sonra,
MS 627 yılının Aralık ayında, Bizans ve Pers İmparatorlukları arasında
Ninova harabeleri yakınında büyük bir savaş daha oldu. Ve bu kez
Bizans ordusu, Persleri yenilgiye uğrattı.
Böylece Allah'ın Kuran'da bildirdiği "Rum'un zaferi",
mucizevi bir şekilde gerçek oldu.
Bu ayetlerde yer alan bir başka mucize de, o dönemde kimsenin tespit
etmesinin mümkün olmadığı coğrafi bir gerçeğin haber verilmesidir.
Rum Suresi'nin 3. ayetinde, Rumlar'ın "Dünya'nın en alçak yerinde"
yenildikleri belirtilir. Arapçası "edna el-ard" olan bu
ifade, bazı meallerde "yakın bir yer" olarak da tercüme
edilir. Ancak bu tercüme, orijinal ifadenin tam karşılığı değil,
mecazi bir yorumudur. "Edna" kelimesi Arapçada "alçak"
demek olan "deni" kelimesinden türemiştir ve "en
alçak" anlamına gelir. "Ard" ise yeryüzü demektir.
Dolayısıyla "edna el-ard" ifadesi de "yeryüzünün
en alçak yeri" manasına gelmektedir.
Dünya'nın en alçak yerini araştırdığımızda, bu noktanın tam Bizanslıların
yenilgiye uğradığı yer olan Lut Gölü (Dead Sea) havzası olduğunu
görürüz.
Bizans İmparatorluğu ile Persler arasındaki savaş, Suriye, Filistin
ve şimdiki Ürdün topraklarının kesiştiği bölgede yer alan Lut Gölü
havzasında gerçekleşmiştir. Ve deniz seviyesinden 395 metre aşağıda
olan Lut Gölü çevresi, yeryüzünün "en alçak" bölgesidir.
Bu bölge 1400 yıl önce Kuran'da "yeryüzünün en alçak yeri"
olarak tanımlanmıştır. Bu bilgi, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun
bir başka delilini oluşturmaktadır.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Özbekistan Cumhuriyeti
Eski komünist kadrolar,
Müslümanlara zulme devam ediyor. Son dönemlerde Kafkasya, İslam
dünyasının yeni cephelerinden biri haline geldi. Sovyetler Birliği'nin
dağılışının ardından bağımsızlıklarını kazanmaya başlayan Müslüman-Türk
Cumhuriyetler, kısa sürede Rus yayılmacılığıyla karşı karşıya kaldılar.
Rusya, gerçekte Sovyet döneminden kalma komünist kadrolarla ve aynı
zihniyetle yönetiliyordu ve Orta Asya'yı arka bahçesi olarak görmeye
devam etti. Bugün gerek Kafkaslar gerekse Orta Asya'daki Müslümanlar,
Rus yayılmacılığının ve Moskova ile işbirliği halindeki kendi yönetimlerinin
tehdidi altındadırlar. Çeçenistan'da sıcak bir savaş devam ederken,
Rusya Federasyonu veya BDT üyesi diğer Müslüman nüfuslu cumhuriyetlerde
Müslüman halka karşı şiddetli bir baskı ve sindirme politikası uygulanmaktadır.
Bu politika bazen açıkça Rus yönetimi tarafından yürütülmekte, bazen
de Rus yanlısı yerel yönetimlerin eliyle sürdürülmektedir. Azerbaycan,
Dağıstan, Çeçenistan ve Tacikistan'dan sonra yardım çığlığının yükseldiği
bir diğer ülke de Özbekistan'dır.
Zulmün Sorumlusu: Kuran Ahlakından Uzak
Yöneticiler
Din ahlakının yaşanmadığı
bir ortamda huzurun, barışın ve güvenliğin sağlanması mümkün değildir.
Ancak pek çok İslam ülkesinde, sözde Müslüman kimlikleriyle iktidarda
bulunan yönetimler, Kuran ahlakından uzaklaşmanın ülkelerini ne
kadar büyük bir kaosa sürüklediğini görmezden gelmektedirler. Gün
geçtikçe dini kimliklerinden uzaklaşma tehlikesiyle karşı karşıya
olan kimi Orta Asya ülkelerinde de bu nedenle bir refah oluşması
mümkün değildir. Dinin getirdiği güzelliklerin yerine, komünist
ve materyalist ideolojinin bir toplumda yaygınlaştırılması, geçmişteki
örneklerinde de gördüğümüz gibi bir ülkeye ancak yıkım getirir.
Din ahlakının olmadığı bir ortamda başa geçen yöneticiler adaleti,
yardımlaşmayı, barışı değil, çıkarcılığı, bencilliği ve baskıcı
bir yönetimi tercih etmektedirler. Bir ayette şöyle dikkat çekmiştir:
"O, iş başına geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya,
ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu
sevmez."
(Bakara Suresi, 205)
Görüldüğü gibi, Allah'ın kitabına uyulmadığı müddetçe, yukarıdaki
ayette söz edilen insanlar var olacaktır. Allah'tan korkan insanların
yönettiği bir ülkede çok büyük bir dayanışma, yardımlaşma ve adalet
hakim olur, haksızlık yapılmasına izin verilmez, her insanın her
türlü ihtiyacı giderilir, sürekli yeni çözümler ve hizmetler üretilir.
Halkın refahı ve huzuru için tüm imkanlar seferber edilir. İslam
ahlakını yaşayan insanlar her türlü hizmeti karşılıksız yaparlar.
Allah rızası için yapılan hizmetin, emeğin, yardımın karşılığı ise
dünyada değil, ahirette beklenir. Bunun en güzel örneği Allah'ın
tarih boyunca insanlara gönderdiği elçilerdedir. Allah ayetlerinde
elçilerin kavimlerine şunu hatırlattıklarını bildirir: "Ey
kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek
misiniz?" (Hud Suresi, 51)
YARATILIŞ DELİLLERİ
Yapraklardaki Kusursuz Tasarım: GÖZENEKLER
Yaprakların ne kadar
muhteşem bir yapıları olduğunu hiç düşünmüş müydünüz? Dıştan bakıldığında
kimi zaman sadece yeşil bir bitki olarak düşünülen yaprakların her
milimetre karesinde kusursuz bir tasarım vardır.
Bitkiler için son
derece önemli yapılardan biri olan gözenekler de bu tasarımın önemli
parçalarındandır. Yaprakların üzerinde bulunan bu mikroskobik delikler
ısı ve su transferi sağlamak ve fotosentez için gerekli olan karbondioksiti
atmosferden temin etmekle görevlidir. Gözenekler aynı zamanda gerektiğinde
açılıp kapanabilecek bir yapıya sahiptirler.
Gözeneklerin ilgi çekici yönlerinden biri ise, yaprakların çoğunlukla
alt kısımlarında yer almalarıdır. Bu sayede, güneş ışığının yaprak
üzerindeki olumsuz etkisinin en aza indirilmesi sağlanır. Bitkideki
suyu dışarı atan gözenekler, eğer yaprakların üst kısımlarında yoğun
olarak bulunsalardı, çok uzun süre güneş ışığına maruz kalmış olacaklardı.
Bu durumda da bitkinin sıcaktan ölmemesi için gözenekler bünyelerindeki
suyu sürekli olarak dışarı atacaklardı, böyle olunca da bitki aşırı
su kaybından kuruyarak ölecekti. Herşeyi kusursuz ve eksiksiz yaratan
Allah, bitkilerde de özel tasarıma sahip gözenekler var etmiş, su
kaybından zarar görmelerini böylece engellemiştir.
Yaprakların üst deri dokusu üzerinde çifter çifter yerleşmiş bulunan
gözeneklerin biçimleri fasulyeye benzer. Karşılıklı iç bükey yapıları,
yaprakla atmosfer arasındaki gaz alışverişini sağlayan gözeneklerin
açıklığını ayarlar. Gözenek ağzı denilen bu açıklık, dış ortamın
koşullarına (ışık, nem, sıcaklık, karbondioksit oranı) ve bitkinin
özellikle su ile ilgili iç durumuna bağlı olarak değişir. Gözenek
ağızlarının açıklığı ya da küçük oluşu ile bitkinin su ve gaz alışverişi
düzenlenir.
Dış ortamın tüm etkileri göz önüne alınarak düzenlenmiş olan gözeneklerin
yapısında çok ince detaylar vardır. Bilindiği gibi, dış ortam koşulları
sürekli değişir. Nem ve gaz oranı, sıcaklık derecesi, havadaki kirlilik…
Yapraklardaki gözenekler tüm bu değişken şartlara uyum gösterebilecek
yapıdadır.
Bitkilerdeki bu sistem de diğerleri gibi ancak bütün parçaları eksiksiz
olduğunda fonksiyonlarını yerine getirebilmektedir. Dolayısıyla,
bitkilerdeki gözeneklerin de tesadüfler sonucu evrimleşerek ortaya
çıkmış olmaları kesinlikle ihtimal dışıdır. Rabbimiz, son derece
özel bir yapısı olan gözenekleri de, görevlerini en hassas biçimde
yerine getirecek özelliklerle yaratmıştır. Yeryüzündeki herşeyin
gerçek sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allahtır. Kuran'da yüce
Allah şöyle buyurur: "Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında
ve nemli toprağın altında olanların tümü O'nundur."(Taha
Suresi, 6)
Parmak İzindeki Kimlik
İnsanları ölümlerinden
sonra diriltmek Rabbimiz için çok kolaydır. Allah bu konuyu haber
verdiği bir ayetinde özellikle parmak uçlarına dikkat çekmektedir:
"Evet; onun
parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz."
(Kıyamet Suresi, 4)
Ayette parmak uçlarının vurgulanması, son derece hikmetlidir. Çünkü
parmak izindeki şekiller ve detaylar, tamamen kişiye özeldir. Şu
an dünya üzerinde yaşayan ve tarih boyunca yaşamış olan tüm insanların
parmak izleri birbirinden farklıdır. Dahası, aynı DNA dizilimine
sahip tek yumurta ikizleri dahi farklı parmak izine sahiptirler.
Parmak izi doğumdan
önce cenin üzerinde son şeklini alır ve kalıcı yara olması dışında
ömür boyu sabit kalır. İşte bu nedenle parmak izi, herkese özel
çok önemli bir "kimlik kartı" sayılmakta ve parmak izi
bilimi ise insanlar tarafından bilinen tek değişmez ve yanılmaz
kimlik tespit yöntemi olarak kullanılmaktadır.
Ancak önemli olan, parmak izinin bu özelliğinin ancak 19. yüzyılın
sonlarına doğru keşfedilmiş olmasıdır. Ondan önce, insanlar parmak
izini hiçbir özelliği ve anlamı olmayan çizgiler olarak görmüştür.
Fakat Allah Kuran'da, o dönemde kimsenin dikkatini dahi çekmeyen
parmak izlerini vurgulamakta ve bu izlerin ancak çağımızda fark
edilen önemine dikkat çekmektedir.
Penguenlerin Fedakarlığı
Öldürücü kış şartlarında
erkek penguenler aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan
kuluçkaya yatarak yavruları için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar.
Canlılarda, çiçeklerde, insanlarda simetri vardır. Şimdi de gözünüzü
çevirin ve etrafınıza bakın. Tüm canlılarda aynı kusursuz simetrinin
var olması tesadüflerle açıklanamayacak bir durumdur.
Canlılardaki Kusursuz Simetri
Elinize bir dergi
alın ve sayfalarını çevirin. Çevirdiğiniz sayfalarda karşınıza çıkan
insanlar, dışarıya baktığınızda gördüğünüz kuşlar, çiçekler, kelebekler
hepsi birer simetriye sahiptir.
Simetri evrendeki uyumu sağlayan konulardan biridir. Bütün canlılar
simetrik bir yapıya sahiptirler.
Deniz canlılarına baktığınızda da aynı simetriyi görürsünüz. Balıklar,
yengeçler, karidesler, deniz kabukluları… Elinize bir çift deniz
kabuğu alın ve simetrik olacak şekilde bu kabukları karşı karşıya
koyun. Çizgilerin dizilişlerinde, büyükten küçüğe doğru sıralanışlarında
yine kusursuz bir düzen ve simetri ile karşılaşacaksınız. Doğadaki
hangi canlı incelenirse incelensin her seferinde olağanüstü bir
düzenlilik, kusursuz bir simetri ve benzersiz bir renk çeşitliliği
görülecektir.
Evrendeki herşeyin kendi kendine gelişen tesadüfler neticesinde
ortaya çıktığını iddia eden evrim teorisi savunucuları, doğada sergilenen
bu renk çeşitliliği, simetri ve düzen karşısında bir açıklama getirememektedirler.
Böylesine kusursuz bir düzenin kendiliğinden, kör tesadüfler, bilinçsiz
olaylar ile açıklanamayacağı açıktır. Evrimcilerin öne sürdükleri
hiçbir iddia ile, doğadaki canlıların renklerinin, desenlerinin,
simetrinin oluşumunu açıklamaları mümkün değildir. Bu akıl sahibi
her insanın hemen göreceği çok açık bir gerçektir. Öyle ki, teorinin
kurucusu olmasına rağmen Charles Darwin de bu gerçeği itiraf etmek
zorunda kalmıştır:
"Parlak renklilik, erkek balıkların kuluçkaya yatması, parlak
dişi kelebekler, bu güzelliğin doğal seleksiyonun kontrolü altında
gerçekleştiğini düşünemiyorum."
Elbette ki çevremizde gördüğümüz sayısız güzelliğin, rengarenk kelebeklerin,
güllerin, menekşelerin, çileklerin, kirazların, göz alıcı renkleriyle
papağanların, tavus kuşlarının, leoparların, kısacası tüm ihtişamı
ile yeryüzünün tesadüflerle oluştuğunu akıl ve mantık sahibi hiçbir
insan iddia edemez. Canlıları bu özelliklere sahip olarak Allah
yaratmıştır. Allah'ın ilmi her yeri kuşatmıştır. O'ndan başka ilah
yoktur. Allah bir ayetinde Kendini şöyle tanıtır:
"Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu
uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur.
İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini
ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında,
O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü,
bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na
güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür."
(Bakara Suresi, 255)
"Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O'dur; Bana yediren
ve içiren O'dur; Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur; Beni
öldürecek, sonra diriltecek olan da O'dur,"
(Şuara Suresi, 78-81)
KURAN BİLGİSİ
Kamil İman
Allah canlı cansız
tüm varlıkları bir kader üzerinde yaratmıştır. Allah'ın belirlediği
bu kader dışında, hiçbir varlığın gerçekleşecek olan bir iyiliği
ya da kötülüğü engellemeye ya da tersine çevirmeye gücü yetmez.
İşte kamil iman sahipleri de "Allah'ın kendileri için yazdıkları
dışında başlarına hiçbir şey gelmeyeceği"nin, yani "kaderin",
bilincinde
olan kişilerdir.
Bu gerçek, aslında müminler için yaratılmış sonsuz bir rahatlık
kaynağıdır. Çünkü yeryüzünde küçük büyük demeden tüm olayları, her
türlü detayıyla "sonsuz bir akıl" planlamaktadır. Bu nedenle
de her biri müminler için en hayırlı şekilde gelişmektedir.
Bu mutlak gerçeği kavrayan kamil iman sahipleri, Allah'ın sonsuz
aklı ile belirlediği kadere gönülden teslim olarak yaşarlar. Allah'ın,
yarattığı tüm olayları, temelinde dinin menfaatine ve inananların
ahiretlerine faydalı olacak şekilde, bir hikmet üzerine yarattığını
bilirler. Lehlerinde ya da aleyhlerinde gibi gözüken her olayın,
aslında Allah'a olan imanlarının sınanması için özel olarak yaratılmış
olduğunu unutmazlar. Karşılaştıkları olaylar her ne olursa olsun,
Allah'a olan teslimiyetlerinde ve tevekküllerinde bir eksilme görülmez.
Allah'a kulluk etmek, daha önce de belirttiğimiz gibi, yalnızca
namaz kılmak, oruç tutmak gibi ibadetleri yerine getirmek değildir.
Aksine kulluk, bir insanın tüm hayatını kapsayan bir fiildir. Kamil
imana sahip bir mümin, bu tanıma uyan, yani tüm yaşamını Allah'a
kulluk etmekle geçiren insandır. Yalnızca Allah için yaşar, Allah
için çalışır, kendisine verilen tüm imkanları yine sadece Allah
için kullanır, Allah'ın dünya hayatını, insanı denemek için yarattığının
bilincindedir. İşte kamil iman sahipleri de, her ne kadar çekici
gibi görünürse görünsün, dünya hayatının süslerine aldanmayan kimselerdir.
Bu önemli gerçeği kavrayan kamil iman sahibi bir mümin, dünya üzerindeki
tüm nimetlerden yararlanır ama -dünyaya aldanan insanlardan büyük
bir farkla- bu nimetlere karşı bir hırsa kapılmaz. Hiçbir zaman
için elindekileri sahiplenmez, aksine kendisine verdiklerinden dolayı
her an Allah'a karşı şükredici bir tavır içerisinde olur. Çünkü
yeryüzündeki tüm mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu bilir. Kamil
iman sahipleri ahirete kesin olarak iman etmişlerdir. Bu onların
Allah'a yakınlaşmakta ve korkup sakınmakta sınır tanımamalarını
sağlar.
Allah'a gönülden iman eden her insan, O'nun tüm emirlerini kayıtsız
şartsız yerine getirir. Bunun sonucunda da ortaya üstün bir ahlak
modeli çıkar. İşte kamil iman sahibi müminin sahip olduğu da, Kuran
hükümlerine uymanın getirdiği bu üstün ahlaktır.
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği üstün ahlakı yaşamak kişinin Allah
korkusunun şiddetine, dolayısıyla vicdanının sesine uymasına bağlıdır.
Çünkü bir insan Allah'tan ne kadar çok korkarsa ve vicdanının gösterdiği
doğrulara ne kadar kesin bir şekilde tabi olursa, Allah'ın hükümlerine
o kadar itaatli olur. Aksi durumdaki bir kişi ise Kuran ahlakını
yaşamakta sebat gösteremez, süreklilik sağlayamaz. Allah'ın güzel
olarak gösterdiği ahlakın bazı özelliklerini üzerinde taşısa bile,
çıkarlarıyla çatıştığı anda bambaşka bir karaktere bürünebilir.
İşte bu noktada imani olgunluğa ulaşmış kişilerin üstünlüğü ortaya
çıkar. "Kamil iman" sahibi kişi güzel ahlak örneklerini
hayatının her anında, asla vazgeçmeden, diğer insanlardan kat kat
daha yoğun ve üstün bir biçimde gösterir. O, sabrın en fazlasını,
fedakarlığın en güzelini, teslimiyetin en mükemmelini, Allah sevgisinin
en şiddetlisini yaşamaya gayret eder. Ve bu sebeple de diğer insanlar
içerisinde ahlaki vasıfları ile öne geçer. Allah'ın Kuran'da bildirdiği
gibi "takva sahiplerine önder" (Furkan
Suresi, 74) olur.
Elbette, her Müslüman için temel hedef, böyle üstün bir ahlaka sahip
olmaktır.
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hazreti
Harun
Allah Hz.
Musa'ya Firavun'a gidip tebliğ yapmasını söylediğinde, Hz. Musa
Allah'tan bir yardımcı istemiştir. Allah onu kardeşi Hz. Harun ile
desteklemiştir. Hz. Harun, Hz. Musa'nın kavmine karşı verdiği mücadele
sırasında ona destek olmuştur. Allah Hz. Musa'yı kendisine tabi
olanlarla birlikte, Firavun'un adamlarından kurtardıktan sonra,
Hz. Musa bir müddet kavminden ayrılmış ve ayrılırken de yerine kardeşi
Hz. Harun'u bırakmıştır. Ancak Hz. Musa aralarından ayrıldıktan
sonra kavmi Samiri isimli kişinin önderliğinde bir buzağı heykeli
yapıp ona tapmaya başlamıştır.
Hz. Harun, Kavmine Tek İlahlarının Allah Olduğunu Hatırlatmıştır
Allah Hz. Harun ile
ilgili olarak Kuran'da şöyle haber vermektedir:
"Andolsun,
Harun bundan önce onlara: "Ey kavmim, gerçekten siz bununla
fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan
Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin" demişti."
(Taha Suresi 90)
Ancak kavmi Hz. Musa gelene kadar buzağıya tapacaklarını söyleyerek
inkarda ısrarla direnmişlerdir:
"Demişlerdi ki: "Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya)
karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız."
(Taha Suresi, 91)
Hz. Musa Tur Dağı'nda bulunduğu sırada Allah ona kavminin içinde
bulunduğu durumu haber vermiştir. Bunun üzerine Hz. Musa kavmine
geri dönmüştür. Hz. Musa ile Hz. Harun arasında geçen konuşmalar
Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
"Musa kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndüğünde onlara:
"Beni arkamdan, ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız,
öyle mi?" dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup
kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) "Annem oğlu, bu topluluk
beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye
giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni
bu zalimler topluluğuyla birlikte kılma (sayma)" dedi. (Musa
yalvarıp) Dedi ki: "Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla, bizi
rahmetine kat. Sen merhamet edenlerin en merhametli olanısın."
(Araf Suresi, 150-151)
"Dünyaya talepte güzel davranın. Zira Allah Teala rızıklarınızı
katiyetle tekeffül etmiştir (vermiştir). Herkese yapmakta olduğu
kolaylaştırılmıştır. İşlerinizde Allah'tan yardım dileyiniz. Zira
O dilediğini mahveder ve dilediğini de sabit kılar. Esasen ana kitap
O'nun nezdindedir."
Hz. Muhammed (sav)
ALLAH'IN SIFATLARI
"Fasıl"
"Gerçekten iman edenler,Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii)
Hıristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz
Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin
üzerinde şahid olandır.''
(Hac Suresi, 17)
İnsanlardan kimi dünya hayatı boyunca dünyevi amaçlar edinir, Allah'ı
unutup dünya çıkarlarının peşine düşerler. Allah'a ortak koştuğu
bu putları razı etmek, onların hoşnutluğunu kazanabilmek için çaba
harcar ve bu şekilde son derece karlı bir iş yaptığını düşünürler.
İnsanlardan kimi de tüm hayatını Allah'ı razı etmek için geçirir.
Tek amacı doğru yola ulaşabilmek, Allah'ın razı olacağı salih amellerde
bulunmak, O'nun tavsiye ettiği üstün ahlakı üzerinde taşıyabilmektir.
Bambaşka yollar edinen bu insanların arasını Allah, kıyamet günü
ayıracak, her birine yapmakta olduklarını bildirecektir. O gün,
herkesin işlediklerinin hiçbir eksiltme yapılmadan kendisine tastamam
ödendiği gündür. O gün, Allah'ın sonsuz adaletinin tecelli ettiği
gündür... Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda
kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır."
(Secde Suresi, 25)
"Amellerinizi Allah için halis kılınız. Zira Allah-u Teala
ancak Kendisi için ihlasla yapılan amelleri kabul eder. "
Hz. Muhammed (S.A.V.)
Kuran'da
Temel Kavramlar
Çıkar Gözetmemek
Bir insanın imanında
samimi olduğunun (yalnızca Allah'ın rızasını gözettiğinin) en önemli
göstergelerinden biri, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlaslı
yani halis olarak Allah'ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin
Allah'tan geldiğini kavramış, yalnızca Allah'ın rızasını hedefleyen,
Allah'tan isteyen ve O'ndan korkan bir mümin, elbette basit ve küçük
hesapların peşinde koşmayacaktır.
Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir insanın
imanıyla ilgilidir. Allah'a ve ahiretin varlığına iman etmiş bir
insan, elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek
ve Kuran'ın fedakarlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin
etmek için uğraşmayacaktır. Buna karşın iman etmemiş bir insanın
bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması
doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya ve dar bir kafa yapısına
sahip olacağı için, sürekli olarak nefsinin çıkarlarını gözeten
bir tavır ortaya koyacaktır.
Allah Kuran'da, müminlerin üstlendikleri tebliğ görevinden hiçbir
çıkar ummamaları gerektiğini sık sık hatırlatır. Allah tüm peygamber
kıssalarında da, peygamberlerin üstlendikleri tebliğ görevinden
dolayı hiçbir "ücret" (çıkar) aramadıklarını haber vermektedir.
Allah yolunda yapılan tebliğ karşılığında hiçbir dünyevi çıkar gözetilmez.
Bu çıkar yalnızca para değildir; yapılan hizmet karşılığında itibar,
insanların beğenisi ya da takdiri de gözetilmez. Tek karşılık Allah'ın
rızasıdır. Eğer Allah dilerse, yapılan hizmetin karşılığının bir
kısmını da dünyada verecektir. Dolayısıyla yapılan hizmetin kıymetinin
ölçüsü de insanların beğenisi değil, Allah'ın rızasına uygun oluşudur.
Bazı peygamberlerin dönemlerinde, yaptıklarını takdir eden kimse
olmamıştır. Kimse onları dinlememiş, kimse onlara tabi olmamış,
hatta bütün toplum onlara karşı cephe almıştır. Ancak Allah'ın yardımı
ve desteği her zaman onlarla birlikte olmuş, Allah Kuran'da elçilerini
alemlere üstün kıldığını bildirmiştir. Çünkü başarı, insanları etkilemek,
onların beğenisini kazanmak değil, Allah'ın rızasını kazanmaktır.
SAKIN UNUTMAYIN
Allah'a Karşı Daima Samimi, Dürüst Olmayı Unutmayın
Din Allah
korkusu temeli üzerine kurulmuştur. Ancak Allah'tan gereği gibi
korkanlar dinde samimi olabilirler. Çünkü Kuran'a baktığımızda samimiyetin,
Allah'tan içi titreyerek korku duyan, sadece Allah'ın hoşnut olacağı
tavra yönelen kişinin tutumu olduğunu anlarız. Hiçbir şey samimi
bir mümini gerçek amacından saptıramaz; din günü hesabını veremeyeceği
bir şeye asla yanaştırmaz. Allah ayetinde en hayırlı tavrın bu olduğuna
dikkat çekmiştir:
"Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran
kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın
kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan
kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez."
(Tevbe Suresi, 109)
Kuran'a baktığımızda müminlerin asla hata yapmayan insanlar değil,
aksine hata yapan, ama anında tevbe ederek bağışlanma dileyen insanlar
olduklarını görürüz. Rabbimizden içi titreyerek korku duyan mümin,
yaşadığı her an her tavrın en güzeline ulaşmak için çabalar durur.
Bu sırada unutup yanılabilir ya da hata yapabilir ki; Kuran'da müminlerin
büyük veya küçük pek çok hataları anlatılmaktadır. Fakat asıl önemli
olan yapılan hatadan samimiyetle, bir daha asla tekrar etmemeye
karar vererek vazgeçmektir. İnsanın bir kere iman edip, sonra hayatını
hatasızlıklar içinde geçirmesi gibi bir durum zaten mümkün değildir;
dünya bir imtihan ve eğitim yeridir. Dahası mümin hata yaptığında
her defasında Allah'a karşı aczini fark eder. Buna karşılık Allah
Kuran'da, her türlü hatayı yapsa dahi pişmanlıkla, samimi ve dürüst
olarak tevbe eden ve davranışlarını düzeltenleri bağışlayacağını
vaat etmiştir.
GÖZARDI
EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Emanete ve Ahitlere Riayet Etmek
Emanet denince bunu,
yalnızca dar anlamıyla, verilen bir şeyi bir süre için saklama şeklinde
anlamamalıdır. Üstlenilen her türlü görev ve sorumluluk kişinin
üzerindeki bir emanettir. Bu görev gereği gibi yerine getirilmezse
emanete ihanet edilmiş olur.
Allah'ın Kuran'da tarif ettiği mümin, dürüst, emin ve sorumluluk
sahibi bir insandır. Küçük hesaplar, küçük çıkarlar peşinde koşmaz.
Bu nedenle, verilen bir ahdi yerine getirme veya üzerine aldığı
bir emanete en güzel şekilde riayet etme konusunda kendisine tam
bir güven duyulur. Rabbimiz müminlerin bu özelliğinden birçok ayette
övgüyle bahsetmektedir:
"... Ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler ile zorda,
hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabredenler(in tutum
ve davranışlarıdır). İşte bunlar, doğru olanlardır ve muttaki olanlar
da bunlardır."
(Bakara Suresi, 177)
Ahit verme ve emanet üstlenme konusunda kişinin, kaldıramayacağını
bildiği bir yükün altına girmesi de doğru olmaz. Çünkü verilen ahdi
tutmamak, emanete ihanet etmek, Allah katında hesabı sorulacak olan
sorumluluklardır. Yalnız burada önemli olan nokta, kişinin yapabileceği
konularda, başaramama korkusu, tembellik ve benzeri nedenlerle sorumluluk
almaktan kaçmamasıdır. Yapamayacağı şeyi üstlenmek gibi, yapabileceği
hayırlı bir işten, sorumluluktan kaçınmak da kişiyi vebal altına
sokabilir.
"İyilik ismi gibi iyidir. Ve dünyada iyilik adamı olan ahirette
de iyilik ehli olur."
Hz. Muhammed (sav)
|