|
Müminlerin
Cesareti
"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri
batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri
azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere."
(Sad Suresi, 27)
Kuran'a dayalı gerçek cesaret, Kuran'ın sınırlarını bütünüyle ve
kusursuzca korumada Allah'tan başka kimseden korkmadan ve çekinmeden
kararlılık göstermek, hiçbir şart ve ortamda Kuran ahlakından taviz
vermemektir.
Cesaret de diğer pek çok kavram gibi dinden uzak bir toplumun içinde
Kuran'daki anlamından farklı algılanan ve yaşanan kavramlardandır.
Kuşkusuz herkesin cesaret konusunda söyleyeceği birçok şey olabilir.
Ancak bize her konuda olduğu gibi bu konuda da en doğru tanımlamayı
Kuran yapmaktadır.
Kuran'a göre gerçek cesaret, Allah'a güvenip dayanmaktan kaynaklanan,
yaşamının her anında tevekkül etmenin sonucu olarak gelişen bir
karakter sağlamlığıdır. Bu karakter sağlamlığı ile ilgili en güzel
örnekleri de Peygamberimiz (sav)'in ve Allah'ın Kuran'da örnek olarak
gösterdiği diğer peygamberlerin yaşamlarında görebiliriz.
Kuran'da verilen örneklerden öğrendiğimiz, cesaretin akılcı bir
cesaret olması gerektiğidir. Çünkü akletmek, Kuran'a göre farzdır.
Akılcı bir cesaret, başarıya da ulaşacaktır. Toplumun bildiği cesarette
ise körü körüne bir "macera ruhu" hakimdir. Macera ruhuyla
hareket eden ve delice bir cesaret gösteren insanlar toplumda büyük
takdir görürler. Örneğin; tamamen yanmakta olan bir eve girip içeriden
değerli eşyalarını çıkarmaya çalışan kişi oldukça cesur olarak değerlendirilebilir.
Oysa bu kişi son derece tehlikeli ve akıl dışı bir iş yapmaktadır.
Takdir edilmesi değil, aksine engellenmesi, uyarılması gerekir.
Akıl, cesaretin Kurani anlamda yaşanmasındaki en önemli unsurdur.
Akıllı olmak ise Allah korkusunu yaşamanın bir sonucudur.
Cesaret Allah'ın rızasını kazanmak için gösterilen bir tavırdır.
Müminler Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek maksadıyla canlarını ve
mallarını gözden çıkarırlar. Esasında bu, inanan insanlar için sonradan
alınan bir karar değildir. İnananlar bu kararı "iman ettik"
dedikleri anda vermişlerdir. Allah müminlerin bu konudaki kararlılıklarına
şu şekilde dikkat çekmektedir: "Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden
-karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve
mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler
ve öldürülürler; (bu) Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran'da O'nun üzerine
gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek
olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz.
İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur."
(Tevbe Suresi, 111)
Herkes Cesur Olabilir mi?
Cesaret, kuşkusuz
toplumda oldukça beğenilen, takdir gören bir tavırdır. İnsanlar
cesur olmak, çevrelerinde cesur bilinmek isterler. Çünkü cesur bilinen
insanlar her zaman saygı ve takdir görürler. Ama insanların çoğu
cesur görünmeye çok özenmelerine rağmen gerçek bir cesaret sergileyemezler.
Elbette istedikleri halde cesur olamamalarının ardında yatan nedenler
vardır. Bu, elbette iman etmeyen birinin hiçbir şekilde cesur olamayacağı
anlamına gelmez. Onun da cesaret gösterdiği olaylar, zamanlar olacaktır.
Ama Allah'a ortaklar koşan, O'ndan başka varlıklara güç atfeden,
herşeyin Allah'ın hakimiyetinde ve kontrolünde olduğunu fark edemeyen
bir insan, birgün korktuğu, çekindiği, cesaret gösteremediği bir
olayla mutlaka karşılaşır. Bu da onun, Allah'ın tek güç sahibi olduğuna
iman etmenin kazandırdığı mutlak bir cesarete sahip olmadığının
delili olur.
Mutlak cesarete sahip olabilmenin şartı iman etmektir. İman, herşeyin
Allah'ın kontrolünde olduğunu, O dilemedikçe hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini
bilmek, Allah'tan razı olmak ve yalnızca O'ndan korkmaktır. Bu inanca
sahip olan kişi Allah'a tevekkül eder ve doğal olarak güçlü ve cesur
olur.
Allah, müminlerin korkacakları hiçbir şey olmadığını bir ayette
şöyle belirtmektedir:
"Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini
Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar
için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır."
(Bakara Suresi, 112)
KURAN MUCİZELERİ
Anne sütünün bebeğe
olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir. Araştırmalar
sonucu anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirimle
ilişkili enfeksiyonlardan korundukları ortaya çıkmıştır.
"Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye
ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır.
Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem
anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır.""
(Lokman Suresi, 14)
Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek
ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah'ın yaratmış
olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki besin maddelerinin
dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut
sistemleri için en uygun formdadır. Aynı zamanda anne sütü bebeğin
beyin hücrelerinin büyümesini ve sinir sistemi gelişimini hızlandıran
besinler açısından da çok zengindir. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan
bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.
Anne sütünün bebeğe olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir.
Araştırmalar sonucu anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle
solunum ve sindirimle ilişkili enfeksiyonlardan korundukları ortaya
çıkmıştır. Çünkü anne sütündeki antikorlar enfeksiyona karşı doğrudan
koruma sağlarlar. Anne sütünün diğer anti-enfeksiyon özellikleri
ise "normal flora" denilen "iyi" bakteriler
için dostça bir ortam sağlarken, zararlı bakteriler, virüsler ya
da parazitlerin barınmasına engel teşkil ederler. Ayrıca anne sütünde,
bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemini düzenleyen ve iyi
çalışmasını sağlayan faktörler de bulunduğu tespit edilmiştir.
Anne sütü bebekler için özel tasarlanmış olduğundan, bebeğin en
kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği olmasına
karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi kolaydır.
Böylece bebek, besinlerin sindirilmesine daha az enerji kullandığı
için, enerjisini diğer vücut faaliyetlerine, büyümeye ve organlarının
gelişimine harcamış olur.
Erken doğum yapan annelerin sütünde ise, bebeğin ihtiyacına yönelik
olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur.
Nitekim kendi annelerinin sütüyle beslenen erken doğum (prematüre)
bebeklerde göz işlevlerinin daha iyi geliştiği, zeka testlerinde
daha başarılı oldukları gibi pek çok üstünlük tespit edilmiştir.
Bilimin anne sütü
ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden bir diğeri ise bebeğin anne
sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur.
Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "…Onun
(sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle
14 asır önce bildirmiştir.
Sütün Oluşumu
"Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların
karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından,
içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz."
(Nahl Suresi, 66)
Vücudun beslenmesini sağlayan temel maddeler, sindirim sistemindeki
kimyasal dönüşümler sonucunda oluşur. Sindirilen bu besin maddeleri
daha sonra bağırsak duvarından kan dolaşım sistemine geçerler. Böylelikle
bu besinler kan dolaşımı sayesinde ilgili organlara sevk edilmiş
olurlar. Süt bezleri de diğer vücut dokuları gibi kan yoluyla kendilerine
getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenirler. Bu nedenle kan, besinlerden
gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde çok önemli bir rol oynar.
Süt de tüm bu aşamalardan sonra süt bezleri tarafından salgılanır
ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması sonucunda oluştuğu
için besin değeri oldukça yüksektir. Böylece insanların doğrudan
tüketemeyeceği kan ve yarı sindirilmiş besinden içilir nitelikte,
besleyici süt üretilmiş olur.
Görüldüğü gibi Nahl
Suresi'nin 66. ayetinde, sütün biyolojik oluşumu ile ilgili tarif
edilenler, günümüz biliminin ortaya koyduğu bilgilerle büyük bir
uyum içerisindedir. Memelilerin sindirim sistemine yönelik uzmanlık
gerektiren böyle bir bilginin Kuran'ın indirildiği dönemde insanlar
tarafından bilinmesinin mümkün olmayacağı ise son derece açıktır.
"Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe
girin (Silm'e, İslam'a) ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü
o, size apaçık bir düşmandır."
(Bakara Suresi, 208)
İnsanın Doğumu
İnsanlar Kuran'da
iman etmeye çağrılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Allah,
kimi zaman gökleri, kimi zaman yeryüzünü, bazen hayvanları ve bitkileri
insana delil olarak gösterir. Yine birçok ayette insanın bizzat
kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne
geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu
sık sık hatırlatılır. Örneğin aşağıdaki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi
(rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi
yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?"
(Vakıa Suresi, 57-59)
İnsanın yaratılışındaki mucizevi yönler, daha pek çok ayette vurgulanır.
Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar 7. yüzyılda
yaşayan insanların asla bilemeyeceği detaylardır. İşte bunlardan
bazıları:
- İnsan, farklı sıvalardan oluşan
meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından
(spermadan) yaratılır.
"İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor?
Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?"
(Kıyamet Suresi, 36-37)
- Bebeğin cinsiyetini erkek belirler.
"Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir
damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman."
(Necm Suresi, 45-46)
"Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra
bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen
içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere
çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 37-39)
- İnsan embriyosu ana rahmine adeta
bir sülük gibi yapışır.
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan
yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."
(Alak Suresi, 1-3)
- İnsan ana rahminde üç karanlık
bölge içinde gelişir.
"... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde,
bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır.
İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah
yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?" (Zümer
Suresi, 6)
Yukarıda sıraladığımız
bilgiler Kuran'ın indirildiği dönemde, bilinmesi mümkün olmayan
ve gözlemlenemeyecek detaylardır. Bunların keşfedilmesi, ancak 20.
yüzyıl teknolojisinin kullanılmasıyla mümkün olmuştur.
Vücudumuzdaki Hassas Denge
"... Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra
da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık
belli olduktan sonra dedi ki: " (Artık şimdi) Biliyorum ki
gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir."
(Bakara Suresi, 259)
İnsan, Allah'ın belli bir düzen içinde biçim verdiği, doğadaki en
mükemmel, en karmaşık ve en olağanüstü sistemlere sahip canlılardan
biridir. İnsan vücudu içinde çok sayıda hassas denge vardır. Birbirine
tamamen bağlı çalışan sistemlerin, vücuttaki diğer sistemlerle olan
kusursuz bağlantısı sayesinde insan, hayati fonksiyonlarını hiçbir
aksama olmadan gerçekleştirebilmektedir.
Beş duyu, tam insanın ihtiyacına yönelik olarak düzenlenmiştir.
Sözgelimi kulak ancak belirli sınırlar arasında gelen ses titreşimlerini
algılar. Eğer çok hassas bir kulağa sahip olsaydık, kalbimizin atarken
çıkardığı sesten, yerdeki mikroskobik böceklerin çıkardığı hışırtılara
kadar birçok sesle her an muhatap olmak durumunda kalacaktık. Bu
da bizim için oldukça rahatsızlık verecek bir durum meydana getirecekti.
Vücudumuzdaki diğer yapıların gelişimi de birer "hassas denge"
örneğidir. Sözgelimi saç ve kirpikler: Her ikisi de sonuçta birer
"kıl" olmasına karşın, geçen zamanda eşit olarak uzamazlar.
Kirpiklerin belirli bir uzunluğu vardır ve bu uzunluk sabit kalır.
Yanma ve benzeri bir kaza sonucu kirpiklerimiz kısalırsa, yeniden
eski "ideal" boya gelinceye kadar uzar ve yine dururlar.
Bu ölçülü yaratılış, yeni doğan bir bebekte de, kendini çarpıcı
bir şekilde ortaya koyar. Mesela yeni doğan bir bebeğin kafatası
kemikleri çok yumuşaktır. Ve bu kemikler, birbirlerinin üzerinde
az da olsa hareket edebilirler. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı
doğumda bir hasar görmez. Eğer kafatası kemikleri doğum sırasında
sert bir yapıda olsalardı, anne karnından çıkarken çatlayabilir,
hatta kırılarak bebeğin beyninde büyük hasarlara yol açarlardı.
Bedenimizin her parçası, Allah'ın benzersiz yaratışını göstererek,
Rabbimizin bedenimiz üzerindeki egemenliğini ispatlar.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Müslüman-Türk Varlığı
İç Çatışmaların Ortasındaki Fakir Ülke: SOMALİ
Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu'nun 1992 yılında almış olduğu bir kararla ABD komutasında
30 bin BM askeri Somali'de bir üs kurdu. Yerli halktan yoğun bir
tepki alan BM, 1994 yılında Somali'den çekilmek zorunda kaldı. Ancak
ardında 7.000'den fazla ölü ve çok daha büyük bir kaosun içine düşmüş
bir ülke bırakıyordu.
Günümüzde ise bölgede kabileler arasında iç savaş çeşitli aralıklarla
sürmekte, her gün bu nedenle insanlar hayatlarını kaybetmektedir.
8 milyon nüfusa sahip olan ülkenin en büyük sorunu ise açlık ve
sefalettir. 2000 yılında açıklanan BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun
raporuna göre Somali halkının %75'i yetersiz beslenmekte ve ardı
ardına gelen sel felaketleri ise ülkeyi çok daha büyük bir açlığın
eşiğine getirmektedir.
Unutulmamalıdır ki, dünyada açlık genel kanaatin aksine çözümsüz
bir problem değildir. Dünya kaynaklarının eşit bir şekilde dağıtılması,
gelişmiş ülkelerdeki yüksek teknolojinin tüm insanların hizmetine
sunulması, ihtiyaç fazlası üretilen malların israfının engellenip
yardım amaçlı kullanılması çözüm yollarından sadece bir kısmıdır.
Ancak günümüzde açlık, salgın hastalıklar gibi sorunlarda kesin
bir çözüme ulaşılamamasının altında yatan neden, yine bencillik,
kişisel çıkarlar, hırslar ve umursamazlık gibi ahlaki bozukluklardır.
Dünyaya hakim olan dinsiz kültür, insanları fedakarlık ve yardımseverliğe
değil, bencilliğe sürüklemektedir. Bu kültür, bir toplumun kendi
içinde aşırı fakirler ve aşırı zenginler meydana getirdiği gibi,
dünyanın genelinde de aşırı fakirler ve aşırı zenginler meydana
getirmektedir. Allah Kuran'da yoksulları ve muhtaçları doyurmayan,
aksine onları hor gören insan modelinin "dini yalanlayanlar"
olduğunu şu şekilde açıklamaktadır:
"Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan; Yoksulu
doyurmayı teşvik etmeyen odur."
(Maun Suresi, 1-3)
Dolayısıyla, dünyanın kurtuluşu da, dini yalanlayan değil, dine
samimiyetle inanan ve dine göre hükmeden insanların yeryüzüne hakim
olmayışıyla mümkündür. Bu nedenle, İslam dünyasının güçlenmesi ve
dünyada söz sahibi olması, mazlum Müslümanlar için olduğu kadar,
dünyanın diğer mazlum insanları için de bir kurtuluş olacaktır.
YARATILIŞ DELİLLERİ
İnsan Hücresindeki Dev Ansiklopedi
Her bir hücrenin çekirdeğinde,
insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık
bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi vardır.
Hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA'da kayıtlı olan bilgi muazzamdır.
Öyle ki, gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde tam 1.000.000
ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat
edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Yani, her bir hücrenin
çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan
bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi
kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden
birisi olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın bile
toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir
tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük
bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın
en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu
saklı durmaktadır. Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri
olmayan dev bir ansiklopedi demektir. Yapılan tespitlere göre ise,
bu dev ansiklopedi yaklaşık 5 milyar farklı bilgiye sahiptir.
Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; "bilgiye sahiptir"...
İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren bu iki kelime üzerinde
düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin içinde milyarlarca bilgi olduğunu
söylemek kolaydır. Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek
bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz bir bilgisayar
veya kütüphane değil, yalnızca protein, yağ ve su moleküllerinden
oluşan, milimetreden 100 kat daha küçük bir küptür. Bu küçücük et
parçasının içinde, değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var
olması ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret
verici bir mucizedir.
İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak için bilgisayarları kullanmaktadırlar.
Bilgisayar teknolojisi ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını
çeken en ileri teknoloji olarak kabul edilmektedir. Bundan 20 yıl
önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği bilgiyi,
bugün küçük "mikroçip"ler saklayabilmektedir. Ancak şunu
hatırlatmalıyız ki, insan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi
ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji
bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesinin
yakınına ulaşabilmiş değildir. Böyle muazzam bir kapasiteye sahip
olan DNA'nın küçüklüğünü yansıtması açısından Michael Denton'ın
"A Theory in Crisis" kitabında yaptığı şu karşılaştırma
yeterlidir:
"Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün bütün
özellikleri bilgi olarak DNA'ya yüklense toplam DNA hacmi bir çay
kaşığının ancak küçük bir kısmını doldururdu. Dahası geriye şu ana
kadar yazılmış bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı."
Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde
olan, atomların yan yana dizilmesiyle oluşmuş bir zincir, acaba
böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl sahip olabilir? Bu soruya şunu
da ekleyin: Vücudunuzdaki 100 trilyon hücreden her biri bir milyon
sayfayı ezbere biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu bir insan olarak
hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz?
Bu mükemmel yapı; üstün akıl ve sonsuz ilim sahibi Allah'ın yaratmasıyla
var olmuştur. Tesadüf kelimesini anlamsız kılan bu olağanüstü dizilim,
Allah'ın kusursuz yaratışının bir sonucudur.
Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"O Allah ki,
yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil
ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde
olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir."
(Haşr Suresi, 24)
Susuzluğa Dayanıklı Muhabbet Kuşları
Yabani muhabbet kuşları
Avustralya'nın fazla yağmur almayan bozkırlık bölgelerinde yaşar.
Su ihtiyaçlarını yedikleri tohumlardan karşıladıkları için bu kuşlar
hava son derece kurak da olsa 1 ay boyunca hiç su içmeden rahatlıkla
yaşayabilir. Yabani muhabbet kuşlarının hayatlarında suyun çok önemli
bir yeri vardır. Örneğin yeterli miktarda su bulamadıkları zaman,
yavru yapmayı durdururlar ve su için yeni yerler aramaya çıkarlar.
Yeterli büyüklükte su birikintisi bulduklarında olabildiğince hızlı
bir şekilde yumurtlamaya başlarlar. Görüldüğü gibi Allah bu kuşları
yaşadıkları ortama en uygun özelliklerle yaratmıştır.
Penguenlerin Fedakarlığı
Öldürücü kış şartlarında
erkek penguenler aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan
kuluçkaya yatarak yavruları için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar.
Dağların
Yerkabuğunu Sağlamlaştırması
Şu anda üzerinde
yürüdüğünüz, güvenle evlerinizi kurduğunuz yerkabuğu aslında kendisinden
daha yoğun olan ve manto adı verilen tabaka üzerinde adeta yüzer
gibi hareket etmektedir. Eğer bu hareketi kontrol altında tutacak
bir sistem olmasaydı, yeryüzünde sürekli sarsılmalar, depremler
olurdu ve Dünya yaşanmayacak bir yer haline gelirdi. Ancak dağlar
ve dağların yerin altında bulunan uzantıları yerin hareketlerini,
dolayısıyla sarsıntıları oldukça azaltır.
Dağlar, yeryüzü kabuğunu
oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda
meydana gelir. Hareket eden iki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı
olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir
ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek
aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Yani dağların yeryüzünde
gördüğümüz kütleleri kadar, yeraltına doğru ilerleyen derin uzantıları
da vardır.
Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim
noktalarında yer üstüne ve yeraltına doğru uzanarak bu tabakaları
birbirine perçinler. Kısacası dağları, tahtaları birarada tutan
çivilere benzetebiliriz. Dağların bu perçinleme özelliği, son derece
hareketli bir yapısı olan yerkabuğunu adeta sabitleyerek sarsıntıları
büyük ölçüde engeller.
Son derece ihtişamlı bir görüntüye sahip olan dağların varlığı yeryüzündeki
başka dengelerin sağlanması bakımından da son derece önemlidir.
Özellikle ısının dengeli bir biçimde dağılımında dağlar önemli bir
faktördür.
Dünya'nın ekvatoru
ile kutupları arasında yaklaşık 100°C'lik bir ısı farkı vardır.
Eğer böyle bir ısı farkı fazla engebesi olmayan bir yüzeyde gerçekleşmiş
olsaydı, hızı saatte 1000 km'ye varan fırtınalar Dünya'yı allak
bullak ederdi. Oysa yeryüzünde, ısı farkından dolayı ortaya çıkması
muhtemel kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebeler vardır.
Bu engebeler, yani sıradağlar, Çin'de Himalayalar'la başlar, Anadolu'da
Toroslar'la devam eder ve Avrupa'da Alpler'e kadar sıradağlar halinde
uzanarak batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus'la birleşir.
Yeryüzündeki bütün
detaylarda olduğu gibi dağlarda da tecelli eden Allah'ın sonsuz
sanatıdır. Yaşadığımız Dünya'yı bizim için kusursuz bir biçimde
Allah yaratmıştır. İnsana düşen ise dünya üzerinde bu ihtişamlı
yapıları görerek, Allah'a kulluk etmeyi hayatının en önemli gerçeği
olarak kabul etmesi ve sadece bunun için çalışmasıdır. Çünkü insan
sayısız nimete muhtaçtır, ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır.
"Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız;
Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye
layık)tır."
(Fatır Suresi, 15)
Ateşteki Tasarım
Vücudumuzun oksijenle
temas ettiği halde yanmaması, gerçekten şaşılacak bir durumdur.
Bu şaşılacak durumun nedeni, oksijenin normal ısılardaki moleküler
formu olan O2 molekülünün büyük ölçüde "asal", yani reaksiyona
girmeyen bir yapıya sahip oluşudur. Ama bu durumda bir başka soru
daha ortaya çıkar; madem O2 kolay kolay reaksiyona
girmeyen bir moleküldür, o halde bu molekül vücudumuzun içinde nasıl
reaksiyona sokulmaktadır?
19. yüzyıldan beri
merak edilen bu sorunun cevabı, son yarım yüzyıl içindeki gelişmeler
sonucunda anlaşılmıştır. Biyokimyasal gözlemler, insan vücudundaki
bazı özel enzimlerin, sadece oksijenin atmosferde bulunan formu
olan O2'yi reaksiyona sokmakla görevli olduğunu
ortaya çıkarmıştır. Hücrelerimizdeki bu özel enzimler, son derece
karmaşık işlemler sonucunda, vücudumuzdaki demir ve bakır atomlarını
katalizör (hızlandırıcı) olarak kullanmakta ve böylece oksijeni
reaktif hale getirmektedirler.
Yani ortada çok ilginç bir durum vardır: Oksijen yakıcı bir elementtir
ve normalde bizim bedenimizi de yakması beklenmelidir. Bunu engellemek
için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2 ilginç bir biçimde "asal"
kılınmıştır, yani kolay kolay reaksiyona girmemektedir. Ama bedenimizin
enerji elde etmesi için de, oksijenin yakıcılığına ihtiyacı vardır.
Onun için hücrelerimizin içine, bu asal gazı son derece reaktif
hale getiren karmaşık bir enzim sistemi yerleştirilmiştir.
Bedenimizin aniden tutuşmasını engellemek için alınmış bir başka
tedbir daha vardır. Bu, İngiliz kimyager Nevil Sidgwick'in ifadesiyle
"karbonun karakteristik asallığı"dır. Bir başka deyişle,
karbon atomu da normal ısılarda kolay kolay oksijenle reaksiyona
girmez. Kimyasal dille ifade edilen bu özelliği, aslında hepimiz
günlük hayatta çok yakından yaşamışızdır. Soğuk bir havada odun
ya da kömür kullanarak ateş yakmaya çalıştığımızda yaşadığımız zorluk,
karbonun söz konusu "karakteristik asallığı"dır. Ateşi
yakabilmek için bir hayli uğraşmamız, odunun ya da kömürün ısısını
iyice yükseltmemiz gerekir. Ama ateş bir kez alev aldıktan sonra
da, karbon hızla reaksiyona girer ve büyük bir enerji açığa çıkar.
Bu yüzden bir yangını başlatmak (kibrit vs. gibi özel ateş kaynakları
olmadıkça) son derece zordur. Ama yangın bir kez başladıktan sonra
da çok büyük bir ısı oluşur ve bu ısı etraftaki diğer karbon bileşiklerini
de tutuşturur.
Bu durum incelendiğinde, ateşte son derece etkileyici bir tasarım
olduğu görülür. Oksijenin ve karbonun kimyasal özellikleri öyle
ayarlanmıştır ki, bunlar sadece çok yüksek bir ısıda reaksiyona
girip ateş oluştururlar. Açıkça görülmektedir ki, karbon da oksijen
de, bizim yaşamımıza en uygun olacak biçimde yaratılmışlardır. Bu
iki elementin özellikleri, bizlere ateş yakabilme ve bu ateşi en
uygun biçimde kullanma imkanı vermektedir.
"Ki O (Allah), size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz
de ondan yakıyorsunuz."
(Yasin Suresi, 80)
KURAN BİLGİSİ
Adamlık Dini ve Tehlikeleri
Şu ana kadar pek
çok şeyi elde etmek için çok ciddi çabalar sarfetmişsinizdir. En
iyi üniversiteyi kazanmak, en iyi eve, en iyi arabaya sahip olabilmek,
kalbini kırdığınız arkadaşınızın gönlünü almak... Ama bunların hepsinden
daha önemli ve daha fazla çaba harcamamız gereken bir konu var;
Allah'ın Rızasını kazanmak.
"Sen önce adam ol!"
"Adam gibi insan olsan bunlar başımıza gelmezdi!"
Bu sözleri hayatımız boyunca kimbilir kaç defa duymuşuzdur. Özellikle
gençlik yıllarında, büyüklerimize pek de onaylamadıkları bir şeyi
söylediğimizde, ya da onların istemedikleri bir şeyi yaptığımızda...
Bu sözü sarfeden insan için "adam olmak" herşeyin başında
gelir. "Adam olmak" tabiriyle kastedilen, toplum tarafından
genel kabul görmüş bir ahlaka, kültüre, tavra ve adaba sahip olmak,
makbul olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır. Bu
değerler sistemi, kalıpları ve kuralları ile toplumun büyük bir
çoğunluğunca kabul görmekte ve uygulanmaktadır. Bu kalıpların ve
kuralların nereden doğdukları, ne derece doğru oldukları ise kolay
kolay tartışmaya açılmaz, çarpıklıkları yargılanmaz. Zira, toplumun
büyük çoğunluğunca benimsenen bu yapıyı sorgulamak, kitlelere ters
düşmek, geniş bir kesimin tepkilerine hedef olmak tehlikesini de
beraberinde getirir.
Doğruluğuna kesin
olarak inanılmış bu sistem, Doğu'da da Batı'da da, her çeşit kültürün
yer aldığı ortamlarda kendine özgü bir inanç ve kabuller sistemi
olarak varlığını sürdürmekte, yasaklamaları, yaptırımları ve tavsiyeleriyle
adeta kendi başına, müstakil bir din -adam olmanın dini- halinde
uygulana gelmektedir: "Adamlık Dini".
Allah'ın Kuran'da
tarif ettiği tavır ve ahlakın bu dinde kesinlikle yeri yoktur. Zaten
adamlık dini, Kuran ahlakının hakkıyla yaşanmadığı ortamlarda doğmakta
ve gelişmektedir.
"Adam olmak" Müslüman olmanın, Allah'a inanmanın, güzel
ahlaklı olmanın dışında apayrı bir kavramdır. Adam olmak için Kuran
ahlakını yaşamak, yaşatmak gibi özellikler yeterli değilse de bir
ölçüye kadar dindar olunmasının da bir mahsuru yoktur. Ancak, bazı
dini adet ve merasimlere katılmanın dışında Kuran'ın tamamını içeren
bir ahlaka sahip olmak, kişiyi "adam" yapmaktan ziyade
"sofu" ya da "yobaz" yapacaktır.
Adamlık adabı topluma kabul edilmenin giriş kartı gibidir. Doğal
bir kabulü vardır ve bu bütün uluslar tarafından imzalanmış bir
anlaşma, ortak bir dil gibi uygulanır. Adam olmanın kurallarına
riayet edilmesi şarttır. Toplum ancak bundan sonra, adam olunduğunu
tescil edecektir.
İnsanın hayattaki temel amacının Allah'ın rızası olması ise, diğer
insanlarla olan ilişkilerini de kuşkusuz temelden değiştirir. Az
önce belirttiğimiz gibi, diğer insanlara karşı müstakil bir sorumluluk
hissi yoktur. Ama Allah, diğer insanlara nasıl davranılması gerektiğini
haber vermiştir ve Allah'a karşı duyulan sorumluluk, diğer insanlara
karşı da en adaletli, en doğru, en dürüst tutumun gösterilmesini
sağlar.
Adamlık dininin mensupları, bu dünyaya Allah'a kulluk etmek için
geldiklerini, O'ndan başka İlah olmadığını, tek kurtuluşun Allah'ın
rızasını kazanmak olduğunu bilmezler. Oysa bizi yaratan, bize annelerimizin
rahminde şekil ve suret veren, bizi dünyaya yerleştiren, bu dünyayı
bizim için döşeyip-hazırlayan, bizi rızıklandıran, bizi yaşatan
ve öldürecek olan Allah'tır. Bizim Allah'tan başka hiçbir velimiz,
Rabbimiz, sahibimiz, ilahımız yoktur. Allah'tan geldik ve O'na gidiyoruz.
Madem varlığımızın asıl mahiyeti budur, o halde geçici bir süre
kalacağımız dünyanın küçük menfaat hesaplarına girmek, dünyada birbirimize
"hava atmak", yok olmaya mahkum olan mal ve mülke hırsla
bağlanmak, Allah'ın dini dışında kendimize başka yol göstericiler,
başka amaçlar seçmek, akıl karı değildir. Ahirette Allah'ın rahmetini
ve cennetini kazanmamız, bu dünya üzerinde de huzurlu bir hayat
sürmemiz, ancak Allah'ın yoluna tabi olmamız, "Allah'ın ipine
sımsıkı sarılmamız" ile mümkün olabilir.
"Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır. Allah'ın vaadi bir gerçektir.
İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek
için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkâr
edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir
içki ve acı bir azab vardır."
(Yunus Suresi, 4)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hazreti Musa
Tur Dağı'nın yakınından
geçen Hz. Musa'nın bir ateş gördüğünü Allah Kuran'da haber verir.
Hz. Musa bu ateşi gidip getirebileceğini, ondan ısınabileceklerini
ya da orada bulunan kişilerden bir haber alabileceğini düşünür.
Allah bu olayı bize şu şekilde bildirmektedir:
"Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola
koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun,
gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber ya da ısınmanız
için bir kor parçası getiririm."
(Kasas Suresi, 29)
Musa kıssasındaki bu olay, bizlere Hz. Musa'nın bir başka örnek
tavrını göstermektedir. Hz. Musa, etrafındaki olayları dikkatli
bir biçimde izleyen, karşılaştığı olaylardan sonuç çıkarabilen bir
insandır. Bunun sebebi ise, olayları Allah'ın bir kadere göre yarattığını
bilmesidir.
Hz. Musa gördüğü herşeyi Allah'ın hikmetle yarattığını bildiği için
olaylardan ve nesnelerden istifade etmek mantığıyla yaklaşmıştır.
Dağda bir ateş görüp bu gördüğü olayı değerlendirmesi ve ateşin
yanına gitmesi dikkatli mümin tavrının bir örneğidir. Hz. Musa'nın,
ateşin yanına giderken ailesinin güvenliğini düşünerek onları yanına
almaması ve tek başına gitmesi de yine Allah'ın ona verdiği aklın
bir örneğidir.
Allah'ın Hz. Musa İle Konuşması
Hz. Musa Tur Dağı'ndaki
ateşin yanına vardığında, çok büyük bir gerçekle yüz yüze geldi.
Allah, Hz. Musa'ya bir çalıdan seslendi ve ona vahiyde bulundu.
Allah Kuran'da Hz. Musa'ya olan bu ilk vahyini şöyle haber verir:
"Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında
olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;"
diye seslenildi."
(Kasas Suresi, 30)
Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi:
"Ey Musa.""Gerçekten
Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal
vadi olan Tuva'dasın."
"Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."
"Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu
halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."
(Taha Suresi, 11-14)
Ayette bildirildiği üzere Allah Hz. Musa'ya onu elçi olarak seçtiğini
bildirmiştir ve insanın dünyada ulaşabileceği en şerefli makamla
şereflendirmiştir.
ALLAH'IN SIFATLARI
"Fasıl"
"Gerçekten iman edenler,Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii)
Hıristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz
Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin
üzerinde şahid olandır.''
(Hac Suresi, 17)
İnsanlardan kimi dünya hayatı boyunca dünyevi amaçlar edinir, Allah'ı
unutup dünya çıkarlarının peşine düşerler. Allah'a ortak koştuğu
bu putları razı etmek, onların hoşnutluğunu kazanabilmek için çaba
harcar ve bu şekilde son derece karlı bir iş yaptığını düşünürler.
İnsanlardan kimi de tüm hayatını Allah'ı razı etmek için geçirir.
Tek amacı doğru yola ulaşabilmek, Allah'ın razı olacağı salih amellerde
bulunmak, O'nun tavsiye ettiği üstün ahlakı üzerinde taşıyabilmektir.
Bambaşka yollar edinen bu insanların arasını Allah, kıyamet günü
ayıracak, her birine yapmakta olduklarını bildirecektir. O gün,
herkesin işlediklerinin hiçbir eksiltme yapılmadan kendisine tastamam
ödendiği gündür. O gün, Allah'ın sonsuz adaletinin tecelli ettiği
gündür... Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:
"Şüphesiz, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda
kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır."
(Secde Suresi, 25)
"Amellerinizi Allah için halis kılınız. Zira Allah-u Teala
ancak Kendisi için ihlasla yapılan amelleri kabul eder. "
Hz. Muhammed (S.A.V.)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Şükretme Kuran'da Önemli İbadetlerdendir
Şükür, bir nimeti
verene teşekkür etmek, memnuniyetini ve minnettarlığını belirtmek,
verilen nimetin değerini bilmek, takdir etmek manasına gelir. Söz
konusu olan Allah'a şükretmek olunca, şükrün bu genel tarifine,
her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunun ve herşeyin yalnızca
O'ndan geldiğinin şuurunda olmayı, bunu kalple ve dille ifade etmeyi
de eklemek gerekir. Şükretmenin tersi ise Kuran'da, nankörlük anlamına
gelen "küfür" terimiyle tanımlanır. Yalnızca bu tanım
bile şükretmenin Allah katında ne kadar önemli bir ibadet olduğunu
ve bu ibadetten uzaklaşmanın insanı ne kadar kötü bir konuma soktuğunu
göstermesi açısından yeterlidir.
Şükür, Kuran'da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişe
yakın ayette şükretmenin öneminden bahsedilir, müminlere şükretmeleri
hatırlatılır, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir,
akıbetleri anlatılır. Şükrün Kuran'da bu derece önemle vurgulanmasının
nedeni, bunun imanın ve tevhidin en büyük göstergelerinden biri
olmasındandır. Allah bir ayetinde şükretmenin, "yalnızca Kendisine
kulluk etme"nin şartı olduğunu belirtir:
"Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz
olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca)
Allah'a şükredin."
(Bakara Suresi,172)
Kibir, haset ve kıskançlığından ötürü kıyamete kadar tüm yaşamını
insanları saptırmaya adamış olan şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını
kendisi için yeterli ve büyük bir başarı olarak görmektedir. Şeytanın
ana hedeflerinden birinin insanları şükürden alıkoymak olduğu dikkate
alındığında, şükretmeyen bir kimsenin nasıl büyük bir sapkınlık
içinde olduğu daha iyi anlaşılır.
Şükür imtihanın bir parçasıdır. Allah insana katından sayısız nimetler
verir, ona nasıl davranması gerektiğini bildirir ve onun bu nimetler
karşısındaki tavrını dener. İnsan da artık ya şükredenlerden olur
ya da nankörlerden.
Azabın temelinde de
şükretmemek vardır. Allah, Kuran'da şükreden ve iman edenler için
azabın söz konusu olmadığını müjdelemektedir.
SAKIN UNUTMAYIN
Allah'a Dua Etmeyi Unutmayın
Dua eden insan karşısına
çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durum ve tüm olaylar karşısında,
kainatın Yaratıcısı ve hakimi olan Allah'a teslim olmuş demektir.
Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki
tüm kudretin sahibi Allah'a dayandığını, O'nun tüm işleri hayır
ve hikmetle yarattığını bilmek ve sadece Rabbimize dua etmek, iman
edenler için ferahlık ve güven kaynağıdır.
Duanızda gerçekten samimi olmayı, içten bir ihtiyaçla Allah'a yönelmeyi
unutmayın. Çünkü Allah insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi
bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği ya da çevresindeki insanlardan
sakladığı her düşünceyi Allah bilir. Ancak insanların büyük bir
bölümü Allah'ın tüm dualara ve isteklere şahit olduğunun farkında
değildir. Bu son derece yanlış bir düşüncedir. İnsanın içinden geçen
her düşünceye, diliyle ifade ettiği her isteğe Allah şahittir ve
karşılık verir. Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara)
pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler.
Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar."
(Bakara Suresi, 186)
Siz Allah'ın yardımından asla kuşkuya düşmeden, kabul olacağına
kesin olarak iman ederek Rabbimize dua etmeyi unutmayın ve mutlak
surette Allah'a güvenin. Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
İsraf Etmekten Sakınmak
Allah'ın verdiği
nimetin değerini takdir edememek, verilen nimetleri kullanırken
bilinçsizce hareket etmek israfa neden olabilir. Allah insanları
bu konuda şöyle uyarmaktadır: "... İsraf ederek saçıp-savurma.
Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan
ise Rabbine karşı nankördür." (İsra Suresi, 26-27)
Nimetin değerini bilmemek, hakkını vermemek, Allah'ın lütuf ve ikramına
karşı nankörlük etmek olur. Nankörlük, şeytanın temel vasfı olduğundan,
israf ederek nankörlük yapanlar da şeytana uymuş olurlar. Verilen
tüm nimetlerin, insanın şükrünü daha da artırması gerekirken, ziyan
etmek, nimeti veren Allah'ın eşsiz lütfunu gereği gibi takdir edememek
demektir. Bunun ahirette umulmadık bir karşılığı olabilir. Allah
bu kişileri cennetinden, rahmetinden ve nimetlerinden uzak bırakabilir.
Cennet Allah'ın sonsuz nimetleriyle donatılmış ihtişam dolu bir
yerdir. Ancak, daha bu dünyadaki nimetlere duyarsız kalan, kıymetini
bilmeyen, Allah'a gereği gibi şükredemeyen bir kimsenin cennet nimetlerini
hakkıyla takdir edip Allah'ı yüceltmesi de mümkün değildir. Cenneti
hak edebilmek için öncelikle dünya hayatında bu üstün ahlakı kazanabilmek
gerekmektedir. Açıkça görülen bir sefahat ortamı olmasa bile, ufak
tefek şeylerde israf yapmak, nimeti hor kullanmak, ziyan olmasına,
zarar görmesine sebep olmak, bildiği halde baştan zararı engelleyici
tedbirleri almamak gibi hareketler de yine nimete nankörlük hükmüne
girebilir. Bunların tümü iman edenlerin kaçınması gereken durumlardır.
|