Müminlerin Cesareti

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere."

(Sad Suresi, 27)

Kuran'a dayalı gerçek cesaret, Kuran'ın sınırlarını bütünüyle ve kusursuzca korumada Allah'tan başka kimseden korkmadan ve çekinmeden kararlılık göstermek, hiçbir şart ve ortamda Kuran ahlakından taviz vermemektir.

Cesaret de diğer pek çok kavram gibi dinden uzak bir toplumun içinde Kuran'daki anlamından farklı algılanan ve yaşanan kavramlardandır. Kuşkusuz herkesin cesaret konusunda söyleyeceği birçok şey olabilir. Ancak bize her konuda olduğu gibi bu konuda da en doğru tanımlamayı Kuran yapmaktadır.

Kuran'a göre gerçek cesaret, Allah'a güvenip dayanmaktan kaynaklanan, yaşamının her anında tevekkül etmenin sonucu olarak gelişen bir karakter sağlamlığıdır. Bu karakter sağlamlığı ile ilgili en güzel örnekleri de Peygamberimiz (sav)'in ve Allah'ın Kuran'da örnek olarak gösterdiği diğer peygamberlerin yaşamlarında görebiliriz.

Kuran'da verilen örneklerden öğrendiğimiz, cesaretin akılcı bir cesaret olması gerektiğidir. Çünkü akletmek, Kuran'a göre farzdır. Akılcı bir cesaret, başarıya da ulaşacaktır. Toplumun bildiği cesarette ise körü körüne bir "macera ruhu" hakimdir. Macera ruhuyla hareket eden ve delice bir cesaret gösteren insanlar toplumda büyük takdir görürler. Örneğin; tamamen yanmakta olan bir eve girip içeriden değerli eşyalarını çıkarmaya çalışan kişi oldukça cesur olarak değerlendirilebilir. Oysa bu kişi son derece tehlikeli ve akıl dışı bir iş yapmaktadır. Takdir edilmesi değil, aksine engellenmesi, uyarılması gerekir. Akıl, cesaretin Kurani anlamda yaşanmasındaki en önemli unsurdur. Akıllı olmak ise Allah korkusunu yaşamanın bir sonucudur.

Cesaret Allah'ın rızasını kazanmak için gösterilen bir tavırdır. Müminler Allah'ın hoşnutluğunu elde etmek maksadıyla canlarını ve mallarını gözden çıkarırlar. Esasında bu, inanan insanlar için sonradan alınan bir karar değildir. İnananlar bu kararı "iman ettik" dedikleri anda vermişlerdir. Allah müminlerin bu konudaki kararlılıklarına şu şekilde dikkat çekmektedir: "Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu) Tevrat'ta, İncil'de ve Kuran'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur."
(Tevbe Suresi, 111)

Herkes Cesur Olabilir mi?

Cesaret, kuşkusuz toplumda oldukça beğenilen, takdir gören bir tavırdır. İnsanlar cesur olmak, çevrelerinde cesur bilinmek isterler. Çünkü cesur bilinen insanlar her zaman saygı ve takdir görürler. Ama insanların çoğu cesur görünmeye çok özenmelerine rağmen gerçek bir cesaret sergileyemezler. Elbette istedikleri halde cesur olamamalarının ardında yatan nedenler vardır. Bu, elbette iman etmeyen birinin hiçbir şekilde cesur olamayacağı anlamına gelmez. Onun da cesaret gösterdiği olaylar, zamanlar olacaktır. Ama Allah'a ortaklar koşan, O'ndan başka varlıklara güç atfeden, herşeyin Allah'ın hakimiyetinde ve kontrolünde olduğunu fark edemeyen bir insan, birgün korktuğu, çekindiği, cesaret gösteremediği bir olayla mutlaka karşılaşır. Bu da onun, Allah'ın tek güç sahibi olduğuna iman etmenin kazandırdığı mutlak bir cesarete sahip olmadığının delili olur.

Mutlak cesarete sahip olabilmenin şartı iman etmektir. İman, herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu, O dilemedikçe hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini bilmek, Allah'tan razı olmak ve yalnızca O'ndan korkmaktır. Bu inanca sahip olan kişi Allah'a tevekkül eder ve doğal olarak güçlü ve cesur olur.

Allah, müminlerin korkacakları hiçbir şey olmadığını bir ayette şöyle belirtmektedir:

"Hayır, kim (güzel davranış ve) iyilikte bulunarak kendisini Allah'a teslim ederse, artık onun Rabbi katında ecri vardır. Onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır."
(Bakara Suresi, 112)

KURAN MUCİZELERİ

Anne sütünün bebeğe olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir. Araştırmalar sonucu anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirimle ilişkili enfeksiyonlardan korundukları ortaya çıkmıştır.

"Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. "Hem Bana, hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız Banadır.""

(Lokman Suresi, 14)

Anne sütü, bebeğin besin ihtiyaçlarını eksiksiz olarak gidermek ve bebeği olası enfeksiyonlara karşı korumak üzere Allah'ın yaratmış olduğu benzersiz bir karışımdır. Anne sütündeki besin maddelerinin dengesi en ideal ölçülerdedir ve bebeğin henüz olgunlaşmamış vücut sistemleri için en uygun formdadır. Aynı zamanda anne sütü bebeğin beyin hücrelerinin büyümesini ve sinir sistemi gelişimini hızlandıran besinler açısından da çok zengindir. Günümüz teknolojisi ile hazırlanan bebek mamaları dahi bu mucizevi besinin yerini tutamamaktadır.

Anne sütünün bebeğe olan faydalarına her geçen gün yenileri eklenmektedir. Araştırmalar sonucu anne sütü ile emzirilen bebeklerin özellikle solunum ve sindirimle ilişkili enfeksiyonlardan korundukları ortaya çıkmıştır. Çünkü anne sütündeki antikorlar enfeksiyona karşı doğrudan koruma sağlarlar. Anne sütünün diğer anti-enfeksiyon özellikleri ise "normal flora" denilen "iyi" bakteriler için dostça bir ortam sağlarken, zararlı bakteriler, virüsler ya da parazitlerin barınmasına engel teşkil ederler. Ayrıca anne sütünde, bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık sistemini düzenleyen ve iyi çalışmasını sağlayan faktörler de bulunduğu tespit edilmiştir.

Anne sütü bebekler için özel tasarlanmış olduğundan, bebeğin en kolay sindirebileceği besindir. Çok zengin gıda içeriği olmasına karşın, bebeklerin hassas sistemlerine uygun olarak sindirimi kolaydır. Böylece bebek, besinlerin sindirilmesine daha az enerji kullandığı için, enerjisini diğer vücut faaliyetlerine, büyümeye ve organlarının gelişimine harcamış olur.

Erken doğum yapan annelerin sütünde ise, bebeğin ihtiyacına yönelik olarak daha fazla yağ, protein, sodyum, klorür ve demir bulunur. Nitekim kendi annelerinin sütüyle beslenen erken doğum (prematüre) bebeklerde göz işlevlerinin daha iyi geliştiği, zeka testlerinde daha başarılı oldukları gibi pek çok üstünlük tespit edilmiştir.

Bilimin anne sütü ile ilgili yeni keşfettiği gerçeklerden bir diğeri ise bebeğin anne sütü ile 2 yıl boyunca beslenmesinin son derece faydalı olduğudur. Bilimin yeni keşfettiği bu önemli bilgiyi Allah bizlere "…Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir..." ayetiyle 14 asır önce bildirmiştir.

Sütün Oluşumu

"Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz."

(Nahl Suresi, 66)

Vücudun beslenmesini sağlayan temel maddeler, sindirim sistemindeki kimyasal dönüşümler sonucunda oluşur. Sindirilen bu besin maddeleri daha sonra bağırsak duvarından kan dolaşım sistemine geçerler. Böylelikle bu besinler kan dolaşımı sayesinde ilgili organlara sevk edilmiş olurlar. Süt bezleri de diğer vücut dokuları gibi kan yoluyla kendilerine getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenirler. Bu nedenle kan, besinlerden gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde çok önemli bir rol oynar. Süt de tüm bu aşamalardan sonra süt bezleri tarafından salgılanır ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması sonucunda oluştuğu için besin değeri oldukça yüksektir. Böylece insanların doğrudan tüketemeyeceği kan ve yarı sindirilmiş besinden içilir nitelikte, besleyici süt üretilmiş olur.

Görüldüğü gibi Nahl Suresi'nin 66. ayetinde, sütün biyolojik oluşumu ile ilgili tarif edilenler, günümüz biliminin ortaya koyduğu bilgilerle büyük bir uyum içerisindedir. Memelilerin sindirim sistemine yönelik uzmanlık gerektiren böyle bir bilginin Kuran'ın indirildiği dönemde insanlar tarafından bilinmesinin mümkün olmayacağı ise son derece açıktır.

"Ey iman edenler, hepiniz topluca "barış ve güvenliğe girin (Silm'e, İslam'a) ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır."
(Bakara Suresi, 208)

İnsanın Doğumu

İnsanlar Kuran'da iman etmeye çağrılırken oldukça farklı konulardan bahsedilir. Allah, kimi zaman gökleri, kimi zaman yeryüzünü, bazen hayvanları ve bitkileri insana delil olarak gösterir. Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır. Örneğin aşağıdaki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?"

(Vakıa Suresi, 57-59)

İnsanın yaratılışındaki mucizevi yönler, daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar 7. yüzyılda yaşayan insanların asla bilemeyeceği detaylardır. İşte bunlardan bazıları:

  1. İnsan, farklı sıvalardan oluşan meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?"

    (Kıyamet Suresi, 36-37)
  2. Bebeğin cinsiyetini erkek belirler.

    "Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman."
    (Necm Suresi, 45-46)

    "Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 37-39)
  3. İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."

    (Alak Suresi, 1-3)
  4. İnsan ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.

    "... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?"
    (Zümer Suresi, 6)

Yukarıda sıraladığımız bilgiler Kuran'ın indirildiği dönemde, bilinmesi mümkün olmayan ve gözlemlenemeyecek detaylardır. Bunların keşfedilmesi, ancak 20. yüzyıl teknolojisinin kullanılmasıyla mümkün olmuştur.

Vücudumuzdaki Hassas Denge

"... Kemiklere de bir bak nasıl biraraya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?" dedi. O, kendisine (bunlar) apaçık belli olduktan sonra dedi ki: " (Artık şimdi) Biliyorum ki gerçekten Allah, herşeye güç yetirendir."
(Bakara Suresi, 259)

İnsan, Allah'ın belli bir düzen içinde biçim verdiği, doğadaki en mükemmel, en karmaşık ve en olağanüstü sistemlere sahip canlılardan biridir. İnsan vücudu içinde çok sayıda hassas denge vardır. Birbirine tamamen bağlı çalışan sistemlerin, vücuttaki diğer sistemlerle olan kusursuz bağlantısı sayesinde insan, hayati fonksiyonlarını hiçbir aksama olmadan gerçekleştirebilmektedir.

Beş duyu, tam insanın ihtiyacına yönelik olarak düzenlenmiştir. Sözgelimi kulak ancak belirli sınırlar arasında gelen ses titreşimlerini algılar. Eğer çok hassas bir kulağa sahip olsaydık, kalbimizin atarken çıkardığı sesten, yerdeki mikroskobik böceklerin çıkardığı hışırtılara kadar birçok sesle her an muhatap olmak durumunda kalacaktık. Bu da bizim için oldukça rahatsızlık verecek bir durum meydana getirecekti.

Vücudumuzdaki diğer yapıların gelişimi de birer "hassas denge" örneğidir. Sözgelimi saç ve kirpikler: Her ikisi de sonuçta birer "kıl" olmasına karşın, geçen zamanda eşit olarak uzamazlar. Kirpiklerin belirli bir uzunluğu vardır ve bu uzunluk sabit kalır. Yanma ve benzeri bir kaza sonucu kirpiklerimiz kısalırsa, yeniden eski "ideal" boya gelinceye kadar uzar ve yine dururlar.

Bu ölçülü yaratılış, yeni doğan bir bebekte de, kendini çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Mesela yeni doğan bir bebeğin kafatası kemikleri çok yumuşaktır. Ve bu kemikler, birbirlerinin üzerinde az da olsa hareket edebilirler. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı doğumda bir hasar görmez. Eğer kafatası kemikleri doğum sırasında sert bir yapıda olsalardı, anne karnından çıkarken çatlayabilir, hatta kırılarak bebeğin beyninde büyük hasarlara yol açarlardı.

Bedenimizin her parçası, Allah'ın benzersiz yaratışını göstererek, Rabbimizin bedenimiz üzerindeki egemenliğini ispatlar.

TÜRK İSLAM DÜNYASI


Müslüman-Türk Varlığı

İç Çatışmaların Ortasındaki Fakir Ülke: SOMALİ

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 1992 yılında almış olduğu bir kararla ABD komutasında 30 bin BM askeri Somali'de bir üs kurdu. Yerli halktan yoğun bir tepki alan BM, 1994 yılında Somali'den çekilmek zorunda kaldı. Ancak ardında 7.000'den fazla ölü ve çok daha büyük bir kaosun içine düşmüş bir ülke bırakıyordu.

Günümüzde ise bölgede kabileler arasında iç savaş çeşitli aralıklarla sürmekte, her gün bu nedenle insanlar hayatlarını kaybetmektedir. 8 milyon nüfusa sahip olan ülkenin en büyük sorunu ise açlık ve sefalettir. 2000 yılında açıklanan BM Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun raporuna göre Somali halkının %75'i yetersiz beslenmekte ve ardı ardına gelen sel felaketleri ise ülkeyi çok daha büyük bir açlığın eşiğine getirmektedir.

Unutulmamalıdır ki, dünyada açlık genel kanaatin aksine çözümsüz bir problem değildir. Dünya kaynaklarının eşit bir şekilde dağıtılması, gelişmiş ülkelerdeki yüksek teknolojinin tüm insanların hizmetine sunulması, ihtiyaç fazlası üretilen malların israfının engellenip yardım amaçlı kullanılması çözüm yollarından sadece bir kısmıdır. Ancak günümüzde açlık, salgın hastalıklar gibi sorunlarda kesin bir çözüme ulaşılamamasının altında yatan neden, yine bencillik, kişisel çıkarlar, hırslar ve umursamazlık gibi ahlaki bozukluklardır.

Dünyaya hakim olan dinsiz kültür, insanları fedakarlık ve yardımseverliğe değil, bencilliğe sürüklemektedir. Bu kültür, bir toplumun kendi içinde aşırı fakirler ve aşırı zenginler meydana getirdiği gibi, dünyanın genelinde de aşırı fakirler ve aşırı zenginler meydana getirmektedir. Allah Kuran'da yoksulları ve muhtaçları doyurmayan, aksine onları hor gören insan modelinin "dini yalanlayanlar" olduğunu şu şekilde açıklamaktadır:

"Dini yalanlayanı gördün mü? İşte yetimi itip-kakan; Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen odur."
(Maun Suresi, 1-3)

Dolayısıyla, dünyanın kurtuluşu da, dini yalanlayan değil, dine samimiyetle inanan ve dine göre hükmeden insanların yeryüzüne hakim olmayışıyla mümkündür. Bu nedenle, İslam dünyasının güçlenmesi ve dünyada söz sahibi olması, mazlum Müslümanlar için olduğu kadar, dünyanın diğer mazlum insanları için de bir kurtuluş olacaktır.

YARATILIŞ DELİLLERİ

İnsan Hücresindeki Dev Ansiklopedi

Her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi vardır.

Hücrenin çekirdeğinde bulunan DNA'da kayıtlı olan bilgi muazzamdır. Öyle ki, gözle görülmeyen tek bir DNA molekülünde tam 1.000.000 ansiklopedi sayfasını dolduracak miktarda bilgi bulunur. Dikkat edin; tam 1.000.000 ansiklopedi sayfası... Yani, her bir hücrenin çekirdeğinde, insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir benzetme yapmak istersek, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden birisi olan 23 ciltlik "Encyclopedia Britannica"nın bile toplam 25 bin sayfası vardır. Bu durumda, karşımıza inanılmaz bir tablo çıkar. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi deposu saklı durmaktadır. Bu da 920 ciltlik, dünyada başka eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir. Yapılan tespitlere göre ise, bu dev ansiklopedi yaklaşık 5 milyar farklı bilgiye sahiptir.

Bu son iki kelimeyi tekrarlayalım; "bilgiye sahiptir"...

İşte burada durup, ağzımızdan kolayca çıkıveren bu iki kelime üzerinde düşünmemiz gerekir. Bir hücrenin içinde milyarlarca bilgi olduğunu söylemek kolaydır. Ancak bu, hiç de öyle laf arasında söylenip geçilebilecek bir ayrıntı değildir. Çünkü, burada sözünü ettiğimiz bir bilgisayar veya kütüphane değil, yalnızca protein, yağ ve su moleküllerinden oluşan, milimetreden 100 kat daha küçük bir küptür. Bu küçücük et parçasının içinde, değil milyonlarca bilgi, tek bir bilginin var olması ve onun bu bilgiyi muhafaza etmesi bile son derece hayret verici bir mucizedir.

İnsanlar modern çağda bilgiyi saklamak için bilgisayarları kullanmaktadırlar. Bilgisayar teknolojisi ise bugün bütün diğer teknolojilerin başını çeken en ileri teknoloji olarak kabul edilmektedir. Bundan 20 yıl önce, oda büyüklüğündeki bir bilgisayarın sahip olabildiği bilgiyi, bugün küçük "mikroçip"ler saklayabilmektedir. Ancak şunu hatırlatmalıyız ki, insan zekasının asırlardır edindiği bilgi birikimi ve yıllar süren çabaları sonucunda geliştirdiği bu son teknoloji bile daha tek bir hücre çekirdeğinin bilgi saklama kapasitesinin yakınına ulaşabilmiş değildir. Böyle muazzam bir kapasiteye sahip olan DNA'nın küçüklüğünü yansıtması açısından Michael Denton'ın "A Theory in Crisis" kitabında yaptığı şu karşılaştırma yeterlidir:

"Bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA'ya yüklense toplam DNA hacmi bir çay kaşığının ancak küçük bir kısmını doldururdu. Dahası geriye şu ana kadar yazılmış bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı."

Gözle göremediğimiz, çapı milimetrenin milyarda biri büyüklüğünde olan, atomların yan yana dizilmesiyle oluşmuş bir zincir, acaba böyle bir bilgiye ve hafızaya nasıl sahip olabilir? Bu soruya şunu da ekleyin: Vücudunuzdaki 100 trilyon hücreden her biri bir milyon sayfayı ezbere biliyorken, acaba siz zeki ve şuurlu bir insan olarak hayatınız boyunca kaç ansiklopedi sayfası ezberleyebilirsiniz?

Bu mükemmel yapı; üstün akıl ve sonsuz ilim sahibi Allah'ın yaratmasıyla var olmuştur. Tesadüf kelimesini anlamsız kılan bu olağanüstü dizilim, Allah'ın kusursuz yaratışının bir sonucudur.

Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)

Susuzluğa Dayanıklı Muhabbet Kuşları

Yabani muhabbet kuşları Avustralya'nın fazla yağmur almayan bozkırlık bölgelerinde yaşar. Su ihtiyaçlarını yedikleri tohumlardan karşıladıkları için bu kuşlar hava son derece kurak da olsa 1 ay boyunca hiç su içmeden rahatlıkla yaşayabilir. Yabani muhabbet kuşlarının hayatlarında suyun çok önemli bir yeri vardır. Örneğin yeterli miktarda su bulamadıkları zaman, yavru yapmayı durdururlar ve su için yeni yerler aramaya çıkarlar. Yeterli büyüklükte su birikintisi bulduklarında olabildiğince hızlı bir şekilde yumurtlamaya başlarlar. Görüldüğü gibi Allah bu kuşları yaşadıkları ortama en uygun özelliklerle yaratmıştır.

Penguenlerin Fedakarlığı

Öldürücü kış şartlarında erkek penguenler aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan kuluçkaya yatarak yavruları için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar.

Dağların Yerkabuğunu Sağlamlaştırması

Şu anda üzerinde yürüdüğünüz, güvenle evlerinizi kurduğunuz yerkabuğu aslında kendisinden daha yoğun olan ve manto adı verilen tabaka üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. Eğer bu hareketi kontrol altında tutacak bir sistem olmasaydı, yeryüzünde sürekli sarsılmalar, depremler olurdu ve Dünya yaşanmayacak bir yer haline gelirdi. Ancak dağlar ve dağların yerin altında bulunan uzantıları yerin hareketlerini, dolayısıyla sarsıntıları oldukça azaltır.

Dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir. Hareket eden iki tabaka çarpıştığı zaman daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak yükselir ve dağları meydana getirir. Altta kalan tabaka ise yeraltında ilerleyerek aşağıya doğru derin bir uzantı meydana getirir. Yani dağların yeryüzünde gördüğümüz kütleleri kadar, yeraltına doğru ilerleyen derin uzantıları da vardır.

Bu özellikleri sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer üstüne ve yeraltına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler. Kısacası dağları, tahtaları birarada tutan çivilere benzetebiliriz. Dağların bu perçinleme özelliği, son derece hareketli bir yapısı olan yerkabuğunu adeta sabitleyerek sarsıntıları büyük ölçüde engeller.

Son derece ihtişamlı bir görüntüye sahip olan dağların varlığı yeryüzündeki başka dengelerin sağlanması bakımından da son derece önemlidir. Özellikle ısının dengeli bir biçimde dağılımında dağlar önemli bir faktördür.

Dünya'nın ekvatoru ile kutupları arasında yaklaşık 100°C'lik bir ısı farkı vardır. Eğer böyle bir ısı farkı fazla engebesi olmayan bir yüzeyde gerçekleşmiş olsaydı, hızı saatte 1000 km'ye varan fırtınalar Dünya'yı allak bullak ederdi. Oysa yeryüzünde, ısı farkından dolayı ortaya çıkması muhtemel kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebeler vardır. Bu engebeler, yani sıradağlar, Çin'de Himalayalar'la başlar, Anadolu'da Toroslar'la devam eder ve Avrupa'da Alpler'e kadar sıradağlar halinde uzanarak batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus'la birleşir.

Yeryüzündeki bütün detaylarda olduğu gibi dağlarda da tecelli eden Allah'ın sonsuz sanatıdır. Yaşadığımız Dünya'yı bizim için kusursuz bir biçimde Allah yaratmıştır. İnsana düşen ise dünya üzerinde bu ihtişamlı yapıları görerek, Allah'a kulluk etmeyi hayatının en önemli gerçeği olarak kabul etmesi ve sadece bunun için çalışmasıdır. Çünkü insan sayısız nimete muhtaçtır, ama Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır.

"Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ğaniy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır."
(Fatır Suresi, 15)

Ateşteki Tasarım

Vücudumuzun oksijenle temas ettiği halde yanmaması, gerçekten şaşılacak bir durumdur. Bu şaşılacak durumun nedeni, oksijenin normal ısılardaki moleküler formu olan O2 molekülünün büyük ölçüde "asal", yani reaksiyona girmeyen bir yapıya sahip oluşudur. Ama bu durumda bir başka soru daha ortaya çıkar; madem O2 kolay kolay reaksiyona girmeyen bir moleküldür, o halde bu molekül vücudumuzun içinde nasıl reaksiyona sokulmaktadır?

19. yüzyıldan beri merak edilen bu sorunun cevabı, son yarım yüzyıl içindeki gelişmeler sonucunda anlaşılmıştır. Biyokimyasal gözlemler, insan vücudundaki bazı özel enzimlerin, sadece oksijenin atmosferde bulunan formu olan O2'yi reaksiyona sokmakla görevli olduğunu ortaya çıkarmıştır. Hücrelerimizdeki bu özel enzimler, son derece karmaşık işlemler sonucunda, vücudumuzdaki demir ve bakır atomlarını katalizör (hızlandırıcı) olarak kullanmakta ve böylece oksijeni reaktif hale getirmektedirler.

Yani ortada çok ilginç bir durum vardır: Oksijen yakıcı bir elementtir ve normalde bizim bedenimizi de yakması beklenmelidir. Bunu engellemek için, oksijenin atmosferdeki formu olan O2 ilginç bir biçimde "asal" kılınmıştır, yani kolay kolay reaksiyona girmemektedir. Ama bedenimizin enerji elde etmesi için de, oksijenin yakıcılığına ihtiyacı vardır. Onun için hücrelerimizin içine, bu asal gazı son derece reaktif hale getiren karmaşık bir enzim sistemi yerleştirilmiştir.

Bedenimizin aniden tutuşmasını engellemek için alınmış bir başka tedbir daha vardır. Bu, İngiliz kimyager Nevil Sidgwick'in ifadesiyle "karbonun karakteristik asallığı"dır. Bir başka deyişle, karbon atomu da normal ısılarda kolay kolay oksijenle reaksiyona girmez. Kimyasal dille ifade edilen bu özelliği, aslında hepimiz günlük hayatta çok yakından yaşamışızdır. Soğuk bir havada odun ya da kömür kullanarak ateş yakmaya çalıştığımızda yaşadığımız zorluk, karbonun söz konusu "karakteristik asallığı"dır. Ateşi yakabilmek için bir hayli uğraşmamız, odunun ya da kömürün ısısını iyice yükseltmemiz gerekir. Ama ateş bir kez alev aldıktan sonra da, karbon hızla reaksiyona girer ve büyük bir enerji açığa çıkar. Bu yüzden bir yangını başlatmak (kibrit vs. gibi özel ateş kaynakları olmadıkça) son derece zordur. Ama yangın bir kez başladıktan sonra da çok büyük bir ısı oluşur ve bu ısı etraftaki diğer karbon bileşiklerini de tutuşturur.

Bu durum incelendiğinde, ateşte son derece etkileyici bir tasarım olduğu görülür. Oksijenin ve karbonun kimyasal özellikleri öyle ayarlanmıştır ki, bunlar sadece çok yüksek bir ısıda reaksiyona girip ateş oluştururlar. Açıkça görülmektedir ki, karbon da oksijen de, bizim yaşamımıza en uygun olacak biçimde yaratılmışlardır. Bu iki elementin özellikleri, bizlere ateş yakabilme ve bu ateşi en uygun biçimde kullanma imkanı vermektedir.

"Ki O (Allah), size yeşil ağaçtan bir ateş kılandır; siz de ondan yakıyorsunuz."
(Yasin Suresi, 80)

KURAN BİLGİSİ

Adamlık Dini ve Tehlikeleri

Şu ana kadar pek çok şeyi elde etmek için çok ciddi çabalar sarfetmişsinizdir. En iyi üniversiteyi kazanmak, en iyi eve, en iyi arabaya sahip olabilmek, kalbini kırdığınız arkadaşınızın gönlünü almak... Ama bunların hepsinden daha önemli ve daha fazla çaba harcamamız gereken bir konu var; Allah'ın Rızasını kazanmak.

"Sen önce adam ol!"
"Adam gibi insan olsan bunlar başımıza gelmezdi!"

Bu sözleri hayatımız boyunca kimbilir kaç defa duymuşuzdur. Özellikle gençlik yıllarında, büyüklerimize pek de onaylamadıkları bir şeyi söylediğimizde, ya da onların istemedikleri bir şeyi yaptığımızda...

Bu sözü sarfeden insan için "adam olmak" herşeyin başında gelir. "Adam olmak" tabiriyle kastedilen, toplum tarafından genel kabul görmüş bir ahlaka, kültüre, tavra ve adaba sahip olmak, makbul olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır. Bu değerler sistemi, kalıpları ve kuralları ile toplumun büyük bir çoğunluğunca kabul görmekte ve uygulanmaktadır. Bu kalıpların ve kuralların nereden doğdukları, ne derece doğru oldukları ise kolay kolay tartışmaya açılmaz, çarpıklıkları yargılanmaz. Zira, toplumun büyük çoğunluğunca benimsenen bu yapıyı sorgulamak, kitlelere ters düşmek, geniş bir kesimin tepkilerine hedef olmak tehlikesini de beraberinde getirir.

Doğruluğuna kesin olarak inanılmış bu sistem, Doğu'da da Batı'da da, her çeşit kültürün yer aldığı ortamlarda kendine özgü bir inanç ve kabuller sistemi olarak varlığını sürdürmekte, yasaklamaları, yaptırımları ve tavsiyeleriyle adeta kendi başına, müstakil bir din -adam olmanın dini- halinde uygulana gelmektedir: "Adamlık Dini".

Allah'ın Kuran'da tarif ettiği tavır ve ahlakın bu dinde kesinlikle yeri yoktur. Zaten adamlık dini, Kuran ahlakının hakkıyla yaşanmadığı ortamlarda doğmakta ve gelişmektedir.

"Adam olmak" Müslüman olmanın, Allah'a inanmanın, güzel ahlaklı olmanın dışında apayrı bir kavramdır. Adam olmak için Kuran ahlakını yaşamak, yaşatmak gibi özellikler yeterli değilse de bir ölçüye kadar dindar olunmasının da bir mahsuru yoktur. Ancak, bazı dini adet ve merasimlere katılmanın dışında Kuran'ın tamamını içeren bir ahlaka sahip olmak, kişiyi "adam" yapmaktan ziyade "sofu" ya da "yobaz" yapacaktır.

Adamlık adabı topluma kabul edilmenin giriş kartı gibidir. Doğal bir kabulü vardır ve bu bütün uluslar tarafından imzalanmış bir anlaşma, ortak bir dil gibi uygulanır. Adam olmanın kurallarına riayet edilmesi şarttır. Toplum ancak bundan sonra, adam olunduğunu tescil edecektir.

İnsanın hayattaki temel amacının Allah'ın rızası olması ise, diğer insanlarla olan ilişkilerini de kuşkusuz temelden değiştirir. Az önce belirttiğimiz gibi, diğer insanlara karşı müstakil bir sorumluluk hissi yoktur. Ama Allah, diğer insanlara nasıl davranılması gerektiğini haber vermiştir ve Allah'a karşı duyulan sorumluluk, diğer insanlara karşı da en adaletli, en doğru, en dürüst tutumun gösterilmesini sağlar.

Adamlık dininin mensupları, bu dünyaya Allah'a kulluk etmek için geldiklerini, O'ndan başka İlah olmadığını, tek kurtuluşun Allah'ın rızasını kazanmak olduğunu bilmezler. Oysa bizi yaratan, bize annelerimizin rahminde şekil ve suret veren, bizi dünyaya yerleştiren, bu dünyayı bizim için döşeyip-hazırlayan, bizi rızıklandıran, bizi yaşatan ve öldürecek olan Allah'tır. Bizim Allah'tan başka hiçbir velimiz, Rabbimiz, sahibimiz, ilahımız yoktur. Allah'tan geldik ve O'na gidiyoruz.

Madem varlığımızın asıl mahiyeti budur, o halde geçici bir süre kalacağımız dünyanın küçük menfaat hesaplarına girmek, dünyada birbirimize "hava atmak", yok olmaya mahkum olan mal ve mülke hırsla bağlanmak, Allah'ın dini dışında kendimize başka yol göstericiler, başka amaçlar seçmek, akıl karı değildir. Ahirette Allah'ın rahmetini ve cennetini kazanmamız, bu dünya üzerinde de huzurlu bir hayat sürmemiz, ancak Allah'ın yoluna tabi olmamız, "Allah'ın ipine sımsıkı sarılmamız" ile mümkün olabilir.

"Sizin tümünüzün dönüşü O'nadır. Allah'ın vaadi bir gerçektir. İman edip salih amellerde bulunanlara, adaletle karşılık vermek için yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O'dur. İnkâr edenler ise, küfürleri dolayısıyla, onlar için kaynar sudan bir içki ve acı bir azab vardır."
(Yunus Suresi, 4)


PEYGAMBERLER TARİHİ

Hazreti Musa

Tur Dağı'nın yakınından geçen Hz. Musa'nın bir ateş gördüğünü Allah Kuran'da haber verir. Hz. Musa bu ateşi gidip getirebileceğini, ondan ısınabileceklerini ya da orada bulunan kişilerden bir haber alabileceğini düşünür. Allah bu olayı bize şu şekilde bildirmektedir:

"Böylelikle Musa, süreyi tamamlayıp ailesiyle birlikte yola koyulunca, Tur tarafında bir ateş gördü. Ailesine: "Siz durun, gerçekten bir ateş gördüm; umarım ondan ya bir haber ya da ısınmanız için bir kor parçası getiririm."
(Kasas Suresi, 29)

Musa kıssasındaki bu olay, bizlere Hz. Musa'nın bir başka örnek tavrını göstermektedir. Hz. Musa, etrafındaki olayları dikkatli bir biçimde izleyen, karşılaştığı olaylardan sonuç çıkarabilen bir insandır. Bunun sebebi ise, olayları Allah'ın bir kadere göre yarattığını bilmesidir.

Hz. Musa gördüğü herşeyi Allah'ın hikmetle yarattığını bildiği için olaylardan ve nesnelerden istifade etmek mantığıyla yaklaşmıştır. Dağda bir ateş görüp bu gördüğü olayı değerlendirmesi ve ateşin yanına gitmesi dikkatli mümin tavrının bir örneğidir. Hz. Musa'nın, ateşin yanına giderken ailesinin güvenliğini düşünerek onları yanına almaması ve tek başına gitmesi de yine Allah'ın ona verdiği aklın bir örneğidir.

Allah'ın Hz. Musa İle Konuşması

Hz. Musa Tur Dağı'ndaki ateşin yanına vardığında, çok büyük bir gerçekle yüz yüze geldi. Allah, Hz. Musa'ya bir çalıdan seslendi ve ona vahiyde bulundu. Allah Kuran'da Hz. Musa'ya olan bu ilk vahyini şöyle haber verir:

"Derken oraya geldiğinde, o kutlu yerdeki vadinin sağ yanında olan bir ağaçtan: "Ey Musa, Alemlerin Rabbi olan Allah benim;" diye seslenildi."

(Kasas Suresi, 30)

Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi:

"Ey Musa.""Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın."
"Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle."
"Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl."

(Taha Suresi, 11-14)


Ayette bildirildiği üzere Allah Hz. Musa'ya onu elçi olarak seçtiğini bildirmiştir ve insanın dünyada ulaşabileceği en şerefli makamla şereflendirmiştir.

ALLAH'IN SIFATLARI
"Fasıl"

"Gerçekten iman edenler,Yahudiler, yıldıza tapanlar (Sabii) Hıristiyanlar, ateşe tapanlar (Mecusi) ve şirk koşanlar; şüphesiz Allah, kıyamet günü aralarını ayıracaktır. Doğrusu Allah, herşeyin üzerinde şahid olandır.''
(Hac Suresi, 17)

İnsanlardan kimi dünya hayatı boyunca dünyevi amaçlar edinir, Allah'ı unutup dünya çıkarlarının peşine düşerler. Allah'a ortak koştuğu bu putları razı etmek, onların hoşnutluğunu kazanabilmek için çaba harcar ve bu şekilde son derece karlı bir iş yaptığını düşünürler.

İnsanlardan kimi de tüm hayatını Allah'ı razı etmek için geçirir. Tek amacı doğru yola ulaşabilmek, Allah'ın razı olacağı salih amellerde bulunmak, O'nun tavsiye ettiği üstün ahlakı üzerinde taşıyabilmektir.

Bambaşka yollar edinen bu insanların arasını Allah, kıyamet günü ayıracak, her birine yapmakta olduklarını bildirecektir. O gün, herkesin işlediklerinin hiçbir eksiltme yapılmadan kendisine tastamam ödendiği gündür. O gün, Allah'ın sonsuz adaletinin tecelli ettiği gündür... Allah bir ayette şöyle buyurmaktadır:

"Şüphesiz, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında 'hükmünü verip ayıracaktır."

(Secde Suresi, 25)

"Amellerinizi Allah için halis kılınız. Zira Allah-u Teala ancak Kendisi için ihlasla yapılan amelleri kabul eder. "
Hz. Muhammed (S.A.V.)

KURAN BİLGİSİ


Kuran'da Temel Kavramlar

Şükretme Kuran'da Önemli İbadetlerdendir

Şükür, bir nimeti verene teşekkür etmek, memnuniyetini ve minnettarlığını belirtmek, verilen nimetin değerini bilmek, takdir etmek manasına gelir. Söz konusu olan Allah'a şükretmek olunca, şükrün bu genel tarifine, her türlü nimetin tek sahibinin Allah olduğunun ve herşeyin yalnızca O'ndan geldiğinin şuurunda olmayı, bunu kalple ve dille ifade etmeyi de eklemek gerekir. Şükretmenin tersi ise Kuran'da, nankörlük anlamına gelen "küfür" terimiyle tanımlanır. Yalnızca bu tanım bile şükretmenin Allah katında ne kadar önemli bir ibadet olduğunu ve bu ibadetten uzaklaşmanın insanı ne kadar kötü bir konuma soktuğunu göstermesi açısından yeterlidir.

Şükür, Kuran'da üzerinde en çok durulan konulardan biridir. Yetmişe yakın ayette şükretmenin öneminden bahsedilir, müminlere şükretmeleri hatırlatılır, şükredenlerin ve şükretmeyenlerin örnekleri verilir, akıbetleri anlatılır. Şükrün Kuran'da bu derece önemle vurgulanmasının nedeni, bunun imanın ve tevhidin en büyük göstergelerinden biri olmasındandır. Allah bir ayetinde şükretmenin, "yalnızca Kendisine kulluk etme"nin şartı olduğunu belirtir:

"Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, (yine yalnızca) Allah'a şükredin."
(Bakara Suresi,172)

Kibir, haset ve kıskançlığından ötürü kıyamete kadar tüm yaşamını insanları saptırmaya adamış olan şeytan, insanın şükürden uzaklaşmasını kendisi için yeterli ve büyük bir başarı olarak görmektedir. Şeytanın ana hedeflerinden birinin insanları şükürden alıkoymak olduğu dikkate alındığında, şükretmeyen bir kimsenin nasıl büyük bir sapkınlık içinde olduğu daha iyi anlaşılır.

Şükür imtihanın bir parçasıdır. Allah insana katından sayısız nimetler verir, ona nasıl davranması gerektiğini bildirir ve onun bu nimetler karşısındaki tavrını dener. İnsan da artık ya şükredenlerden olur ya da nankörlerden.

Azabın temelinde de şükretmemek vardır. Allah, Kuran'da şükreden ve iman edenler için azabın söz konusu olmadığını müjdelemektedir.

SAKIN UNUTMAYIN

Allah'a Dua Etmeyi Unutmayın

Dua eden insan karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durum ve tüm olaylar karşısında, kainatın Yaratıcısı ve hakimi olan Allah'a teslim olmuş demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi Allah'a dayandığını, O'nun tüm işleri hayır ve hikmetle yarattığını bilmek ve sadece Rabbimize dua etmek, iman edenler için ferahlık ve güven kaynağıdır.

Duanızda gerçekten samimi olmayı, içten bir ihtiyaçla Allah'a yönelmeyi unutmayın. Çünkü Allah insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen, işitendir. İnsanın içinden geçirdiği ya da çevresindeki insanlardan sakladığı her düşünceyi Allah bilir. Ancak insanların büyük bir bölümü Allah'ın tüm dualara ve isteklere şahit olduğunun farkında değildir. Bu son derece yanlış bir düşüncedir. İnsanın içinden geçen her düşünceye, diliyle ifade ettiği her isteğe Allah şahittir ve karşılık verir. Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:

"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar."

(Bakara Suresi, 186)

Siz Allah'ın yardımından asla kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek Rabbimize dua etmeyi unutmayın ve mutlak surette Allah'a güvenin. Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

İsraf Etmekten Sakınmak

Allah'ın verdiği nimetin değerini takdir edememek, verilen nimetleri kullanırken bilinçsizce hareket etmek israfa neden olabilir. Allah insanları bu konuda şöyle uyarmaktadır: "... İsraf ederek saçıp-savurma. Çünkü saçıp-savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür." (İsra Suresi, 26-27)

Nimetin değerini bilmemek, hakkını vermemek, Allah'ın lütuf ve ikramına karşı nankörlük etmek olur. Nankörlük, şeytanın temel vasfı olduğundan, israf ederek nankörlük yapanlar da şeytana uymuş olurlar. Verilen tüm nimetlerin, insanın şükrünü daha da artırması gerekirken, ziyan etmek, nimeti veren Allah'ın eşsiz lütfunu gereği gibi takdir edememek demektir. Bunun ahirette umulmadık bir karşılığı olabilir. Allah bu kişileri cennetinden, rahmetinden ve nimetlerinden uzak bırakabilir.

Cennet Allah'ın sonsuz nimetleriyle donatılmış ihtişam dolu bir yerdir. Ancak, daha bu dünyadaki nimetlere duyarsız kalan, kıymetini bilmeyen, Allah'a gereği gibi şükredemeyen bir kimsenin cennet nimetlerini hakkıyla takdir edip Allah'ı yüceltmesi de mümkün değildir. Cenneti hak edebilmek için öncelikle dünya hayatında bu üstün ahlakı kazanabilmek gerekmektedir. Açıkça görülen bir sefahat ortamı olmasa bile, ufak tefek şeylerde israf yapmak, nimeti hor kullanmak, ziyan olmasına, zarar görmesine sebep olmak, bildiği halde baştan zararı engelleyici tedbirleri almamak gibi hareketler de yine nimete nankörlük hükmüne girebilir. Bunların tümü iman edenlerin kaçınması gereken durumlardır.

GERİ