|
Gücümüz
Yettiğince Allah'tan Korkmak
Müminler Allah'tan
korkmanın, tıpkı namaz kılmak, oruç tutmak gibi "farz kılınmış"
bir ibadet olduğunu bilir ve bu ibadetlerini en güzel biçimde yerine
getirmeye çalışırlar.
Korku bir çok insan için negatif anlam taşıyan, sakınılan bir duygudur.
Oysa iman edenler bu duyguyu yaşamak için dua ederler.
Müminler Allah'a olan korkularının artması için dua ederler. Çünkü
Allah korkusu dünya hayatının imtihan ortamında müminin en büyük
dayanağı olacaktır. Allah korkusu kişiyi, her anında Allah'ın istediği
gibi davranmaya, O'nu hoşnut etmeye çalışmaya, şeytanın ve nefsinin
isteklerinden sakınmaya, onların hile ve oyunlarına karşı uyanık
ve tedbirli olmaya sevk edecektir. Bu da, insana kendi sınır tanımaz
isteklerini uygulatmaya çalışan nefsin ve şeytanın hiç işine gelmeyen
bir durumdur.
Allah Korkusu Nasıl Olur?
Allah Kuran'da insanlara
kendi sonsuz kudretini, makamının yüceliğini ve üstünlüğünü, Kendisine
karşı gelenler için hazırladığı azabın şiddetini ve büyüklüğünü
detaylı olarak anlatmıştır. Allah bir ayette şöyle buyurur;
"Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup-sakınmak gerekiyorsa
öylece korkup-sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir
din ve tutum üzerinde) ölmeyin."
(Al-i İmran Suresi, 102)
Artık bundan sonra kişiye düşen samimi olarak bu gerçekleri derin
derin tefekkür etmesi, niyetinde ve yaptığı işlerde hep bu gerçeklerin
bilincinde bir tavır göstermesidir. Bunu da ayette belirtildiği
gibi gücünün yettiği derecede yapmaya çalışmalıdır. Yani gücünün
yettiğince Allah'ın büyüklüğünü takdir etmeli, gücü yettiğince tehdit
ettiği azabın, diğer bir deyişle cehennem azabının büyüklüğünü tefekkür
etmelidir. Bunun sonucunda ise kalbinde doğal olarak korku oluşacaktır.
Böylece mümin Allah'ın Kuran'da haram kıldığı fiilleri yapmaktan
gücü yettiğince korkup sakınacaktır. Zira korkup sakınması gerekenleri
de Kuran'da kendisine detaylı olarak bildirmiştir:
" Böylece Biz onu, Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve
onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar
ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur."
(Taha Suresi, 113)
Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta daha vardır: Allah
korkusu elde edilmesi zor olan, birtakım aşamalardan geçerek kazanılacak
bir his değildir. Aksine şuuru açık, düşünen her insanın aksi mümkün
olmayacak şekilde derinden hissettiği bir duygudur. Bir insanın
gerçek Allah korkusunu elde edebilmesi için samimi tek bir tefekkürü
bile yeterli olabilir. Yalnızca bir an ölümü, ölümden sonra karşılaşacaklarını
düşünmesi sonucunda, Allah'a karşı saygı dolu bir korku hissedebilir.
Bu, tamamen insanın düşünmesine ve aklını kullanmasına bağlıdır.
Korkuya Eşlik Eden Duygu: Umut
Mümin Allah'tan korkarken
Allah'ın şefkatini, merhametini, bağışlayıcılığını, O'nun lütfeden,
tevbeleri kabul eden olduğunu da hatırından çıkarmaz. Bu da onun
korkarken, bir yandan da içinde çok şiddetli bir umut taşımasına
sebep olur. İçindeki Allah korkusu, Allah'ın bu sıfatlarını da çok
derin ve geniş bir biçimde tefekkür etmesine, Allah'ın üstünlüğünü
ve büyüklüğünü çok daha iyi takdir edebilmesine, dolayısıyla Allah'a
daha fazla yakınlaşmasına vesile olur. Allah'ın merhametinin, şefkatinin,
bağışlamasının büyüklüğünü daha iyi idrak eder. Gerçek mümin Allah'a
korku ve umut dolu bir ruh hali içinde yönelir ve dua eder:
"Onların yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku
ve umutla dua ederler ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden
infak ederler."
(Secde Suresi, 16)
Allah'tan Korkanların Göreceği Karşılık
Allah'tan korkup
sakınanlar, ahirette her türlü korkudan emniyete kavuşacaklar ve
Rabbimizin korumasında ve inayetinde bir yaşam süreceklerdir. Tüm
hayatları boyunca kıyamet saatinden, hesap gününden ve cehennemden
içleri titreyerek korkan müminler, o gün geldiğinde her türlü korkudan
uzak tutulacaklar ve güvende olacaklardır. Allah bunun müjdesini
daha dünyadayken ayetleriyle verirken, o gün geldiğinde de kullarına
hitap edecek ve daha nice müjdeler verecektir.
İman eden ve Allah'tan korkup sakınanlar, ahirette cennetle müjdelendikleri
gibi, bu dünyada da Allah'ın lütuf ve ikramından, nimetlerinden
en güzel şekilde yararlandırılırlar.
"Allah'ın sana verdiği ile ahiret yurdunu ara, dünyadan
da kendi payını unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de
ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk
yapanları sevmez."
(Kasas Suresi, 77)
KURAN MUCİZELERİ
Genlerdeki Programlanma
Sperm ile yumurta
birleştiklerinde oluşan ilk hücre ile beraber, insanın hayatının
sonuna kadar her hücresinde şifresini taşıyacağı DNA molekülünün
de ilk kopyası oluşmuş olur.
"(Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı
da onu 'bir ölçüyle biçime soktu.' Sonra ona yolu kolaylaştırdı."
(Abese Suresi, 18-20)
Yukarıdaki ayette "ölçüyle biçime soktu" olarak çevrilen
"kadderehu" kelimesi, Arapçada "kadere" fiil
kökünden gelmektedir ve "ayarlamak, ölçüp biçmek, planlamak,
programlamak, geleceğini görmek, Allah'ın birşeyi (kaderde) yazması"
anlamlarına gelmektedir.
Bilindiği gibi babanın sperm hücresi, annenin yumurta hücresini
döllediğinde, doğacak bebeğin bütün kalıtsal özelliklerini belirlemek
üzere babanın ve annenin genleri birleşir. Bu binlerce genden her
birinin özel bir işlevi vardır. Saç ve göz rengini, boyunun uzunluğunu,
yüzünün biçimini, iskelet çatısını; iç organlardaki, beyin, sinirler
ve kaslardaki sayısız ayrıntıyı belirleyen genlerdir. Tüm fiziksel
özelliklerin yanı sıra, hücrelerde ve vücutta meydana gelen binlerce
farklı olay ve sistemin kontrolü de genlerde kayıtlıdır. Örneğin,
insanın kan basıncının alçak, yüksek veya normal olması bile genlerdeki
bilgilere bağlıdır.
Sperm ile yumurta birleştiklerinde oluşan ilk hücre ile beraber,
insanın hayatının sonuna kadar her hücresinde şifresini taşıyacağı
DNA molekülünün de ilk kopyası oluşmuş olur. DNA, hücre çekirdeğinde
titizlikle korunan oldukça büyük bir moleküldür ve bu molekül yukarıda
bahsettiğimiz genleri içeren, insan vücudunun bir nevi bilgi bankasıdır.
Döllenmiş yumurta dediğimiz ilk hücre, bundan sonra DNA'da kayıtlı
program doğrultusunda çoğalır ve bir insana dönüşmek üzere vücuttaki
dokuları, organları oluşturmaya başlar. İşte bu kompleks yapılanmanın
koordinasyonu, DNA molekülü -karbon, fosfor, azot, hidrojen ve oksijen
gibi atomlardan oluşan bir molekül- tarafından sağlanır.
DNA'da kayıtlı bulunan bilginin kapasitesi ise bilim adamlarını
hayrete düşüren boyutlardadır. İnsanın tek bir DNA molekülünde tam
bir milyon ansiklopedi sayfasını veya yaklaşık 1000 kitabı dolduracak
miktarda bilgi bulunur. Bir başka deyişle her bir hücrenin çekirdeğinde,
insan vücudunun işlevlerini kontrol etmeye yarayan bir milyon sayfalık
bir ansiklopedinin içerebileceği miktarda bilgi kodlanmıştır. Bir
benzetme yapacak olursak, dünyanın en büyük ansiklopedilerinden
birisi olan 23 ciltlik Encyclopedia Britannica'nın bile toplam 25
bin sayfası vardır. Mikroskobik hücrenin içindeki, ondan çok daha
küçük bir çekirdekte bulunan bir molekülde, milyonlarca bilgi içeren
dünyanın en büyük ansiklopedisinin 40 katı büyüklüğünde bir bilgi
deposu saklı durmaktadır. Bu da yaklaşık 1000 ciltlik, dünyada başka
eşi, benzeri olmayan dev bir ansiklopedi demektir.
DNA'nın yapısının 1953'te Francis Crick tarafından keşfedildiği
göz önünde bulundurulacak olursa, embriyologların 19. yüzyılın sonuna
kadar tartışamadıkları "genetik planlama" kavramına, Kuran'da
1400 sene öncesinden işaret edilmesi, kuşkusuz Kuran'ın Allah'ın
sözü olduğunun delillerindendir.
Kuran'da Ebced Hesabı
Arapça alfabedeki
her harfin sayısal bir değeri vardır. Yani Arapçada her harf bir
rakama karşılık gelir. Bundan istifade edilerek çeşitli hesaplamalar
yapılır. İşte yapılan bu hesaba "ebced hesabı" ya da "hisab-ı
cümel" denir.
Ebced alfabe düzeninin
her bir harfinin bir rakama karşılık gelmesinden faydalanan Müslümanlar,
bunu çeşitli sahalarda kullanmışlardır. Cifr ilmi de bu yöntemlerden
birisidir.
Cifr; İstikbalde muhtemel olacak işlerden haber veren ilmin adıdır.
Buna göre sembolik şekiller ve harflerin ebced sayı karşılıkları
üzerinde yapılan yorumlar, bu sahayla meşgul olan kimselerin başvurdukları
yollardan biridir. Ebced ile cifr yöntemleri arasındaki en önemli
fark: Ebced gerçekleşmiş olanın, cifr ise gerçekleşmesi muhtemel
olanın ilmidir.
İşte söz konusu bu ebced yöntemiyle, Kuran'da geçen bazı ayetler
incelendiğinde, bu ayetlerin anlamlarına uygun olarak birtakım tarihlere
denk geldiğini görürüz. Ve bu ayetlerde bahsedilen olayların, ebced
hesaplarıyla elde edilen tarihlerde gerçekleştiğini gördüğümüzde
ise, söz konusu ayetlerde olaya ilişkin gizli bir işaret bulunduğunu
anlarız. (Doğrusunu en iyi Allah bilir.)
1969 Yılında Ay'a Çıkılmasına Allah Kuran'da işaret etmektedir
"Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı."
(Kamer Suresi, 1)
"Şakka" kelimesi Arapçada "ikiye yarılma, ayrılma"
manasından başka "çizilme, kabartma, toprağı sürme, toprağın
kazılması" gibi manalarda da kullanılmaktadır:
"Biz şüphesiz, suyu akıttıkça akıttık, sonra yeri yardıkça
yardık; böylece onda taneler bitirdik, üzümle, yoncalar, zeytinler,
hurmalar, boyları birbiriyle yarışan ve içiçe girmiş ağaçlı bahçeler.
Meyveler ve otlaklıklar."
(Abese Suresi, 25-31)
Görüldüğü gibi bu ayette "şakka" kelimesi "ikiye
yarılma, ayrılma" manasında değil, "toprağın yarılıp,
çeşitli ekinlerin bitmesi" manasında kullanılmıştır. "Şakka"
kelimesi bu şekilde değerlendirildiğinde (Kamer Suresi, 1. ayetinde
geçen) "Ay'ın yarılması" anlamı yanında, aynı zamanda
1969 yılında Ay'a çıkma olayında Ay toprağı üzerinde yapılan faaliyetler
de anlaşılır. (En doğrusunu Allah bilir.) Nitekim bu konuda çok
önemli bir işaret daha vardır. Kamer Suresi'nde geçen bu ayetin
bazı kelimelerinin ebcedi bizlere 1969 rakamını vermektedir. Bu
hesaplama yönteminde vurgulanması gereken önemli bir nokta da, yapılan
hesaplamalarda çok büyük ya da çok ilgisiz sayıların çıkma olasılığıdır.
İlgili sayının elde edilme ihtimali son derece zayıf olmasına rağmen,
böylesine net bir rakamın hesaplanması oldukça dikkat çekicidir:
"...Saat yakınlaştı ve Ay yarıldı..."
HİCRİ: 1390 MİLADİ: 1969
1969'da Amerikalı astronotlar Ay üzerinde incelemeler yapmış, Ay'ın
toprağı çeşitli aletlerle kazılmış, yarılmış ve örnek alınarak Dünya'ya
getirilmiştir.
"Allah, her dişinin neyi yüklendiğini (neye hamile kaldığını)
ve döl yataklarının neyi eksiltip neyi eklediğini bilir. O'nun katında
herşey bir miktar (ölçü) iledir."
(Rad Suresi, 8)
KIYAMET ALAMETLERİ
Savaşlar ve Anarşi
Peygamberimiz (sav),
Ahir Zaman'ın özelliklerini anlattığı bir hadisinde şunları haber
vermiştir:
"Dünya hercü merc içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde,
yollar kesildiğinde, bazıları bazılarına hücum ettiğinde...…"
(Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri)
"Hercü merc" kelimesinin sözlüklerdeki karşılığı "darmadağınıklık,
karmakarışıklık" anlamlarıdır ve hadiste bu durumun belirli
bir bölge ile sınırlı kalmayıp, dünyanın her tarafına yayılacağı
belirtilmektedir. Yolların kesilmesi ve bir kısım insanların diğerlerine
saldırmaları da hadiste işaret edilen çağın belirtileri arasında
sayılmaktadır.
Başka bir hadiste de yukarıdaki olay benzer şekilde yer almaktadır.
"kıyamet yaklaşır,… herc çoğalır" diyen Peygamberimiz
(sav)'e "herc"in ne olduğu sorulmuş, O da "herc öldürmelerdir"
yanıtını vermiştir. (Kur'an ve Sünnette Kiıyamet ve Ahiret,
s. 172 )
Peygamberimiz (sav)'den bu konu hakkında bizlere ulaşan diğer hadisler
de şunlardır:
"Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır."
(Suyuti, Cami'üs Sagir, 3/211; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
2/492)
"Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır:… ölümler
ve katliamlar yaygın hale gelecek…" (Camiü's-Sagir, 3:211,
Müsned, 2:492, 4:391, 392)
Yukarıdaki hadislerin incelenmesi bizleri önemli bir sonuca götürmektedir.
Peygamberimiz (sav), sözünü ettiği çarpışmalar, kargaşa ve katliamlar
ile tüm yeryüzünü kaplayan savaşları ve terör eylemlerini tasvir
etmekte, bu olayların da bir kıyamet alameti olduğunu belirtmektedir.
Geride kalan 14 asırlık döneme baktığımızda görürüz ki, 20. yüzyıldan
önceki savaşlar bölgesel kalmışlardır. Tüm dünya halklarını, siyasi
mekanizmalarını, ekonomilerini, sosyal yapılarını etkileyen savaşlar
ise yakın geçmişte yaşanan iki dünya savaşı olmuştur. I. Dünya Savaşı'nda
20 milyondan, II. Dünya Savaşı'nda da 50 milyondan fazla insan ölmüştür.
II. Dünya Savaşı'nın aynı zamanda, tarihin en kanlı, en büyük ve
en yıkıcı savaşı olduğu bilinen bir gerçektir.
Çağımızın modern savaş teknolojisi, nükleer, biyolojik ve kimyasal
silahları savaşların etkilerini tarihte görülmemiş boyutlara taşımıştır.
Hatta geliştirilen kitle imha silahları nedeniyle dünyanın üçüncü
bir dünya savaşını kaldıramayacağı da genel kabul görmüştür. II.
Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı,
Arap-İsrail Savaşları, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşı çağımızın
en önemli olayları arasındadır. Bölgesel savaşlar, çatışmalar ve
iç savaşlar aynı anda dünyanın birçok bölgesinde yıkıcı sonuçlara
neden olmaktadır. Bosna, Filistin, Çeçenistan, Afganistan, Keşmir
ve daha pek çok yerde yaşanan sorunlar insanlığı etkilemeye devam
etmektedir.
Konuyla ilgili ayetlerde de çıkarmamız istenen dersler yer almaktadır.
Allah Rum Suresi'nde insanların yaptıkları şeyler dolayısıyla yeryüzünde
karışıklıkların ortaya çıktığını şöyle bildirmektedir:
"İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada
ve denizde fesad (karışıklık, kötülük) ortaya çıktı. Umulur ki dönerler
diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır."
(Rum Suresi, 41)
Şunu da eklemek gerekir ki, ayette önemli bir hatırlatma yapılmaktadır.
İnsanların yaptıkları yanlışlardan kaynaklanan acı ve üzüntüler,
onları hatalarından döndürmesi için birer fırsat mahiyetindedir.
Kısacası, "dünyanın
hercü merc içinde kaldığı" dönem içinde bulunduğumuz çağda
tam anlamıyla yaşanmış ve neticede bir kıyamet işareti daha bu şekilde
tecelli etmiştir. Aynı zamanda bu işaret, insanlara bir an önce
Kuran ahlakını yaşamaları için yapılan önemli bir uyarı olmuştur.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Müslüman-Türk Varlığı
İç Çatışmaların Ortasındaki Fakir Ülke Somali (1. Bölüm)
Somali dendiğinde
çoğu insanın aklına gazetelerde görmeye alıştığı felaket haberleri
gelir. Milyonlarca insanın karşı karşıya kaldığı açlık felaketi,
kolera gibi salgın hastalıklar, susuzluk, iç çatışmalar, kabile
savaşları, siyasi istikrarsızlık adeta Somali halkının hayatının
bir parçası olmuştur. İnsani yardım örgütlerinin yaptıkları yardımlar
halkın içinde bulunduğu durumu çözmekten çok uzaktır; sadece anlık
çözümler içermektedir. Ülkedeki huzuru sağlama bahanesiyle yapılan
siyasi müdahaleler ise huzur ve barışı sağlamaktan ziyade, kaosu
ve çatışmaları artırmaktadır.
Somali'deki bu kaosun temeli, sömürgecilik dönemine kadar uzanmaktadır.
Mekkeli müşriklerden kaçan Müslümanların Habeşistan'a hicret etmesiyle
İslamiyet'le tanışan Somali, 19. yüzyılda İngiltere tarafından sömürgeleştirilmeye
başladı. Bu dönemden sonra Müslüman Somali halkı savaşlar, çatışmalar,
açlık ve salgın hastalıklar gibi felaketlerden kurtulamadı. 1884
yılında İngilizlerin Kuzey Somali'yi, 1887'de İtalyanların Güney
Somali'yi işgal etmesiyle diğer pek çok Müslüman ülkede olduğu gibi
Somali'de de zulüm ve baskı dönemi başlamıştır.
Uzun süren bir sömürge döneminden sonra 1960 yılında bağımsızlığını
kazanan Somali'nin Cumhurbaşkanlığına Aden Abdullah getirildi. Ancak
Somali'de adil ve istikrarlı bir yönetim kurulmasına ve güçlenmesine
izin verilmedi. 1969 yılında bir darbe ile iktidarı ele geçiren
Tümgeneral Muhammed Siad Barre parlamentoyu dağıtarak, tüm siyasi
partileri kapattı. Gerçekleştirmeye çalıştığı sosyalist düzen için
en büyük fikri muhalefetin İslam dini olduğunu düşünen Siad Barre,
İslami kitapların, dergi ve gazetelerin yayınlanmasını yasakladı.
Yasağa karşı çıkan birçok Müslüman düşünür ve alimi idam ettirdi.
1991'de ülkede başlayan iç çatışmaların ardından can güvenliği gerekçesiyle
ülkeyi terk eden Barre'nin ardından büyük bir iç savaş başladı.
İç savaş sırasında çoğunluğu Müslüman 1 milyon Somalili çeşitli
Afrika ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Bakıcılık Yapan Hayvanlar
Canlıların kendilerine
ait olmayan yavrulara bakmaları, onların sorumluluklarını üstlenmeleri
evrimcilerin iddialarını tamamen geçersiz kılan delillerden biridir.
Canlılar kendi yavrularının yanısıra başka canlıların yavrularına
da bakarlar. Bu durum evrimcilerin iddialarını tamamen geçersiz
kılan delillerden biridir. Akla ve bilince sahip olmayan bu canlılara
davranışlarını ilham eden yüce Allah'tır.
Memeli grupları çoğunlukla yakın aile bağları kurarlar. Örneğin
tipik bir kurt sürüsü bir erkek ve bir dişiyi, yeni doğan yavruları
ve belki de önceki doğumdan olan bir veya iki genci içerir.
Bir sürüdeki bütün yetişkin memeliler yavruları savunmada birbirlerine
yardımcı olmaktadırlar. Bazen sürüdeki dişilerden biri "bebek-bakıcılığı"
için gece boyunca yuvada kalır. Böylelikle yavruların annesine,
sürünün geri kalanı ile beraber ava gitmesi için fırsat tanır.
Afrikalı av köpekleri de her biri yaklaşık on hayvandan oluşan benzer
sürüler içinde yaşarlar. Erkekler ve dişiler yavruların korunması
ve beslenmesi konusunda iş bölümü yaparlar. Hatta yavrulara bakmak
için adeta yarışırlar. Bir avı öldürdükten sonra, avlarını sırtlanlardan
korumak amacıyla yetişkinler, yavruların etrafında daire oluştururlar
ve ilk olarak yavruların beslenmesine izin verirler. Babun sürüsünde
ise genellikle grubun lideri hasta veya yaralı babuna yardım eder.
Yetişkin babunlar, anne veya babası olmayan bir yavruyu evlat edinebilirler.
Öksüz yavrunun sürünün içinde kendileriyle birlikte yürümesine ve
gece yanlarında kalmasına izin verirler.
Sürü yer değiştirirken
eğer annesinin sırtında taşıyamayacağı kadar küçük bir yavru varsa
anne yavrusunu elinden tutarak yürütmek zorunda kalır. Ancak yavru
çabuk yorulduğu için sık sık durulması gerekir. Bu da sürüden geri
kalmalarına neden olur. Bunu fark eden grup lideri hemen geri döner,
anne babunun yanında ilerlemeye ve yavru durdukça onlarla durmaya
başlar.
Çakallar genellikle sütten kesildikten sonra da anneleriyle kalırlar
ve annelerinin kendilerinden sonra doğurduğu yavrulara bakarlar.
Yardımcı çakal yavrulara yiyecek getirerek ve vahşi hayvanları yuvadan
uzak tutarak yavrulardan birçoğunun hayatta kalmasına yardımcı olur.
Kardeşlerine bakan canlıların tek örneği çakallar değildir. Su tavuğu
ve pencere kırlangıcı türlerinde de ilk yuvadaki yavrular, ikinci
yuvada yeni doğmuş olanların büyümelerine yardımcı olurlar.
Birçok arı kuşu çifti ise, başka bir çifte yavrularının bakımında
yardımcı olurlar. Bu tür yardımlaşmalar, kuşlar arasında çok sık
görülür. Canlıların kendilerine ait olmayan yavrulara bakmaları,
onların sorumluluklarını üstlenmeleri ise evrimcilerin iddialarını
tamamen geçersiz kılan delillerden biridir. Zira evrimciler fedakarlıkta
bulunan hayvanların, genlerini bir sonraki nesle aktarma kaygısıyla
hareket ettiklerini, dolayısıyla fedakarlık gibi görünen davranışların
aslında bencilliklerinden kaynaklandığını iddia ederler. Ancak hayvanlar
sadece kendi genlerini taşıyan canlılara değil, diğer ihtiyaç içindeki
canlılara da yardımda bulunmaktadırlar. Yani evrimcilerin "Bencil
Gen" teorisi de diğer teorileri gibi bilimsel bir değer taşımamaktadır.
Akla ve bilince sahip olmayan bir canlının genlerini bir sonraki
nesle aktarma kaygısı taşıması zaten imkansızdır. Canlının genlerinin
böyle bir kaygı için programlandığını iddia etmek ise, bu programı
gerçekleştiren bir aklın ve bilincin varlığını kabul etmektir.
Açıktır ki doğada,
karşımıza çıkan her canlı ve bu canlıların sahip olduğu özellikler
üstün güç sahibi bir Yaratıcının varlığını açıkça göstermektedir.
İşte o Yaratıcı, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah'tır.
Susuzluğa
Dayanıklı Muhabbet Kuşları
Yabani muhabbet kuşları
Avustralya'nın fazla yağmur almayan bozkırlık bölgelerinde yaşar.
Su ihtiyaçlarını yedikleri tohumlardan karşıladıkları için bu kuşlar
hava son derece kurak da olsa 1 ay boyunca hiç su içmeden rahatlıkla
yaşayabilir. Yabani muhabbet kuşlarının hayatlarında suyun çok önemli
bir yeri vardır. Örneğin yeterli miktarda su bulamadıkları zaman,
yavru yapmayı durdururlar ve su için yeni yerler aramaya çıkarlar.
Yeterli büyüklükte su birikintisi bulduklarında olabildiğince hızlı
bir şekilde yumurtlamaya başlarlar. Görüldüğü gibi Allah bu kuşları
yaşadıkları ortama en uygun özelliklerle yaratmıştır.
Penguenlerin Fedakarlığı
Öldürücü kış şartlarında
erkek penguenler aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan
kuluçkaya yatarak yavruları için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar.
Her insan anne şefkatinin ne kadar güçlü olduğunu bilir. Peki bu
üstün özellikler yalnızca insanlarda mı vardır? İmparator penguenleri
de kışın çok sert geçtiği ve buzullarla kaplı Antarktika'da yavruları
için hayranlık fedakarlıklarda bulunurlar. Onların doğumundan önce
ve sonra, ölümü göze alarak, doğacak yavruları için sıfırın altında
60 derecede, aç bir şekilde kımıldamadan kuluçkada beklerler. Üstelik
sadece anne penguen değil, baba penguen de bu konuda oldukça fedakardır.
Yumurtalarını koruma konusunda büyük bir azim, görülmemiş bir sabır
ve şaşılacak derecede dayanıklılık gösterirler. Mart ve Nisan aylarında
(bu Antarktika'da kışın başlangıcı demektir) üremek ve yavrularını
yetiştirebilmek için uygun olan bölgelere, birkaç kilometrelik bir
yolculuk yaparlar. 25.000 kadar penguen burada biraraya gelir ve
çiftleşirler. Mayıs veya Haziran ayında dişi penguen bir yumurta
yumurtlar. Çift, yumurtaları için yuva yapamaz, çünkü çevrelerinde
kardan ve buzdan başka hiçbir şey bulunmamaktadır. Ancak yumurtalarını
buzun üzerine de bırakamazlar, çünkü yumurta soğuğa dayanamaz, hemen
donar. Bu nedenle imparator penguenleri yumurtalarını ayaklarının
üzerinde taşırlar. Yumurtladıktan sonraki birkaç saat içinde, erkek
dişinin yanına gelir ve her ikisi göğüs göğüse gelecek şekilde dururlar.
Böylece erkek dişiden yumurtayı devralır. Her ikisi de yumurtayı
buzun üzerinde tutmamaya özen gösterirler. Erkek önce ayak parmaklarını
yumurtanın altına sokar ve sonra parmaklarını kaldırarak yumurtayı
ayağının üzerine yuvarlar. Yumurtasını kırmamak için de bu işlemleri
son derece dikkatli ve özenli yapmak zorundadır. Bu zorlu işlemin
ardından, yumuşak tüyleri ile yumurtanın üzerini örter.
Yumurta üretme işlemi dişi penguenin vücudundaki besin deposunun
tamamına yakınını tüketmiştir. Bu kaybını telafi etmek için hemen
yiyecek bulmaya denize geri dönmelidir. Bu yüzden kuluçkaya erkek
penguen yatar.
Penguenler bu dönemde
ayaklarını sürüyerek sadece birkaç metre ilerleyebilirler. Çünkü
yumurtalarını bir an bile ayaklarının üzerinden indiremezler. Kış
ilerledikçe çok şiddetli tipiler başlar, rüzgar saatte 120-160 km'ye
varan hızlarla eser. Bu öldürücü kış şartlarında erkek penguenler
aylarca hiçbir şey yemeden ve neredeyse hiç kıpırdamadan yavruları
için benzersiz bir fedakarlıkta bulunurlar. Bu zor koşullarda donmaktan
kurtulmak için önemli bir dayanışma örneği göstererek birbirlerine
daha da yaklaşırlar. Çemberin dış tarafında kalanlar Kuzey Kutbunun
bütün sertliğini göğüslemek zorundadırlar. Ancak bu çok uzun sürmez,
çünkü sürekli olarak yer değiştirirler ve dönüşümlü olarak çemberin
dışına geçerler. Böylece birbirlerini de kollamış olurlar. Hiçbiri
çemberin dış kısmına geçme konusunda çekimser davranmaz. Binlerce
penguenin aralarında hiçbir çatışma çıkmadan, aylarca, olabilecek
en zor koşullarda bile birlikte yaşamaları ve dayanışma içinde olmaları
son derece ilginçtir. Bilinç ve akıl sahibi insanların bile menfaatleriyle
çatışabilecek böyle bir ortamda penguenlerin bu kadar uyumlu, ince
düşünceli ve fedakar tavırlar göstermeleri çok ender karşılaşılabilecek
bir durumdur. Tüm bu güç koşullara rağmen, penguenlerin hayatları
pahasına yumurtalarını bırakmamaları ise tesadüflerle açıklanamayacak
bilinçli hareketlerdir.
Son derece çetin geçen bu 60 günün sonunda yumurtalar çatlar. 60
gündür, tek bir şey yemeden soğuğa karşı direnen erkek penguenler,
yumurtalar çatladıktan sonra bile kendilerini değil yavrularını
düşünürler. Yeni doğan yavrunun besine ihtiyacı vardır. Erkek penguen
yutağından az da olsa süt salgılar ve bunu yavrusuna içirir. İşte
tam bu kritik günlerde dişiler görünür. Dişiler döndüklerinde seslenmeye
başlarlar ve erkekler de onlara karşılık verir. Eşler birbirlerini
çiftleşme sırasında öğrendikleri seslerinden tanırlar. 3 ay boyunca
ayrı kalmalarına rağmen bu sesi hemen tanıyabilmeleri de Allah'ın
onlara verdiği özel bir yetenektir.
Yavru penguenler, doğduklarında vücut ısılarını kendileri oluşturamazlar
ve yalnız bırakıldıklarında birkaç dakika içinde donarak ölürler.
Bu nedenle erkek ve dişi penguen yavruya yiyecek bulma ve onu soğuktan
koruma görevlerini, bir işbölümü yaparak, dönüşümlü olarak üstlenirler.
Bu konuda o kadar hassastırlar ki kendi yaşamlarını bu uğurda tehlikeye
atmaktan çekinmezler.
Dişi ve erkek penguenlerin büyük bir dayanışma ve işbölümü içinde
yumurtalarını ve yavrularını, ölümü ve en zor koşulları göze alarak
korumaları, her ne pahasına olursa olsun yavrularını bir an bile
yalnız bırakmamaları evrimle veya tesadüflerle açıklanabilecek şeyler
değildir. Bilinci ve aklı olmayan bir hayvandan beklenen, bu şartlara
dayanamayarak yumurtayı birkaç saat içinde terk etmesi ve kendi
başının çaresine bakmasıdır. Ancak penguenler Allah'ın onlara verdiği
şefkat ve fedakarlık duygusu sayesinde, saatlerce veya günlerce
değil, açlığı ve ölümü göze alarak aylarca yumurtalarını korurlar.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca
var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur.
Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz,
Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)
KURAN BİLGİSİ
" İnsanlara Tapınma Dini" ve Çarpık
Mantıkları
Günümüzde yaşadığınız
sosyal çevreye şöyle bir baktığınızda Allah'ın emir ve yasaklarının
çoğu kimse tarafından tam anlamıyla bilinmediğini ve uygulanmadığını
rahatlıkla görebilirsiniz. Üstelik bu durumdan hiç kimse bir rahatsızlık
duymamaktadır.
Bu, son derece sapkın olan düşünce ve yaşam tarzı, insanların maddi
ve manevi imkanlarını sarf etmelerine neden olduğu gibi, aynı zamanda
hayatlarını bu uğurda harcayacak kadar onları etkisi altına alan
bir inanç şeklidir. Bu inanç şekli kendi emirleri ve yasakları,
doğruları ve yanlışları olan, üstelik herkesin de bunlara uymasını
zorunlu kılan batıl bir din haline gelmiştir. Bu batıl dine uyan
kişi, çevresindeki insanların, kendisinden razı olacakları bir kişilik
geliştirmeye büyük çaba sarf eder. Artık bu kişi, insanların birbirine
kulluk ettiği batıl bir dini sistemin içinde hapsolmuştur. İçten
içe yaşanan bu gizli dinin azimli bir mensubu haline gelmiştir.
Adını "İnsanlara Tapınma Dini" koyabileceğimiz bu din,
Allah'ı bırakıp insanlara tapmayı öngören bir dindir.
Allah'ın gücünün sınırsızlığını
ve kainatı yaratış amacını anlamayan insanlar, yaşamlarını kendi
koydukları, Kuran'a muhalif, cahiliye mantıklarıyla yürütmeye çalışırlar.
Bu mantıklar bir taraftan insanlara tapınma dininin temellerini
oluştururken diğer taraftan da insanların bu dini yaşama konusunda
öne sürdükleri bahaneleri meydana getirirler.
Samimi iman edenler
dışındaki insanlar "elbette din vardır ama bir de hayatın gerçekleri
vardır" mantığı ile cahiliye sistemini yaşatmaya devam etmektedirler.
Bu sistemin temeli din ahlakının, yaşam içindeki mutlak gerekliliğini
inkar etmek üzerine kuruludur. Bu çarpık mantığa göre insanların
din ahlakının kurallarıyla yaşaması pratik olarak imkansızdır.
Söz konusu kişiler, eğer din günlük hayatın içine sokulursa, insanın,
dünyanın her türlü nimetinden mahrum kalacağını, tekdüze bir hayat
yaşayacağını düşünürler. Oysa tersine din ahlakı, insan ruhunun
en rahat edeceği, en huzurlu ve üretken olacağı toplum hayatını
meydana getirir.
Bu batıl din, gücünü "çoğunluk yapıyor" mantığından alır.
Çünkü toplum içindeki insanların çok büyük bir bölümü daha önce
de söylediğimiz gibi insanlara tapınma dininin yaşam şeklini benimsemiştir.
Bu da babadan oğula geçen, kimsenin itiraz etmeye gücünün yetmediği
batıl bir gelenek haline gelmiştir. Ve bu kişilerin toplumun sayısal
çoğunluğunu oluşturuyor gibi gözükmeleri diğer insanları da yanlış
yönlendirmekte, onları haksız çoğunluğun yaşadığı hayat şeklinin
ve uydukları kuralların doğru olduğuna inandırmaktadır. Oysa çoğunluğun
yöneldiği hayat şekli, uydukları sahte kural ve yaptırımlar insanları
doğruya yöneltmez.
Toplumu Allah'a inanmaktan uzaklaştıran ve insanları ilah haline
getiren bu sistemin bahane olarak öne sürdüğü bir diğer mantık da
gerçekleri görmezlikten gelmek veya tamamen reddetmektir. Cahiliye
toplumlarının çoğunluğa uyma mantıkları, beraberinde iman edenlerin
söylediklerine kulak vermemeyi getirir.
Oysa insanların gerçek mutluluk ve kurtuluş içinde yaşamaları için,
çok kolay bir yol vardır. Bu yola girebilmek için henüz vakit varken,
kendilerini uyaran, yaşadıkları sistemin çarpıklığını delilleriyle
ispatlayan müminlere kulak vermeleri gerekmektedir.
O güne kadar doğrunun hiç kimse tarafından ortaya çıkarılamamış
olabileceğine ihtimal verip, vicdanlarının sesini dinlemeleri; dikkatlerini
sadece Allah'a yöneltmeleri gerekmektedir. Bu, insanın akıl ve anlayışının
açılmasını, hayatın gerçek amacını kavrayabilmesini ve bunun sonucunda
da insanlar yerine Allah'ın rızasını gözetmesini sağlayacaktır.
Allah Kuran'da sadece Kendisinden korkup sakınanların ve Kendisine
itaat edenlerin kurtuluş ve mutluluk bulacağını şöyle müjdelemektedir.
"Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse ve Allah'tan korkup
O'ndan sakınırsa, işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır."
(Nur Suresi, 52)
Samimi iman edenler dışındaki insanlar "elbette din vardır
ama bir de hayatın gerçekleri vardır" mantığı ile cahiliye
sistemini yaşatmaya devam etmektedirler.
"Kim Allah'a ve Resûlü'ne itaat ederse ve Allah'tan korkup
O'ndan sakınırsa, işte 'kurtuluşa ve mutluluğa' erenler bunlardır."
(Nur Suresi, 52)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. Şuayb'ın Kavmine Tebliği
Allah Medyen'e resul
olarak Hz. Şuayb'ı göndermiştir. Kuran'da bu kavmin de diğerleri
gibi, Allah'a iman etmediği ve yeryüzünde bozgunculuk çıkardığı
bildirilmiştir. Hz. Şuayb, inkarları dolayısıyla büyük bir azap
ile yok olan bu kavmi son ana kadar tevbe etmeye, Allah'a kulluk
etmeye çağırmıştır.
Allah'tan korkmayan insanların sahip oldukları kötü ahlak, hayatlarının
her anında ortaya çıkar. Kuranda sözü edilen diğer insan topluluklarına
dikkat edersek, Allah'tan korkmayan, çirkin sapıklıklar yapan, yol
kesen, başkalarının haklarına tecavüz eden, utanma duygularını kaybetmiş,
kendi menfaatlerinden, dünyevi çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmeyen
kişiler ile karşılaşırız. Bu çarpık tavır ve özelliklerin hepsi
günümüz toplumlarında son derece yaygın oldukları için Allah'ın
elçilerinin kavimlerine verdikleri öğütlerin tümü bugün tüm dünya
insanları için aynen geçerlidir. Bu hatırlatmalardan bugün de tüm
insanların öğüt almaları gerekir.
Örneğin Hz. Şuayb'ın kavminin en önemli özelliklerinden birisi,
ticarette hile yapan bir kavim olmasıdır. Hz. Şuayb kavmini bu konuda
uyarmış, ve bu emri uygulamalarının kendileri için daha hayırlı
olacağını şöyle hatırlatmıştır:
..."Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız
yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü
ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını
değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından
sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu sizin için daha
hayırlıdır, eğer inanıyorsanız."
(Araf Suresi, 85)
Medyen halkının taşıdığı bu kötü özellikler bugün dinden uzak yaşayan
toplumlarda sık görülen, hatta kimi zaman doğal karşılanan özelliklerdendir.
Bu nedenle Hz. Şuayb'ın kavmine yaptığı çağrıların her biri bugün
yaşayan insanlar için de geçerlidir. Bugün de insanlar ticaret yaparken
hiçbir eksiltme yapmadan, dürüst bir tutum sergilemeli, yeryüzünde
düzeni korumalı, bozgunculuktan uzak durmalıdırlar. Aksi takdirde
geçmişteki kavimlerin başlarına gelenlerin bir benzeriyle karşılaşmaktan
sakınmalıdırlar. Müminlere düşen görev de içinde yaşadıkları toplumları
Allah'ın resullerini örnek alarak bu konularda uyarmaktır.
Hz. Şuayb güvenilir bir elçi olduğunu ve Allah'tan korkup-sakınmaları
gerektiğini tebliğ etmiştir.
Hani onlara Şuayb:
"Sakınmaz mısınız?" demişti. Gerçek şu ki, ben size
gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının
ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum;
ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir." (Şuara Suresi,
177-180)
Müşrik kavimlerin en belirgin özelliklerinden birisi, bu insanların
başka insanlardan veya varlıklardan Allah'tan korktuklarından daha
çok korkmaları, bunları Allah'tan daha çok sevmeleri veya Allah'ın
rızasını bu varlıkların rızasına tercih etmeleridir. Hz. Şuayb'ın
kavmi de Allah'ın büyüklüğünü takdir edememiş insanlardan oluşuyordu.
Bu insanların Allah korkusu yoktu, ama insanlardan çekiniyorlardı.
Nitekim Hz. Şuayb'ı öldürmek istediklerini, ancak onun yakın çevresinden
çekindiklerini söylemişlerdi:
"Ey Şuayb" dediler. "Senin söylediklerinin çoğunu
biz 'kavrayıp anlamıyoruz'. Doğrusu biz seni içimizde zayıf biri
görüyoruz. Eğer yakın-çevren olmasaydı, gerçekten seni taşa tutar-öldürürdük.
Sen bize karşı güçlü ve üstün değilsin." (Hud Suresi,
91)
Oysa mutlak güç sahibi olan yalnızca Allah'tır. Kendisinden korkulacak
tek varlık da Allah'tır. Her varlık ve her olay Allah'ın bilgisi
ve kontrolü altındadır.
ALLAH'IN SIFATLARI
"Cami"
(İstediğini, İstediği Zaman, İstediği Yerde Toplayan)
"Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır.
Öyleyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri
biraraya getirecektir. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir."
(Bakara Suresi, 148)
Dağınık şeylerin biraraya toplanması demek olan 'cem' kelimesi,
Allah'ın tüm evrendeki sistemler üzerindeki hakimiyetini gösteren
sıfatını ifade eder. Allah, canlı ve cansız tüm varlıklara dilediğini
yaptırma, istediği yerde ve istediği şekilde toplama kudretine sahiptir.
Ancak gerçek toplanma günü kıyametle gerçekleşecektir. Kendisinden
şüphe olmayan kıyamet gününde, Allah'ın bütün kulları O'nun huzurunda
toplanacaklardır. Allah Kendisine iman edenleri tüm yaptıklarına
bir karşılık olmak üzere, dünyada beraber oldukları gibi, cennette
de hep birlikte ağırlayacaktır.
Allah dünyada şeytana uyan insanları ahirette biraraya toplayarak
cehenneme süreceğini de aşağıdaki ayetiyle bildirmiştir:
O, size Kitapta: "Allah'ın ayetlerinin inkar edildiğini
ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp
geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz"
diye indirdi. Doğrusu Allah, münafıkların ve kafirlerin tümünü cehennemde
toplayacak olandır. (Nisa Suresi, 140)
"Evlerinizde Kuran'ı çok okuyun. Kuran okunmayan evde hayır
az, şer çok olur ve ehlini sıkar."
Hz. Muhammed (sav)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Şirk Koşmak Önce Kalpte Olur
Şirk
Arapçada "ortaklık" anlamına gelir. Kuran'da ise şirk,
herhangi bir şeyi veya herhangi bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı,
önem verme, değer verme, üstün tutma, tercih etme bakımından Allah'la
eşit veya ileri bir düzeyde görmek ve bu çarpık bakış açısıyla hareket
etmek şeklinde ele alınır. Kuran'da Allah'a şirk koşmak, "Allah'tan
başka ilah edinmek", "Allah'tan başkasına kulluk etmek"
olarak da ifade edilir.
Şirk herşeyden önce kalpte olur, daha sonra düşünce ve hareketlere
yansır. Kuran'dan anladığımıza göre bir kişinin şirke girmesinin
temelinde Allah'tan başka herhangi bir şeyi Allah'a tercih etmesi
yatar. Örneğin bir kimsenin hoşnutluğunu Allah'ın hoşnutluğuna tercih
etmek veya bir kimseden Allah'tan korkar gibi hatta daha fazla korkmak
ya da bir kimseyi Allah'ı sever gibi sevmek o kimseyi Allah'a ortak
koşmak, onu Allah'ın yanı sıra ayrı bir ilah edinmek demektir
İman edenler içlerindeki sevgiyi tamamen Allah'a yöneltirler. Müşrikler
ise Allah ile samimi bir yakınlık kuramadıklarından, sahip oldukları
sevgi potansiyelini, kendi nefislerine veya başka kişilere yönlendirirler.
Bunlar babaları, oğulları, kardeşleri, karıları, kocaları, sevgilileri,
örnek aldıkları kimseler, hayran oldukları kişiler gibi pek çok
insan olabilir. Bazı kimselerde bu sevgi insanların yanı sıra, cansız
nesnelere, hatta soyut kavramlara da yönlendirilir. Para, mal, ev,
araba, herhangi bir eşya, makam, mevki, iktidar vs. gibi... şeyler
putlaştırılır.
Herşeyde ve herkeste
mevcut olan bütün üstün ve güzel sıfatlar, gerçekte yalnızca Allah'a
ait olan sonsuz mükemmellikteki sıfatların bir yansımasıdır. Bütün
bu güzel ve üstün vasıfların tek kaynağı Allah'tır.
Unutmayalım, sevgiye
layık olan yegane varlık da ancak bu üstünlük ve güzelliklerin sahibi
olan Allah'tır.
SAKIN UNUTMAYIN
Allah'a Dua Etmeyi Unutmayın
" Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin...."
(Araf Suresi, 55-56)
Allah, tüm insanların olduğu gibi sizin de hayattaki en büyük dostunuz,
veliniz ve dayanağınızdır. Bu nedenle de herşeyi öncelikle Allah'tan
dilemeniz gerektiğini unutmayın.
Dua, insanın Allah'tan yardım dileyip, tüm ihtiyaçlarını açacağı
bir yoldur. Allah ile bağlantı kurma ihtiyacı ise her insanın içinde
vardır. İnsanların tamamı duaya muhtaçtır.
Ne var ki müminler için dua hayatlarının ayrılmaz ve doğal bir parçasıyken,
diğerleri için ancak büyük zorluklar altına girince, hayati tehlikelerle
karşı karşıya kalınca hatırlanan bir kurtuluş yoludur. Oysa hayırlı
olan hem rahatlıkta, hem zorlukta, insanın hayatının her anında
Allah'tan yardım istemesidir. Çünkü dua eden kişi Rabbimize karşı
acizliğini, Allah dilemeden hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlamış
demektir.
Duanızda gerçekten samimi olmayı, içten bir ihtiyaçla Allah'a yönelmeyi
unutmayın. Çünkü Allah insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi
bilen, işitendir. Ve dua Allah'a ulaşabilmenin en kolay yoludur.
İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz.
Nitekim Allah Kuran'da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:
"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara)
pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm.
Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler.
Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar".
(Bakara Suresi, 186)
GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Cimrilik Yapmamak, Malı Yığıp Biriktirmemek
Kuran ahlakından
uzak toplumlarda yaygın olan yanlış bir infak anlayışı vardır. Bu
anlayışa göre vicdan rahatlatmak için kişi malından az bir şey verir.
Böylece de büyük bir dini vecibeyi yerine getirmenin huzuru içinde
malının geri kalan büyük bölümünü elinde tutar. Halbuki Rabbimiz,
Kuran'da bu tavrın yanlışlığına açıkça dikkat çeker ve infak konusunda
Kuran'a uygun olan gerçek ölçünün ihtiyaçtan artanı olduğu belirtilir.
"Şimdi, o yüz çevireni gördün mü? Azıcık verdi ve gerisini
kaya gibi sımsıkı elinde tuttu."
(Necm Suresi, 33-34)
"...Ve sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "İhtiyaçtan
artakalanı." Böylece Allah, size ayetlerini açıklar; umulur
ki düşünürsünüz."
(Bakara Suresi, 219)
Bu hükme riayet etmeyenin kaybı sadece az ecir almak değildir; bu
kişi aynı zamanda da Allah'ın beğenmediği bir davranışı yapmakla
ahireti açısından büyük bir sorumluluk altına girmektedir. Zira
ihtiyaçtan fazlasını elinde tutan bir kimse Allah'ın kesin bir hükmünü
ısrarla yerine getirmemektedir. Cimrilik yapmakta ve gerçekte tümü
Allah'a ait olan ve Allah'ın kendisini denemek için verdiği ve infak
etmesini bildirdiği mala haksız olarak sahip çıkıp kendisine saklamaktadır.
Müminin elbette bu ayetlerde tarif edilen ölçüde bir cimrilik yapması
ya da mal yığıp biriktirmesi söz konusu olamaz. Ancak dikkat etmesi
gereken, Allah'ın kınadığı bu tutuma az da olsa meyletmemesidir.
|