|
Asıl
Nimet; Allah'ın Rızası
Sahibi olduğumuz herşey
aslında dünya hayatında kullandığımız geçici metalardır. Çok beğendiğiniz,
büyük emek sarfedip almayı düşündüğünüz son model araba, onu satın
alsanız bile asla sizin olamayacak, siz öldüğünüzde yakınlarınıza
miras kalacak, bozulacak... Ama cennette, bundan çok daha güzelleri
sonsuza kadar müminlerin olacak. Ve daha nice nimetler de...
Şu anda dünyanın en güzel evi size ait olsa bile gerçekte bu mülkün
kiracısı olduğunuzun farkında mısınız?
Bizim İçin Saklanan Nimetler
Allah Kuran'da cennet
ile ilgili tasvirler yaparken bizim anlayabileceğimiz ölçüde benzetmeler
yapar. Secde Suresi'nde şu şekilde buyurur:
"Artık hiç bir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere
kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin)
saklandığını bilmez."
(Secde Suresi, 17)
Mükemmel bir manzaranın karşısında, çok güzel ve pahalı eşyalarla
süslenmiş bir köşkün içinde, bir sandık mücevher kutusu size hediye
edildiğinde, mükemmel lezzette yiyeceklerin bulunduğu bir sofrayı
gördüğünüzde gözlerimizin açıldığını, ayette buyurulduğu gibi aydınlandığını,
hepimiz biliriz. Bunlar dünya hayatında sayabileceğimiz birkaç güzel
nimettir. Fakat cennette bizim için nelerin saklı olduğunu kimse
bilmemektedir. Şimdi beş dakika gözlerinizi kapatın ve isteyebileceğiniz
herşeyi düşünün. Düşündüğünüz, istediğiniz her ne ise bunlar cennetteki
nimetlerin sadece bir benzeridir.
Birçok kimsenin hayalinde cennet, bulutların içinde, bir sis perdesinin
ardında, beyaz rengin hakim olduğu, aydınlık, fakat puslu bir rüyalar
alemidir. Cennete girmeye hak kazanan insanlar ise yüzlerinde saf
bir tebessüm ve uykulu gözlerle bulutların üstünde uçuşan ve bununla
mutlu olan insanlardır. Bazı kişilere göre ise yalnızca yeşilliğin,
kırların ve çayırların bulunduğu, kuzuların otladığı, insanların
ağaçların altında oturup önlerinden akan dereleri seyrettikleri
yeşilliklerdir. Bu cahilce anlayışa göre cennet, her ne kadar huzurlu,
sakin, güvenli de olsa, sonsuz bir hayat düşünüldüğünde monoton
ve sıkıcı bir yer olarak tasvir edilmektedir. İşte bu düşüncenin
tersine az önce sizin ve cennete layık görülen diğer insanların
hayal ettiklerinin çok daha ötesinde eşsiz güzellikte bir yerdir
cennet...
Asıl Nimet; Allah'ın Rızası
Ancak cennetin tüm
bunlardan çok daha üstün olan en büyük nimeti, Allah'ın rızasıdır.
Müminin Allah'ın rızasını kazanabilmiş olmasından dolayı hissettiği
sevinç ve huzurdur. Dahası, Allah'ın verdiği herşey için O'ndan
razı olmanın, O'na daimi bir şükür içinde bulunmanın verdiği asil
mutluluktur. Allah Kuran'da, cennet ehlinin bu vasfına şu şekilde
dikkat çeker:
"... Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır.
İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur."
(Maide Suresi, 119)
Müminlerin Allah'ın rızasını kazandıklarını hissetmelerinin en çarpıcı
ifadesi ise, Allah'ın onlara görünecek şekilde tecelli etmesidir.
Allah Kuran'da, ahirette mümin kullarına belirli bir şekilde tecelli
ederek gözükeceğini müjdelemiştir. Bunun nasıl olacağı ise Allah
katındadır. Ancak ayetlerde geçen ifadelere göre, mahşer günü, Allah
sekiz meleğin taşıdığı arşında müminlerin karşısına gelecektir.
(Hakka Suresi, 17) O an müminlerin "yüzleri ışıl ışıl parlar,
Rablerine bakıp-durur."(Kıyamet Suresi, 22-23)
Dahası "çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü 'Selam'
(vardır)." (Yasin Suresi, 58) İçinde bulundukları
doğruluk makamı, Allah'ın onurlu-üstün makamıdır ve müminler burada
"çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında,
doğruluk makamındadırlar." (Kamer Suresi, 55)
Tüm bunlar, müminlerin Allah'ın rahmetini ve rızasını üzerlerinde
en yoğun biçimde hissetmeleri anlamına gelir ki, olabilecek en büyük
nimet budur. Allah'ın rızasını kazanmış olmak, hiçbir maddi güzellikle
karşılaştırılamayacak kadar büyük bir sevinç ve mutluluk verir insana.
Aslında cennetin diğer nimetlerini değerli kılan şey de, yine Allah'ın
rızasıdır.
Çünkü aynı nimetler dünyada da kısmen var olabilirler, ama Allah'ın
rızası dahilinde olmadıktan sonra mümin için bir anlam taşımazlar.
"Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz
O, haddi aşanları sevmez."
(Araf Suresi, 55)
KURAN MUCİZELERİ
Firavun ve Yakın Çevresine Gelen Belalar
Firavun ve yakın çevresi
kendi çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına öylesine
bağlılardı ki, Hz. Musa'nın mucizelerle gelmesi bile onları bu batıl
inançlarından döndürmemişti.
Bu tutumlarının karşılığında Allah, onlara dünyada da bir azap tattırmak
için ayetin ifadesiyle "ayrı ayrı mucizeler" (Araf
Suresi, 133) olarak felaketler yolladı. Bunlardan ilki kuraklık
ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı. Konuyla ilgili
Kuran ayeti şöyledir:
"Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp
düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık."
(Araf Suresi, 130)
Mısırlılar tarım sistemlerini Nil Nehri'ne dayandırmışlardı ve bu
sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Ancak Firavun
ve yakın çevresinin Allah'a karşı büyüklenmeleri ve Allah'ın peygamberini
tanımamaları sebebiyle kendilerine beklenmedik bir felaket gelmişti.
Bu felaketler Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
Bunun
üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan,
çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük
tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular.
(Araf Suresi, 133)
Kuran'da Mısır halkının başına gelen bu belalarla ilgili bildirilenler,
19. yüzyılın başında, Orta Krallık devrinden kalma bir papirüsün
Mısır'da bulunmasıyla bir kez daha tasdik edilmiş oldu. Bu papirüs
bulunduktan sonra, 1909 yılında Leiden Hollanda Müzesi'ne götürülüp
A. H. Gardiner tarafından çevrildi. Papirüs'te Mısır'daki kıtlık,
kuraklık gibi felaketler ve Mısır'dan kölelerin kaçışı anlatılmaktadır.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu felaketlerden Ipuwer papirüslerinde
şöyle bahsedilmektedir:
Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı.
Nehir kan oldu.
Böyle dün gördüğüm herşey helak oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak...
Mısır'ın aşağısı mahvoldu... Tüm saray ıssız kaldı. Sahip olunan
herşey: buğday ve arpa, kazlar ve balıklar...
Gerçekten ekin her
yerde mahvoldu...
İnsanlar sudan korkar oldu. Su içtikten sonra bile susadılar.
İşte suyumuz! Mutluluğumuz! Yapabileceğimiz ne var? Herşey talan.
Şehirler yıkıldı. Yukarı Mısır kurudu.
Yerleşim alanları bir dakika içinde altüst oldu.
20. yüzyılda bilgi sahibi olduğumuz bu papirüste Firavun ve kavmine
isabet eden felaketlerden Kuran'la büyük bir paralellik içinde bahsediliyor
olması, Kuran'ın İlahi kaynaklı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Mısır'ın aşağısı mahvoldu... Tüm saray ıssız kaldı. Sahip olunan
herşey: buğday ve arpa, kazlar ve balıklar...
"Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu,
yoksa Bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan
bir çamurdan yarattık."
(Saffat Suresi, 11)
Hz. Musa'dan Sihirbaz Olarak Bahsedilmesi
Firavun zamanından
kalma papirüslerde, Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmektedir.
(Söz konusu papirüsler İngiltere'de British Museum'dadır.) Firavun
ve yandaşları bütün çabalarına rağmen, Hz. Musa'nın karşısında hiçbir
zaman üstün gelememişlerdir.
Söz konusu papirüste şöyle anlatılmaktadır: "Bu adaletin idarecisi
Güneş'in oğlu Ammon'un büyük biraderi olan ve pederi Güneş gibi
daima yaşayan Ramses'in krallığı zamanında yedinci paynı ayının,
ikinci günü yazıldı... Bu mektubu aldığın vakit kalk, işe başla
tarlaların nezaretini üzerine al. Hububatın hepsini mahveden bir
su basması gibi yeni bir belanın haberini aldığında kafanı çalıştır.
(Yani düşün), Hemton onları hırsla yiyerek mahvetti, mabarlar delindi,
fareler tarlalarda yığın halindedir, pireler kasırga şeklindedir,
akrepler hırsla yiyorlar, küçük sineklerin açtığı yaralar sayılmayacak
kadar çoktur. Ve ahaliyi mahzun ediyor... Scribe, (Scribe İngilizce
Yahudi alimi demektir. Burada kastedilen muhtemelen Hz. Musa'dır.)
külli miktarda hububatı mahvetmek maksadına nail oldu... Sihirler
onlar için ekmekleri gibidir. Scribe... yazmak sanatında insanların
birincisidir."
Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmesi Kuran'da Zuhruf
Suresi'ndeki şu ayetlerde haber verilir:
"Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana
verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete
gelmiş olacağız.""
(Zuhruf Suresi, 49)
"Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her
ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler."
(Araf Suresi, 132)
Kuran'da Firavun Kelimesi
Eski Ahit'te Hz.
İbrahim ile Hz. Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarından Firavun diye
bahsedilir. Halbuki Firavun hitabı her iki peygamberden çok sonra
kullanılacaktır. Kuran'da Hz. Yusuf dönemindeki Mısır yöneticisinden
söz edilirken "hükümdar, kral, sultan" anlamlarına gelen
Arapça "El melik" kelimesi kullanılır:
"Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin."..."
(Yusuf Suresi, 50)
Hz. Musa dönemindeki Mısır yöneticisinden ise "Firavun"
kelimesi ile bahsedilir. Kuran'da yapılan bu ayrım, Eski ve Yeni
Ahit'te ya da Musevi tarihçilerce yapılmaz; sadece Firavun ifadesi
kullanılır.
Nitekim gerçekten de Mısır tarihinde "Firavun" teriminin
kullanımı sadece geç döneme aitti; Firavun hitabı ilk olarak MÖ
14. yüzyılda Amenhotep IV döneminden itibaren kullanılmaya başlamıştır.
Hz. Yusuf ise bu tarihten en az 200 yıl önce yaşamıştır.
Görüldüğü gibi Firavun kelimesinin kullanımı belli bir tarihten
itibaren söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Kuran'da bu ayrımın tam
olarak yapılması -Hz. Yusuf zamanındaki hükümdardan hep "Kral"
olarak söz edilirken, Hz. Musa zamanındaki hükümdardan her seferinde
"Firavun" olarak bahsedilmesi- Kuran'ın Allah'ın sözü
olduğunu ispatlayan bir başka delildir.
Sosyal Bozulma
Günümüz insanlarının
karşı karşıya olduğu önemli bir sorun toplumun temelini oluşturan
sosyal yapılardaki bozulmadır. Toplumsal çöküş değişik şekillerde
kendini göstermektedir. Dağılmış aileler, boşanmalardaki artış ve
gayrimeşru çocuklar aile kurumundaki tahribatın doğal sonucudur.
Stres, huzursuzluk, mutsuzluk, endişe ve kaos pek çok insanın hayatını
adeta bir kabusa dönüştürmektedir. Manevi boşluk içindeki insanlar
bunalımlarına çare ararken alkol ve uyuşturucu bataklığına düşmekte
veya karanlık yollara girmektedir. Çözüm yolu kalmadığını düşünen
bazıları da intiharı bir kurtuluş zannetmektedirler.
Toplumsal yozlaşmanın en çarpıcı göstergelerinden birisi de yasalara
aykırı davranışlardaki büyük artıştır. Suç oranlarındaki artış konunun
uzmanlarını dahi hayrete düşüren boyutlara ulaşmıştır. Birleşmiş
Milletler Uluslararası Suç Önleme Merkezi'nin hazırladığı "Evrensel
Suç ve Adalet Raporu" tüm dünya ülkelerini kapsayan şu genellemeleri
içermektedir:
Ortalama olarak, suç oranları 1980'lerde olduğu gibi, 1990'larda
da yükselmeye devam etmektedir. Dünyanın neresi olursa olsun, beş
yıllık bir periyotta, büyük şehirlerin sakinlerinin üçte ikisi en
az bir kere suç sayılan fiillerin hedefi olmaktadır. Evrensel olarak
ciddi suçlara hedef olma olasılığı (soygun, cinsel suçlar, saldırı)
beşte birdir. Bölge ayrımı olmaksızın, gençler kategorisindeki mülkiyete
yönelik suçlar ve şiddet suçlarının her ikisi de ekonomik problemler
ile ilgilidir. Son yıllarda yasadışı uyuşturucu madde türleri sayıca
artmış ve nitelik olarak da çeşitlenmiştir.
Aslında söz konusu olaylarda şaşılacak bir durum yoktur. Böyle bir
sosyolojik gelişmenin nedenleri Kuran'daki geçmiş toplumların kıssalarında
açıkça anlatılmaktadır. Sosyal dejenerasyon ve buna bağlı olarak
ortaya çıkan her türlü sorun insanların Allah'ı ve yaratılış amaçlarını
unutmalarının, hak dinden ve manevi değerlerden uzaklaşmalarının
kaçınılmaz bir sonucudur.
Toplumsal bozulmanın unsurları aynı zamanda Peygamberimiz (sav)'in
14. yüzyıl önce haber verdiği, günümüzde de eksiksiz olarak ortaya
çıkan gelişmelerdir. Hz. Muhammed (sav)'in "insanların ihtilaf
ve içtimai (sosyal) sarsıntılar içinde bulundukları zaman"
(Ramuz-El Ehadis, 7/7) olarak tanımladığı Ahir Zaman'ın ilk
devresi ile ilgili hadisler şöyledir:
Hadislerden anlaşılmaktadır ki, toplumda kötü insanların çoğalması,
güvenilir kabul edilen bazı insanların gerçekte yalancı, yalancı
olarak tanınan bazılarının da gerçekte güvenilir kişiler olması
Ahir Zaman'ın bir özelliğidir:
"İnsanlar üzerine aldatıcı seneler gelecek. O senelerde… haine
itimat edilecek, doğru kişi hain sayılacak." (Ölüm Kıyamet
ve Diriliş)
"Kötülerin çoğaldıkça çoğalması, yalancıların doğru kabul edilip
doğruların yalancı sayılması, hainlerin güvenilir, güvenilir kimselerin
hain sayılması… kıyamet alametlerindendir." (Son Zamanlarla
İlgili Hadisler)
"Dünyada alçak oğlu alçak kimseler insanların en mutlusu oluncaya
kadar kıyamet kopmayacaktır." (Tirmizi, Fiten)
Dinimizin kurallarına ve kanunlara uygun elde edilmiş kazanç ile
güvenilir insanların az bulunacağı bir hadiste şöyle belirtilmiştir:
"Ahir Zaman'da ümmetim içerisinde en az bulunacak şey helal
para ve kendisine güvenilir arkadaştır." (Suyuti, Camiü's-Sagir)
Gerçek şahitliğin gizlenmesi, yalancı şahitliğin ve iftiranın ise
yaygınlaşması bir alamettir:
"Kıyametten hemen önce yalancı şahitlik yaygınlaşır, hakka
şahitlik ise gizlenir." (Ramuz-El Ehadis)
"İftiranın yaygınlaşması kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret
ve Ahirzaman Alametleri)
Toplumdaki tek üstünlük kriterinin zenginlik olması, saygının kişinin
zenginliğine endeksli olmasının bir kıyamet alameti olduğu şöyle
bildirilmiştir:
;
"Zengine itibar edilip kendinden daha üstün kişiler ona ayağa
kalktıklarında ve ona selam verdiklerinde… kıyamet yaklaşmış demektir."
(Ölüm Kıyamet ve Diriliş)
Aile, akraba ve komşuluk ilişkilerinin bozulması, fertler arasındaki
sosyal ve manevi değerlerin kaybolması bu dönemin başka bir özelliğidir:
"Kişinin annesine isyan etmesi, babasına sıkıntı vermesi."
(Tirmizi, Fiten, 38)
"Kıyametten hemen önce… akraba ile ilişkiler kesilir."
(Ramuz-El Ehadis, 448/7)
"Komşular arasında geçimsizliğin yaygın hale gelmesi kıyamet
alametlerindendir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler,
s. 86)
Gençlerin sinirli olmaları, çocuklar ile yetişkin insanlar arasındaki
sevgi ve saygı ilişkilerinin bozulması hadislerde şöyle anlatılmıştır:
"Büyükler küçüklere merhamet etmediklerinde, küçükler de büyüklerine
saygı göstermediklerinde… çocuk öfkeli olduğunda… kıyamet yaklaşmış
olacaktır." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş)
Hadisler göstermektedir ki, aile kurumundaki bozulmaya bağlı olarak
boşanmaların ve evlilik dışı çocukların çoğalması Ahir Zaman toplumlarının
bir niteliğidir.
"Boşanmaların çoğalması… kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret
ve Ahirzaman Alametleri)
"Kıyamet yaklaşınca… gayri meşru çocuklar çoğalır." (Ramuz-El
Ehadis)
Materyalist felsefe ve dünya görüşlerinin etkisiyle insanların ahireti
unutmaları, dünyaya büyük bir hırsla bağlanmaları kıyamet öncesindeki
dönemin bir vasfıdır:
"İnsanlarda cimrilik ve hırs artacak."( Müslim, İmare,
176; İbni Mace, Fiten,)
"Kıyamet yaklaştı. Halbuki insanlar dünyaya karşı ancak hırslarını
arttırıyorlar, Allah'tan da uzaklaşıyorlar." (Suyuti, Camiü's-Sagir,
2/5)
Birbirlerine kaba sövgü ve küfürlerle hitap eden insanların durumu
hadiste şöyle ifade edilmiştir:
"Son zamanlarda türeyen, birbirleriyle karşılaştıkları zaman
selamları lanetleşmeden ibaret olan sarhoş ve asi bir nesil (ortaya
çıkmadıkça)" (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 54)
Bu dönemin başka bir özelliği de dedikodu ve alayın büyük rağbet
görmesidir:
"Dedikoducuların, gıybetçilerin ve alaycıların artması kıyamet
alametlerindendir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler,
s. 93)
Ahir Zaman'da sık karşılaşılan bir durum da ticaret hayatında sahtekarlığın
ve rüşvetin olağan hale gelmesidir:
"Kıyamet yaklaşınca… ölçü ve tartılarda hile yapılır."
(Ramuz-El Ehadis, 33/7)
"Rüşvetlerin alınması… kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret
ve Ahirzaman Alametleri, s. 454)
Peygamberimiz (sav)'de Ahir Zaman'da cinayetlerin artışını şöyle
bildirmiştir:
"Cinayetler artmadıkça… kıyamet kopmaz." (Ölüm Kıyamet
ve Diriliş, s. 468)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Müslüman-Türk Varlığı
Tarihte Türk ırkından
birçok uygarlığın hüküm sürdüğü Makedonya topraklarında, Hunlar,
Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun yıllar yaşamışlar.
1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk
göçmen yerleştirilmiştir. Ancak son yüzyılda bölgede Türklere karşı
sistemli bir asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Nitekim 1953
yılında 203.000 olan Türk nüfus sayısı günümüzde 77.000'e kadar
gerilemiştir.
Her türlü olumsuzluklara
rağmen Makedonya'daki Müslüman-Türk nüfus, eğitim ve öğretimi Türkçe
olarak gerçekleştiriyor. Türklerin eğitim gördüğü kuruluşlarda 264
Türk öğretmen görev yapıyor. Makedonya'da Türklerin en yoğun olarak
yaşadıkları şehirler Üsküp, Gostivar, Ohri ve Resne'dir. Bölgedeki
Müslüman-Türklerin bir gazetesi, dergisi ve bir yerel televizyonu
bulunuyor. Yugoslavya Federasyonu döneminde Makedonlarla birlikte
kurucu millet statüsünde bulunan Türkler, yeni anayasa ile birlikte
günümüzde bu haklarını kaybettiler. Siyasi alanda faaliyet gösteren
"Türk Demokratik Birliği" ise Makedonya bölgesindeki Müslüman-Türk
varlığının haklarını korumaya çalışıyor.
Çözüm: Osmanlı Barış ve Adaleti
20. yüzyılda dünyanın
en kanlı, en kargaşalı ve en huzursuz bölgesi olan Balkan Yarımadası
bir zamanlar böyle değildi. Balkanlar'da 19. yüzyıla kadar süren
istikrarın sebebi bölgedeki Osmanlı hakimiyetiydi. Bugün bazı tarihçiler,
Balkanlar'da Osmanlı hakimiyeti altında istikrar ve sükun içinde
geçen asırları "Pax Ottomana" yani "Osmanlı Barışı"
diye tanımlanıyor. Makedonya'daki Türk nüfusun yanısıra Makedon
Arnavut ve az sayıda Boşnak kökenli Müslüman, bölgede barış ve adaletin
sağlanabilmesi için Türkiye'den çok şeyler bekliyorlar. Görünen
o ki, başta Makedonya ve Balkanlar olmak üzere bölgede Osmanlı izlerini
taşıyan tüm bölgelerde huzur ve güven ortamı yeni bir "Osmanlı
Barışı" ile sağlanabilir. Bunun öncülüğünü yapması gereken
devlet ise, elbette Osmanlı'nın yegane mirasçısı olan Türkiye'dir
...
YARATILIŞ DELİLLERİ
Denizatlarının Benzersiz Özellikleri
Denizatları dış görünümleri
ve son derece özel bir tasarıma sahip olan genel yapıları ile dikkat
çekici canlılardır. Boyları 4 ile 30 cm arasında değişen denizatları
genellikle kıyı şeridinde yosunların ve diğer bitkilerin arasında
yaşarlar. Sahip oldukları koruyucu kemiksi bir zırh bu hayvanları
tehlikelerden korur. Zırh o kadar sağlamdır ki, kurumuş ölü bir
denizatını elinizle kırmanız neredeyse imkansızdır.
Denizatının başı, vücuduna dik açı ile yerleştirilmiştir. Başka
hiçbir balıkta bu özelliğin bir eşine rastlamak mümkün değildir.
Denizatları vücutları dik olarak yüzer, başlarını yukarı ve aşağı
hareket ettirebilirler. Ancak başlarını iki yanlarına doğru hareket
ettiremezler. Bu özellik diğer canlılarda olsa görme açısından problem
oluşturabilirdi. Ancak denizatlarının sahip oldukları özel vücut
tasarımı sayesinde böyle bir problem hiç yaşanmaz. Denizatlarının
gözleri birbirinden bağımsız, her yöne serbestçe hareket edebilecek
ve dönerek her tarafı rahatlıkla seyredebilecek şekilde yaratılmıştır.
Bu yüzden kafalarını iki yana çeviremeseler de etraflarını rahatlıkla
görebilirler.
Denizatlarının yüzmeleri de çok özel bir sistem sayesinde gerçekleşir.
Yüzme keselerinde bulunan bir tür gazın miktarında gereken değişiklikleri
yaparak suda rahatlıkla yükselip alçalırlar. Denizatı, eğer bu kesesi
zarar görürse ve az miktar da olsa gaz kaybederse denizin dibine
batar. Bu durum ise denizatı için ölüm demektir. Burada hemen dikkat
çekilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Yüzme kesesindeki gazın
miktarı çok hassas ayarlanmıştır. İşte bu yüzden herhangi bir değişiklik
hayvanın ölümüne neden olmaktadır. Bu hassas ayarın bize gösterdiği
gerçek ise çok önemlidir. Bir denizatı ancak bu hassas ayarla yaşayabilir.
Yani bir denizatı ancak bu özelliğiyle birlikte, tek bir anda ortaya
çıktığı için varlığını sürdürmektedir. Bu durum denizatının zaman
içinde bu özellikleri kazanmasının mümkün olmadığını, yani evrimcilerin
iddia ettiği gibi evrimin bir ürünü olmadığını gösterir. Evrendeki
her varlık gibi onları da bütün özellikleriyle birlikte Allah yaratmıştır.
Bu canlıların en şaşırtıcı yönü ise erkek denizatının doğum yapmasıdır.
Erkek denizatı karnının alt kısmında, zırh tabakasının olmadığı
bölgede, geniş bir keseye ve bunun üzerinde de yarığa benzer bir
açıklığa sahiptir. Dişi, yumurtalarını doğrudan bu keseye yerleştirir.
Erkek ise burada biriken yumurtaları döller. Yumurtaların bırakıldığı
kesenin iç kısmındaki deri bir süre sonra sünger gibi olur ve yumurtaların
beslenmelerinde önemli bir rol oynayan kan damarlarıyla dolar. 1
ya da 2 ay sonra denizatının kopyaları olan yavrular keseden çıkar.
Deniz altındaki çok sayıdaki canlı türünden yalnızca bir tanesi
olan denizatları pek çok yönden benzersiz özelliklere sahiptirler.
Denizatlarındaki tasarım Allah'ın sınırsız gücünün, sonsuz ilminin
örneklerindendir. Allah'ın sonsuz kudreti bir ayette şöyle bildirilir:
"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O,
bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der,
o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)
Erkek denizatının en şaşırtıcı yönlerinden biri doğum yapmasıdır.
Erkek denizatı karnının alt kısmında, zırh tabakasının olmadığı
bölgede geniş bir keseye ve bunun üzerinde de yarığa benzer bir
açıklığa sahiptir. Dişi, yumurtalarını doğrudan bu keseye yerleştirir.
"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O,
bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der,
o da hemen oluverir."
(Bakara Suresi, 117)
Böceklerdeki Kimyasal İletişim FEROMENLER
1-2 cm'lik böceklerin
diğerleriyle iletişim kurabilecek kokular meydana getirebilmeleri
ve bu kokuları kilometrelerce öteden ayırt ederek verilen mesajı
algılayabilmeleri yaratılış gerçeğinin sayısız delillerinden yalnızca
bir tanesidir.
Karıncalar yuvalarını,
balarıları da kovanlarını çok uzaklara gitseler de şaşırmadan bulurlar.
Bazı böcek larvaları, tehlike anında hemen biraraya toplanarak korunurlar.
Pek çok böcek türü de toplu olarak yaşadıkları alan üzerinde belirgin
bir hakimiyete sahiptir. Bunların yanı sıra tüm böcek türlerinde
çiftleşmek isteyen erkek ve dişiler uzak mesafelerde olmalarına
rağmen birbirlerini kolaylıkla bulurlar. Tüm bu davranışlardaki
ortak nokta ise, tümünün bir tür haberleşme sistemine sahip olmasıdır.Böceklerin
haberleşmek için kullandıkları işaretin adı feromendir. Feromenin
kelime anlamı "hormon taşıyıcısı"dır. Bu madde, aynı türün
üyeleri arasında kullanılan kimyasal bir maddedir. Genellikle özel
bezlerde üretilerek çevreye bırakılırlar. Böceklerin birbirleriyle
iletişimini sağlar ve davranışlarında değişikliklere neden olurlar.
Feromenler önceleri hormonlarla eş değer tutulmuştur. Feromenlerin
vücut dışına salgılanmaları onları hormonlardan ayıran özelliklerindendir.
Feromenlerin çok farklı işlevleri yerine getirenleri olduğu gibi,
değişik bileşimlerde olanları da vardır. Yayılma yetenekleri oldukça
yüksek olan feromenler 7-8 km gibi muazzam bir uzaklıktan bile etkili
olabilmektedir. Uzaklık, sıcaklık, rüzgar, nem gibi etmenler de
feromenlerin etkisini azaltıp çoğaltabilir.
Feromenler; iz bırakma, işaretleme, alarma geçirme, toplanma ve
birlikte yaşayan böceklerde kraliçenin yetiştirilmesinde kullanılırlar.
Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri de vardır.Feromen
kullanarak haberleşen canlılarla ilgili verilecek bilgiler içinde
akılda tutulması gereken çok önemli bir nokta vardır: Her türün
kullandığı formül kendine özgüdür. Bu formüllerin içerdikleri maddeler
ayrıdır. Hem bu maddeyi salgılayan hem de salgılanan madde ile iletilmek
istenen mesajı algılayan canlı bu formülden haberdardır. Ayrıca
başka türe ait formülleri çözen ve taklit eden canlılar da vardır.
Böceklerdeki bu üstün mekanizmayı var eden, onlara bütün bunları
ilham eden Allah'tır. Karşımızdaki her güzellik, her kusursuzluk
ve her tasarım örneği de bizi şüphesiz üstün ve güçlü olan, herşeyi
en mükemmel şekli ile yaratan bir Yaratıcı'ya götürmelidir. Bu Yaratıcı,
kuşkusuz bu canlılara koku üretme ve bu yolla haberleşme yeteneği
veren alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Tohumun Bitkiye Dönüşmesindeki İlk Aşama
FİLİZLENME
Tohumlar, içlerinde
bitkilere ait binlerce bilgiyi barındıran genetik şifre taşıyıcılarıdır.
İleride oluşturacakları bitkiler ile ilgili tüm bilgiler tohumların
içinde saklıdır. Bitkinin kökünün ucundaki tüycükten, gövdesinin
içindeki borucuklara, çiçeklerinden, vereceği meyveye kadar tüm
bilgiler en küçük detaylarına kadar eksiksiz olarak tohumun içinde
mevcuttur.
Döllenmenin ardından oluşan tohumun bir bitkiye dönüşmesindeki ilk
aşama filizlenmedir. Toprağın altında beklemekte olan tohum ancak
ısı, nem ve ışık gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle hareketlenip
canlanır. Filizlenme işleminin birkaç aşaması vardır. İlk önce,
tohum ıslanmalıdır ki, içinde bulunan hücreler nemlensin ve metabolizma
faaliyetleri başlayabilsin. Bu faaliyetler bir kez başladıktan sonra
kök ve filiz de büyür ve bu aşamada hücre bölünmesi başlar. Bir
yandan da belli fonksiyonların özel dokular tarafından gerçekleştirilebilmesi
için hücre farklılaşması olur. Bütün bu aşamalar çok fazla enerji
gerektirir. (Harun Yahya, Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi)
Tohumun büyümek için besine ihtiyacı vardır. Döllenme sırasında
tohumla birlikte oluşan besin deposu, filiz verip toprak dışına
çıkana kadar tohumlar tarafından kullanılır. Gereken koşullar sağlanıp
da çimlenme başladığında tohum topraktan suyu çeker ve embriyo hücreleri
bölünmeye başlar. Daha sonra tohum kabuğu açılır. Önce kök sisteminin
başlangıcı olan kökçükler sürgün verirler ve toprakta aşağı doğru
büyürler. Kökçüklerin gelişmesini, sap ve yaprakları üretecek olan
tomurcukların gelişimi izler.
Tohum toprak üstüne ışığa doğru yönelir ve sürekli güçlenir. Çimlenme
toprak altında başlamıştır. İlk gerçek yapraklar açıldığındaysa
bitki, fotosentez yoluyla kendi besinini üretmeye başlar.
Toprağın normalde çürütücü, parçalayıcı özelliği olmasına rağmen,
küçücük tohum ve milimetrenin yarısı inceliğindeki kökler hiçbir
zarar görmezler. Aksine sürekli gelişerek büyürler.
Tohum filizlenip topraktan çıkarken her zaman dik olarak çıkar.
Bunu yaparken tohum yer çekimine aykırı hareket etmektedir. Kökler
ise yer çekimine uygun hareket ederek toprağın içlerine doğru ilerlerler.
Çünkü bitkilerde büyümeyi yönlendiren uyarılar iki türlüdür; ışık
ve yer çekimi. Tohumdan çıkan ilk kök ve filiz bu iki çeşit uyarıya
karşı oldukça duyarlı sistemlerle donatılmışlardır. Filizlenen bitkinin
köklerinde yer çekimi sinyallerini algılayan hücreler bulunur. Yukarıya
doğru yükselen gövde kısmında ise ışığa duyarlı olan hücreler bulunur.
İşte bu hücrelerin ışığa ve yer çekimine duyarlı olması da bitkinin
parçalarını gereken yerlere doğru yönlendirir. Bu iki uyarı türü,
köklerin ve filizin büyüme yönü eğer dikey değil de farklı bir yöne
doğru ilerliyorlarsa, yönlerini düzeltmelerini de sağlar.
Bu kararları alan ve uygulayan, karışıklık çıkmaması için gerekli
olan sistemleri belirleyen ve bünyesinde bunları oluşturan elbette
ki bitkinin kendisi değildir. Başka bir canlının müdahalesiyle de
bu sistemlerin oluşması mümkün değildir. Bütün bunlar bize bitkilerin
başka bir güç tarafından yönlendirildiklerini, yönetildiklerini
gösterir. Bu kararı hücrelere aldırtan, onlara görevlerine göre
ne yöne gitmeleri gerektiğini gösteren ve sahip oldukları tüm yapıları
yaratan üstün aklın sahibi hiç kuşkusuz ki tüm alemlerin Rabbi olan
Allah'tır.
Bulut Kırlangıçlarının Yuvaları
Güney Amerika'da
yaşayan "Bulut Kırlangıçları" yuvalarını şelalelerin arkasındaki
kayalıklarda kurarlar. Ancak şelalenin arkasına geçmek bir kuş için
neredeyse imkansızdır. Örneğin yırtıcı kuşlar, balıkçıllar, martı
veya karga gibi kuşlar şelaleyi yararak arka tarafına geçemezler.
Aslında, hızla akan tonlarca suyun içinden geçmeye çalışan bir kuşun
havada parçalanması beklenir. Ancak, bu kırlangıçlar çok küçüktürler
ve o kadar hızlı uçarlar ki, şelaleyi bir ok gibi keserek arka tarafına
geçebilirler. Burası, bu kuşlar ve yumurtaları için son derece güvenli
bir yerdir, çünkü onlardan başka hiçbir canlı şelalenin arka tarafına
geçmeye çalışmaz. Allah her canlıya nasıl yaşayacağını ilham etmiştir.
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi
dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz,
yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz
ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; benzerlerinizi getirip-değiştirme
ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda."
(Vakıa Suresi, 57-61)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Akıl Sahibi Bir İnsan Kanıtlanmış Gerçeklere İnanır
Bir insan gaflete
düştüğünde, mantığı, muhakeme yeteneği büyük ölçüde çalışmaz hale
gelir. Bu bir tür yarı-uyku halidir. Bu durumdaki bir insan, akıl
ve mantık dışı eylemleri son derece rahat bir biçimde yapar hale
gelir. Bir süre sonra öyle bir hale gelir ki, tüm hayatı akıl ve
mantık dışı bir temele oturur, ancak bunu fark edemez.
Aklın temel kurallarından birisi, doğruluğu kesin olarak ispatlanmamış
bir iddiaya güvenmemektir. Akıl ve mantık sahibi hiçbir insan, doğruluğu
şüpheli olan bir bilgiye kesin olarak güvenip, hayatını ona dayandırmaz.
Örneğin, hiç kimse, ciddi bir hastalığa yakalandığında, eline geçirdiği
ilk ilacı, ne olduğunu bilmeden "belki işe yarar" diye
yutmaz. Tüm eylemler, kesin doğrulara dayanmalıdır.
Oysa inkar edenlerin, ya da Allah'ın hükümlerini göz ardı edenlerin
durumu, üstte tarif ettiğimiz türden bir akılsızlıktır. Çünkü bu
kişilerin tüm hayatları, birtakım kabuller üzerine kuruludur. Örneğin,
hemen hepsi, öldükten sonra Allah'a hesap vermeyeceklerini sanırlar.
Ya da hesap verseler bile, suçlu bulunmayacaklarını zannederler.
Kabul ettikleri tüm sistemler, ideolojiler birtakım ön kabullere
dayalıdır. Sahip oldukları dünya görüşünün hiçbir elle tutulur,
kesinlik taşıyan dayanağı yoktur. Allah Kehf Suresi'nde biri inkarcı,
biri mümin olan iki bahçe sahibinin durumunu bildirir. Bunlardan
biri, hayatını birtakım çürük zan ve tahminlere dayandırmıştır.
İnkarcı, sahip olduğu bahçenin başına bir şey geleceğini, kıyametin
kopma ve Allah'a hesap verme saatinin geleceğini de "sanmadığını"
söylemektedir. Görüldüğü üzere bu yalnızca bir zandır; bu kişinin
elinde bu konuda kesin bir delil, bir güvence yoktur. Ama yine de
söz konusu bahçe sahibi, bu temelsiz zannını temel kabul ederek
davranmaya devam etmiştir. Vardığı sonuç ise tam bir yıkım olmuştur.
Öyleyse zan ve tahmine uymak yerine, kesin doğruları içeren Kuran'ı
rehber almamız gerektiğini unutmayalım
SAKIN
UNUTMAYIN
Size Kuranla Yapılan Her Hatırlatma Sizi Kurtuluşa
Çağırır
Dünyada yapılan hatırlatmalar,
iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah'a çağırmak ve hesap
gününe karşı insanları uyarmak, unutkanlığa yatkın insana yapılabilecek
en büyük iyiliktir. Araf tepesi ile ilgili ayetlerde cehennem tarafına
geçmesine hükmedilen insanların bu duruma düşmelerinin sebebi şöyle
açıklanır:
"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi
ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı
unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi,
biz de bugün onları unutacağız."
(Araf Suresi, 51)
Şu bir gerçektir ki insan karşılığını hemen alacağını bildiği şeylerde
son derece duyarlıdır. Örneğin söylenen bir işi unutmadan yaptığı
takdirde hemen o günün sonunda kendisine yüklü bir para verileceği
söylense, o konuda ne kadar şevkli ve titiz davranacağı açıktır.
Yine aynı şekilde söz konusu işi unuttuğu ve yapmadığı takdirde
de şiddetle karşılık göreceğinden eminse, benzerine zor rastlanan
bir dikkat ve uyanıklık içinde olacaktır. Demek ki insanın bir konuyu
unutup unutmamasında en etkili şeylerden biri, kişinin olumlu ya
da olumsuz bir karşılık göreceğinden emin olması ve bunu da yakın
görmesidir.
İşte müminlerin dünya hayatında gaflete karşı sarf ettikleri dikkat,
içinde bulundukları şevk ancak ahirete, cennetin ve cehennemin varlığına
kesin bilgiyle iman etmelerinden kaynaklanır. Bunun içindir ki müminler
tüm yaşamlarını bu gerçeğe göre yaşarlar ve Kuran'da ifade edildiği
gibi "peşin olarak sunduklarına karşılık olarak" (Hakka
Suresi, 24) cennete girerler.
Öyleyse siz de Araf tepesindeki insanların korku dolu bekleyişlerini
aklınızdan çıkarmayın. Tarif edilen bu ortamın şu an yaşadığınız
ortamdan daha da kesin bir gerçek olduğunu ve yapılan tüm hatırlatmaların
sizi kurtuluşa çağırdığını, cennet hayatına çekmeye çalıştığını
sakın unutmayın.
GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Din Ahlakını Yaşamakta Gevşeklik Göstermemek,
Ağır Davranmamak
Bir müminin imanının
gücü, samimiyeti ve kararlılığı Allah yolundaki kararlılığından
ve hamiyeti İslamiyesi'nin şiddetinden anlaşılır. Kişinin din ahlakı
konusunda gevşek ya da şevkli olmasını, gösterdiği tutum ve davranışlar
belirler.
Dinde gevşeklik göstermek, müminler arasında bulunduğu halde imani
olgunluğa tam erişememiş kişilere özgü bir zayıflıktır. Gevşeklik
bu kişide, zorluk anlarında geri plana çekilme, riske girmeme, nefsine
bir zarar gelmesinden kaçınma, nefsinin rahat ve çıkarlarını dinin
çıkarlarından önde tutma şeklinde ortaya çıkar. Rahatlık anlarında
ise iman etmeyenlerin ve fitnenin varlığından rahatsız olmama, sorumluluk
almaktan, nefsini sıkıntıya sokmaktan kaçınma, gelişmeler karşısında
pasif ve tepkisiz kalma, ağır davranma gibi biçimlerde kendini gösterir.
Bu çarpık anlayışları, bu kimselerin mantık örgülerini ve olayları
değerlendirmelerini de tersine döndürür. Öyle ki, Allah yolundaki
bir zorluk veya tehlikeden kaçmayı kendileri için bir kazanç, hatta
Allah'ın bir nimeti olarak görecek kadar şuurları kapanır. Onların
içinde bulunduğu bu durumu Allah Kuran'da şöyle haber verir:
"Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size
bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet
verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der."
(Nisa Suresi, 72)
PEYGAMBERLER
TARİHİ
Hz. Lokman
"Andolsun,
Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse,
artık o, kendi lehine şükreder. Kim inkâr ederse, artık şüphesiz,
(Allah,) Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid'dir
(hamd yalnızca O'na aittir)."
(Lokman Suresi, 12)
Allah Kuran'da Hz. Lokman'ın kendisine hikmet verilmiş bir peygamber
olduğunu bildirir. Onun oğluna verdiği öğütlerin bir bölümü Kuran
ayetleri ile bizlere aktarılmıştır. Bu öğütler müminlerin dikkat
etmeleri gereken temel konuları içerir. Bu yüzden bizler için çok
önemlidir.
Hz. Lokman oğluna Allah'ın herşeyden haberdar olduğunu, yapılan
en küçük şeyin bile eninde sonunda insanın karşısına çıkarılacağını
hatırlatmıştır:
"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında
olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in
derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır).
Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır."
(Lokman Suresi, 16)
Hz. Lokman her tavırda büyüklenmekten kaçınmayı da şöyle öğütlemiştir:
"İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak
yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."
"Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri)
eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir."
(Lokman Suresi, 18-19)
Ayrıca Hz. Lokman büyüklenme konusunda öğüt verirken iki hususu
önemle vurgulamıştır: Ses tonu ve yürüyüş şekli.
Hz. Lokman öğüt verirken oğlunu büyüklüğe kapılmama konusunda uyarmıştır.
Çünkü bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aklın, bilginin gerçek
sahibi de ancak Allah'tır.
Herşeyde Allah'a muhtaç olan insan gibi aciz bir varlığın, -kendinde
bir güç ve üstünlük varmış gibi- büyüklenmeye kalkışması, yürüyüşüyle,
konuşmasıyla kibirli bir tavra girmesi son derece kötü bir ahlak
özelliğidir. Böyle yapan bir kimse büyüklendikçe Allah karşısında
daha da suçlu konuma gelecek ve aşağıdaki ayetin kapsamına girecektir:
"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden
engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru
yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık
yolunu gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların
ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır."
(Araf Suresi, 146)
Büyüklenen insanlar herşeyde kendi akıllarına güvenir, kendi prensipleri,
değer yargıları herşeyin önünde gelir. Kendisine tebliğ yapan kişi
bir peygamber bile olsa ona karşı büyüklenen bir tavır içine girebilir.
Nitekim Kuran'da, kavimlerin peygamberle konuşan ileri gelenlerinin
ortak özelliklerinin büyüklük taslamak olduğu bildirilmiştir. İman
edenler ise tevazulu, Allah'a ve elçilerine karşı teslimiyetli ve
itaatli kimselerdir.
ALLAH'IN SIFATLARI
"Evvel"
(İlk)
"O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır. O, herşeyi bilendir."
(Hadid Suresi, 3)
Evrenin bir başlangıcı var mıdır?
Kuşkusuz bu soru yüzyıllar boyunca insanların cevap aradıkları bir
soru olmuştur. Bu mükemmel düzenin bir Yaratıcısı olduğunu bilen
insanlar, evrenin bir başlangıcı olduğuna inanmışlardır.
İnsanların bir kısmı da Yaratıcının varlığını kabullenmek istememiş
ve bu yüzden evrenin bir başlangıcı olmadığını, ezelden geldiğini
ve ebede gideceğini iddia etmişlerdir. Ancak bugün bilim, bu kişilerin
apaçık bir yanılgı içinde olduklarını kanıtlamıştır: Kainatın başlangıcı
tek bir noktanın, büyük bir patlamayla genişlemesiyle olmuştur.
Böylesine kusursuz bir sistemin bir başlangıcı varsa; bu başlangıcı
tasarlayan bir gücün varlığı da açıktır. Bu Güç Sahibi'nin varlığı
ezeli ve ebedidir. Yani O, herşeyden önce de vardır, sonra da olacaktır.
İşte bu sonsuz gücün sahibi Allah'tır. Ve canlıların, gezegenlerin,
galaksilerin, tüm evrenin yaratılmadığı ve hatta zamanın da henüz
var olmadığı anda yalnızca Allah vardır. Çünkü O 'Evvel'dir.
"Hiçbiriniz ben kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan
daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
Hz. Muhammed (s.a.v.)
|