Asıl Nimet; Allah'ın Rızası

Sahibi olduğumuz herşey aslında dünya hayatında kullandığımız geçici metalardır. Çok beğendiğiniz, büyük emek sarfedip almayı düşündüğünüz son model araba, onu satın alsanız bile asla sizin olamayacak, siz öldüğünüzde yakınlarınıza miras kalacak, bozulacak... Ama cennette, bundan çok daha güzelleri sonsuza kadar müminlerin olacak. Ve daha nice nimetler de...

Şu anda dünyanın en güzel evi size ait olsa bile gerçekte bu mülkün kiracısı olduğunuzun farkında mısınız?

Bizim İçin Saklanan Nimetler

Allah Kuran'da cennet ile ilgili tasvirler yaparken bizim anlayabileceğimiz ölçüde benzetmeler yapar. Secde Suresi'nde şu şekilde buyurur:

"Artık hiç bir nefis, yaptıklarına karşılık olmak üzere kendileri için gözler aydınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığını bilmez."
(Secde Suresi, 17)

Mükemmel bir manzaranın karşısında, çok güzel ve pahalı eşyalarla süslenmiş bir köşkün içinde, bir sandık mücevher kutusu size hediye edildiğinde, mükemmel lezzette yiyeceklerin bulunduğu bir sofrayı gördüğünüzde gözlerimizin açıldığını, ayette buyurulduğu gibi aydınlandığını, hepimiz biliriz. Bunlar dünya hayatında sayabileceğimiz birkaç güzel nimettir. Fakat cennette bizim için nelerin saklı olduğunu kimse bilmemektedir. Şimdi beş dakika gözlerinizi kapatın ve isteyebileceğiniz herşeyi düşünün. Düşündüğünüz, istediğiniz her ne ise bunlar cennetteki nimetlerin sadece bir benzeridir.

Birçok kimsenin hayalinde cennet, bulutların içinde, bir sis perdesinin ardında, beyaz rengin hakim olduğu, aydınlık, fakat puslu bir rüyalar alemidir. Cennete girmeye hak kazanan insanlar ise yüzlerinde saf bir tebessüm ve uykulu gözlerle bulutların üstünde uçuşan ve bununla mutlu olan insanlardır. Bazı kişilere göre ise yalnızca yeşilliğin, kırların ve çayırların bulunduğu, kuzuların otladığı, insanların ağaçların altında oturup önlerinden akan dereleri seyrettikleri yeşilliklerdir. Bu cahilce anlayışa göre cennet, her ne kadar huzurlu, sakin, güvenli de olsa, sonsuz bir hayat düşünüldüğünde monoton ve sıkıcı bir yer olarak tasvir edilmektedir. İşte bu düşüncenin tersine az önce sizin ve cennete layık görülen diğer insanların hayal ettiklerinin çok daha ötesinde eşsiz güzellikte bir yerdir cennet...

Asıl Nimet; Allah'ın Rızası

Ancak cennetin tüm bunlardan çok daha üstün olan en büyük nimeti, Allah'ın rızasıdır. Müminin Allah'ın rızasını kazanabilmiş olmasından dolayı hissettiği sevinç ve huzurdur. Dahası, Allah'ın verdiği herşey için O'ndan razı olmanın, O'na daimi bir şükür içinde bulunmanın verdiği asil mutluluktur. Allah Kuran'da, cennet ehlinin bu vasfına şu şekilde dikkat çeker:

"... Allah onlardan razı oldu, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur."
(Maide Suresi, 119)


Müminlerin Allah'ın rızasını kazandıklarını hissetmelerinin en çarpıcı ifadesi ise, Allah'ın onlara görünecek şekilde tecelli etmesidir. Allah Kuran'da, ahirette mümin kullarına belirli bir şekilde tecelli ederek gözükeceğini müjdelemiştir. Bunun nasıl olacağı ise Allah katındadır. Ancak ayetlerde geçen ifadelere göre, mahşer günü, Allah sekiz meleğin taşıdığı arşında müminlerin karşısına gelecektir. (Hakka Suresi, 17) O an müminlerin "yüzleri ışıl ışıl parlar, Rablerine bakıp-durur."(Kıyamet Suresi, 22-23)

Dahası "çok esirgeyen Rabb'dan onlara bir de sözlü 'Selam' (vardır)." (Yasin Suresi, 58) İçinde bulundukları doğruluk makamı, Allah'ın onurlu-üstün makamıdır ve müminler burada "çok kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında, doğruluk makamındadırlar." (Kamer Suresi, 55)

Tüm bunlar, müminlerin Allah'ın rahmetini ve rızasını üzerlerinde en yoğun biçimde hissetmeleri anlamına gelir ki, olabilecek en büyük nimet budur. Allah'ın rızasını kazanmış olmak, hiçbir maddi güzellikle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir sevinç ve mutluluk verir insana.

Aslında cennetin diğer nimetlerini değerli kılan şey de, yine Allah'ın rızasıdır.

Çünkü aynı nimetler dünyada da kısmen var olabilirler, ama Allah'ın rızası dahilinde olmadıktan sonra mümin için bir anlam taşımazlar.

"Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez."
(Araf Suresi, 55)

KURAN MUCİZELERİ


Firavun ve Yakın Çevresine Gelen Belalar

Firavun ve yakın çevresi kendi çok tanrılı sistemlerine, putperest inanışlarına öylesine bağlılardı ki, Hz. Musa'nın mucizelerle gelmesi bile onları bu batıl inançlarından döndürmemişti.

Bu tutumlarının karşılığında Allah, onlara dünyada da bir azap tattırmak için ayetin ifadesiyle "ayrı ayrı mucizeler" (Araf Suresi, 133) olarak felaketler yolladı. Bunlardan ilki kuraklık ve dolayısıyla elde edilen ürünlerin azalmasıydı. Konuyla ilgili Kuran ayeti şöyledir:

"Andolsun, Biz de Firavun aile (çevre)sini belki öğüt alıp düşünürler diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık."

(Araf Suresi, 130)

Mısırlılar tarım sistemlerini Nil Nehri'ne dayandırmışlardı ve bu sayede doğal şartların değişimi onları etkilemiyordu. Ancak Firavun ve yakın çevresinin Allah'a karşı büyüklenmeleri ve Allah'ın peygamberini tanımamaları sebebiyle kendilerine beklenmedik bir felaket gelmişti. Bu felaketler Kuran'da şöyle bildirilmiştir:

Bunun üzerine, ayrı ayrı mucizeler (ayetler) olarak üzerlerine tufan, çekirge, buğday güvesi, kurbağa ve kan musallat kıldık. Yine büyüklük tasladılar ve suçlu-günahkar bir kavim oldular. (Araf Suresi, 133)

Kuran'da Mısır halkının başına gelen bu belalarla ilgili bildirilenler, 19. yüzyılın başında, Orta Krallık devrinden kalma bir papirüsün Mısır'da bulunmasıyla bir kez daha tasdik edilmiş oldu. Bu papirüs bulunduktan sonra, 1909 yılında Leiden Hollanda Müzesi'ne götürülüp A. H. Gardiner tarafından çevrildi. Papirüs'te Mısır'daki kıtlık, kuraklık gibi felaketler ve Mısır'dan kölelerin kaçışı anlatılmaktadır. Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu felaketlerden Ipuwer papirüslerinde şöyle bahsedilmektedir:

Felaketler tüm memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı.

Nehir kan oldu.

Böyle dün gördüğüm herşey helak oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak...

Mısır'ın aşağısı mahvoldu... Tüm saray ıssız kaldı. Sahip olunan herşey: buğday ve arpa, kazlar ve balıklar...

Gerçekten ekin her yerde mahvoldu...

İnsanlar sudan korkar oldu. Su içtikten sonra bile susadılar.

İşte suyumuz! Mutluluğumuz! Yapabileceğimiz ne var? Herşey talan.

Şehirler yıkıldı. Yukarı Mısır kurudu.

Yerleşim alanları bir dakika içinde altüst oldu.

20. yüzyılda bilgi sahibi olduğumuz bu papirüste Firavun ve kavmine isabet eden felaketlerden Kuran'la büyük bir paralellik içinde bahsediliyor olması, Kuran'ın İlahi kaynaklı olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Mısır'ın aşağısı mahvoldu... Tüm saray ıssız kaldı. Sahip olunan herşey: buğday ve arpa, kazlar ve balıklar...

"Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa Bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık."

(Saffat Suresi, 11)

Hz. Musa'dan Sihirbaz Olarak Bahsedilmesi

Firavun zamanından kalma papirüslerde, Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmektedir. (Söz konusu papirüsler İngiltere'de British Museum'dadır.) Firavun ve yandaşları bütün çabalarına rağmen, Hz. Musa'nın karşısında hiçbir zaman üstün gelememişlerdir.

Söz konusu papirüste şöyle anlatılmaktadır: "Bu adaletin idarecisi Güneş'in oğlu Ammon'un büyük biraderi olan ve pederi Güneş gibi daima yaşayan Ramses'in krallığı zamanında yedinci paynı ayının, ikinci günü yazıldı... Bu mektubu aldığın vakit kalk, işe başla tarlaların nezaretini üzerine al. Hububatın hepsini mahveden bir su basması gibi yeni bir belanın haberini aldığında kafanı çalıştır. (Yani düşün), Hemton onları hırsla yiyerek mahvetti, mabarlar delindi, fareler tarlalarda yığın halindedir, pireler kasırga şeklindedir, akrepler hırsla yiyorlar, küçük sineklerin açtığı yaralar sayılmayacak kadar çoktur. Ve ahaliyi mahzun ediyor... Scribe, (Scribe İngilizce Yahudi alimi demektir. Burada kastedilen muhtemelen Hz. Musa'dır.) külli miktarda hububatı mahvetmek maksadına nail oldu... Sihirler onlar için ekmekleri gibidir. Scribe... yazmak sanatında insanların birincisidir."

Hz. Musa'dan "sihirbaz" olarak bahsedilmesi Kuran'da Zuhruf Suresi'ndeki şu ayetlerde haber verilir:

"Ve onlar dediler ki: "Ey büyücü, sende olan ahdi (sana verdiği sözü) adına bizim için Rabbine dua et; gerçekten biz hidayete gelmiş olacağız.""
(Zuhruf Suresi, 49)

"Onlar: "Bizi büyülemek için mucize (ayet) olarak her ne getirirsen getir, yine de biz sana inanacak değiliz" dediler."
(Araf Suresi, 132)

Kuran'da Firavun Kelimesi

Eski Ahit'te Hz. İbrahim ile Hz. Yusuf zamanındaki Mısır hükümdarından Firavun diye bahsedilir. Halbuki Firavun hitabı her iki peygamberden çok sonra kullanılacaktır. Kuran'da Hz. Yusuf dönemindeki Mısır yöneticisinden söz edilirken "hükümdar, kral, sultan" anlamlarına gelen Arapça "El melik" kelimesi kullanılır:

"Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin."..."

(Yusuf Suresi, 50)

Hz. Musa dönemindeki Mısır yöneticisinden ise "Firavun" kelimesi ile bahsedilir. Kuran'da yapılan bu ayrım, Eski ve Yeni Ahit'te ya da Musevi tarihçilerce yapılmaz; sadece Firavun ifadesi kullanılır.

Nitekim gerçekten de Mısır tarihinde "Firavun" teriminin kullanımı sadece geç döneme aitti; Firavun hitabı ilk olarak MÖ 14. yüzyılda Amenhotep IV döneminden itibaren kullanılmaya başlamıştır. Hz. Yusuf ise bu tarihten en az 200 yıl önce yaşamıştır.

Görüldüğü gibi Firavun kelimesinin kullanımı belli bir tarihten itibaren söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Kuran'da bu ayrımın tam olarak yapılması -Hz. Yusuf zamanındaki hükümdardan hep "Kral" olarak söz edilirken, Hz. Musa zamanındaki hükümdardan her seferinde "Firavun" olarak bahsedilmesi- Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu ispatlayan bir başka delildir.


Sosyal Bozulma

Günümüz insanlarının karşı karşıya olduğu önemli bir sorun toplumun temelini oluşturan sosyal yapılardaki bozulmadır. Toplumsal çöküş değişik şekillerde kendini göstermektedir. Dağılmış aileler, boşanmalardaki artış ve gayrimeşru çocuklar aile kurumundaki tahribatın doğal sonucudur. Stres, huzursuzluk, mutsuzluk, endişe ve kaos pek çok insanın hayatını adeta bir kabusa dönüştürmektedir. Manevi boşluk içindeki insanlar bunalımlarına çare ararken alkol ve uyuşturucu bataklığına düşmekte veya karanlık yollara girmektedir. Çözüm yolu kalmadığını düşünen bazıları da intiharı bir kurtuluş zannetmektedirler.

Toplumsal yozlaşmanın en çarpıcı göstergelerinden birisi de yasalara aykırı davranışlardaki büyük artıştır. Suç oranlarındaki artış konunun uzmanlarını dahi hayrete düşüren boyutlara ulaşmıştır. Birleşmiş Milletler Uluslararası Suç Önleme Merkezi'nin hazırladığı "Evrensel Suç ve Adalet Raporu" tüm dünya ülkelerini kapsayan şu genellemeleri içermektedir:

Ortalama olarak, suç oranları 1980'lerde olduğu gibi, 1990'larda da yükselmeye devam etmektedir. Dünyanın neresi olursa olsun, beş yıllık bir periyotta, büyük şehirlerin sakinlerinin üçte ikisi en az bir kere suç sayılan fiillerin hedefi olmaktadır. Evrensel olarak ciddi suçlara hedef olma olasılığı (soygun, cinsel suçlar, saldırı) beşte birdir. Bölge ayrımı olmaksızın, gençler kategorisindeki mülkiyete yönelik suçlar ve şiddet suçlarının her ikisi de ekonomik problemler ile ilgilidir. Son yıllarda yasadışı uyuşturucu madde türleri sayıca artmış ve nitelik olarak da çeşitlenmiştir.

Aslında söz konusu olaylarda şaşılacak bir durum yoktur. Böyle bir sosyolojik gelişmenin nedenleri Kuran'daki geçmiş toplumların kıssalarında açıkça anlatılmaktadır. Sosyal dejenerasyon ve buna bağlı olarak ortaya çıkan her türlü sorun insanların Allah'ı ve yaratılış amaçlarını unutmalarının, hak dinden ve manevi değerlerden uzaklaşmalarının kaçınılmaz bir sonucudur.

Toplumsal bozulmanın unsurları aynı zamanda Peygamberimiz (sav)'in 14. yüzyıl önce haber verdiği, günümüzde de eksiksiz olarak ortaya çıkan gelişmelerdir. Hz. Muhammed (sav)'in "insanların ihtilaf ve içtimai (sosyal) sarsıntılar içinde bulundukları zaman" (Ramuz-El Ehadis, 7/7) olarak tanımladığı Ahir Zaman'ın ilk devresi ile ilgili hadisler şöyledir:
Hadislerden anlaşılmaktadır ki, toplumda kötü insanların çoğalması, güvenilir kabul edilen bazı insanların gerçekte yalancı, yalancı olarak tanınan bazılarının da gerçekte güvenilir kişiler olması Ahir Zaman'ın bir özelliğidir:

"İnsanlar üzerine aldatıcı seneler gelecek. O senelerde… haine itimat edilecek, doğru kişi hain sayılacak." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş)

"Kötülerin çoğaldıkça çoğalması, yalancıların doğru kabul edilip doğruların yalancı sayılması, hainlerin güvenilir, güvenilir kimselerin hain sayılması… kıyamet alametlerindendir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler)

"Dünyada alçak oğlu alçak kimseler insanların en mutlusu oluncaya kadar kıyamet kopmayacaktır." (Tirmizi, Fiten)

Dinimizin kurallarına ve kanunlara uygun elde edilmiş kazanç ile güvenilir insanların az bulunacağı bir hadiste şöyle belirtilmiştir:

"Ahir Zaman'da ümmetim içerisinde en az bulunacak şey helal para ve kendisine güvenilir arkadaştır." (Suyuti, Camiü's-Sagir)

Gerçek şahitliğin gizlenmesi, yalancı şahitliğin ve iftiranın ise yaygınlaşması bir alamettir:

"Kıyametten hemen önce yalancı şahitlik yaygınlaşır, hakka şahitlik ise gizlenir." (Ramuz-El Ehadis)

"İftiranın yaygınlaşması kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri)

Toplumdaki tek üstünlük kriterinin zenginlik olması, saygının kişinin zenginliğine endeksli olmasının bir kıyamet alameti olduğu şöyle bildirilmiştir:
;
"Zengine itibar edilip kendinden daha üstün kişiler ona ayağa kalktıklarında ve ona selam verdiklerinde… kıyamet yaklaşmış demektir." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş)

Aile, akraba ve komşuluk ilişkilerinin bozulması, fertler arasındaki sosyal ve manevi değerlerin kaybolması bu dönemin başka bir özelliğidir:

"Kişinin annesine isyan etmesi, babasına sıkıntı vermesi." (Tirmizi, Fiten, 38)

"Kıyametten hemen önce… akraba ile ilişkiler kesilir." (Ramuz-El Ehadis, 448/7)

"Komşular arasında geçimsizliğin yaygın hale gelmesi kıyamet alametlerindendir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 86)

Gençlerin sinirli olmaları, çocuklar ile yetişkin insanlar arasındaki sevgi ve saygı ilişkilerinin bozulması hadislerde şöyle anlatılmıştır:

"Büyükler küçüklere merhamet etmediklerinde, küçükler de büyüklerine saygı göstermediklerinde… çocuk öfkeli olduğunda… kıyamet yaklaşmış olacaktır." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş)

Hadisler göstermektedir ki, aile kurumundaki bozulmaya bağlı olarak boşanmaların ve evlilik dışı çocukların çoğalması Ahir Zaman toplumlarının bir niteliğidir.

"Boşanmaların çoğalması… kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri)

"Kıyamet yaklaşınca… gayri meşru çocuklar çoğalır." (Ramuz-El Ehadis)

Materyalist felsefe ve dünya görüşlerinin etkisiyle insanların ahireti unutmaları, dünyaya büyük bir hırsla bağlanmaları kıyamet öncesindeki dönemin bir vasfıdır:

"İnsanlarda cimrilik ve hırs artacak."( Müslim, İmare, 176; İbni Mace, Fiten,)

"Kıyamet yaklaştı. Halbuki insanlar dünyaya karşı ancak hırslarını arttırıyorlar, Allah'tan da uzaklaşıyorlar." (Suyuti, Camiü's-Sagir, 2/5)

Birbirlerine kaba sövgü ve küfürlerle hitap eden insanların durumu hadiste şöyle ifade edilmiştir:

"Son zamanlarda türeyen, birbirleriyle karşılaştıkları zaman selamları lanetleşmeden ibaret olan sarhoş ve asi bir nesil (ortaya çıkmadıkça)" (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 54)

Bu dönemin başka bir özelliği de dedikodu ve alayın büyük rağbet görmesidir:

"Dedikoducuların, gıybetçilerin ve alaycıların artması kıyamet alametlerindendir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 93)

Ahir Zaman'da sık karşılaşılan bir durum da ticaret hayatında sahtekarlığın ve rüşvetin olağan hale gelmesidir:

"Kıyamet yaklaşınca… ölçü ve tartılarda hile yapılır." (Ramuz-El Ehadis, 33/7)

"Rüşvetlerin alınması… kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 454)

Peygamberimiz (sav)'de Ahir Zaman'da cinayetlerin artışını şöyle bildirmiştir:

"Cinayetler artmadıkça… kıyamet kopmaz." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 468)

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Müslüman-Türk Varlığı

Tarihte Türk ırkından birçok uygarlığın hüküm sürdüğü Makedonya topraklarında, Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Peçenekler ve Osmanlı Türkleri uzun yıllar yaşamışlar. 1300 yılından sonra da Anadolu'dan Makedonya'ya çok sayıda Türk göçmen yerleştirilmiştir. Ancak son yüzyılda bölgede Türklere karşı sistemli bir asimilasyon politikası uygulanmaktadır. Nitekim 1953 yılında 203.000 olan Türk nüfus sayısı günümüzde 77.000'e kadar gerilemiştir.

Her türlü olumsuzluklara rağmen Makedonya'daki Müslüman-Türk nüfus, eğitim ve öğretimi Türkçe olarak gerçekleştiriyor. Türklerin eğitim gördüğü kuruluşlarda 264 Türk öğretmen görev yapıyor. Makedonya'da Türklerin en yoğun olarak yaşadıkları şehirler Üsküp, Gostivar, Ohri ve Resne'dir. Bölgedeki Müslüman-Türklerin bir gazetesi, dergisi ve bir yerel televizyonu bulunuyor. Yugoslavya Federasyonu döneminde Makedonlarla birlikte kurucu millet statüsünde bulunan Türkler, yeni anayasa ile birlikte günümüzde bu haklarını kaybettiler. Siyasi alanda faaliyet gösteren "Türk Demokratik Birliği" ise Makedonya bölgesindeki Müslüman-Türk varlığının haklarını korumaya çalışıyor.

Çözüm: Osmanlı Barış ve Adaleti

20. yüzyılda dünyanın en kanlı, en kargaşalı ve en huzursuz bölgesi olan Balkan Yarımadası bir zamanlar böyle değildi. Balkanlar'da 19. yüzyıla kadar süren istikrarın sebebi bölgedeki Osmanlı hakimiyetiydi. Bugün bazı tarihçiler, Balkanlar'da Osmanlı hakimiyeti altında istikrar ve sükun içinde geçen asırları "Pax Ottomana" yani "Osmanlı Barışı" diye tanımlanıyor. Makedonya'daki Türk nüfusun yanısıra Makedon Arnavut ve az sayıda Boşnak kökenli Müslüman, bölgede barış ve adaletin sağlanabilmesi için Türkiye'den çok şeyler bekliyorlar. Görünen o ki, başta Makedonya ve Balkanlar olmak üzere bölgede Osmanlı izlerini taşıyan tüm bölgelerde huzur ve güven ortamı yeni bir "Osmanlı Barışı" ile sağlanabilir. Bunun öncülüğünü yapması gereken devlet ise, elbette Osmanlı'nın yegane mirasçısı olan Türkiye'dir ...

YARATILIŞ DELİLLERİ

Denizatlarının Benzersiz Özellikleri

Denizatları dış görünümleri ve son derece özel bir tasarıma sahip olan genel yapıları ile dikkat çekici canlılardır. Boyları 4 ile 30 cm arasında değişen denizatları genellikle kıyı şeridinde yosunların ve diğer bitkilerin arasında yaşarlar. Sahip oldukları koruyucu kemiksi bir zırh bu hayvanları tehlikelerden korur. Zırh o kadar sağlamdır ki, kurumuş ölü bir denizatını elinizle kırmanız neredeyse imkansızdır.

Denizatının başı, vücuduna dik açı ile yerleştirilmiştir. Başka hiçbir balıkta bu özelliğin bir eşine rastlamak mümkün değildir. Denizatları vücutları dik olarak yüzer, başlarını yukarı ve aşağı hareket ettirebilirler. Ancak başlarını iki yanlarına doğru hareket ettiremezler. Bu özellik diğer canlılarda olsa görme açısından problem oluşturabilirdi. Ancak denizatlarının sahip oldukları özel vücut tasarımı sayesinde böyle bir problem hiç yaşanmaz. Denizatlarının gözleri birbirinden bağımsız, her yöne serbestçe hareket edebilecek ve dönerek her tarafı rahatlıkla seyredebilecek şekilde yaratılmıştır. Bu yüzden kafalarını iki yana çeviremeseler de etraflarını rahatlıkla görebilirler.

Denizatlarının yüzmeleri de çok özel bir sistem sayesinde gerçekleşir. Yüzme keselerinde bulunan bir tür gazın miktarında gereken değişiklikleri yaparak suda rahatlıkla yükselip alçalırlar. Denizatı, eğer bu kesesi zarar görürse ve az miktar da olsa gaz kaybederse denizin dibine batar. Bu durum ise denizatı için ölüm demektir. Burada hemen dikkat çekilmesi gereken önemli bir nokta vardır. Yüzme kesesindeki gazın miktarı çok hassas ayarlanmıştır. İşte bu yüzden herhangi bir değişiklik hayvanın ölümüne neden olmaktadır. Bu hassas ayarın bize gösterdiği gerçek ise çok önemlidir. Bir denizatı ancak bu hassas ayarla yaşayabilir. Yani bir denizatı ancak bu özelliğiyle birlikte, tek bir anda ortaya çıktığı için varlığını sürdürmektedir. Bu durum denizatının zaman içinde bu özellikleri kazanmasının mümkün olmadığını, yani evrimcilerin iddia ettiği gibi evrimin bir ürünü olmadığını gösterir. Evrendeki her varlık gibi onları da bütün özellikleriyle birlikte Allah yaratmıştır.

Bu canlıların en şaşırtıcı yönü ise erkek denizatının doğum yapmasıdır. Erkek denizatı karnının alt kısmında, zırh tabakasının olmadığı bölgede, geniş bir keseye ve bunun üzerinde de yarığa benzer bir açıklığa sahiptir. Dişi, yumurtalarını doğrudan bu keseye yerleştirir. Erkek ise burada biriken yumurtaları döller. Yumurtaların bırakıldığı kesenin iç kısmındaki deri bir süre sonra sünger gibi olur ve yumurtaların beslenmelerinde önemli bir rol oynayan kan damarlarıyla dolar. 1 ya da 2 ay sonra denizatının kopyaları olan yavrular keseden çıkar.

Deniz altındaki çok sayıdaki canlı türünden yalnızca bir tanesi olan denizatları pek çok yönden benzersiz özelliklere sahiptirler. Denizatlarındaki tasarım Allah'ın sınırsız gücünün, sonsuz ilminin örneklerindendir. Allah'ın sonsuz kudreti bir ayette şöyle bildirilir: "Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir." (Bakara Suresi, 117)

Erkek denizatının en şaşırtıcı yönlerinden biri doğum yapmasıdır.
Erkek denizatı karnının alt kısmında, zırh tabakasının olmadığı bölgede geniş bir keseye ve bunun üzerinde de yarığa benzer bir açıklığa sahiptir. Dişi, yumurtalarını doğrudan bu keseye yerleştirir.

"Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir."
(Bakara Suresi, 117)

Böceklerdeki Kimyasal İletişim FEROMENLER

1-2 cm'lik böceklerin diğerleriyle iletişim kurabilecek kokular meydana getirebilmeleri ve bu kokuları kilometrelerce öteden ayırt ederek verilen mesajı algılayabilmeleri yaratılış gerçeğinin sayısız delillerinden yalnızca bir tanesidir.

Karıncalar yuvalarını, balarıları da kovanlarını çok uzaklara gitseler de şaşırmadan bulurlar. Bazı böcek larvaları, tehlike anında hemen biraraya toplanarak korunurlar. Pek çok böcek türü de toplu olarak yaşadıkları alan üzerinde belirgin bir hakimiyete sahiptir. Bunların yanı sıra tüm böcek türlerinde çiftleşmek isteyen erkek ve dişiler uzak mesafelerde olmalarına rağmen birbirlerini kolaylıkla bulurlar. Tüm bu davranışlardaki ortak nokta ise, tümünün bir tür haberleşme sistemine sahip olmasıdır.Böceklerin haberleşmek için kullandıkları işaretin adı feromendir. Feromenin kelime anlamı "hormon taşıyıcısı"dır. Bu madde, aynı türün üyeleri arasında kullanılan kimyasal bir maddedir. Genellikle özel bezlerde üretilerek çevreye bırakılırlar. Böceklerin birbirleriyle iletişimini sağlar ve davranışlarında değişikliklere neden olurlar.

Feromenler önceleri hormonlarla eş değer tutulmuştur. Feromenlerin vücut dışına salgılanmaları onları hormonlardan ayıran özelliklerindendir. Feromenlerin çok farklı işlevleri yerine getirenleri olduğu gibi, değişik bileşimlerde olanları da vardır. Yayılma yetenekleri oldukça yüksek olan feromenler 7-8 km gibi muazzam bir uzaklıktan bile etkili olabilmektedir. Uzaklık, sıcaklık, rüzgar, nem gibi etmenler de feromenlerin etkisini azaltıp çoğaltabilir.

Feromenler; iz bırakma, işaretleme, alarma geçirme, toplanma ve birlikte yaşayan böceklerde kraliçenin yetiştirilmesinde kullanılırlar. Koku yoluyla etkili olan cinsiyet feromenleri de vardır.Feromen kullanarak haberleşen canlılarla ilgili verilecek bilgiler içinde akılda tutulması gereken çok önemli bir nokta vardır: Her türün kullandığı formül kendine özgüdür. Bu formüllerin içerdikleri maddeler ayrıdır. Hem bu maddeyi salgılayan hem de salgılanan madde ile iletilmek istenen mesajı algılayan canlı bu formülden haberdardır. Ayrıca başka türe ait formülleri çözen ve taklit eden canlılar da vardır.

Böceklerdeki bu üstün mekanizmayı var eden, onlara bütün bunları ilham eden Allah'tır. Karşımızdaki her güzellik, her kusursuzluk ve her tasarım örneği de bizi şüphesiz üstün ve güçlü olan, herşeyi en mükemmel şekli ile yaratan bir Yaratıcı'ya götürmelidir. Bu Yaratıcı, kuşkusuz bu canlılara koku üretme ve bu yolla haberleşme yeteneği veren alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Tohumun Bitkiye Dönüşmesindeki İlk Aşama FİLİZLENME

Tohumlar, içlerinde bitkilere ait binlerce bilgiyi barındıran genetik şifre taşıyıcılarıdır. İleride oluşturacakları bitkiler ile ilgili tüm bilgiler tohumların içinde saklıdır. Bitkinin kökünün ucundaki tüycükten, gövdesinin içindeki borucuklara, çiçeklerinden, vereceği meyveye kadar tüm bilgiler en küçük detaylarına kadar eksiksiz olarak tohumun içinde mevcuttur.

Döllenmenin ardından oluşan tohumun bir bitkiye dönüşmesindeki ilk aşama filizlenmedir. Toprağın altında beklemekte olan tohum ancak ısı, nem ve ışık gibi faktörlerin bir araya gelmesiyle hareketlenip canlanır. Filizlenme işleminin birkaç aşaması vardır. İlk önce, tohum ıslanmalıdır ki, içinde bulunan hücreler nemlensin ve metabolizma faaliyetleri başlayabilsin. Bu faaliyetler bir kez başladıktan sonra kök ve filiz de büyür ve bu aşamada hücre bölünmesi başlar. Bir yandan da belli fonksiyonların özel dokular tarafından gerçekleştirilebilmesi için hücre farklılaşması olur. Bütün bu aşamalar çok fazla enerji gerektirir. (Harun Yahya, Bitkilerdeki Yaratılış Mucizesi)
Tohumun büyümek için besine ihtiyacı vardır. Döllenme sırasında tohumla birlikte oluşan besin deposu, filiz verip toprak dışına çıkana kadar tohumlar tarafından kullanılır. Gereken koşullar sağlanıp da çimlenme başladığında tohum topraktan suyu çeker ve embriyo hücreleri bölünmeye başlar. Daha sonra tohum kabuğu açılır. Önce kök sisteminin başlangıcı olan kökçükler sürgün verirler ve toprakta aşağı doğru büyürler. Kökçüklerin gelişmesini, sap ve yaprakları üretecek olan tomurcukların gelişimi izler.

Tohum toprak üstüne ışığa doğru yönelir ve sürekli güçlenir. Çimlenme toprak altında başlamıştır. İlk gerçek yapraklar açıldığındaysa bitki, fotosentez yoluyla kendi besinini üretmeye başlar.

Toprağın normalde çürütücü, parçalayıcı özelliği olmasına rağmen, küçücük tohum ve milimetrenin yarısı inceliğindeki kökler hiçbir zarar görmezler. Aksine sürekli gelişerek büyürler.

Tohum filizlenip topraktan çıkarken her zaman dik olarak çıkar. Bunu yaparken tohum yer çekimine aykırı hareket etmektedir. Kökler ise yer çekimine uygun hareket ederek toprağın içlerine doğru ilerlerler. Çünkü bitkilerde büyümeyi yönlendiren uyarılar iki türlüdür; ışık ve yer çekimi. Tohumdan çıkan ilk kök ve filiz bu iki çeşit uyarıya karşı oldukça duyarlı sistemlerle donatılmışlardır. Filizlenen bitkinin köklerinde yer çekimi sinyallerini algılayan hücreler bulunur. Yukarıya doğru yükselen gövde kısmında ise ışığa duyarlı olan hücreler bulunur. İşte bu hücrelerin ışığa ve yer çekimine duyarlı olması da bitkinin parçalarını gereken yerlere doğru yönlendirir. Bu iki uyarı türü, köklerin ve filizin büyüme yönü eğer dikey değil de farklı bir yöne doğru ilerliyorlarsa, yönlerini düzeltmelerini de sağlar.

Bu kararları alan ve uygulayan, karışıklık çıkmaması için gerekli olan sistemleri belirleyen ve bünyesinde bunları oluşturan elbette ki bitkinin kendisi değildir. Başka bir canlının müdahalesiyle de bu sistemlerin oluşması mümkün değildir. Bütün bunlar bize bitkilerin başka bir güç tarafından yönlendirildiklerini, yönetildiklerini gösterir. Bu kararı hücrelere aldırtan, onlara görevlerine göre ne yöne gitmeleri gerektiğini gösteren ve sahip oldukları tüm yapıları yaratan üstün aklın sahibi hiç kuşkusuz ki tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Bulut Kırlangıçlarının Yuvaları

Güney Amerika'da yaşayan "Bulut Kırlangıçları" yuvalarını şelalelerin arkasındaki kayalıklarda kurarlar. Ancak şelalenin arkasına geçmek bir kuş için neredeyse imkansızdır. Örneğin yırtıcı kuşlar, balıkçıllar, martı veya karga gibi kuşlar şelaleyi yararak arka tarafına geçemezler. Aslında, hızla akan tonlarca suyun içinden geçmeye çalışan bir kuşun havada parçalanması beklenir. Ancak, bu kırlangıçlar çok küçüktürler ve o kadar hızlı uçarlar ki, şelaleyi bir ok gibi keserek arka tarafına geçebilirler. Burası, bu kuşlar ve yumurtaları için son derece güvenli bir yerdir, çünkü onlardan başka hiçbir canlı şelalenin arka tarafına geçmeye çalışmaz. Allah her canlıya nasıl yaşayacağını ilham etmiştir.

"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda."

(Vakıa Suresi, 57-61)

KURAN BİLGİSİ

Kuran'da Temel Kavramlar

Akıl Sahibi Bir İnsan Kanıtlanmış Gerçeklere İnanır

Bir insan gaflete düştüğünde, mantığı, muhakeme yeteneği büyük ölçüde çalışmaz hale gelir. Bu bir tür yarı-uyku halidir. Bu durumdaki bir insan, akıl ve mantık dışı eylemleri son derece rahat bir biçimde yapar hale gelir. Bir süre sonra öyle bir hale gelir ki, tüm hayatı akıl ve mantık dışı bir temele oturur, ancak bunu fark edemez.

Aklın temel kurallarından birisi, doğruluğu kesin olarak ispatlanmamış bir iddiaya güvenmemektir. Akıl ve mantık sahibi hiçbir insan, doğruluğu şüpheli olan bir bilgiye kesin olarak güvenip, hayatını ona dayandırmaz. Örneğin, hiç kimse, ciddi bir hastalığa yakalandığında, eline geçirdiği ilk ilacı, ne olduğunu bilmeden "belki işe yarar" diye yutmaz. Tüm eylemler, kesin doğrulara dayanmalıdır.

Oysa inkar edenlerin, ya da Allah'ın hükümlerini göz ardı edenlerin durumu, üstte tarif ettiğimiz türden bir akılsızlıktır. Çünkü bu kişilerin tüm hayatları, birtakım kabuller üzerine kuruludur. Örneğin, hemen hepsi, öldükten sonra Allah'a hesap vermeyeceklerini sanırlar. Ya da hesap verseler bile, suçlu bulunmayacaklarını zannederler. Kabul ettikleri tüm sistemler, ideolojiler birtakım ön kabullere dayalıdır. Sahip oldukları dünya görüşünün hiçbir elle tutulur, kesinlik taşıyan dayanağı yoktur. Allah Kehf Suresi'nde biri inkarcı, biri mümin olan iki bahçe sahibinin durumunu bildirir. Bunlardan biri, hayatını birtakım çürük zan ve tahminlere dayandırmıştır. İnkarcı, sahip olduğu bahçenin başına bir şey geleceğini, kıyametin kopma ve Allah'a hesap verme saatinin geleceğini de "sanmadığını" söylemektedir. Görüldüğü üzere bu yalnızca bir zandır; bu kişinin elinde bu konuda kesin bir delil, bir güvence yoktur. Ama yine de söz konusu bahçe sahibi, bu temelsiz zannını temel kabul ederek davranmaya devam etmiştir. Vardığı sonuç ise tam bir yıkım olmuştur. Öyleyse zan ve tahmine uymak yerine, kesin doğruları içeren Kuran'ı rehber almamız gerektiğini unutmayalım

SAKIN UNUTMAYIN

Size Kuranla Yapılan Her Hatırlatma Sizi Kurtuluşa Çağırır

Dünyada yapılan hatırlatmalar, iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak, Allah'a çağırmak ve hesap gününe karşı insanları uyarmak, unutkanlığa yatkın insana yapılabilecek en büyük iyiliktir. Araf tepesi ile ilgili ayetlerde cehennem tarafına geçmesine hükmedilen insanların bu duruma düşmelerinin sebebi şöyle açıklanır:

"Onlar, dinlerini bir eğlence ve oyun (konusu) edinmişlerdi ve dünya hayatı onları aldatmıştı. Onlar, bu günleriyle karşılaşmayı unuttukları ve bizim ayetlerimizi 'yok sayarak tanımadıkları' gibi, biz de bugün onları unutacağız."
(Araf Suresi, 51)

Şu bir gerçektir ki insan karşılığını hemen alacağını bildiği şeylerde son derece duyarlıdır. Örneğin söylenen bir işi unutmadan yaptığı takdirde hemen o günün sonunda kendisine yüklü bir para verileceği söylense, o konuda ne kadar şevkli ve titiz davranacağı açıktır. Yine aynı şekilde söz konusu işi unuttuğu ve yapmadığı takdirde de şiddetle karşılık göreceğinden eminse, benzerine zor rastlanan bir dikkat ve uyanıklık içinde olacaktır. Demek ki insanın bir konuyu unutup unutmamasında en etkili şeylerden biri, kişinin olumlu ya da olumsuz bir karşılık göreceğinden emin olması ve bunu da yakın görmesidir.

İşte müminlerin dünya hayatında gaflete karşı sarf ettikleri dikkat, içinde bulundukları şevk ancak ahirete, cennetin ve cehennemin varlığına kesin bilgiyle iman etmelerinden kaynaklanır. Bunun içindir ki müminler tüm yaşamlarını bu gerçeğe göre yaşarlar ve Kuran'da ifade edildiği gibi "peşin olarak sunduklarına karşılık olarak" (Hakka Suresi, 24) cennete girerler.

Öyleyse siz de Araf tepesindeki insanların korku dolu bekleyişlerini aklınızdan çıkarmayın. Tarif edilen bu ortamın şu an yaşadığınız ortamdan daha da kesin bir gerçek olduğunu ve yapılan tüm hatırlatmaların sizi kurtuluşa çağırdığını, cennet hayatına çekmeye çalıştığını sakın unutmayın.

GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ

Din Ahlakını Yaşamakta Gevşeklik Göstermemek, Ağır Davranmamak

Bir müminin imanının gücü, samimiyeti ve kararlılığı Allah yolundaki kararlılığından ve hamiyeti İslamiyesi'nin şiddetinden anlaşılır. Kişinin din ahlakı konusunda gevşek ya da şevkli olmasını, gösterdiği tutum ve davranışlar belirler.

Dinde gevşeklik göstermek, müminler arasında bulunduğu halde imani olgunluğa tam erişememiş kişilere özgü bir zayıflıktır. Gevşeklik bu kişide, zorluk anlarında geri plana çekilme, riske girmeme, nefsine bir zarar gelmesinden kaçınma, nefsinin rahat ve çıkarlarını dinin çıkarlarından önde tutma şeklinde ortaya çıkar. Rahatlık anlarında ise iman etmeyenlerin ve fitnenin varlığından rahatsız olmama, sorumluluk almaktan, nefsini sıkıntıya sokmaktan kaçınma, gelişmeler karşısında pasif ve tepkisiz kalma, ağır davranma gibi biçimlerde kendini gösterir. Bu çarpık anlayışları, bu kimselerin mantık örgülerini ve olayları değerlendirmelerini de tersine döndürür. Öyle ki, Allah yolundaki bir zorluk veya tehlikeden kaçmayı kendileri için bir kazanç, hatta Allah'ın bir nimeti olarak görecek kadar şuurları kapanır. Onların içinde bulunduğu bu durumu Allah Kuran'da şöyle haber verir:

"Şüphesiz içinizden ağır davrananlar vardır. Şayet, size bir musibet isabet edecek olsa: "Doğrusu Allah, bana nimet verdi, çünkü onlarla birlikte olmadım" der."
(Nisa Suresi, 72)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Lokman

"Andolsun, Lokman'a "Allah'a şükret" diye hikmet verdik. Kim şükrederse, artık o, kendi lehine şükreder. Kim inkâr ederse, artık şüphesiz, (Allah,) Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid'dir (hamd yalnızca O'na aittir)."
(Lokman Suresi, 12)

Allah Kuran'da Hz. Lokman'ın kendisine hikmet verilmiş bir peygamber olduğunu bildirir. Onun oğluna verdiği öğütlerin bir bölümü Kuran ayetleri ile bizlere aktarılmıştır. Bu öğütler müminlerin dikkat etmeleri gereken temel konuları içerir. Bu yüzden bizler için çok önemlidir.

Hz. Lokman oğluna Allah'ın herşeyden haberdar olduğunu, yapılan en küçük şeyin bile eninde sonunda insanın karşısına çıkarılacağını hatırlatmıştır:

"Ey oğlum, (yaptığın iş) gerçekten bir hardal tanesi ağırlığında olsa da, (bu,) ister bir kaya parçasından ya da göklerde veya yer(in derinliklerinde) de bulunsa bile, Allah onu getirir (açığa çıkarır). Şüphesiz Allah, latif olandır, (herşeyden) haberdardır."

(Lokman Suresi, 16)


Hz. Lokman her tavırda büyüklenmekten kaçınmayı da şöyle öğütlemiştir: "İnsanlara yanağını çevirip (büyüklenme) ve böbürlenmiş olarak yeryüzünde yürüme. Çünkü Allah, büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."

"Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir."
(Lokman Suresi, 18-19)


Ayrıca Hz. Lokman büyüklenme konusunda öğüt verirken iki hususu önemle vurgulamıştır: Ses tonu ve yürüyüş şekli.

Hz. Lokman öğüt verirken oğlunu büyüklüğe kapılmama konusunda uyarmıştır. Çünkü bütün güç ve kudret Allah'a aittir. Aklın, bilginin gerçek sahibi de ancak Allah'tır.

Herşeyde Allah'a muhtaç olan insan gibi aciz bir varlığın, -kendinde bir güç ve üstünlük varmış gibi- büyüklenmeye kalkışması, yürüyüşüyle, konuşmasıyla kibirli bir tavra girmesi son derece kötü bir ahlak özelliğidir. Böyle yapan bir kimse büyüklendikçe Allah karşısında daha da suçlu konuma gelecek ve aşağıdaki ayetin kapsamına girecektir:

"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır."
(Araf Suresi, 146)

Büyüklenen insanlar herşeyde kendi akıllarına güvenir, kendi prensipleri, değer yargıları herşeyin önünde gelir. Kendisine tebliğ yapan kişi bir peygamber bile olsa ona karşı büyüklenen bir tavır içine girebilir. Nitekim Kuran'da, kavimlerin peygamberle konuşan ileri gelenlerinin ortak özelliklerinin büyüklük taslamak olduğu bildirilmiştir. İman edenler ise tevazulu, Allah'a ve elçilerine karşı teslimiyetli ve itaatli kimselerdir.

ALLAH'IN SIFATLARI

"Evvel"

(İlk)

"O, Evveldir, Ahirdir, Zahirdir, Batındır. O, herşeyi bilendir."
(Hadid Suresi, 3)

Evrenin bir başlangıcı var mıdır?

Kuşkusuz bu soru yüzyıllar boyunca insanların cevap aradıkları bir soru olmuştur. Bu mükemmel düzenin bir Yaratıcısı olduğunu bilen insanlar, evrenin bir başlangıcı olduğuna inanmışlardır.

İnsanların bir kısmı da Yaratıcının varlığını kabullenmek istememiş ve bu yüzden evrenin bir başlangıcı olmadığını, ezelden geldiğini ve ebede gideceğini iddia etmişlerdir. Ancak bugün bilim, bu kişilerin apaçık bir yanılgı içinde olduklarını kanıtlamıştır: Kainatın başlangıcı tek bir noktanın, büyük bir patlamayla genişlemesiyle olmuştur.
Böylesine kusursuz bir sistemin bir başlangıcı varsa; bu başlangıcı tasarlayan bir gücün varlığı da açıktır. Bu Güç Sahibi'nin varlığı ezeli ve ebedidir. Yani O, herşeyden önce de vardır, sonra da olacaktır.

İşte bu sonsuz gücün sahibi Allah'tır. Ve canlıların, gezegenlerin, galaksilerin, tüm evrenin yaratılmadığı ve hatta zamanın da henüz var olmadığı anda yalnızca Allah vardır. Çünkü O 'Evvel'dir.

"Hiçbiriniz ben kendisine çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz."
Hz. Muhammed (s.a.v.)

GERİ