|
Resullerin
Mücadelesi
Doğruluğuna kesin
olarak inandığınız bir gerçeği, buna inanmayan insanlara anlatabilmek
için ne kadar çaba gösterirsiniz?
Belki kısa bir süre bunun için uğraşır, ama bu hareketinizden dolayı
can güvenliğiniz de tehlikeye girecek olursa hemen vazgeçebilirsiniz.
Ama resuller asla vazgeçmeden, kesin olarak inandıkları Allah'ın
dinini anlatmak için mücadele etmişlerdir.
Resul Kime Denir?
Allah'ın varlığını
inkar eden ya da bildiği halde O'nun emir ve yasaklarına uymayan
cahiliye toplumu vicdanlarını kullanmadıkları için Allah'ı fark
edebilecek ve doğruyu görebilecek yeteneğe sahip değildirler. Ancak
Allah onlara, kendilerini uyaracak, kendilerine Allah'ın ve ahiretin
varlığını, hayatın gerçek anlamını bildirecek bir elçi göndermiştir.
Zaten Kuran'da bu elçilere "Resul" adı verilir ki, Resul'un
kelime anlamı "gönderilen"dir. Allah Kuran'da her toplumun
mutlaka bir Resul aracılığıyla uyarıldığını bildirir:
"Andolsun, biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan
kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle,
onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık
hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları
sonucu görün."
(Nahl Suresi, 36)
Resullerin İstekleri Nelerdir?
Bu sorunun cevabını,
Resullerin ortak mesajına bakınca bulabiliriz. Kuran'da yer verilen
tüm Resuller gönderildikleri kavimlerden temel olarak iki şey istemişlerdir:
Allah'a şirk koşmadan iman etmeleri, O'ndan korkup-sakınmaları ve
kendisine itaat etmeleri. Art arda pek çok resulün anlatıldığı Şuara
Suresi'nde bu değişmeyen mesajı rahatlıkla görebiliriz:
"Nuh kavmi de gönderilenleri yalanladı. Hani onlara kardeşleri
Nuh: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş
güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat
edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca
alemlerin Rabbine aittir.'
(Şuara Suresi, 106-109)
Resuller Niçin Kavmin Önde Gelenleriyle
Mücadele Ederler?
Önde gelenler, ellerindeki
maddi güç sayesinde tüm kavmi kendilerine bağlı kılmışlardır. Oysa
Resul, kavme bildirmektedir ki; Allah'tan başka ilah ve "Rab"
(eğitici, yol gösterici, hüküm koyucu) yoktur ve Allah'ın kendisine
itaat edilmesini emrettikleri dışında, hiç kimse itaate layık değildir.
Bu gerçeğin -ki bu şirk koşmadan Allah'a iman etmek demektir- kavim
tarafından kabul görmesi, kavmin önde gelenlerinin sahip oldukları
güç ve iktidarı ortadan kaldıracaktır. İşte bu nedenle önde gelenler
Resulün mesajına en büyük düşmanlığı gösterenlerdir.
Resullerin ve Müminlerin Tavrı
Kuşkusuz Resule ve
müminlere karşı yapılan saldırılar, normal bir insanı yıldırıp korkutacak
kadar ciddi saldırılardır. Elbette bu, çoğu insan için oldukça caydırıcı
bir tehdittir. Fakat burada inkarcıların bilmediği gerçek şudur;
inkar edenlerin müminlere kurdukları tuzaklar, düzenledikleri saldırı
ve iftiralar, Allah'ın bilgisi ve izni dışında gerçekleşemez. Bu
nedenle de, müminlerin bu saldırılardan korkmalarını, çekinmelerini
gerektirecek bir durum yoktur.
Rabbimiz, "Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar
veremez" (Maide, Suresi 105); "Allah, kafirlere
mü'minlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez" (Nisa Suresi,
141) ve "Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların
'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta
olduklarını kuşatandır" (Al-i İmran Suresi, 120)
ayetleri ile konuyu açıklamaktadır.
Resul ve onunla birlikte iman edenler için, inkar edenlerin tüm
baskı, iftira ve saldırıları, gerçekte Allah'ın birer imtihanıdır.
Bu nedenle son derece kararlı, güvenli ve sabırlı bir tavır ortaya
koyar, asla paniğe ya da korkuya kapılmazlar.
Ancak Resulün ve müminlerin önde gelenlerin saldırılarına sabretmeleri,
onların güzel ahlaklarından kaynaklanır. Üstelik Resulün en büyük
özelliği, inkar edenlerin kendisine kurduğu tuzakları bozması ve
karşılığında inkar edenlere tuzak kurarak onları yenilgiye uğratmasıdır.
O, Allah'ın yeryüzündeki elçisidir ve Allah bozguna uğratmak istediklerini
onun eliyle azaplandırır.
"Onlar, kendilerine Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman,
onun üstünde sağır ve körler olarak kapanıp kalmayanlardır."
(Furkan Suresi, 73)
KURAN MUCİZELERİ
Bebeğin Cinsiyeti
Yakın bir zamana kadar
insanlar, bebeğin cinsiyetinin anne hücreleri tarafından belirlendiğini
sanıyorlardı. Ya da en azından, anne ve babadan gelen hücrelerin
birlikte cinsiyet belirledikleri zannediliyordu. Ancak Allah Kuran'da
bu konuda farklı bir bilgi vermiş, erkeklik ve dişiliğin, "rahime
dökülen meniden" yaratıldığını bildirmiştir:
"Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla
sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman."
(Necm Suresi, 45-46)
"Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra
bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen
içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift
kıldı."
(Kıyamet Suresi, 37-39)
Kuran'da verilen bu bilginin doğruluğu, genetik ve mikrobiyoloji
bilimlerinin gelişmesiyle birlikte bilimsel olarak da ispatlandı.
Cinsiyetin tümüyle erkekten gelen sperm hücreleri tarafından belirlendiği,
kadının ise bu işte hiçbir rolünün olmadığı anlaşıldı.
Cinsiyet belirlenmesindeki etken, kromozomlardır. İnsan yapısını
belirleyen 46 kromozomdan iki tanesi cinsiyet kromozomu olarak adlandırılır.
Bu iki kromozom erkekte XY, kadında ise XX olarak tanımlanır. Bunun
sebebi söz konusu kromozomların bu harflere benzemesidir. Y kromozomu
erkeklik, X kromozomu ise kadınlık genlerini taşır.
Bir insanın oluşması,
erkek ve kadında çiftler halinde yer alan bu kromozomların birer
tanesinin birleşmesi ile başlar. Kadında yumurtlama sırasında ikiye
ayrılan eşey hücresinin her iki parçası da X kromozomu taşır. Oysa
erkekte ikiye ayrılan eşey hücresi, X ve Y kromozomları içeren iki
farklı sperm meydana getirir. Kadında bulunan X kromozomu, eğer
erkekteki X kromozomunu içeren spermle birleşirse doğacak bebek
kız olacaktır. Eğer Y kromozomu içeren spermle birleşirse, bu kez
doğacak çocuk erkek olur.
Yani doğacak çocuğun cinsiyeti, erkekteki kromozomlardan hangisinin
kadının yumurtasıyla birleşeceğine bağlıdır.
Kuşkusuz genetik bilim
ortaya çıkıncaya dek, yani 20. yüzyıla kadar bunların hiçbiri bilinmiyordu.
Aksine pek çok kültürde, doğacak çocuğun cinsiyetinin kadın bedeni
tarafından belirlendiği inancı yaygındı. Hatta bu nedenle kız çocuk
doğuran kadınlar kınanırdı.
Oysa Allah Kuran'da, insanlara genlerin keşfinden 14 yüzyıl önce
bu batıl inanışın geçersizliğini, cinsiyetin kökeninin kadın değil,
erkekten gelen meni olduğu bildirmiştir.
Rahme Asılıp Tutunan "Alak"
Allah'ın Kuran'da
insanın oluşumu hakkında verdiği bilgileri incelemeye devam ettiğimizde,
yine çok önemli bazı bilimsel mucizelerle karşılaşırız.
Erkekten gelen sperm ve kadındaki yumurta birleştiğinde, doğacak
bebeğin ilk özü de oluşmuş olur. Biyolojide "zigot" olarak
tanımlanan bu tek hücre, bölünerek çoğalacak ve giderek küçük bir
"et parçası" haline gelecektir.
Ancak zigot bu büyümesini boşlukta gerçekleştirmez. Rahim duvarına
asılıp tutunur. Sahip olduğu uzantılar sayesinde toprağa yerleşen
kökler gibi, buraya yapışır. Bu bağ sayesinde de, gelişimi için
ihtiyaç duyduğu maddeleri annenin vücudundan emebilir.
İşte burada çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Allah
Kuran'da, anne rahmine tutunarak gelişmeye başlayan zigottan söz
ederken, "alak" kelimesini kullanmaktadır:
"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan
yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir." (Alak
Suresi, 1-3)
"Alak" kelimesinin Arapçadaki anlamı ise, "bir yere
asılıp tutunan şey" demektir. Hatta kelime asıl olarak deriye
yapışarak oradan kan emen sülükler için kullanılır.
Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotu bu özelliğiyle tarif
eden bir kelime kullanılması, Kuran'ın alemlerin Rabbi olan Allah'ın
sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.
Kemiklerin Kaslarla Sarılması
Kuran ayetlerinde
haber verilen bir diğer önemli bilgi ise, insanın anne rahmindeki
oluşum aşamalarıdır. Ayetlerde, anne karnında önce kemiklerin oluştuğu,
daha sonra ise kasların ortaya çıkarak bu kemikleri sardığı şöyle
haber verilmektedir:
"Sonra o su damlasını bir alak (hücre topluluğu) olarak yarattık;
ardından o alak'ı bir çiğnem et parçası olarak yarattık; daha sonra
o çiğnem et parçasını kemik olarak yarattık; böylece kemiklere de
et giydirdik; sonra bir başka yaratışla onu inşa ettik. Yaratıcıların
en güzeli olan Allah, ne yücedir." (Müminun Suresi,
14)
Anne karnındaki gelişimi inceleyen bilim dalı embriyolojidir. Ve
embriyoloji alanında, yakın zamana kadar kemiklerle kasların birlikte
ortaya çıkarak geliştikleri sanılmıştır. Ancak gelişen teknoloji
sayesinde yapılan daha ileri mikroskobik incelemeler, Kuran'da bildirilenlerin
eksiksiz bir şekilde doğru olduğunu ortaya koymuştur.
Bu mikroskobik incelemeler
göstermektedir ki, anne karnında, tam ayetlerde tarif edildiği gibi
bir gelişme gerçekleşir. Önce embriyodaki kıkırdak doku kemikleşir.
Daha sonra ise kas hücreleri kemiklerin etrafındaki dokudan seçilerek
biraraya gelir ve bu kemikleri sarar.
Bu durum, Developing Human (Gelişen İnsan) adlı bilimsel bir yayında
şöyle tarif edilmektedir:
6. haftada kıkırdaklaşmanın
devamı olarak ilk kemikleşme köprücük kemiğinde ortaya çıkar. 7.
hafta sonunda uzun kemiklerde de kemikleşme başlamıştır. Kemikler
oluşmaya devam ederken kas hücreleri kemiği çevreleyen dokudan seçilerek
kas kitlesini meydana getirirler. Kas dokusu bu şekilde kemiğin
etrafında ön ve arka kas gruplarına ayrışır.
Kısacası insanın Kuran'da tarif edilen oluşum aşamaları, modern
embriyolojinin bulgularıyla tam bir uyum içindedir.
"Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra
bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen
içinde biçim verdi.' böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift
kıldı."
(Kıyamet Suresi, 37-39)
KIYAMET ALAMETLERİ
Hz.
İsa ve Sahte Peygamberler
Öyle anlaşılmaktadır
ki Hz. İsa, gelişiyle birlikte, teslis (üçleme) gibi putperest inançları,
haç, ruhbanlık gibi batıl uygulamaları, domuz eti yemek gibi haram
fiilleri ortadan kaldıracak, Hristiyan dünyasını içinde bulunduğu
çarpık durumdan kurtaracak, tüm insanları Kuran'da bildirilen hak
dini ve üstün ahlak modelini yaşamaya çağıracaktır.
Bu aşamada, üstünde
önemle durulması gereken bir nokta bulunmaktadır. Ayet ve hadislerde,
Hz. İsa'nın Ahir Zaman'da, yeryüzüne döneceği hiçbir şüpheye yer
verilmeyecek şekilde müjdelenmiştir. Ancak günümüzde bazı çevreler
konuyla ilgili apaçık delilleri gözardı etmektedirler. Böyle bir
düşünceye sahip olan kişilerin öncelikle konuyla ilgili ayet ve
hadisleri samimi ve ön yargısız olarak incelemeleri yerinde olacaktır.
Unutulmamalıdır ki, Hz. Muhammed'in son peygamber olması gerçeği
ile Hz. İsa'nın yeryüzüne dönüşü gerçeği arasında herhangi bir çelişki
yoktur. Çünkü Hz. İsa ikinci gelişinde yeni bir din getirmeyecek,
Kuran'ın ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği hak dinin
hükümlerine tabi olacaktır.
Büyük İslam alimlerinden İmam Rabbani "Hz. İsa'nın Peygamber
Efendimizin yoluna tabi olacağını" (Mektubat-ı Rabbani,
2/1309) belirtmiş ; İmam Nevevi "... Hz. Muhammed'in yolunu
tatbik etmek için geleceğini" (El Kavlul Muhtasar Fi Alamatil
Mehdiyyil Muntazar, s. 64) ifade etmiştir. Bu konuda Kadı İyaz
da "Hz. İsa'nın İslam'ın hükümleriyle hükmedeceğini ve halkın
terk ettiği dini uygulamaları yeniden canlandıracağını" (Sünen-i
İbn-i Mace, 10/338) söylemiştir. Suyuti'ye göre, sözü edilen
bu konuda tüm İslam alimleri fikir birliğine varmışlardır. (Suyuti,
Alam, http://members.nbci.com/islam12/Imam-al-Mahdi.htm)
Bu noktada, akla gelen önemli bir soru da Hz. İsa'yı nasıl tanıyacağımızdır.
Elbette, Kuran'da
anlatılan peygamberlerin ortak özelliklerine sahip olması onun en
belirgin alameti olacaktır. Bunun yanında onun gerçek İsa Mesih
olduğunun önemli bir fiziki alameti daha vardır. Hz. İsa ikinci
gelişinde, onu daha önce gördüğünü, tanıdığını, geçmişini bildiğini
söyleyebilecek hiç kimse çıkmayacaktır. Onun fiziksel özelliklerini,
simasını ya da ses tonunu bilen tek bir kişi dahi olmayacaktır.
Dünya üzerinde tek bir kişi "ben onu daha önceden tanıyorum,
filanca zaman görmüştüm, onun ailesi ve yakınları şu kimselerdir"
gibi bir iddiada bulunamayacaktır. Çünkü onu tanıyan tüm insanlar
bundan yaklaşık olarak 2000 sene kadar önce yaşamış ve ölmüşlerdir.
Annesi Hz. Meryem, Hz. Zekeriya, onunla yıllarını geçirmiş olan
havarileri, dönemin Yahudi önde gelenleri ve bizzat Hz. İsa'dan
tebliğ almış olan insanlar vefat etmişlerdir. Dolayısıyla ikinci
kez yeryüzüne gelişinde, onun doğumuna, çocukluğuna, gençliğine
ve yetişkinliğine şahit olmuş tek bir kimse olmayacak ve onun hakkında
hiç kimse hiçbir şey bilmeyecektir. Hz. İsa Allah'ın "Ol"
emriyle babasız olarak dünyaya gelmiştir. Aradan yüzyıllar geçtikten
sonra ise bilinen hiçbir akrabası olmaması çok doğaldır. Allah,
Hz. İsa'nın bu durumunu Kuran'da Hz. Adem'in yaratılışına benzetmiş
ve şöyle demiştir:
"Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu Adem'in durumu gibidir.
Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen
oluverdi."
(Al-i İmran Suresi, 59)
Ayette de belirtildiği gibi, Allah Hz. Adem'e "Ol" demiştir
ve Hz. Adem yaratılmıştır. İşte Hz. İsa'nın ilk yaratılışı da Allah'ın
"Ol" demesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Adem'in anne ve babası
yoktur; Hz. İsa'nın ilk dünyaya gelişinde ise sadece annesi Hz.
Meryem vardır, fakat yeryüzüne yeniden geleceği ikinci seferde onun
annesi de hayatta olmayacaktır.
Kuşkusuz bu durum, dönem dönem ortaya çıkan "sahte Mesih"
tehlikesini de tamamen ortadan kaldırmaktadır. Hz. İsa'nın yeryüzüne
yeniden gelişinde, onun Hz. İsa olduğundan şüphe edilebilecek bir
durum oluşmayacaktır. Hiç kimse "bu kişi Hz. İsa olamaz"
diyecek geçerli bir sebep bulamayacaktır. Çünkü Hz. İsa, dünyadaki
tüm diğer insanlardan ayrılabilecek bu çok önemli özellikle, yani
yeryüzünde kendisini tanıyan tek bir kişi bile olmamasıyla hemen
tanınabilecektir.
Sonuç olarak, buraya kadar ortaya konulan bilgiler Hz. İsa'nın gelişine
ve yapacaklarına ilişkin İlahi vaatlerin vaktinin çok yakın olduğunu
düşündürmektedir. Şüphesiz bizlere düşen görev, yüzyıllardır beklenen
bu mübarek kişiyi en güzel şekilde karşılamak için hazırlık yapmaktır.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Kırgızistan
Kırgızlar 9. yüzyılda
Uygur Kaanı'nı öldürerek Türk devletinin başına geçmişler, önce
Özbek hakimiyetini daha sonra da Kazak egemenliğini kabul ederek
birlikte yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Arkasından da Kalmukların
egemenliğine girmişler ve Tanrı Dağlarının batısına göç etmişlerdir.
1207'de ise Cengiz Han Moğalistan'ı hakimiyeti altına almıştır.
Tarihi kaynaklara göre ise Kırgızlar 13. yüzyıldan sonra bugünkü
yurtlarına gelmişlerdir. Kırgızların, mezar taşları üzerinde ve
Yenisey Irmağı boylarında yapılan kazılarda Yukarı Yenisey Irmağı
bölgesinde yaşadıkları görülmektedir.
Kırgızlar 1700 yıllarında Hokand Devletinin egemenliğine girmişler
ve çoğunluğu elde ederek devlete el koymuşlardır. 1876 yılında Hokand
Rusların eline geçmiş, 1924'te Kara Kırgız Özerk Oblast'ı kurulmuş,
1926'da özerk cumhuriyet haline gelmiş, 1936'da da SSCB'ne katılmışlardır.
Bağımsızlığın Ardından Kırgızistan
Glasnost hareketinin
başlamasının ardından Gorbaçov tarafından ülkenin başına getirilen
Cumhurbaşkanı Asker Akayef ile Stalinci Kırgız Partisi arasında
iktidar mücadelesi başlar. Bu dönemde Kırgızistan Demokratik Hareketi
saflarında yerini alan Cumhurbaşkanı Asker Akayef'e 24 Ağustos 1991
tarihinde komünistler tarafından bir darbe girişiminde bulunulur.
Darbe girişiminin başarısız olmasının ardından Komünist Partisinin
faaliyetlerine yasak getirilir.
Komünistlerin tüm engelleme girişimlerine rağmen 31 Ağustos 1991'de
Cumhurbaşkanı Asker Akayef tarafından Kırgızistan Cumhuriyeti'nin
bağımsızlığı ilan edilir. Cumhurbaşkanı Asker Akayef'in iktidarı,
komünistler dışındaki partilerin bir araya gelmesinden oluşan Kırgızistan
Demokratik Hareketi'nin desteğine dayanmaktadır.
İslam'ın Bölgeye Girişi
Kırgızistan'da İslam
dininin yayılması 8. yüzyılın sonlarına kadar uzanır. Çin sınırına
kadar dayanan İslam ordusu bugün Batı Türkistan olarak bilinen Özbekistan,
Tacikistan, Türkmenistan ve Kırgızistan'a İslam dininin İlahi mesajını
ulaştırmışlardır.
İslam'ın bölgeye girişi ile birlikte Kırgızistan'da çeşitli tasavvuf
akımlarının etkisi yoğun olarak hissedilmiştir. Bu akımlar gücünü
daha sonraki yıllarda Rusya'ya karşı başlatılan bağımsızlık mücadelesinde
kullanmış ve Kırgızistan'ın bugünlere gelmesinde çok etkili olmuşlardır.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Mikro Dünyanın Canlıları: Planktonlar
Planktonların hem
çok değişik türleri hem de her türün kendine özgü özellikleri vardır.
Burada anlatılan çok sınırlı örneklerde de görüldüğü gibi, bu mikroskobik
canlılarda hem görünüş hen de genel yapı olarak bir kusursuzluk
hakimdir.
Planktonlar deniz altındaki yaşam zincirinin en önemli, en can alıcı
halkalarından biridir. Bu mikroskobik canlıların mucizevi özellikleri
iman delillerindendir.
Planktonların boyutları birkaç mikrometreyi geçmez. Bir mikrometrenin
bir metrenin milyonda biri olduğu düşünüldüğünde, bu canlıların
gözle görülemeyecek kadar ufak oldukları anlaşılacaktır. Peki gözle
görülemeyecek kadar küçük olan bu canlıları böylesine önemli, hatta
yaşamın devamlılığı için zorunlu yapan hangi özellikleridir?
Deniz altındaki pek
çok canlının temel besini bitkisel ve hayvansal olarak ikiye ayrılan
planktonlardır. Bu nedenle planktonların varlığında bir azalma,
balinalardan küçük deniz canlılarına kadar pek çok canlı için tehlike
oluşturur. Bu mikroskobik canlıların önemi sadece bununla sınırlı
değildir. Özellikle bitkisel planktonlar dünya üzerindeki çeşitli
dengelerin sağlanmasında önemli bir faktördür.
Fitoplanktonlar bitkisel planktonlardır ve temel olarak deniz akıntılarıyla
sürüklenen tek hücreli mikroskobik organizmalardan oluşur. Fitoplanktonlar
denizlerdeki beslenme zincirinin ilk halkasını oluştururlar. Ayrıca
kara bitkilerinde olduğu gibi, doğrudan güneş enerjisini kullanarak
fotosentez yapar ve kendi besinlerini üretirler. Dolayısıyla okyanusların
temel organik madde kaynağı olan bitkisel planktonlar, aynı zamanda
oksijen çevriminde de dengeleyici bir rol oynarlar.
Fitoplanktonların yaptıkları fotosentez işlemleri sırasında havadaki
karbondioksit emilir ve büyük miktarda oksijen açığa çıkar, dünyada
bitkilerin her yıl atmosfere salıverdiği 110 milyar tonluk miktarın
%70'i bu yoldan sağlanır. Fitoplanktonu oluşturan tek hücreli su
yosunlarına çok sayıda örnek göstermek mümkündür. Yüzeyleri geometrik
biçimlerle bezeli olan silisli kapsülleri sayesinde kolaylıkla tanınan
Diyatomeler ve iki kamçıları sayesinde yer değiştirebilme özelliğine
sahip olan Dinoflagellatlar, fitoplanktonlara örnek olarak gösterilebilir.
Hayvansal planktonlar da genel olarak tek hücreli canlılardan oluşur,
ama bu grupta çok hücreli hayvanlar da bulunabilmektedir. Hemen
hemen bilinen bütün deniz canlısı gruplarının plankton biçimleri
vardır. Örneğin omurgasız hayvanlar larva halindeyken, balıklar
da gelişmelerinin başlangıç evrelerinde denizlerdeki geçici planktonları
oluştururlar.
Planktonların hem çok değişik türleri hem de her türün kendine özgü
özellikleri vardır. Burada anlatılan çok sınırlı örneklerde de görüldüğü
gibi, bu mikroskobik canlılarda hem görünüş hem de genel yapı olarak
bir kusursuzluk hakimdir. Bu canlılar dünya üzerindeki pek çok dengenin
sağlanmasına yardımcı olmaktadırlar. Elbette tüm bu canlıları her
türlü özelliğiyle, en faydalı olacak şekilde yaratan Allah'ın gücü
sonsuzdur, dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah herşeye güç
yetirendir.
Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:
"İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur.
Herşeyin yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin, O, herşeyin üstünde
bir vekildir."
(Enam Suresi, 102)
Bir Mühendislik Harikası: İskelet
İskelet, vücudun
yapısal destek sistemidir. Beyin, kalp, akciğer gibi hayati organların
koruyuculuğunu yapar, iç organlara destek olur. İnsan vücuduna,
hiçbir yapay makina tarafından taklit edilemeyen üstün bir hareket
kabiliyeti verir.
Kemik dokusu çoğu kimsenin zannettiği gibi cansız değildir ve vücudun
kalsiyum, fosfat gibi birçok önemli mineralinin bankasıdır. Vücudun
ihtiyacına göre bu mineralleri depo eder veya daha önceden depo
ettiklerini vücuda verir. Bütün bunların yanı sıra kırmızı kan hücrelerinin
üretimi kemikler tarafından yapılır.
Kemiğin yapısının bir başka özelliği de vücudun gerekli bölgelerinde
esnek bir yapıya sahip olmasıdır. Örneğin göğüs kafesi; kalp ve
akciğer gibi hayati organları korurken, bir yandan da akciğerlere
havanın dolmasını ve boşalmasını sağlayacak şekilde genişler ve
büzülür. Vücudun taşınması ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen
kemikler, bu işi rahatlıkla yerine getirebilecek kapasitede ve sağlamlıkta
yaratılmışlardır. Kemikteki mucizeler bunlarla da sınırlı kalmaz.
Kemikler esneklikleri, dayanıklılıkları ve hafifliklerinin yanı
sıra, kendilerini tamir etme özelliğine de sahiptirler. Bu da vücuttaki
pek çok işlem gibi, milyonlarca hücrenin beraber çalışmasıyla gerçekleşir.
İskeletin hareket kabiliyeti de üzerinde durulması gereken önemli
bir ayrıntıdır. Her adım atışımızda omurgamızı oluşturan omurlar
birbiri üstünde hareket ederler. Bu sürekli hareket ve sürtünme,
omurların aşınmasına sebebiyet verecekken bu tehlikeyi önlemek için
her bir omur arasına disk denen dayanıklı kıkırdaklar yerleştirilmiştir.
İskeletin sahip olduğu tüm özellikleri Allah yaratmıştır ve halen
de yaratmaktadır. Allah, yarattığı insanı bu gerçek üzerinde düşünmeye
şöyle davet eder: "... Kemiklere de bir bak nasıl bir araya
getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?..." (Bakara
Suresi, 259)
İnsana düşen bu gerçeği düşünmek ve kendisini yaratmış olan Allah'ın
gücünü takdir edip, O'na şükretmektir. Kemikleri ilk kez yaratıp
sonra da onlara et giydiren Allah, bunu bir kez daha yapmaya kadirdir.
Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle haber verir: "İnsan, Bizim
kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık
bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek
verdi; dedi ki: "Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?"
De ki: "Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her
yaratmayı bilir." (Yasin Suresi, 77-79)
Güneş'in Gidiş İstikameti
Güneş ve Ay'ın her
birinin belli bir yörüngesi olduğunu Allah Kuran'da şöyle vurgular:
"Geceyi, gündüzü, Güneş'i ve Ay'ı yaratan O'dur; her biri
bir yörüngede yüzüp gidiyor."
(Enbiya Suresi, 33)
Yukarıdaki ayette geçen "yüzme" kelimesi Arapça'da "sabaha"
olarak ifade edilir ve Güneş'in uzaydaki hareketini anlatmak üzere
kullanılmaktadır. Bu kelime Güneş'in uzayda hareket ederken kontrolsüz
olmadığı, ekseni üzerinde döndüğü ve dönerken bir rota izlediği
manasındadır. Güneş'in sabit olmadığı belli bir yörüngede yol almakta
olduğunu Allah, bir başka ayetinde şöyle bildirmektedir:
"Güneş de, kendisi için (tespit edilmiş) olan bir karar
yerine doğru akıp gitmektedir. Bu üstün ve güçlü olan, bilenin takdiridir."
(Yasin Suresi, 38)
Kuran'da bildirilen bu gerçekler, ancak çağımızdaki astronomik gözlemlerle
anlaşılmıştır. Astronomi uzmanlarının hesaplarına göre Güneş, Solar
Apex adı verilen bir yörünge boyunca Vega Yıldızı doğrultusunda
saatte 720.000 km'lik muazzam bir hızla hareket etmektedir. Bu,
kabaca bir hesapla, Güneş'in günde 17 milyon 280 bin km yol katettiğini
gösterir. Güneş'le birlikte onun çekim sistemi içindeki tüm gezegenler
ve uyduları da aynı mesafeyi katederler.
"Eğer bir 'oyun ve oyalanma' edinmek isteseydik, bunu, Kendi
katımızdan edinirdik. Yapacak olsaydık, böyle yapardık."
(Enbiya Suresi, 17)
KURAN BİLGİSİ
Cennet Yolunda 'Şevk ve Heyecan'
İman eden bir insan
Allah'a karşı güçlü ve kararlı bir teslimiyet gösterir ve her ne
zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın yılgınlığa kapılmaz sadece ve
sadece Allah'ın rızasını kazanmak için büyük bir şevk gösterir.
Şevk ve heyecan, aslında herkesin çok yakından tanıdığı ve çoğu
zaman yaşadığı duygulardır. Ancak burada şevk kavramını konu edinmekteki
asıl amaç toplumun genelinde yaşanan şevk anlayışıyla, Kuran ahlakının
kişiye kazandırdığı şevk arasındaki belirgin farklılıkları ortaya
koymaktır.
Genel anlamıyla şevk, insanın herhangi bir konuya karşı içinde ciddi
bir ilgi ve istek duyması ve bu amacına ulaşabilmek için samimi
bir çaba harcamasıdır. Büyük olsun küçük olsun, her insanın hayatında
şevkle sarıldığı pek çok konu vardır. Kimi zaman doğrudan maddi
konularda yaşanan bu şevk kimi zaman da birtakım dünyevi hırslarda
kendini gösterir.
Bir insan şevkle ulaşmaya çalıştığı bir amaç için genel halinden
çok daha farklı ve azim dolu bir tavır sergileyebilir. Normal şartlarda
göze alamayacağı risklere, bu hedefine ulaşmak için atılabilir.
Öyle ki sonunda aklını, yeteneklerini ve tüm kapasitesini olabilecek
en mükemmel şekilde kullanarak maddi ve manevi anlamda ciddi bir
güç elde edebilir.
Ancak çoğu insanın şevki kalıcı değildir. Bunun sebebi ise hiç kuşkusuz
ki bu kimselerin şevklerinin sağlam bir temelinin olmayışıdır. Hayatlarının
sonuna kadar kalplerinde yaşadıkları şevki asla yitirmeyen yegane
kimseler ise müminlerdir. Çünkü müminlerin şevklerinin kaynağı,
Allah'a olan imanları ve Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini
kazanmayı kendilerine yegane amaç edinmiş olmalarıdır.
İmanın kazandırdığı şevk insanın hem bedensel hem de zihinsel kapasitesini
olabilecek en yüksek seviyeye çıkartan ve böylece kişinin, tüm hayatını,
hep en güzel ve en huzurlu şekilde yaşamasını sağlayan bir güçtür.
Allah aşkından kaynaklanan bu heyecan, inananlara büyük bir manevi
kuvvet, şiddetli bir dayanıklılık ve direnç verir. Çelik gibi bir
irade, gözüpek ve yiğit bir karakter kazandırır. Müminler bu imani
güç sayesinde her zorluğu en güzel şekilde göğüsleyebilir ve şartlar
her ne olursa olsun tüm güçleriyle Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
için gayret sarfetmeye devam ederler.
Cahiliye toplumunda insanlar hayatlarının ne kadar kısa ve ne kadar
eksikliklerle dolu olduğunu bildikleri halde, yine de bu geçici
hayatı, ahiretteki sonsuz olan yaşamlarına tercih ederler. Bu insanların
şevklendikleri konular da elbette ki dünya hayatında edindikleri
küçük amaçlar ile sınırlıdır. Aslında onların şevk ve heyecan sandıkları
his "dünya hırsı"ndan başka birşey değildir.
Müminlerin yaşadığı şevk ve heyecan ise çok farklıdır. İnananların
şevkleri Allah'a olan sevgilerinden ve bağlılıklarından kaynaklanmaktadır.
Onlar sevgilerini cahiliye toplumu gibi tutkuyla dünyaya değil,
kendilerini yoktan var eden, rızıklandıran, yaşatan, sonsuz merhametli
ve şefkatli olan Allah'a yöneltmişlerdir.
Bunun en önemli sebebi ise müminlerin olayları açık bir şuurla değerlendiriyor
olmalarıdır. Kendilerine hayat verenin, her an yeryüzündeki canlı
cansız her varlığı koruyup kollayanın Allah olduğunun ve O'nun dışında
tüm varlıkların O'na muhtaç olduğunun şuurundadırlar.
Allah'a duydukları sevgi ve bağlılığın neticesi olarak da, hayatları
boyunca Allah'ı hoşnut etmek için çaba harcarlar.
Allah'ın hoşnutluğunu kazanma isteği müminlerin en önemli şevk ve
neşe kaynaklarıdır. Allah'ın rızasını kazanabilme ve Allah'ın müminler
için hazırladığı cennete kavuşabilme arzusu, onlara bitmez tükenmez
manevi bir güç ve şevk kazandırır.
"İşte bunların karşılığı Rablerinden bağışlanma ve içinde
ebedi kalacakları altından ırmalar akan cennetlerdir. (Böyle) Yapıp-edenlere
ne güzel bir karşılık (ecir var)."
(Al-i İmran Suresi, 136)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. Yusuf'un Medresesi Nedir?
"Yusuf daha
nice yıllar zindanda kaldı" (Yusuf Suresi, 42) ayetinin
ihbarı ve sırrıyla Yusuf Aleyhisselam mahpusların piridir. Ve hapishane
bir nevi Medrese-i Yusufiye olur." (Risak-i Nur)
Bu sözler, hayatı boyunca Kuran ahlakını insanlara anlatan 20. yüzyılın
en büyük İslam alimlerinden Bediüzzaman Said Nursi'ye aittir.
Bediüzzaman'ın bu sözünde hapishane için Yusuf Medresesi tanımını
kullanmasının nedeni ise şöyledir: İnsanları yalnızca Allah'a kulluk
etmeye ve güzel ahlaklı olmaya çağıran samimi Müslümanlar için,
hiçbir suçları bulunmadığı halde zaman zaman yaşamak zorunda bırakıldıkları
hapishaneler, manevi açıdan çok güzel birer eğitim ve nefsi terbiye
yeridirler. Diğer bir deyişle, müminler için hapishaneler birer
medrese hükmündedirler. Bu medreselerin Yusuf ismiyle anılmalarının
nedeni ise, -Kuran'da bildirildiği üzere- Allah'a imanı ve güzel
ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf'un suçsuz yere hapis yatmış olmasıdır.
Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller apaçık ortada
olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan olduğu için,
iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar yılı hapiste
kalmıştır. Bu olaylar esnasında, başına her gelenin Allah'tan bir
hayır olduğunu bilmiş, hapiste dahi tebliğ vazifesine devam ederek
diğer mahkumlara Allah'ın varlığını ve güzel ahlakı anlatmış, hapis
hayatı boyunca asla bir şikayette bulunmamıştır. İşte onun bu tavrı,
kendisinden sonra gelen tüm müminlere de güzel bir örnek teşkil
etmiştir.
Ömrünün büyük bir bölümünü Medrese-i Yusufiye'de geçirmiş olması
nedeniyle, Bediüzzaman Said Nursi, yazdığı Meyve Risalesi'nde hapishaneyi
bir medrese olarak gördüğünü şöyle ifade eder:
"Eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım halde;
sizi yeminle temin ederim ki ahirete imanın nuru ve kuvveti bana
öyle bir sabır ve tahammül ve teselli ve metanet, belki mücahidane,
karlı bir imtihan dersinde daha büyük bir mükafatı kazanmak için
bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi
Medrese-i Yusufiye ünvanına layık bir güzel ve hayırlı medresede
biliyorum."
Salih müminler, Kuran ahlakını yaşamak ve insanlar arasında da yaymak
istedikleri için, dini inkar edenleri daima karşılarına almışlardır.
Bu kişilerin tarih boyunca iman eden insanları yıldırmak için uyguladıkları
yöntemlerden biri, onları iftiralarla, haksız suçlamalarla, sahte
delil ve yalancı şahitlerle, tuzaklarla halkın ve hukukun önünde
suçlu duruma düşürmek ve bunların sonucunda ise hapse atılmalarını
sağlamaktır. İnkar edenlerin bu yöndeki kışkırtmaları ve oluşturdukları
infial sonucunda hapisle cezalandırılan müminler, olayları dışarıdan
izleyen bir kişi için bir cezaevindedirler. Ancak özünde, aynı inzivaya
çekilmiş bir münzevi, yıllar yılı mağaraya sığınarak yaşayan Ashab-ı
Kehf veya suçsuz olduğu halde yıllar yılı hapiste kalan Hz. Yusuf
gibi kendilerini manevi yönden geliştirdikleri, Allah'a daha çok
yakınlaşarak ilimde derinleştikleri ve pek çok yönden güçlendikleri
bir "terbiyehane"dedirler. Bu açıdan bakıldığında, müminlere
zulmetmek, imani hizmetlerine engel olmak isteyenler onları hapse
atarak gerçekte büyük bir hayra vesile olmaktadırlar. (Harun
Yahya, Yusuf Medresesi)
ALLAH'IN SIFATLARI
"Erhamurrahimin"
(Merhamet Edenlerin En Merhametlisi)
" Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: "Şüphesiz
bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli
olanısın. "
(Enbiya Suresi, 83)
Yeryüzündeki tüm canlılar
gibi insan da sonsuz ihtiyaç içinde olan bir varlıktır. Nefes alabilmesi
için oksijene, bedeninin faaliyetlerini sürdürebilmesi için suya,
besine ve sayısız nimete ihtiyaç duyar.
İnsanın ihtiyacı olan
herşey önceden belirlenmiş ve ona sunulmuştur. Burada ilk akla gelen,
oksijenin, atmosferde tam da gereken oranda olması ve insan vücudunda
bu oksijeni alıp işleyecek ve gereken her hücreye tek tek ulaştıracak
bir sistemin var olmasıdır. Elbette bunların hiçbiri insanın başarısı
değildir. Hiç kimsenin atmosferin veya kendi solunum sisteminin
oluşumunda bir katkısı veya müdahalesi olmamıştır. Kuşkusuz bu noktada
karşımıza çıkan, her türlü detayı insan için tasarlayan üstün aklın
sahibi olan Allah ve O'nun insana gösterdiği sonsuz merhametidir...
Allah, insanları yaratmış, yaşamaları için en elverişli olan mekana
yerleştirmiş ve bunun karşılığında da yalnızca Kendisine kulluk
etmelerini emretmiştir. İnsana düşen de bu görevi eksiksiz yerine
getirmektir.
"Fena ahlak, sirkenin balı bozduğu gibi ameli bozar."
Hz. Muhammed (sav)
KURAN
BİLGİSİ
Vicdan İnsanı Doğru Yola İletir
Vicdan, her insana
güzel olan tavrı ve düşünceyi söyleyen, bir insanın sağlıklı muhakemede
bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesini sağlayan
manevi bir özelliktir.
Vicdanın önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Yani
bir insanın vicdanına göre doğru olan, aynı koşullar söz konusu
olduğu sürece diğer insanların vicdanları için de geçerlidir. Vicdanlar
hiçbir zaman çatışmaz. Bunun nedeni ise vicdanın kaynağıdır; vicdan
Allah'ın ilhamıdır. Allah, her insana vicdanı aracılığı ile Kendisinin
hoşnut olacağı en doğru ve en güzel tavırları bildirmektedir.
Nefsin iki ayrı yönü olduğu Kuran'da bildirilir ve nefsin bir kısmının
"heva"dan, yani insanı Allah'ın yolundan alıkoyan bencil
tutku ve hırslardan oluştuğuna dikkat çekilir. Nefsin öteki kısmı
olan vicdan ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir,
nefsin içindeki "fücur"dan sakınmasını sağlar. Vicdan,
insana Allah'ın üflediği "ruh"tan kaynak bulur. Allah
Secde Suresi'nde insanı Kendi ruhundan "üflediğini" haber
verir.
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah'ın kendisine
"üflemiş" olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer
nefsin fücuruna (hevasına) saplanarak bu ruhu örtmezse, Allah'ın
üstün sıfatlarından bazılarının tecellisini üstünde taşımaya başlar.
Ayetlere göre, inkar edenler nefislerinin fücuruna, yani hevalarına
uyarak sapmışlardır. Buna karşın müminlerin yapması gereken, Allah'ın
insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Ve bu din, Allah'ın
insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah'tan kendilerine
üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam şeklidir.
İşte bütün hayatını Allah için yaşamaya karar veren insan, Allah'ı
nasıl hoşnut edeceğini bulmak için vicdanına başvurur. Allah Kuran'da
yasaklarını ve emirlerini bildirmiştir. Vicdanını kullanan bir insan
bu emirlere ve yasaklara kesin olarak uyar. Haram ve helalleri,
Kuran'da okuduğu her hükmü en titiz şekliyle uygular ve kendisine
vicdanını ve Kuran'ı rehber alır.
SAKIN UNUTMAYIN
Cennete Yalnızca Mümin Olanlar Girer
Cennetteki kullarını
nimet üstüne nimetle ağırlayan Allah, herşeyi insanın en zevk alacağı
şekilde yaratmıştır. Allah "Orada diledikleri herşey onlarındır.
Katımızda daha fazlası da var." (Kaf Suresi, 35)
ayetiyle cennette insanın isteyebileceğinden, hayal edebileceğinden
fazlasını vereceğini bildirmektedir.
Allah cennetini özletmek ve insanların Allah'ın rızasına göre yaşamalarını
sağlamak için dünyayı eksikliklerle dolu yaratmıştır. Cennete göre
bu dünyanın en önemli eksikliklerinden biri de, herşeyin bir sonunun
olmasıdır. Oysa cennet, güzelliklerle dolu olan, bıkmadan ve yorulmadan
tüm bu nimetlerin her birinden en fazla lezzetin alınacağı bir mekandır.
Müminlere aynı dünyada olduğu gibi, cennette de bir bıkkınlık dokunmayacak
ve üstelik hiçbir yorgunluk da kesinlikle hissetmeyeceklerdir. (Fatır
Suresi, 35)
Ancak unutmayın ki, cennetteki bütün nimetlerin de üstünde, en büyük
güzellik, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmış olmaktır. Bu, hiçbir maddi
güzellikle kıyaslanamayacak bir mutluluktur müminler için. Allah'ın
Kuran'da bildirdiği gibi "...Allah'tan olan hoşnutluk ise
en büyüktür….." (Tevbe Suresi, 72)
Allah, cennete layık gördüğü kişinin yaşamı boyunca yaptığı işlerden
hoşnut olmuş, hatalarını bağışlamış ve kendisini sonsuz olan asıl
yaşamında, hoşnut olacağı en güzel mekana koymuştur. Allah bu durumu,
Kuran'da
"Ey mutmain (tatmin bulmuş) nefis, Rabbine, hoşnut edici
ve hoşnut edilmiş olarak dön. Artık kullarımın arasına gir. Cennetime
gir." (Fecr Suresi, 27-30) şöyle müjdelemiştir.
İşte Allah'ı hoşnut edenlere vaat edilen cennet budur. Bu güzel
sonuca yani cennete yalnızca dünyanın imtihan yeri olarak yaratıldığını
bilen, Allah'ın uyarılarını dinleyen, vicdanına uyan, yalnız Allah'ın
rızasına göre hareket edenlerin ulaşacaklarını asla unutmayın.
GÖZARDI EDİLEN KURAN HÜKÜMLERİ
Müminlere
Karşı Tevazulu Olmak
Alçakgönüllü, tevazulu
olmak Kuran'da Allah'ın övdüğü bir davranıştır. Tevazulu mümin diğer
müminlere güven ve şevk verir. Gerçek anlamda alçakgönüllülük, insanın
sahip olduğu bütün özellikleri Allah'a borçlu olduğunu bilmesi,
Allah'ın dışında hiçbir güç olmadığını kabullenmesi ile olur. Bu
bilince sahip insan ne kadar güzel, başarılı, zengin, akıllı veya
güçlü olursa olsun, bütün bunların Allah'ın verdiği gelip geçici
özellikler olduğunu, kendisi için bir imtihan vesilesi ve salih
amel fırsatı olduğunu bilir. Sahip olduğu hiçbir özellik onun kibirlenmesine,
büyüklenmesine sebep olmaz. Bu üstün ahlakı, Allah'ın ruhunu taşıyan,
O'nun yeryüzündeki halifesi olan müminlere karşı saygı ve tevazu
şeklinde yansır. Müminlerin bu tutumunu Allah Kuran'da şöyle haber
vermektedir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat
eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini
sevdiği müminlere karşı alçak gönüllü, ...ve kınayıcının kınamasından
korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine
verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir."
(Maide Suresi, 54)
|