Şeytanın Bir Oyunu; Tartışmak

Herhangi bir konu hakkında insanların sabahlara kadar tartıştıklarına, ama hiçbir şekilde sonuca ulaşamadıklarına şahit olmuşsunuzdur. Acaba tartışmak gerçekten sorunları çözer mi, yoksa bu şeytanın bir oyunu mu?

Tartışmak; susulması gereken yerde susmayarak, konuşulan konuyu uzatmak ve elektrikli bir ortam yaratıp rahmani özellikten uzaklaşarak şeytani özelliğe kaymak anlamında algılanabilir. Buna "cedelleşmek" de denmektedir. Tartışmak, Allah'ın kesin deliller ile gönderdiği dine, kitaba ve mukaddes mevhumlara karşı çıkarak bunları geçersiz kılmaya çalışmak, bunların aksini kanıtlamaya çalışmak olarak da tanımlanabilir. Bu durum Kuran'da, "örnekler getirerek tartışmak" olarak geçer.

İlk Tartışma

Kuran'a baktığımızda, ilk tartışma ortamının şeytan tarafından meydana getirildiğini görürüz. Şeytan, kendisine Adem'in yaratılışının hikmeti açıklandığı halde, Allah'ın verdiği "Adem'e secde et" emrine karşı gelmektedir. Allah şeytanın bu itaatsizliğinin arkasındaki "mantığı" şöyle haber verir:

"Andolsun, Biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim-şekil) verdik, sonra meleklere: "Adem'e secde edin" dedik. Onlar da İblis'in dışında secde ettiler; o, secde edenlerden olmadı. (Allah) Dedi: "Sana emrettiğimde, seni secde etmekten alıkoyan neydi?" (İblis) Dedi ki: "Ben ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın."
(Araf Suresi, 11-12)

Görüldüğü gibi, şeytana Allah'la tartışma cüretini veren, kibiridir. Kendisinin Adem'den daha üstün olduğunu sanmakta, Allah'ın emrine itaat edip, ona secde ettiğinde ise küçük düşeceğini düşünmektedir. Bunu gururuna yediremez ve tartışmaya başlar.

Tartışmacı İnsanların Özellikleri

Tartışmalarda en sık rastlanan durumlardan biri gerçekleri çarpıtmak ve yalan söylemektir. Anlık çarpıtılmış cevaplar vermek ve ileride bunların tevilini rahatça yapmak bazı insanlar için çok olağandır. Bu tartışmalarda hiçbir sonuca varmayan hikmetsiz konuşmalar yapılır ve asla gerçek konu üzerinde durulmaz. Kalıplaşmış cümleler ve alışılmış basmakalıp yorumlarla herkes kendi fikrini insanlara empoze etmeye çalışır. Bu durumu Allah Kuran'da şöyle haber verir:

"Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. Bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler.
(Şuara Suresi, 221-223)

Tartışmalarında belirli örnekleri kullandıklarından, onları tanımak son derece kolaydır. İnkarcılar, Peygamberimiz (sav)'le tartışırken dini onun anlattığı gibi görmediklerini, onun anlattıklarını daha önceki büyüklerinden de duymadıklarını, ama aslında kendilerinin de bir Allah inancı olduğunu iddia etmektedirler. İnkarcıların bir çoğu saldırgan ve vahşi kişiliklerini tartışmalarında sergiler.

İnkarcılar Kendi Aralarında da Tartışırlar

"Kalpleri parçalanma içinde" olan inkarcılar, müminlerle olduğu gibi kendi yandaşlarıyla da sürekli bir tartışma içindedirler. Nefsin "herşeyden çok tartışmacı" (Kehf Suresi, 54) olmasının bir sonucudur bu. Şeytanın bu noktada devreye girmesi, tartışmaları "hayatın doğal akışı içinde karşılaşılan normal durumlar" gibi göstermesiyle olur. Buna göre, birbirlerini seven insanların bile zaman zaman tartışarak kavga etmeleri "hayatın tuzu-biberidir!" denmesi aslında şeytanın etkisinin ne kadar yaygın olduğunu gösterir.

Müminler Arasında Tartışma Olmaz

Müminler Allah'ın yarattığı fıtrat gereği karşılıklı sohbet ve muhabbetten zevk alırlar. Bu sohbetlerinde sürekli Allah'ı anarlar, O'nun şanını yüceltirler ve O'na yakınlaşma vesileleri ararlar. Bu açıdan bakıldığında, müminlerin aralarında tartışmaları dine ve fıtratlarına uygun değildir. Dolayısıyla, bir tartışma ortamı, bir mümin toplumunun içine ancak "dışarıdan" girebilir.

Dışarıdan girişin ise iki ihtimali vardır. Birinci ihtimal, bir ya da bir grup müminin gaflete düşerek kısa bir süre için de olsa Kuran ahlakından uzaklaşmasıdır. Böyle olunca da cahiliye kültürünün izleri tekrar ortaya çıkar ve bu durumun bir sonucu olarak, şeytanın da kışkırtmasıyla bir tartışma ortamı oluşabilir.

İkinci ihtimal ise tümüyle farklıdır. Çünkü bu kez tartışma, "dışarıdan" içeriye bilinçli ve örgütlü bir biçimde sokulur. Bunu yapanlar ise münafıklardır.

Müminler tartışmanın Allah'ın beğenmediği bir davranış olduğunu bildikleri için her zaman böyle ortamlardan uzak dururlar.

"Ve onlar-Rablerinin yüzünü (hoşnutluğunu) isteyerek verdiklerimizden gizli ve açık infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. İşte onlar, bu yurdun (dünyanın güzel) sonucu (ahiret mutluluğu) onlar içindir."

(Rab Suresi, 22)

KURAN MUCİZELERİ

Dolu Yağışı ve Şimşeğin Oluşumu


"... Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir."
(Nur Suresi, 43)

Yukarıdaki ayette, şimşeğin doluyla olan ilgisine dikkat çekilmektedir. Dolunun, şimşeğin oluşumundaki etkisi araştırıldığında, ayette önemli bir meteorolojik gerçeğe işaret edildiği görülecektir. Meterology Today (Günümüzde Meteoroloji) adlı kitapta dolu ve şimşeğin oluşumu ile ilgili şöyle bir yorum getirilmektedir:

Aşırı soğumuş damlacıklardan ve buz kristallerinden oluşan bir bulut bölgesinden dolu düştükçe bulutlar elektrik yüklenir. Sıvı halindeki damlacıklar da dolu taneleriyle çarpıştıklarında, temas anında donarlar ve potansiyel ısılarından kaybederler. Bu, dolunun yüzeyinin buz kristalinin çevresinden daha sıcak kalmasını sağlar. Dolu buz kristali ile temasa geçtiğinde ise önemli bir olay gerçekleşir. Elektronlar daha soğuk olandan daha sıcak olana doğru akarlar. Bunun sonucunda dolu negatif yüklü olur. Aynı etki çok soğumuş su damlaları bir dolu tanesi ile temasa geçtiğinde ve pozitif yüklü çok küçük buz parçaları kırıldığında da olur. Daha hafif ve pozitif yüklü parçacıklar hava akımıyla bulutların yukarı tarafına doğru taşınırlar. Negatif yükle kalan dolu bulutun aşağı kısmına doğru düşer, böylece bulutun aşağı tarafı negatif yüklenir. Bu negatif yükler yıldırım olarak yeryüzüne doğru deşarj olurlar. Bu bakımdan dolu, yıldırımın oluşumunda ana etkendir.

Görüldüğü gibi modern bilimin bulutların oluşumu ve şimşeğin oluşumu ile ilgili söyledikleri, Allah'ın Kuran'daki tarifi ile büyük bir uyum içindedir.

Şimşek ve Gök Gürültüsünün Oluşumu

Allah Kuran'da yağmur bulutlarının şimşeklerle olan bağlantısına ve bu oluşumların sıralamasına dikkat çekmiştir ki, bunlar da bilimsel bulgularla tam bir paralellik içindedir:

"Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, 'gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle'; ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar..."
(Bakara Suresi, 19)


Yağmur bulutları 25.6 km2 - 256 km2 genişliğinde, 9.000-12.000 m yüksekliğindeki çok büyük kütleler halindedir. Bu kalınlıktan ötürü, bulutların tabanı karanlıktır. Güneş ışınları, bulutu oluşturan su ve buz parçacıklarının çok fazla miktarda olmasından dolayı geçiş imkanı bulamazlar. Bu yoğunluk dolayısıyla, yeryüzüne bu bulutlar arasından çok az miktarda güneş ışığı ulaşır ve bu yüzden yeryüzünden bakan bir kişi bulutu karanlık olarak görür. Bulutun üst kısımlarında ise karanlık daha azdır ve yeryüzüne yaklaştıkça karanlık daha artar.

Karanlığın ardından ayette dikkat çekilen, gök gürültüsü ve şimşeğin oluşum aşamaları ise şöyledir: Yağmur bulutlarının içinde elektrik yükü birikimi oluşur. Bulutlardaki bu elektriklenme, donma, damlacıkların bölünmesi, temas sırasındaki elektriklenme gibi süreçler sonucunda oluşur. Bu tür bir elektrik yükü birikimi, araya giren havanın onları izole edemeyecek duruma gelmesiyle, büyük bir kıvılcım, pozitif ve negatif alanlar arasında deşarj olur. Zıt yüklerle yüklü iki bölge arasındaki voltaj 1 milyar volta ulaşabilir. Kıvılcım bulut içinde de oluşabilir, pozitif yüklü bir alandan negatif yüklü bir alana doğru iki bulut arasında akabilir veya bir buluttan yeryüzüne doğru boşalabilir.

Bu kıvılcımlar göz kamaştıran şimşek çakmalarını oluşturur. Şimşek hattı boyunca oluşan elektrik yükündeki bu ani artış, çok yüksek ısılara sebep olur (10.000°C). Bunun sonucunda havada ani bir genleşme olur ve çok büyük bir patlama sesi olarak açığa çıkan gök gürültüsü oluşur.

Görüldüğü gibi bir yağmur bulutunda sırasıyla karanlık tabakalar, şimşek olarak bilinen elektrik yüklü kıvılcımlar ve gök gürültüsü olarak bilinen patlama sesi oluşur. Modern bilimin bulutların oluşumu, gök gürültüsü ve şimşeğin sebepleri ile ilgili tüm söyledikleri, Allah'ın Kuran'daki tarifleri ile tam bir uyum içindedir.

"Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur."
(Nur Suresi, 40)

Derin denizlerdeki doğal ortam Oceans (Okyanuslar) adlı kitapta şu şekilde tanımlanmaktadır: "Bugün biliyoruz ki, derin denizlerdeki ve okyanuslardaki karanlık, yaklaşık olarak 200 m ve daha derin yerlerde olur. Bu derinlikte, hemen hemen hiç ışık yoktur. 1.000 m'nin altındaki derinliklerde ise artık hiçbir şekilde ışığa rastlamak mümkün değildir."

Günümüzde bir denizin genel coğrafi yapısı, içinde yaşayan canlıların özellikleri, tuzluluk oranı gibi bilgilerin yanı sıra, içerdiği su miktarı, yüz ölçümü ve derinliği gibi bilgileri de edinmek mümkündür. Günümüz teknolojisi kullanılarak üretilmiş olan denizaltı gibi araçlar ve çeşitli özel aletler bu bilgilere ulaşmakta kullanılan en önemli aracıdırlar.

Oysa engin denizlerin karanlık olduğu bilgisini Rabbimiz bundan 1400 sene önce bizlere haber vermiştir. Hiçbir teknolojinin, dolayısıyla insanların denizlerin derinliklerine dalacak araçlarının olmadığı bir dönemde, böyle bir bilginin verilmiş olması elbette Kuran mucizelerinden biridir.

"... Gökten içinde dolu bulunan dağlar(gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir."
(Nur Suresi, 43)

Elçiler Allah Kuran'da elçi gönderilmeyen toplumları helak etmeyeceğini haber vermektedir. Allah'ın bu vaadi aşağıdaki ayetlerde şöyle belirtilir:

"Senin Rabbin, 'ana yerleşim merkezlerine' onlara ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve Biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da yıkıma uğratıcı değiliz."
(Kasas Suresi, 59)

"... Biz bir elçi gönderinceye kadar (hiçbir topluma) azap edecek değiliz."
(İsra Suresi, 15)

"Kendisi için bir uyarıcı olmaksızın, Biz hiçbir ülkeyi yıkıma uğratmış değiliz. (Onlara) Hatırlatma (yapılmıştır). Biz zulmedici değiliz."
(Şuara Suresi, 208-209)

Allah toplumların merkezi yerleşim birimlerine uyarıcı-korkutucu olarak elçilerini gönderir. Bu elçiler de insanlara Allah'ın emirlerini bildirirler. Ancak inkarcı toplumlar her dönemde kendilerini uyaran elçileri alayla karşılar, yalancılık, çıkarcılık, delilik gibi çeşitli iftiralarla onları suçlarlar. Ahlaksızlık ve azgınlıklarına devam eden bu toplumları Allah hiç beklemedikleri bir anda büyük bir felaket ile helak etmektedir. Nuh, Lut, Ad, Semud halklarının ve Kuran'da bahsi geçen diğer kavimlerin ibret verici yıkımları söz konusu helaka birer örnektir.

Allah bize Kuran'da elçilerini şu sebeplerle gönderdiğini belirtmiştir: Toplumu müjdelemek, insanlara sapkın inançlarını bırakıp Allah'ın dinini ve güzel ahlakı yaşamaları için önemli bir fırsat tanımak, elçilerin davetinden sonra insanların kıyamet günü ileri sürecek mazeret ve bahanelerinin kalmaması için onları uyarmak; İşte bu amaçları Allah bir ayette şöyle vurgulamıştır:

"Elçiler, müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki, elçilerden sonra insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın..."
(Nisa Suresi, 165)

Allah Ahzab Suresi'nin 40. ayetinde Hz. Muhammed (sav)'ın son peygamber olduğunu haber verir:

"... Allah'ın Resulü (elçisi) ve peygamberlerin (nebilerin) sonuncusudur."
(Ahzap Suresi, 40)

Başka bir ifadeyle, Hz. Muhammed (sav) ile Allah'ın insanlığa gönderdiği vahiyler tamamlanmıştır. Buna karşın Peygamberimiz (sav)'in tebliğ ettiği Kuran'ın anlatılması ve hatırlatılması anlamındaki sorumluluk, kıyamete kadar tüm Müslümanlar için sürmektedir.

İslam Ahlakının Dünyaya Egemen Olması

İçinde bulunduğumuz dönemdeki cinayet, sosyal adaletsizlik, dolandırıcılık ve hırsızlık vakaları, ahlaki yozlaşma gibi olumsuzluklar insanların bir kısmını umutsuzluğa düşürmektedir. Ancak unutulmamalıdır ki, Allah Kuran'da "rahmetinden umut kesilmemesini" (Yusuf Suresi, 111) emretmiştir. Ümitsizlik, yılgınlık müminlere özgü özellikler değildir. Allah, şirk koşmadan katıksız olarak Kendisine kulluk eden, O'nun rızasını kazanmaya yönelik hayırlı işler yapan müminleri "güç ve iktidar sahibi" yapacağını müjdelemektedir:

"Allah içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara vaat etmiştir. Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak; kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır."
(Nur Suresi, 55)

Hak dini içtenlikle yaşayan salih kulların yeryüzüne mirasçı kılınmasının İlahi bir kanun olduğu da ayetlerde şöyle bildirilir: "Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da da "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varis olacaktır" diye yazdık." (Enbiya Suresi, 105)

"Ve onlardan sonra sizi o arza mutlaka yerleştireceğiz. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır)."
(İbrahim Suresi, 14)


"Andolsun, sizden önceki nesilleri, resulleri kendilerine apaçık deliller getirdiği halde, zulmettikleri ve iman etmeyecek oldukları için yıkıma uğrattık. İşte Biz, suçlu-günahkar olan bir topluluğu böyle cezalandırırız. Sonra, nasıl yapıp-davranacaksınız diye gözlemek için, onların ardından sizi yeryüzünde halifeler kıldık."
(Yunus Suresi, 13-14)


"Allah yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır."
(Mücadele Suresi, 21)

Yukarıdaki ayetlerde verilen müjde ile birlikte Allah, müminlere çok önemli bir vaatte daha bulunmaktadır. Allah İslam dinini bütün dinlere üstün kılmak için gönderdiğini Kuran'da şöyle bildirir:

"Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur."
(Tevbe Suresi, 32-33)

"Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kafirler hoş görmese bile. Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; müşrikler hoş görmese bile."
(Saf Suresi, 8-9)

Hiç kuşkusuz Allah, vaadinin gerçekleşeceğinde şüphe olmayan ve vaadinden dönmeyendir. Sapkın felsefeleri, çarpık ideolojileri ve batıl din anlayışlarını ortadan kaldıracak, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkaracak olan güzel ahlak İslam ahlakıdır. Yukarıdaki ayetlerde vurgulandığı gibi, inkarcıların ve müşriklerin bu büyük olayı engelleyebilmesi ise söz konusu değildir. (Bu konudaki kapsamlı çalışmayı Harun Yahya'nın "Altınçağ" isimli kitabında bulabilirsiniz.)

İslam ahlakının tam anlamıyla yaşanacağı bu dönem sevginin, fedakarlığın, yardımlaşmanın, dürüstlüğün, sosyal adaletin, güven ve huzurun hakim olacağı bir zaman olacaktır. Cennet benzeri özellikleri nedeniyle Altınçağ olarak adlandırılan böyle bir dönem bugüne kadar yaşanmamıştır. Bu kutlu dönem kıyamet öncesinde yaşanacaktır; şu an Allah'ın takdir ettiği zamanı beklemektedir.

TÜRK İSLAM DÜNYASI

KEŞMİR:Müslüman Keşmir Halkı Yardım Bekliyor

Asya kıtasındaki pek çok Müslüman halk gibi Keşmir halkı da 20. yüzyılın ikinci yarısını çatışmalarla ve savaşlarla geçirdi. Keşmir'in yaklaşık 50 yıldır barışı, huzuru ve istikrarı yaşayamamasının başlıca nedeni ise işgalci Hindistan yönetiminin baskılarıydı.

Keşmir altın, zümrüt ve yakut madenleri bakımından dünyanın en önemli bölgelerinin başında gelmektedir. Hindistan'ın işgali altında bulunan bölge, yüksek dağların üstünde olduğu için tüm bölgeyi rahatlıkla kontrolü altına alabilecek stratejik bir topraktır. İşte sahip olduğu bu stratejik önem ve yeraltı zenginlikleri nedeniyle Keşmir, tarih boyunca pek çok ülkenin dikkatini çekmiştir. Ancak Keşmir'in, bölge ülkelerinin bu kadar dikkatini çekmesinin en önemli nedeni Müslüman kimliğidir.

Bağımsız bir İslam devleti olmayı ya da İslami bir kimliğe sahip Pakistan ile birleşmeyi hedefleyen Keşmir'e, ne yıllardır bölgedeki İslam düşmanı politikaların mimarı olan Hindistan yönetiminin ne de Rusya'nın ve Komünist Çin'in izin vermeye niyetleri yok gibi görünmektedir. Keşmir halkına yapılan ekonomik ambargoların, şiddet eylemlerinin, sebepsiz tutuklamaların, işkencelerin temel nedeni de Keşmir halkının Müslüman kimliğidir. Söz konusu güçler, böylece hem ekonomik hem de siyasi açıdan güçlü bir İslam devletinin oluşmasını engellemeyi hedeflemektedirler. Aynı şekilde Müslüman Pakistan yönetiminin de ambargolar ve uluslararası baskılarla Keşmir halkına destek vermesi engellenmek istenmektedir.

Dünyanın Görmezlikten Geldiği Bir Zulüm

Hindistan'ın Keşmir'de bu denli büyük bir baskı politikasını elli yılı aşkın bir süredir rahatlıkla sürdürebilmesi, Batı'daki bazı çevrelerden aldığı açık ve kapalı desteğin bir sonucudur. Keşmir'deki Müslümanlar, Birleşmiş Milletler'in hiçbir güvenilirliği olmayan kararları sonucunda Hinduların baskıcı yönetimine terk edilmişlerdir. Nüfusunun tamamına yakını Müslüman olan Keşmir'in, bağımsız olma çabası ve Pakistan'ın buna verdiği haklı destek, Batı'nın haksız politikası ile baltalanmıştır.
Son yıllarda bölgedeki Hint yönetimi baskı ve asimilasyonu şiddetlendirmiştir. Bir de hükümetin kontrol edemediğini söylediği, oysa aralarındaki anlaşmazlığın "danışıklı dövüş" şeklinde olduğu herkesçe bilinen "fanatik Hindu örgütleri" vardır. Bu örgütler, Babür Şah Camisi katliamında olduğu gibi, Keşmirli Müslümanların tamamen yok edilmesini hedeflemektedir.

YARADILIŞ DELİLLERİ

Bitkilerde Farklı Renkler Nasıl Ortaya Çıkmaktadır?

Her maddenin yansıttığı renk, o maddenin sahip olduğu pigment moleküllerine bağlıdır. Yeşil bitkilerdeki asıl pigment molekülü "klorofil" maddesidir. Bunun yanı sıra bitkilerde başka renkleri oluşturan pigmentler de bulunur ve bu farklı pigment türleri bitkilerde gördüğümüz müthiş renk çeşitliliğinin oluşumunu sağlar.
Örneğin klorofile ek olarak bitkilerde "karotenoid" adı verilen pigmentler de vardır. Bu pigmentlerin bazıları sarıdır; mısır başaklarına, limonlara, ayçiçeklerine renklerini verirler.

Diğer karotenoidler sarıdan daha fazla kırmızıdırlar; bunlar şeker pancarlarında, domateslerde, güllerde, havuçlarda bulunmaktadırlar. Karotenoidler aynı zamanda yeşil yapraklarda da bulunmaktadırlar. O halde neden yapraklar kırmızı, sarı ya da turuncu değil de ağırlıklı olarak yeşil renklerde görünürler diye düşünülebilir. Bunun nedeni, klorofilin yeşilinin diğer renklerin görülmesini engelleyecek kadar güçlü olmasıdır. Bununla birlikte sonbaharda değişiklikler meydana gelir. Gün ışığının azalması ile birlikte bitkiler klorofil üretmeyi durdururlar ve bu yüzden yeşil rengi veren pigmentlerin gücünde azalma olur ve yapraklardaki yeşil renk solmaya başlar. Karotenoidler yaprakları kahverengi, sarı ve kırmızıyla renklendirirler.

Aynı zamanda sonbaharda bazı yaprakların dış tabakalarında bir grup pigment daha üretilir. Parlak kırmızı ve mavi olan bu pigmentler bizim sık sık gördüğümüz ve yapraklarda koyu kırmızı ve pembe renkleri oluşturan maddelerdir. Eğer bir bitkide birden fazla pigment bulunuyorsa, bu durumda bitkide, pigmentlerin yansıttığı rengin karışımı görülür.

Kendisine renk veren pigmentlerin tümünün bilgisi o bitkinin DNA'sında kodludur. Bu yüzden bir bitki türü dünyanın neresine gidilirse gidilsin aynı özellikleri taşır. Örneğin dünyanın her yerindeki portakalların rengi aynıdır, şekilleri ve kabuklarının dokusu aynıdır. Muzlar dünyanın her yerinde sarıdır, domatesler kırmızı, güller, menekşeler, karanfiller hep aynıdır.

Bunlardan dolayı akla aynı kuru topraktan çıkmasına rağmen tüm çiçeklerin, ağaçların, sebze ve meyvelerin nasıl olup da bu kadar farklı renklere sahip oldukları sorusu gelebilir. İşte bu, Allah'ın sonsuz ilminin ve örneksiz yaratışının bir delilidir. Bir insanın yeni bir renk yaratması mümkün değildir. İnsanların ürettikleri tüm renkler doğada olanlardan yola çıkılarak elde edilen kopyalardan ibarettir. Ama Allah yoktan var edendir ve yeryüzündeki canlıları tamamlayan renklerin tümünün yaratılışı O'na aittir. Allah'ın yaratma sanatının eşi benzeri yoktur. Allah her şeyi en güzel surette yarattığını bir ayette şöyle haber verir: "O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)

Güveler

Modern çağın ordularının kullandığı AWACS uçakları saldırı anını ve yönünü önceden bilecek şekilde tasarlanmıştır. Bu uçaklar üzerlerindeki dev radarı ve karmaşık bilgisayar sistemlerini kullanarak kendilerinden çok uzaklardaki düşmanın faaliyetlerini gözetleyebilir.

Bazı güve türleri tıpkı AWACS uçaklarındaki gibi bir "erken uyarı" sistemi ile donatılmışlardır. Bu güveler kanatlarının altındaki kulakları sayesinde, düşmanları olan yarasanın yaydığı ses dalgalarını 100 m. uzaktan bile duyabilirler. Böylece düşmanlarının koordinatlarını ve kendilerini hedef alan bir saldırıya başlayıp başlamadıklarını belirleyebilirler.

Bir yanda 150 ton ağırlığında, kanat açıklığı 40 m'yi, boyu ise 44 m.'yi bulan AWACS uçağı, diğer yanda birkaç gram ağırlığında kanat açıklığı da 2.5 cm. olan 2 cm. boyundaki güve...

İnsanların tüm imkanlarını seferber etmesine karşın, benzerini bile yapmakta zorlandıkları böyle mucizevi bir sistem, küçücük bir güvenin bedeninde kusursuzca yaratılmıştır. Herşeyin Yaratıcısı olan Allah bütün kainatın sahibi ve mutlak surette hükümdarıdır.
.
Yaprak Böcekleri

Bitkilerin üst kısımları, pek çok canlı için tehlike demektir. Çünkü bu açıklık alanlarda saklanmak oldukça zordur. Özellikle kuşlar tarafından avlanan canlılar için bu bölgelerde bulunmak bir dezavantaj gibi görünebilir. Oysa düşmanlarından bir tanesi de kuşlar olan yaprak böcekleri, bitki örtüsünün üst tabakalarında rahatlıkla yaşar. Çünkü bu böceklerin görüntüsü üstünde bulundukları bitkiden filizlenen bir yapraktan farksızdır. Bu özellikleri nedeniyle düşmanlarının yaprak böceklerini farketmeleri çok zordur. Tüm alemlerin Rabbi olan Allah'ın özel dış görünüşleriyle birlikte yarattığı bu canlılar apaçık bir yaratılışı gösterirler. (Borneo, The World's Wild Places, Time Life Books, s. 65)

Kök Hücrelerinin Hayatımızdaki Yeri

Farklı hücre tiplerine dönüşebilme potansiyaline ve kendisini yenileyebilme gücüne sahip olan hücreler "kök hücre" olarak adlandırılmaktadır. Vücudumuzaki kas, cilt, karaciğer hücreleri gibi hücrelerin belli bir hedefi var ve bu hücreler bölündükleri zaman kendileri gibi bir hücre oluşturmaktadırlar. Yani karaciğer hücresi bölününce yeni bir karaciğer hücresi, kas hücresi bölününce yeni bir kas hücresi oluşmaktadır. Bundan farklı olarak kök hücrelerin belirlenmiş, sabit bir görevleri yoktur. Aldıkları sinyale göre farklı hücre türlerine dönüşebilmektedirler.

Vücudumuzdaki kök hücrelerin bu dönüşümünü kontrol eden unsurlarsa genlerdir. Bir kök hücrenin hangi hücreye dönüşeceğini hücre çekirdeğinde bulunan genler belirlemektedir. Vücudumuzda herhangi bir hücre ölünce veya hasar görünce, kök hücreler hangi hücre türüne ihtiyaç varsa o hücreye dönüşmekte ve bu işlem sırasında bazı genler daha aktif hale gelirken, bazıları da baskılanmaktadırlar. Kısacası kendisini yenileme gücüne sahip olan kök hücreler, bir bakıma diğer hücre türleri için tükenmez bir kaynak görevi üstlenmektedirler. Şüphesiz kök hücreler bu dönüşüm özelliğini tesadüf eseri kazanmış ya da vücudun ihtiyacı olan hücrelerini yeniden oluşturmayı kendileri akletmiş olamazlar. Çünkü kök hücrelerde diğer tüm hücreler gibi şuursuz ataomlardan meydana gelmektedir. Şuuru bulunmayan bir hücrenin ise şuur gerektiren planlanlamaları yapmaya karar vermesi mümkün değildir. Bu nedenle tüm bunlar bizlere kök hücrelerin de herşeyi önceden ve en ince ayrıntısına kadar planlamış olan üstün bir Aklın eseri olduğunu ispatlamaktadır.

Erişkin Kök Hücreler

Erişkin kök hücreler, farklılaşmış dokularda bulunan farklılaşmamış hücrelerdir. Her yaştaki insanda bulunan bu hücreler kendilerini yenileyebiliyor ve ihtiyaç duyulduğunda bulundukları dokudaki değişik hücre türlerine dönüşüyorlar. Erişkin kök hücreler, organizma yaşadığı süre boyunca kendilerinin kopyalarını üreterek çoğalıyorlar. Bu hücreler bulundukları dokularda eskiyen hücrelerin yerine yenilerini üreten yedek parça kaynakları olarak görev yapıyorlar. Erişkin kök hücreler kemik iliği, kas, göz, siniri, deri gibi dokularda bulunuyorlar. Şu an erişkin kök hücreler de çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılıyor. Örneğin kemik iliğinden elde edilen kan kök hücreleri kan kanserlerinin tedavisinde kullanılıyor. Kemik iliğinde ve kanımızda bulunan kan kök hücreleri her gün durmaksızın kan hücresi yaparak kanımızı yeniliyorlar. Kan kanseride, kan hücrelerini kontrolsüz çoğalması sonucunda gelişiyor. Bu hastaların bir kısmı ilaçlarla tedavi edilebiliyor, ancak bir kısmında da kemik iliği nakli yapmak gerekiyor. Hastanın kendi kemik iliğindeki kan hücreleri çeşitli ilaçlarla veya radyasyonla tamamen yok edildikten sonra sağlıklı bir kişiden alınan kemik iliği hücreleri hastaya naklediliyor. Eğer her iki doku arasında uyum sağlanırsa kısa bir süre içinde sağlıklı kişiden nakledilen kan kök hücreleri, normal kan hücreleri üretmeye başlıyor ve hasta iyileşmiş oluyor. Kök hücrelerinin genlerden gelen tek bir emirle hiç zorluk çekmeden başka bir ortama uyum sağlayabilme ve sürekli vücudumuzun ihtiyacı olan hücreleri üretme özellikleri onun tam anlamıyla bir tasarım harikası olduğunu gözler önüne sermektedir.

Adeta bir asker gibi vücut tarafından istenileni yapmaya kodlanmış bu hücre çeşitlerini kontrolü altında tutan güç yüce Allah'tır ve Allah rahmetinden ötürü bu küçük canlıları insanın hizmetine vermiştir.

İMAN EDEN BİLİM ADAMLARI

"Şeytanların kimlere inmekte olduklarını size haber vereyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler. bunlar (şeytanlara) kulak verirler ve çoğu yalan söylemektedirler."
(Şuara Suresi, 221-223)

KURAN BİLGİSİ

"Şirk" Tehlikesini Uzak Görmemek

İnsanın Allah'ın rızasına muhalif olarak kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah'ın rızasına tercih ettiği herşey Allah'tan başka edindiği birer ilahtır aslında. Bu nedenle şirki uzak görmemek, onun insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir.

Şirk, kelime manası olarak "ortaklık" demektir. Şirk terimi, Türkçe Kuran meallerinde, yer yer Allah'a "eş koşmak", "ortak koşmak" olarak da tercüme edilmiştir.

Kuran'da şirk, herhangi birşeyi veya herhangi bir kimseyi ya da herhangi bir kavramı, değerlendirme, tercih etme ya da ona önem ve kıymet verme veya onu üstün tutma bakımından Allah'la eşit veya daha ileri bir düzeyde görmek ve bu çarpık bakış açısıyla hareket etmek anlamında kullanılır. Kuran'da bu tutum Allah'tan başka ilah edinmek olarak tanımlanır.

Çoğu insan şirkin büyük bir sapkınlık olduğunu duyar, ama bunun kendisiyle uzaktan ya da yakından ilgili olduğunu hiç düşünmez. Müşriklerin, yani şirk koşanların, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş totemlere secde eden insanlar olduklarını sanır. Ona göre müşrikler, sadece Peygamberimiz (sav)'den önce Kabe'deki putlara tapan cahiliye Arapları ve onlara benzer ilkel putperestlerdir. Oysa şirk, sadece tahtadan oyulmuş putlara tapmakla sınırlı bir kavram değildir ve sanılanın aksine pek çok toplumda yaygındır. İnsanın Allah'ın rızasına muhalif olarak kendisine hayat amacı olarak belirlediği, kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık, Allah'ın rızasına tercih ettiği herşey Allah'tan başka edindiği birer ilahtır aslında. Bu nedenle şirki uzak görmemek, onun insanın çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir.

Kuran'ın temel mesajı ise Allah'tan başka ilah olmadığıdır ve imanın birinci şartı olarak vurgulanır. Burada ilah teriminin ne anlama geldiğini bilmek elbette konunun özünü anlamak açısından oldukça önemlidir. Bizim için önemli ve geçerli olan tanım Allah'ın Kuran'da tarif ettiğidir. Allah bize Kendisini birçok sıfatıyla tanıtmış ve Kendisinden başka ilah olmadığını bildirmiştir. Buradan da anlaşılmaktadır ki ilah, Allah'ın Kuran'da bildirilen bu sıfat ve özelliklerine sahip olan varlıktır. Dolayısıyla yegane ilah Allah'tır. Allah'ın sıfatlarına sahip olan başka hiçbir varlık yoktur ve olamaz. Bu yüzden Allah'ın herhangi bir sıfatına başkasının sahip olduğunu iddia etmek "Allah'tan başka ilahlar edinmek", diğer deyimle "şirk koşmak" anlamına gelir.

Burada ince bir ayrımı belirtmek yerinde olacaktır. Örneğin, Allah'ın sıfatlarından biri olan "Gani" yani "Zengin" terimi insanlar için de kullanılır. Elbette bu vasfı kullanmanın, bu kişinin mali durumunu tarif etmek açısından hiçbir sakıncası yoktur. Ancak, şirke yol açan durum bu zenginliğin kişinin kendisinden kaynaklandığını zannetmektir. Bu kişinin sahip olduğu herşeyi ona Allah'ın verdiği, Allah'ın Gani sıfatıyla bu kişide tecelli ettiği, verdiği herşeyi dilerse bir anda geri alabileceği gözardı edilmiş olur. Bunun sonucunda o kişi sahip olduğu mal, mülk ve zenginliğin gerçek sahibi zannedilerek, onun kendiliğinden böyle bir sıfata sahip olduğu, zenginliğinin kendisinden kaynaklandığı sanılır. Bu çok cahilce bir yaklaşımdır. Doğru olan tavır ise zenginliğin asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek, insana verdiği bu zenginliği Allah'ın dilediği anda alabileceğinin de bilincinde olmaktır. Zenginlik verilen kişiyi değerlendirirken de onun zengin ya da fakir olması önemli olmamalı, onun Allah'ın bir kulu olduğu düşünülmelidir. Allah her yerde ve herkeste değişik şekillerde tecelli eder. İnsanlar çevrelerinde hep bu tecellileri seyrederler. Allah'a iman eden bir insanın, hiçbir şeyin Allah'tan bağımsız müstakil bir varlığı olmadığını bu şekilde kalbine iyice yerleştirmesi gereklidir. Müslüman bu salih karaktere sahip olduğu, gerçekten hiçbir ortak koşmadan Rabbimize yöneldiği zaman, her türlü başarıyı, güzelliği ve nimeti Allah'tan umabilir. Çünkü Allah şirkten tamamen arınmış kullarına dünyada da ahirette de büyük mükafat vereceğini müjdelemiştir.

"Hiçbiriniz kendisi için arzu ettiğini, kardeşi için de arzu etmedikçe iman etmiş olmaz."
Hz. Muhammed (sav)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Salih Kavmini Düşünmeye Çağırmıştır

Allah Hz. Salih'i Semud kavmine elçi olarak göndermiştir. Kuran'da Hz. Salih'in kavmine yalnızca Allah'a kulluk etmelerini söylediği haber verilmiştir:

"Andolsun, Biz Semud (kavmine) kardeşleri Salih'i: "Yalnızca Allah'a kulluk edin " diye (demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirilerine düşman kesilmiş iki gruptur."

(Neml Suresi, 45)

Tüm elçiler gibi Hz. Salih de ilk olarak kavmine güvenilir bir elçi olduğunu tebliğ etmiş ve kavmini Allah'tan korkup sakınmaya çağırmıştır:

"Semud (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Salih: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim." "Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."
(Şuara Suresi, 141-144)

Hz. Salih de bu insanları Allah'ın dinine çağırırken, onlardan bir karşılık beklemediğini söylemiştir.

Hz. Salih Kavmine Allah'ın Büyüklüğünü Anlatıp, Onları Bağışlanma Dilemeye Davet Etmiştir

Allah'ın resulleri kavimlerine yaptıkları tebliğ sırasında Allah'ın varlığının delillerine dikkat çekmiş, Allah'ın yaratmış olduğu kusursuz dengeleri, sistemleri, canlılardaki üstün özellikleri insanlara hatırlatmışlardır.

Hz. Salih de iman delillerini anlatarak kavmini Allah'ı düşünmeye teşvik eden elçilerden biridir. Örneğin kavmine Allah'ın sonsuz ilmini, sonsuz aklını ve sonsuz büyüklüğünü anlamaları için insanın ilk yaratılışını hatırlatmıştır. Allah şöyle buyurmaktadır.

"Semud (halkına da) kardeşleri Salih'i (gönderdik). Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a ibadet edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin, sonra O'na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır, (duaları) kabul edendir."
(Hud Suresi, 61)

Hz. Salih Kavmini, Allah'ın Elçisi Olarak Kendisine İtaat Etmeye Çağırmıştır

Hz. Salih kavmine, sahip oldukları nimetlerin gerçek sahibi olan Allah'tan korkup sakınmalarını, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamalarını ve kendisine itaat etmelerini hatırlatmıştır. Eğer bunu yapmazlarsa Allah'ın onları yaşadıkları yerde güven içinde bırakmayacağını şu sözleriyle tebliğ etmiştir:

"Siz burada güvenlik içinde mi bırakılacaksınız?"
"Bahçelerin, pınarların içinde,"
"Ekinler ve yumuşak tomurcuklu göz alıcı hurmalıklar arasında?"
"Dağlardan ustalıkla zevkli evler yontuyorsunuz."
"Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin."
"Ve ölçüsüzce davrananların emrine itaat etmeyin."
"Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)."

(Şuara Suresi, 146-152)

Allah elçilerini insanları hak dine davet ederek, yeryüzünde düzeni sağlamaları için görevlendirmiştir. Hz. Salih'in yukarıdaki uyarıları da bu görevi yerine getirmeye yönelik bir çağrı niteliğindedir.

Ancak resullerin bu büyük çabaları yalnızca Allah'a iman eden az bir topluluğa etki etmiş, insanların çoğu öğüt almaya yanaşmamışlardır. Elbette bu ısrarlı inkarlarının sonucunda da kayba uğrayan kendileri olmuş, azapla karşılaşmışlardır. Ahirette ise bundan çok daha büyüğü ile ceza göreceklerdir.

ALLAH'IN SIFATLARI
"Kabil"

(Kabul eden, icabet eden, bağışlayan)

"Kullarından tevbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen O'dur." (Şura Suresi, 25)

İnsanı yaratan Allah kuşkusuz onun içinde taşıdığı kötülükleri de bilmektedir. İnsanın her an hata yapabileceği, nankörlük, cahillik edebileceği Allah'ın bilgisi dahilindedir. Ve kuşkusuz Rabbimiz, kullarına karşı son derece şefkatli ve merhametlidir. Bu merhametinden dolayı da insanlar için kurtuluş olacak bir yol göstermiştir; tevbe etmek...
Bu şekilde insana nefsindeki kötülüklerden korunabilmek ve yaptığı hataları telafi edebilmek için bir imkan verilmiştir. İnsan her türlü kötülüğü işlemiş, her türlü hataya düşmüş olabilir. Ancak eğer samimi, Allah'a içten bağlı ve O'ndan içi titreyerek korkan bir insansa bir daha tekrarlamamak üzere tevbe eder ve bu şekilde Allah'ın dilemesi ile kurtuluş bulur. Zira Allah samimi yapılan tevbeleri kabul edeceğini, Kendisinden korkan kullarının kötülüklerini affedeceğini vaat etmiştir.

"Onlar bilmiyorlar mı ki, gerçekten Allah kullarından tevbeleri kabul edecek ve sadakaları alacak olan O'dur. Şüphesiz, tevbeleri kabul eden, esirgeyen O'dur." (Tevbe Suresi, 104)

"Ki onlar, yeryüzünde bozgunculuk çıkarıyor ve dirlik-düzenlik kurmuyorlar (ıslah etmiyorlar)."
(Şuara Suresi, 146-152)

KURAN BİLGİSİ

Sadakat Müminleri Birarada Tutar

Allah insan karakterlerini Kuran'da çeşitli şekillerde ve birçok örnek vererek tarif eder. Ayrıca inkarcıların taşıdığı kötü ahlak özelliklerini ve karakter bozukluklarını da anlatır. Buna karşın, mümin ahlakının da son derece kapsamlı tarifini yapar. Allah'ın ruhunu taşıyan, O'na yönelen ve yalnızca Allah'a itaat eden müminlerin Kuran'da sayılan tüm özellikleri yüksek bir ahlak ve karaktere dayanır.

İnkarcıların ve müminlerin tarifine baktığımızda, iki tarafın da birbirine tamamen zıt özellikler taşıdığını görürüz. Örneğin, müminler samimi ve güvenilirdir, inkarcılar ise samimiyetsiz ve son derece içten pazarlıklı bir ahlaka sahiptirler.

Müminler mütevazi, cesur, fedakar iken, inkarcılar tam tersine kibirli, korkak ve bencildirler.

Müminler ve inkarcılar arasındaki bu büyük farklardan biri de sadakat konusunda ortaya çıkar. İnkarcılar asla gerçek bir sadakate sahip olamazlar: Kıstas olarak yalnızca kendi çıkarlarını seçtikleri için, bu çıkarlar uğruna kolaylıkla sevdiklerini söyledikleri insanları (dostlarını, yakınlarını) aldatabilirler. Doğru olduğunu bildikleri bir yoldan kolaylıkla geri dönebilirler.

Oysa müminler tamamen farklıdırlar. Onların kıstası kendi küçük çıkarları değil, Allah rızasıdır. Tüm tavırlarını Allah'ın istediği şekilde düzenlerler. Bu nedenle de sevdiklerini (yani diğer müminleri) basit hesaplar uğruna yüzüstü bırakmaları ya da bir zorluk nedeniyle doğru bildikleri yoldan dönmeleri söz konusu değildir. İman edenlere ve özellikle de peygambere karşı büyük bir sadakatle bağlıdırlar.

Sadakat müminleri birarada tutar. Kararlılığın önemli bir göstergesi olan bu özellik, gevşek yapının oluşmasına engel teşkil eden mümin özelliklerinden biridir. Sadakatte gösterilecek ufak bir gevşeklik, kişinin kendisine olan saygısını kaybettirir. Kendisine saygısını kaybeden bir kişi ise gittikçe daha da kötü bir duruma doğru ilerler. Yapılan bir sadakatsizlik ardından çok büyük sonuçlar doğurmaktadır.

Sakın Unutmayın

İnkarcıların, Cehenneme Gideceklerini Unutmayın -1

Cehennem; Allah'ı inkar ederek, kayıtsızca ömür sürenlere sonsuza kadar yurt olacak azap mekanıdır. Gerçek şu ki, ahirete inanmayaların sıkı sıkıya bağlandıkları dünya, kesinlikle yok olacak, ancak cehennem sonsuza kadar var olacaktır.

Allah'ın "ateşin halkı" olarak tanımladığı insan gruplarından her biri cehennemde süresiz kalacaklardır. Asla kaçamayacakları bu azabın hiçbir benzeri olmayacaktır: "Artık o gün hiç kimse (Allah'ın) vereceği azab gibi zablandıramaz." (Fecr Suresi, 25)

Oysa cehennemin en korkunç özelliği azabın asla son bulmayacak olması, oradan çıkışın hiçbir şekilde mümkün olmamasıdır. Öyle ki tüm suçlu günahkarlar cehenneme girdikten sonra cehennem kapıları kapanacak, ateş inkarcıların üzerine sonsuza kadar kilitlenmiş olacaktır: Kilitlenmiş kapıların ardında yaşanacak azap ise dünyada asla tahmin edilemeyecek bir azaptır. Kuran'ın bize tarif ettiğine göre, cehennem; dar, gürültülü, karanlık ve dumanlı bir mekandır. Hücreleri kavuran sıcaklığı, iğrenç yiyecek ve içecekleri ile azabın en ince ayrıntılarıyla sergilendiği son bir varış yeridir. Cehennem ehli en iğrenç tatları, en dayanılmaz acıları hissedecek bununla birlikte tüm bedeni yanıp kavrulacaktır.

Parmağınızın ucu yandığında bile yoğun bir acı hissettiğinizi hatırlayın. Ve alevli azabın böylesine şiddetli olduğu bir yere gitme ihtimalini doğuracak en küçük bir hareketten kaçınmanız gerektiğini bir an bile olsa sakın unutmayın!

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

Kınayanın Kınamasından Korkmamak

Müminler her devirde, Allah'a kulluk etmeleri, O'nun emirlerini yerine getirmeleri, insanların değil de yalnızca Allah'ın rızasını gözetmeleri nedeniyle içerisinde yaşadıkları toplumlar tarafından yadırganmışlardır. İnkar edenlerin oluşturduğu çarpık yaşam biçimini ve felsefesini reddetmeleri, Kuran'da tarif edilen ideal modeli benimsemeleri nedeniyle çeşitli tepkilerle karşılaşmışlardır. İnkarcı toplumun bu tepkisi, kavmin önde gelenleriyle idarecileri tarafından fiziksel saldırı ve eziyetler şeklinde kendini göstermiştir.

Müminlerin yakın çevresinden ise bu tepki, karşı tavır alma, manevi baskı ve kınama şeklinde kendini göstermiştir. Ancak, Allah'a karşı tam bir güvene ve sarsılmaz bir imana sahip olan müminler, bu baskı ve kınamalar karşısında dinlerinden en ufak bir taviz vermemişlerdir. Bu durumlarından dolayı da Allah'ın yardım ve desteğini kazanarak, inkarcılara karşı zafer elde etmişlerdir.

Ancak bu kınamalardan dolayı inandığı değerlerden ödün verip, dininden dönen olursa da, Allah bu kişilerin yerine aşağıdaki ayette sıralanan üstün vasıflarla donatılmış müminleri getireceğini vaat etmiştir:

"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) Kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cehd eden (çaba harcayan) ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir."
(Maide Suresi, 54)

"Haya, iffet, dile hakim olma ve akıl imandandır. Bunlar bir insanda bulunursa ahiretliği çoğalır, dünyalığı azalır. Hasislik, fuhuş, çirkin sözlü olmak ise hayasızlıktan, nifaktan ileri gelir. Böylelerinin dünyalığı çoğalır, ahiretliği azalır."
Hz. Muhammed (sav)

GERİ