|
GÖKLERDEKİ
KUSURSUZ DÜZEN
Modern bilim, evrenin
bir başlangıcının olduğunu bilimsel olarak ortaya koymuştur. Bu,
evreni üstün kudret sahibi bir Yaratıcının yokken var etmiş olması
demektir.
Evreni, Big Bang (Büyük Patlama) adı verilen bir patlama ile birlikte
Allah yaratmıştır. Bu gerçek Kuran ayetleri ile 1400 yıl öncesinden
haber verilmiştir. Evrenin ortaya çıkışı ile birlikte evrendeki
fiziksel dengeler de olağanüstü bir hassasiyetle belirlenmiştir.
Big Bang'in patlama hızı, yıldızların içinde gerçekleşen reaksiyonlar,
atomun yapısı, kısacası evrendeki tüm fiziksel dengeler, insan yaşamını
olanaklı kılacak bir işleyişe sahiptir. Dünyanın atmosfer yapısı,
Güneş Sistemi'ndeki konumu, suyun varlığı, bitkilerin ve diğer canlıların
varlığı, kısacası herşey tam olması gerektiği gibidir. Evrende,
Allah'ın yarattığı mükemmel ve kusursuz bir düzen vardır. Allah
evrendeki muazzam düzenin, kusursuz dengenin ve benzersiz tasarımın
tek sahibidir.
Evrendeki Büyüklük Kavramı
Evrendeki düzenin
kusursuzluğunu görmek için öncelikle uzaydaki büyüklük kavramını
inceleyelim. Yalnız bunun tam olarak kavranabilmesi için bazı benzetmelerin
ve karşılaştırmaların yapılması gerekmektedir. Çünkü uzaydaki ölçüler
dünya ölçüleri ile kıyaslanamayacak büyüklüklere sahiptir.
Evrendeki büyüklük kavramını incelemeye Güneş Sistemi'nden, hatta
içinde yaşadığımız Dünya gezegeninden başlayalım. Dünya gezegeni,
Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, orta küçüklükte bir
yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve
onların 54 uydusundan oluşur. Merkezi oluşturan Güneş'in çapı, Dünya'nın
çapının 103 katı kadardır. Bu büyüklüğü tam olarak kavrayabilmek
için şöyle bir benzetme yapalım: Dünya'yı bir misket büyüklüğünde
düşünecek olursak, Güneş'i de bildiğimiz futbol toplarının iki katı
kadar büyüklüğe sahip yuvarlak bir küre olarak düşünmemiz gerekecektir.
Dünya ve Güneş arasındaki mesafeyi de bu benzetmeye uygun ölçülere
indirelim. Bunun için misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki
Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekecektir. Güneş
Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye
taşımamız gerekecektir.
Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, içinde dev gezegenleri barındıran
Güneş Sistemi, aslında içinde bulunduğu Samanyolu Galaksisi'ne oranla
oldukça mütevazi bir boyuta sahiptir. Çünkü spiral benzeri bir şekle
sahip olan Samanyolu Galaksisi'nin içinde, Güneş benzeri ve hatta
pek çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 300 milyar yıldız
vardır. Ve bu yıldızların aralarında da rakamlarla ifade edilmesi
güç olan mesafeler bulunmaktadır. Bu mesafelere, milyarları bulan
yıldız sayılarına ve inanılmaz büyüklüklere rağmen Samanyolu Galaksisi
de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yerdir.
Çünkü uzayda sayıları 300 milyarı bulan galaksi vardır. Bu, Allah'ın
benzersiz yaratma sanatının örneklerinden biridir. Kuran'da, göklerin
yaratılışıyla ilgili bir ayet şöyledir:
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi
gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiç bir
'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir;
herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra
gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan)
umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir."
(Mülk Suresi, 3-4)
Güneş Sistemi'ndeki Hassas Dengeler
Güneş Sistemi'nde
belli bir hızda hareket etmekte olan gezegenlerin, normal şartlar
altında uzayın "dış uzay" adı verilen bölgesine savrulmaları
ya da Güneş'in çekim gücüne kapılarak çarpmaları gerekmektedir.
Ancak böyle bir şey olmaz. Çünkü Güneş'in "çekim gücü"
ile gezegenlerin "merkez-kaç kuvveti" arasında da bir
denge vardır. Güneş sahip olduğu büyük çekim gücü nedeniyle tüm
gezegenleri kendine çeker ancak gezegenler de dönmeleri sonucunda
oluşan merkez-kaç kuvveti sayesinde bu çekimden kurtulurlar.
Bu denge şu anki değerlerinden farklı olsaydı neler olurdu düşünelim.
Eğer gezegenlerin dönüş hızları biraz daha yavaş olsaydı, o zaman
bu gezegenler hızla Güneş'e doğru çekilir ve sonunda Güneş tarafından
büyük bir patlamayla yutulurlardı. Bunun tam tersi de mümkündür.
Eğer gezegenler daha hızlı dönseler, bu sefer de Güneş'in gücü onları
tutmaya yetmeyecek ve gezegenler dış uzaya savrulacaklardı. Oysa
çok hassas olan bu denge evren ilk yaratıldığı andan itibaren vardır
ve sistemi bu dengeyi koruyacak şekilde Allah tasarlamıştır.
Yalnız burada yine önemli bir detay vardır. Güneş Sistemi'ndeki
gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıkları birbirinden çok farklıdır.
Dahası, kütleleri de çok farklıdır. Bu nedenle, hepsi için ayrı
dönüş hızlarının belirlenmesi lazımdır ki, Güneş'e yapışmaktan ya
da Güneş'ten uzaklaşıp uzaya savrulmaktan kurtulsunlar. Bu detay
evrendeki dengenin doğal fiziksel süreçlerle oluştuğunu iddia eden
yani bu kusursuz sistemin kendiliğinden ya da tesadüfen oluştuğunu
öne süren materyalist anlayışı geçersiz kılmaktadır. Çünkü söz konusu
denge her gezegen için ayrı ayrı kurulmuştur. Allah herşeyi eksiksiz
yapan, her türlü yaratmadan haberdar olandır. (Harun
Yahya, Evrenin Yaratılışı)
Buraya kadar anlattıklarımız Güneş Sistemi'ndeki olağanüstü hassas
dengelerden yalnızca birkaçıdır. Bu benzersiz dengeyi keşfeden Kepler,
Galilei gibi astronomlar da daha o dönemde, bu sistemin çok açık
bir tasarımı gösterdiğini ve Allah'ın evrene olan hakimiyetinin
ispatı olduğunu belirtmişlerdir. Güneş Sistemi'nin yapısı hakkında
önemli keşiflerde bulunan ve yaşamış en büyük bilimadamlarından
biri sayılan Isaac Newton bu konuyla ilgili olarak şöyle yazmıştır:
"Güneş'ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu
çok hassas sistem, sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık'ın amacından
ve hakimiyetinden kaynaklanabilir... O, bunların hepsini yönetmektedir
ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O'na, "Üstün Kuvvet Sahibi
Rab" denir." (Michael A. Corey, God and the New Cosmology,
The Anthropic Design Argument, Maryland, 1993, s.259)
EVRİMCİLERİN AÇIKLAYAMADIKLARI YARATILIŞ DELİLLERİ
Evrimciler, yaratılış
dışında DNA'nın nasıl ortaya çıktığı konusunda tek bir öneri dahi
öne süremezler.
Hücrelerin Bölünme Mucizesi
Şuursuz atomlardan
oluşan bir hücre kendi kendine oluşup, bölünme kararı alıp sonra
da belirli bir görev ve sorumluluk üstlenip kendini geliştiremez.
Bütün bu süreç herşeyi bir düzen içinde yaratan Rabbimizin kudretinin
göstergelerindendir.
Bir yumurta sperm tarafından döllenir. Bu birleşme sonucu kromozom
çiftleri tamamlanır ve bir hücre oluşur. Daha sonra bu hücre DNA
zincirlerini kopyalar ve bölünerek birbirinin kopyası iki hücre
oluşur. Bölünme tekrarlanır ve hücre sayısı dörde ulaşır. Daha sonra
sekize ve onaltıya…
Hücre, ne üreteceğini ve ne zaman durması
gerektiğini nereden biliyor?
Birbirinin tıpatıp
kopyası olan bu hücreler çoğalmaya devam ederler ve kendilerine
bir et parçası görünümü verirler. Beklenen durum, bu kütlenin daha
da büyüyerek bir et yığını haline gelmesidir. Ve sürekli bölünerek
büyüme eğilimi gösteren bu kütle bir süre sonra ana rahmine sığmayarak
annenin ölümüne yol açmalıdır.
Fakat böyle olmaz.
Birbirinin kopyası hücreler, birdenbire farklılaşma göstermeye başlarlar.
Bazıları deri, bazıları kas, bazıları sinir hücresi olarak şekillenir.
Üstelik tam olmaları gereken noktalara yerleşerek bir düzen içinde
biçim almaya başlarlar. Bir süre sonra bu farklılaşma akılalmaz
boyutlara ulaşır ve birbirinden mükemmel sistemlere sahip organlar
ortaya çıkmaya başlar. Aynı DNA yapısına sahip hücreler, zaman içinde
şuurlu bir sevk ile kendilerine belli görevler edinir, belli sorumluluklar
üstlenirler. Bu şekilde tam doğru noktalarda üremeye devam ederler
ve gerektiği anda durmasını da bilirler.
Oysa, şuursuz atomlardan oluşan bir hücre kendi kendine oluşup,
bölünme kararı alıp, bir noktaya yerleşip, o noktada tam gereken
özellikler kazanıp, belirli bir görev ve sorumluluk üstlenip kendini
geliştiremez. Üreme ve üremeyi durdurma kararı alamaz. Kendisinin
dışındaki diğer trilyonlarca hücrenin konumunu ve sayısını tespit
edemez. Yakınında veya kendisinden çok uzakta olan başka hücrelerle
haberleşmek için muhteşem bir sistem kuramaz.
Ama bu olay dünya üzerinde her gün yaşanmaktadır. Bugüne kadar yaşamış
olan milyarlarca insanın her birinin hücreleri bu olağanüstü işlemleri
gerçekleştirmiştir. Açıktır ki, tüm bu oluşum ve gelişim süreci,
göklerde ve yerde bulunan herşeyi bir düzen içinde yaratan Allah'ın
kudretinin bir göstergesidir. Bir insanın yaratılışı ve mucizevi
gelişimi, şüphesiz, "öldükten sonra tekrar dirileceklerinden
yana kuşkuya kapılanlara" en güzel cevaptır. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
"Ey insanlar, eğer dirilişten yana bir kuşku içindeyseniz,
gerçek şu ki, biz sizi topraktan yarattık, sonra bir damla sudan,
sonra bir alak'tan (embriyo), sonra yaratılış biçimi belli belirsiz
bir çiğnem et parçasından; size (kudretimizi) açıkca göstermek için.
Dilediğimizi, adı konulmuş bir süreye kadar rahimlerde tutuyoruz.
Sonra sizi bebek olarak çıkarıyoruz, sonra da erginlik çağına erişmeniz
için (sizi büyütüyoruz). Sizden kiminizin hayatına son verilmekte,
kiminiz de, bildikten sonra hiç bir şey bilmeme durumuna gelmesi
için ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilmektedir."
(Hac Suresi, 5)
Allah'ın Büyüklüğünü Takdir Edebilmek
"Onlar, Allah'ın
kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir,
Azizdir."
(Hac Suresi, 74)
Allah sonsuz kudretini ve ilmini mevcut olan her varlıkta gösterir.
İnsan vücudunun her detayındaki
mükemmellikte, çiçeğin estetiğindeki ilimde, rengindeki, kokusundaki
güzellikte, gökyüzünün ve kainatın ihtişamında, gezegenlerin yörünge
düzeninde, denizlerin derinliklerindeki balıklarda ve aklınıza gelecek
herşeyde açıkça görülen tasarım, düzen ve mükemmellik, Allah'ın
varlığının ve sonsuz gücünün çok açık delilleridir. İnanmayanların
bir kısmı, Allah'ın varlığını ve kudretinin sonsuzluğunu fark etmelerine
rağmen, kibirlerinden dolayı inkar ederler. Allah'ın büyüklüğünü
tanımaya yanaşmazlar. Akıl sahibi olmadıkları için Allah'ın varlığının
ve büyüklüğünün, tüm varlıklarda görülen açık delillerini göremezler.
Bir ayette, insanların bu gafleti şöyle bildirilmektedir:
" Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler
de, ona sırtlarını dönüp giderler. "
(Yusuf Suresi, 105)
Bu delilleri ancak, çevrelerindeki varlıkların amacı ve işaret ettikleri
üzerinde düşünen, muhakeme yeteneği açık, aklını ve vicdanını kullanabilen
insanlar görebilmektedir. Bunlar da iman edenlerdir.
İman eden insan, baktığı herşeyde Allah'ın varlığının delillerini
görür, O'nun kudretinin izlerini seyreder. İnsanların çoğu bu gerçekleri
hiç düşünmeden, tamamen boş bir akılla yaşarken, mümin sürekli olarak
Allah'ı tefekkür eder. Müminlerin en önemli özelliklerinden biri,
derin düşünebilmeleridir. Samimi bir yaklaşımla, hür bir akılla
ve yüzeysel olmayan bir şekilde düşünebilme özelliğine sahip olan
müminler, bu sayede, Allah'ın yaratmasındaki benzersiz sanatı ve
sınırsız gücünü görerek, O'nun büyüklüğünü ve kudretini takdir ederler.
Bir ayette, aklını kullanan insanların Allah'ın ayetlerini her yerde
görebilecekleri şöyle açıklanmaktadır:
"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün
ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde,
Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği
suda, her canlıyı orada üretip- yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Bakara
Suresi, 164)
Allah'ın Güzelliklerinden Bir Demet
Kum üreten balık
Papağan balığı beslenme
ve sindirim için bazı özel teçhizatlara ihtiyaç duyar. Papağanınkine
benzer sert gagası mercan kayalıklarından algleri kazımasına, daha
fazlasını aradığında da kayalardan büyük parçaları koparmasına yardımcı
olur. Gırtlağındaki özel dişler kaya parçacıklarını öğütmesini;
algleri ve birer mercan hayvanı olan küçük polipleri parçalamasını
sağlar. Mercan yıkıntılarının yığınları üzerinde görülen diş izleri
balığın o bölgede beslendiğinin kanıtıdır. Kayayı ısırdıktan ve
parçaladıktan sonra yemeği sindirir ve kum olarak geri çıkarır.
Büyük bir papağan balığı bir yılda mercan yapılardan bir ya da iki
ton kum üretir.
www.hayvanlaralemi.net
|