|
İSLAM
AHLAKIYLA GELEN ADALET
Adaletin yeryüzünde
gerçekten uygulanabilmesi için, insanların kişisel çıkarlarını bir
kenara bırakmalarına vesile olacak bir ahlaka ihtiyaç vardır. Bu
ahlak, Allah'ın bizlere öğrettiği ve uygulanmasını emrettiği Kuran
ahlakıdır.
Siz şu satırları okuduğunuz
sırada dünyanın dört bir yanında savaşlar devam ediyor, insanlar
ölüyor, sakat kalıyor, evinden, yurdundan çıkmak zorunda bırakılıyor.
Ölüm tehlikesi içinde yüzlerce kilometreyi yürüyerek kateden mülteciler
açlıkla, susuzlukla ve salgın hastalıklarla mücadele ediyor, fakat
bu zulmü yapan kişiler vicdan rahatlığı içinde hayatlarına devam
edebiliyor, yemek yiyor ve sıcak yataklarında huzurlu bir şekilde
uyuyabiliyorlar.
Şu an dünya ülkelerine
baktığımızda, adaletin, maddi gücü elinde bulunduran azınlıklar
tarafından, eğer canları isterse uygulattırdıkları bir prosedür
haline gelmiş olduğunu görüyoruz. Eğer "insafa gelirlerse"
ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım eli uzatıyor, yine "insafa
gelirlerse" adaletli davranıyorlar. Dünyanın dört bir yanında
insanlar haksız kazançlar elde ederek, fakirlerin hakkını yiyerek
refah içinde yaşıyorlar. Suçsuz insanlar cezalandırılırken gerçek
suçlular itibar ve iltifat görüyor.
Dünyada Adaletsizlik Hüküm Sürüyor
Peki neden? İnsanlar
adaletin gerekliliğine inanmıyorlar mı?
Aslında adalet dendiğinde
herkes temelde aynı kavramları anlar ve bu kavramlar çoğu insan
tarafından genel kabul görür. Bu, hiçbir farklılık gözetmeden tüm
insanları kapsayan, insanlar arasındaki dil, din, ırk gibi tüm ayrımlara
rağmen, imkanları hakka uygun bir biçimde paylaştıran, güçlülerin
değil haklıların üstün olduğu bir dünya oluşturmayı hedefleyen bir
adalet anlayışıdır.
İnsanları adaletten
uzaklaştıran etken ise, prensipte kabul ettikleri bu adalet kavramını
kendi çıkarları ile çatıştığında reddetmeleridir. Örneğin rüşvetin
kötü bir yol olduğunu ve rüşvet yiyerek adaletsizlik yapmanın ahlaksızlık
olduğunu sözde herkes kabul eder. Ama kendilerince cazip bir rüşvet
teklifi ile yüzyüze gelen bazı insanlar, birtakım "gerekçeler"
uydurarak, sözde kabul ettikleri bu kıstasları hiç düşünmeden çiğneyebilmektedirler.
Aynı şekilde, mahkemelerde
şahitlik yapan insanların mutlaka doğru konuşmaları, gerçeği anlatmaları
gerektiğini de herkes bilir ve kabul eder. Oysa bir mahkemede şahit
olarak ifade veren bazı insanlar, kendilerinin veya yakınlarının
çıkarları söz konusu olunca hemen tavır değiştirir ve kolaylıkla
yalan söylerler. Adaleti prensipte kabul etmekte, ama kendi çıkarlarıyla
çatıştığı anda tereddütsüz olarak çiğnemekte sakınca görmemektedirler.
Kamuya açık malların eşit paylaşılması gerektiğini de yine herkes
prensipte kabul eder. Ancak bir "yardım kampanyası" olduğunda,
dağıtılan mallardan daha fazla, hem de hakkından fazla alabilmek
için pek çok insan birbirini ezer. Yine, çıkarlar adalete karşı
üstün gelmiştir.
Bu şekilde pek çok
örnek verebiliriz. Ama sonuçta karşılaştığımız gerçek aynıdır: İnsanlar
adaletin gerekliliğine inansalar dahi, kendi çıkarları söz konusu
olduğunda adaleti çiğnemektedirler. Bu şekilde düşünen insanlar
büyük bir çoğunluğu oluşturdukları için de, adalet hayali bir kavram
olmaya devam etmektedir.
Adaletin yeryüzünde gerçekten uygulanabilmesi için ise, insanlara,
adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir
ahlaka ihtiyaç vardır.
Bu ahlak, Allah'ın
bizlere öğrettiği ve emrettiği Kuran ahlakıdır. Çünkü Kuran ahlakı
insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden, sadece haktan ve doğrulardan
yana, katıksız bir adaleti emretmektedir. Allah Nisa Suresi'nde
inananlara, kendi aleyhlerinde de olsa adaletli davranmalarını şöyle
emreder:
"Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız
aleyhine bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun.
(Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara
daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp hevanıza uymayın. Eğer dilinizi
eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, Şüphesiz Allah,
yaptıklarınızdan haberi olandır."
(Nisa Suresi, 135)
Ayette de bildirildiği gibi insanlar arasında hiçbir ayrım gözetmeden,
sadece Allah rızası gözetilerek, Allah'tan korkarak sağlanan adalet
gerçek adalettir. Böyle bir adalet hedeflendiğinde, ne şahsi bir
menfaat, ne dostluk, ne düşmanlık, ne de kişinin hayata bakış açısı,
dili, ırkı, teninin rengi kararlarına etki edemeyecek, sadece ve
sadece haktan yana karar verilecektir. Kuran ahlakının gerçek anlamda
yaşandığı toplumlarda gerçek adaletin, gerçek huzurun ve güvenin
yaşanacağı mutlaktır. Çünkü ancak Allah'tan korkan, hesap gününde
tüm yapıp ettikleriyle hesaba çekileceğini bilen bir insan gerçek
adaleti sağlayabilir.
Nitekim tarih bunun
ispatıdır. Allah'ın "Yarattıklarımızdan, hakka yöneltip-ileten
ve onunla adaleti kılan (uygulayan) bir ümmet vardır."
(Araf Suresi, 181) şeklinde bildirdiği gibi, tarih boyunca adaletin
hakim olduğu dönemler yaşanmıştır. Başta peygamberler ve sonra da
onların yolunu izleyen pek çok adil yönetici yaşadıkları dönemlerde
toplum içerisinde güven ve barış ortamı oluşturmuşlardır.
Örneğin Müslüman
Türk Milleti, geçmiş yüzyıllarda gerçek adaletin nasıl sağlanabileceği
konusunda tüm dünya ülkelerine örnek olmuştur. Gerek Selçuklu döneminde
gerekse Osmanlı döneminde, çok farklı dinlere mensup, ayrı dilleri
konuşan, farklı toplumlar aynı bayrağın altında, birarada huzur
içinde yaşamış ve toplumsal adalet sağlanmıştır.
Müslüman Türkler
ayak bastıkları her yerde adaletli uygulamalarıyla tanınmış, hoşgörülü,
barışçıl ve merhametli tavırları nedeniyle fethedilen ülkelerin
halkları tarafından dahi sevinçle karşılanmışlardır.
İMANI
ÇABUK ANLAMAK
Kuran
Müminler İçin Tek Rehberdir.
Kuran bir müminin
ömrü boyunca başvuracağı yegane rehberdir. Allah bir ayetinde "evlerinizde
okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın" (Ahzab
Suresi, 34) diye buyurarak, tüm müminleri Kuran'ı okuma konusunda
teşvik etmiştir. Bu ayetten de anlaşıldığı gibi müminler evlerinde
Kuran okumakta ve ayetleri de hatırlarında tutmaktadırlar. Ancak
asıl önemli olan Kuran ayetlerinin okunarak tamamının hayata geçirilmesi
ve büyük bir titizlikle uygulanmasıdır.
EVRİM YALANLARI -3
"İnsan
Embriyosunda Solungaçlar Vardır" Yalanı:
Bu iddia, evrimci
biyolog Ernst Haeckel tarafından 20. yüzyılın başında yapılan bir
bilim sahtekarlığına dayanmaktadır. Haeckel, evrime delil oluşturmak
için, insan, tavuk, balık gibi canlıların embriyolarını yanyana
çizmiş, ancak bu çizimler üzerinde çarpıtmalar yapmıştır. Bugün
tüm bilim dünyası bunun bir sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir.
Haeckel'in "solungaç" diye gösterdiği yapı, gerçekte insanın
orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcıdır.
BAKIP
DA GÖREMEDİKLERİMİZ
Kuşların
Göç Yolları
Su kuşları göç ederken
özel rotalar kullanırlar. Ki bunlar uçuş yolları adı verilen, gökyüzündeki
ana yollardır. Sadece Kuzey Amerika'da kuşların kullandıkları başlıca
4 tane uçuş yolu vardır. Her su kuşunun kendine ait bir rotası vardır.
Farklı su kuşu grupları farklı rotaları kullanarak göç ederler.
Bu kuşlar her sene ilkbaharda kuzeye, sonbaharda ise güneye uçmak
için aynı yolları izlemektedirler. Burada şaşırtıcı olan bu yolların
hiçbir zaman değişmemesidir. Öyle ki uçuş yollarının bir kısmı hayret
verecek şekilde çok uzun zamandır -1 milyon yıldan fazla süredir-
su kuşları tarafından kullanılmaktadır. Kuşların göç yollarında
görüldüğü gibi bütün örnekler bizi canlıların Allah'ın ilhamıyla
hareket ettikleri gerçeğine götürür.
KULAKTAKİ MUCİZE
Kulak, iç içe geçmiş
onlarca karmaşık mekanizmanın uyum içinde çalışmasıyla işlev gören,
kusursuz bir sistemdir. Modern bilim ve teknoloji ise, bu sistemi
taklit etmek bir yana, çalışma prensiplerini tüm ayrıntılarıyla
çözmeyi dahi başaramamıştır.
Gaz Ortamından Sıvı Ortama Geçen Ses
Havadaki titreşmeler,
kulak kepçesi vasıtasıyla dış kulak yoluna yoğunlaştırılarak gönderilir.
Titreşimler buradan orta kulak vasıtasıyla iç kulağa geçirilir.
Atmosferde, yani gaz ortamında meydana gelen titreşimler sıvı bir
ortama aktarılır. İç kulaktaki sıvılar fiziksel özellikleri açısından
suyla benzer özelliktedir. Ancak ses dalgaları ortam değiştirirken,
oldukları gibi diğer ortama geçemezler. Bir kısmı geçeceği ortama
çarparak geri döner. Yapılan hesaplamalar titreşimlerin 1000'de
1'inin sıvı ortama geçtiğini gösterir. Bu kaybın desibel cinsinden
değeri ise 30 db.dir.
Böyle bir kaybın,
duymanın gerçekleşmesinde ciddi bir sorun oluşturması beklenir.
Ancak planlanmış bir yaratılış olduğu bu noktada kendini iyice gösterir.
Wever ve Laurence adlı iki bilim adamının yaptıkları deneyler, bu
ses kaybının tam eş değeriyle orta kulak tarafından telafi edildiğini
ortaya koymuşlardır.
Yani orta kulak, ses titreşimlerini 30 db. şiddetlendirmektedir.
Başka bir deyişle eğer orta kulağımız olmasaydı ses titreşimleri
iç kulağa 30 db. kayıpla geçeceklerdi.
Orta kulak bu önemli
görevini yaparken içinde bulunduğu ortamın basınç miktarı da büyük
önem taşımaktadır. Kulak zarının dış kulak tarafındaki basınç ile
orta kulaktaki basınç birbiriyle dengeli olmak durumundadır. Aksi
takdirde kulak zarı dış basınç nedeniyle orta kulağa doğru çökme
yapacak ve bunun sonucu ciddi işitme kayıplarına neden olacaktır.
Basınç Ayarı Yapan Östaki Borusu
Bu önemli ayrıntının
çözümü, yaklaşık 3-3,5 cm boyundaki östaki borusuyla halledilmiştir.
"Östaki borusu" orta kulaktan burun deliklerine açılan
bir penceredir. İnsan vücudundaki tüm sistemlerin birbirleriyle
mükemmel uyumunun bir göstergesi de bu küçük borucuktur. Çünkü bu
boru her zaman hava alışverişi için açık bulunmaz. Açılmasını sağlayan
nedenlerin en önemlisi ise yutkunmamız, yani tükürük bezleri salgılarının
yutulmasıdır.
İnsan ortalama dakikada
1 kere yutkunur; ancak her yutkunmada östaki borusu açılmaz. Normal
açılışı iki yutkunmada bir olur. Yani 2 dakikada bir açılır. Bu
sürede orta kulağın dengesi için tam yeterli olan süredir.
Orta kulaktaki basıncın
hassas dengeleri; tükürük bezlerinin salgılanmasına kadar uzanan
ince hesaplar sayesinde sağlanır. Artık çok hassas bir organ olan
kulak zarımız görevini yapabilir.
Her ayrıntının düşünülmesi, muhtemel problemlerin çok pratik ve
en uygun şekilde çözülmesi, üstün bir akıl ve güç sahibi olan Allah'ın
kudretini gözler önüne seren çok açık delillerdendir. Bir Kuran
ayetinde Allah kulağın yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:
"De ki: "Sizi inşa edip yaratan, size kulaklar,
gözler ve gönüller veren o Allah'tır. Ne az şükrediyorsunuz?"
(Mülk Suresi, 23)
ALLAH'IN İSİMLERİ
Hakk
Varlığı hiç değişmeden
duran)
"İşte böyle; şüphesiz Allah, O, Hak olandır ve şüphesiz
O'nun dışında taptıkları (tanrılar) ise, batıldır. Şüphesiz Allah,
yücedir, büyüktür."
(Lokman Suresi, 30)
Zaman ve mekan, canlı-cansız herşey gibi 'yaratılmış' kavramlardır.
Zaman ve mekanın hiç olmadığı bir anda yoktan bir madde alemi yaratılmış
ve bu alem içinde zaman-mekan kavramları oluşmuştur. Şöyle ki, zaman
içinde geriye gittiğimizde bir sınırla karşılaşırız ve bu sınırın
gerisine asla geçemeyiz. Bir olay için kullanabileceğimiz en eski
ifade, 'evrenin yaratılış anı'dır. Hatta bugün bilim çevrelerinde
tespit edilen sınır kainatın yaratılma anından itibaren 10-43 saniyedir.
Bu zaman diliminden öncesi için ne zaman ne de mekan tanımlanamamaktadır.
Bu noktada karşımıza
zamanın ve mekanın olmadığı bir boyut çıkar. İnsanın sınırlı olduğu
bu iki kavram belirli bir anda 'yaratılmış' olduklarına göre, bu
'yaratılış'tan önce bir zamansızlık ve mekansızlık mevcuttu. İşte
bizlerin asla dışına çıkamadığımız bu kavramları yaratan onların
tamamen dışında olan Allah'tır. Allah zamandan ve mekandan münezzehtir
ve dolayısıyla varlığı her zaman mevcuttur. Asla değişmez. Tek gerçek
varlık O'dur, O'nun Zatı dışında herşey ancak O'nun 'ol' demesiyle
var olmuştur. Allah'ın Zatı dışında herşey ölümlüdür ve yok olucudur.
Kuran'da da bildirildiği gibi Hak olan yalnızca O'dur. Ayetlerde
şöyle buyrulmaktadır:
"Hak olan, biricik hükümdar olan Allah yücedir. Onun vahyi
sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve
de ki: "Rabbim, ilmimi arttır."
(Taha Suresi, 114)
"İşte burada (bu durumda) velayet (yardımcılık, dostluk)
hak olan Allah'a aittir. O, sevap bakımından hayırlı, sonuç bakımından
hayırlıdır."
(Kehf Suresi, 44)
|