|
Asla Affedilmeyen Günah; ŞİRK
Çoğu insan şirkin
büyük bir sapkınlık olduğunu duyar, ama bunun kendisiyle uzaktan
ya da yakından ilgili olduğunu hiç düşünmez. Müşriklerin, yani şirk
koşanların, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş totemlere secde
eden insanlar olduklarını sanırlar. Onlara göre müşrikler, sadece
Peygamberimiz (sav)'den önce Kabe'deki putlara tapan cahiliye Arapları
ve onlara benzer ilkel putperestlerdir.
"Gerçekten, Allah, Kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz.
Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk
koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur."
(Nisa Suresi, 48)
Şirk, Yalnızca Tahta Putlara Tapmak Değildir
Çoğu insan şirkin
büyük bir sapkınlık olduğunu duyar, ama bunun kendisiyle uzaktan
ya da yakından ilgili olduğunu hiç düşünmez. Müşriklerin, yani şirk
koşanların, sadece taştan ya da tahtadan oyulmuş totemlere secde
eden insanlar olduklarını sanır. Ona göre müşrikler, sadece Peygamberimiz
(sav)'den önce Kabe'deki putlara tapan cahiliye Arapları ve onlara
benzer ilkel putperestlerdir.
Oysa şirk, sadece tahtadan oyulmuş putlara tapmakla sınırlı bir
kavram değildir ve sanılanın aksine pek çok toplumda yaygındır.
İnsanın Allah'ın rızasına muhalif olarak kendisine hayat amacı olarak
belirlediği, kendisinden medet umduğu, rızasını aradığı her varlık,
Allah'ın rızasına tercih ettiği herşey Allah'tan başka edindiği
birer ilahtır aslında. Bu nedenle şirki uzak görmemek, onun insanın
çok yakınında olabileceğine ihtimal vermek gerekir.
Şirkin İki Temel Sebebi
İnsanları şirke sürükleyen
etkenlerin en önemlilerinden birisi din konusundaki cehalettir.
Halis imanın şartı olan bilgiye insan ancak Kuran sayesinde ulaşabilir.
Kuran insanlara tevhidin ne demek olduğunu açıkça bildirmiştir.
Niçin Allah'tan başka ilah olamayacağını, putların neler olduğunu,
katıksız bir imanın nasıl olması gerektiğini, Allah'ın razı olduğu
tavır, davranış ve zihniyetin nasıl olduğunu, nelerin, nasıl bir
düşünce ve davranış biçiminin, bakış açısının şirke yol açabileceğini,
nefsin tuzaklarını, şeytanın hilelerini, sakınılması gereken tutum
ve davranışları tek tek, ince ince tarif etmiştir. Tüm bunları bilmek
kişinin katıksız, şirkten arınmış, halis bir imanı kazanmasını sağlar.
Bu arada sözünü ettiğimiz öğrenmenin, elbetteki kuru bir bilgi artırma
olmadığını vurgulamak gerekir. Kuran'da dikkat çekilen bilgi, yani
"ilim", insanın kalbini etkileyen, onun aklını ve vicdanını
harekete geçiren bir bilgidir. Bunun için Kuran'ı sadece öğrenmek
değil, aynı zamanda elde edilen tüm bilgiyi hayata da geçirmek gerekir.
Şirkin ikinci sebebi
ise samimiyetsizliktir. Burada samimiyetsizlikten kastettiğimiz,
insanın gerçekleri gördüğü, öğrendiği halde, nefsinin dünyevi çıkarlarını
gözetmek uğruna gerçeklere uymaması, hatta bunların tam tersine
hareket etmesidir. Kuran'ı gereği gibi okuyan, bir parça akla ve
vicdana sahip olan bir kimse, Allah'ın hoşnut olacağı tavır ve ahlak
biçiminin nasıl olması gerektiğini görür ve anlar. Ancak, samimiyeti
derecesinde bu anladığına uyabilir ve hayatını buna göre şekillendirebilir.
Samimiyetsiz insan bazı küçük hesaplar ve menfaatler uğruna, bildiği
doğruları bir kalemde terk edebilir. Hevasının, yani nefsinin istek
ve arzularının, hırs ve ihtiraslarının peşinden gider. Allah'ın
sınırlarını aşar, emirlerini gözardı eder. Kısaca dünyaya meyleder,
ahiretini ise çok ucuz bir karşılığa satar.
Unutmamak gerekir ki insan Allah'ın emirleri ile nefsinin emirleri
arasında bir tercih yapma noktasında nefsine tabi olursa, nefsini
Allah'a şirk koşmuş olur. Bu tutumundan vazgeçip tevbe etmedikçe
de şirkten arınamaz.
Şirkten Kurtulmak
Bilinmelidir ki,
şirkten kurtulmak için samimi bir niyet değişikliği yeterlidir.
Bu niyet değişikliği kişinin herşeye, herkese ve tüm olaylara karşı
olan bakış açısını şirkten, tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük
takan birisinin etrafını görebilmek için heryeri tek tek aydınlatmasına
gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan
bu gözlük gibidir. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak en kolay ve tek
etkili çözümdür. İşte insanın şirk boyutundan Allah'ın razı olduğu
iman ve ihlas boyutuna geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir.
Aksi takdirde ahirette aşağıdaki ayetin hükmü geçerli olacaktır;
"Artık o gün, zulmedenlerin ne mazeretleri bir yarar sağlayacak,
ne (Allah'tan) hoşnutluk dilekleri kabul edilecektir."
(Rum Suresi, 57).
"Her nefis ölümü tadıcıdır. Biz sizi, şerle de, hayırla
da deneyerek imtihan ediyoruz ve siz Bize döndürüleceksiniz."
(Enbiya Suresi, 35)
KURAN MUCİZELERİ
Yağmurun Oluşumu
Dünyadaki birçok doğal
olayda olduğu gibi, yağmurun oluşumunda da Allah en doğru açıklamayı
yapmakta ve bu gerçeği, keşfedilişinden asırlar önce Kuran'la insanlara
duyurmaktadır.
Yağmurun nasıl oluştuğu uzun süre insanlar için bir sırdı. Ancak
hava radarlarının keşfedilmesinden sonra, yağmurun hangi evrelerden
geçerek oluştuğu kesinlik kazandı. Buna göre, yağmur üç evreden
geçerek oluşur: Önce rüzgar yoluyla yağmurun "hammaddesi"
havalanır. Ardından bulutlar meydana gelir ve en son olarak da yağmur
damlacıkları ortaya çıkar.
Kuran'da yağmurun oluşumu ile ilgili aktarılanlarda ise, tam da
bu süreçlerden söz edilmektedir. Allah bu oluşum hakkında şöyle
bir bilgi verir: "Allah, rüzgarları gönderir, böylece bir
bulut kaldırır da onu nasıl dilerse gökte yayıp-dağıtır ve onu parça
parça kılar; nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün.
Sonunda Kendi kullarından dilediğine verince, hemen sevince kapılıverirler."
(Rum Suresi, 48)
Şimdi ayette ifade edilen üç evreyi teknik olarak inceleyelim:
1. EVRE: "Allah rüzgarları gönderir..."
Okyanuslardaki köpüklenme
ile oluşan sayısız hava kabarcığı sürekli ortaya çıkmakta ve su
zerreleri sürekli olarak gökyüzüne fırlamaktadır. Tuzca zengin olan
bu zerreler daha sonra rüzgarlarla taşınır ve atmosferde yukarılara
doğru yol alırlar. Aerosol adı verilen bu küçük parçacıklar "su
tuzağı" adı verilen bir mekanizmayla yine denizlerden yükselen
su buharını kendi çevrelerinde minik damlalar halinde toplayarak
bulut damlalarını oluştururlar.
2. EVRE: "... böylece bir bulut kaldırır da onu nasıl dilerse
gökte yayıp dağıtır ve onu parça parça kılar..."
Tuz kristallerinin
ya da havadaki toz zerrelerinin etrafında yoğunlaşan su buharı sayesinde
bulutlar oluşur. Bunların içindeki su damlacıkları çok küçük olduklarından
(0.01 ile 0.02 mm çapında) havada asılı kalırlar ve göğe yayılırlar.
Böylece gökyüzü bulutlarla kaplanır.
3. EVRE: "... nihayet onun arasından yağmurun akıp çıktığını
görürsün."
Tuz kristallerinin
ve toz zerreciklerinin etrafında biraraya gelen su parçacıkları
iyice yoğunlaşarak yağmur damlalarını oluştururlar. Böylece havadan
daha ağır bir konuma gelen damlalar, buluttan ayrılarak yağmur biçiminde
yere düşmeye başlarlar.
Görüldüğü gibi yağmurun oluşumundaki her aşama, Kuran ayetlerinde
bildirilmektedir. Üstelik bu aşamalar doğru sıralama ile açıklanmıştır.
Yukarıdaki çizimde okyanuslardaki köpüklenme ile oluşan su zerreciklerinin
gökyüzüne fırlaması görülmektedir.
Bu, yağmurun oluşumundaki
ilk aşamadır. Bundan sonra oluşan bulutlardaki su damlacıkları havada
asılı kalacak ve bunlar yoğunlaşarak yağmuru oluşturacaktır. Bu
aşamaların tümü ayetlerde eksiksiz olarak bildirilmektedir.
Denizlerin Birbirine Karışmaması
Denizlerin, araştırmacılar
tarafından çok yakın bir geçmişte tespit edilen bir özelliğini Allah
Rahman Suresi'nde şöyle bildirir:
"Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında
bir engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler."
(Rahman Suresi, 19-20)
Birbirine açılan fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin
ayette bildirilen bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok
yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi"
adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının
birbirine karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından
kaynaklanan yüzey gerilimi, adeta bir duvar gibi sularının birbirine
karışmasını engeller. Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden,
okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin
Kuran'da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.
Bu, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun açık delillerinden biridir.
Akdeniz'de ve Atlas Okyanusu'nda büyük dalgalar, güçlü akıntılar
ve gel-gitler vardır. Akdeniz'in suyu, Cebelitarık Boğazı'nda Atlas
Okyanusu ile karşılaşır. Ama bu karşılaşma sonucu kendi sıcaklık,
tuzluluk ve yoğunluk özellikleri değişmez. Çünkü iki deniz arasında
görülmeyen bir sınır vardır.
"Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik;
böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik."
(Kaf Suresi, 9)
Ölü Bir Beldeyi Canlandıran Yağmurlar
Allah Kuran'da, yağmurun
"ölü bir beldeyi diriltme" işlevine birçok ayette dikkat
çeker:
"... Biz gökten tertemiz bir su indirmekteyiz. Onunla ölü
bir beldeyi (toprağı) canlandırmak ve yarattığımız hayvanlardan
ve insanlardan birçoğunu onunla sulamak için."
(Furkan Suresi, 48-49)
Yağmurun, canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olan suyu yeryüzüne
bırakmasının yanında bir de gübreleme özelliği vardır. Denizlerden
buharlaşarak bulutlara ulaşan yağmur damlaları, ölü toprağı "canlandıracak"
bazı maddeler içerirler. Bu "canlandırıcı" özellikli yağmur
damlalarına "yüzey gerilim damlaları" adı verilir. Yüzey
gerilim damlaları, biyologların deniz yüzeyinin mikro katmanı dedikleri
üst kısımda oluşurlar; milimetrenin onda birinden daha ince olan
bu yüzeysel zarda, mikroskobik alglerin ve zooplanktonların bozulmasından
gelen pek çok organik artık vardır. Bu artıkların bazıları, deniz
suyunda çok az bulunan fosfor, magnezyum, potasyum gibi elementleri
ve ayrıca bakır, çinko, kobalt ve kurşun gibi ağır metalleri seçip
ayırarak, kendi içlerinde toplarlar. Yeryüzündeki tohum ve bitkiler,
yetişmeleri için gereksinim duydukları çok sayıdaki madensel tuzları
ve elementleri işte bu yağmur damlalarında bulurlar. Allah bir başka
ayette bu olayı şöyle bildirir: "Ve gökten mübarek (bereket
ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek
taneler bitirdik." (Kaf Suresi, 9)
Yağışlarla toprağa
inen bu tuzlar, verimi artırmak için kullanılan geleneksel gübrelerin
bazılarının (kalsiyum, magnezyum, potasyum vb.) küçük örnekleridir.
Bu tür aerosellerde bulunan ağır metaller ise, bitkilerin gelişiminde
ve üretiminde verimlilik artırıcı elementleri oluştururlar. Kısacası,
yağmur önemli bir gübredir. Fakir bir toprak, yalnızca yağmur aracılığıyla
gelen bu gübrelerle bile, yüzyıllık bir süre içinde bitkiler için
gereken tüm elementleri kazanabilir. Ormanlar da, yine bu deniz
kökenli aerosoller yardımıyla gelişir ve beslenirler.
Bu yağışla, her yıl
kara parçalarının üzerine 150 milyon ton gübre düşmektedir. Bu doğal
gübreleme işleyişi olmasaydı, Dünya üzerinde çok daha az bitki olacak,
hayat dengesi bozulacaktı. Ayette verilen, yağmurun canlandırma
özelliği ile ilgili bilgi, Allah'ın Kuran ile bildirdiği sayısız
mucizevi haberden sadece biridir.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Eritre
Savaş ve karışıklıklar
Afrika kıtasında on yıllardır devam etmektedir. Fransa, İngiltere,
Hollanda gibi sömürgeci güçlerin 1950'li yıllarda kıtadan çekilmesinin
ardından, Afrika ülkelerinin çoğunda faşist veya komünist diktatörler
yönetime gelmiştir. Kurulan bu sömürge rejimlerin çoğu, Müslümanlara
karşı sistemli bir sindirme politikası izlemişlerdir. Bu politikalar
neticesinde aralıksız savaş ve kargaşanın yaşandığı yerlerden biriside,
16. yüzyılın ortalarından itibaren yaklaşık 200 yıl Osmanlı yönetiminde
kalmış olan Eritre'dir.
Afrika'nın stratejik noktası: Eritre
Eritre, Etiyopya'nın
kuzeyinde, Afrika'nın Asya'ya en çok yakınlaştığı Babül Mendep Boğazı'na
kadar olan kıyı boyunca uzanan bir ülkedir. Afrika kıtasında binlerce
yıldır ticari ve askeri olarak önemli bir noktadır.
Eritre'yi elinde tutan
güç Kızıldeniz'in güney girişini, dolayısıyla Akdeniz'den Hint Okyanusu'na
yapılan tüm çıkışları da kontrol altına almış olur. Tüm bunların
yanı sıra Etiyopya için Eritre bir anlamda denizlere açılan liman
konumundadır.
İşte Eritre'nin sahip olduğu bu stratejik önem nedeniyle, İngilizler
II. Dünya Savaşı esnasında Amerika'ya Eritre'nin haberleşme üssünü
kiralamışlar ve ABD, Etiyopya ile arasındaki bir savunma sözleşmesine
dayanarak 25 yıl boyunca burayı kullanmıştır. Burası dünyanın en
önemli haberleşme üslerinden birisidir ve Kore Savaşı boyunca Washington'a
haber akışında çok önemli rol oynamıştır. Mevcut stratejik öneminin
yanı sıra sahip olduğu altın kaynakları ve mineraller, muhtemel
petrol ve gaz kaynakları da (halen Kızıl Deniz'de petrol arama çalışmaları
devam etmektedir) bölgeye ilgi duyan güçlerin gözünde Eritre'yi
daha da değerli hale getirmektedir.
II. Dünya Savaşı öncesinde
nüfusu 1 milyon olan Eritre'nin şimdiki nüfusu Batılı kaynaklara
göre 2.5 milyon, bölgede faaliyet gösteren direniş örgütlerine göre
ise 3.5 milyondur. Ve bu nüfusun büyük bölümünü Müslümanlar oluşturmaktadır.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Işık Saçan Canlılardaki İhtişam
Işık saçan canlıların
en bilinenleri ateş böcekleridir. Bilim adamları yıllardır sürdürdükleri
araştırmalar ile ateş böceklerinin ürettikleri kadar verimli bir
ışık üretmeye çalışmaktalar. Işıktan maksimum verim elde eden ve
neredeyse hiç enerjilerini hiç kaybetmeyen ateş böcekleri, bu özellikleri
nedeniyle yıllardır araştırma konusu olmuşlardır.
Gerçekte bir canlının ışık üretmesi, aynı zamanda da bu ışığın ısısından
etkilenmemesi son derece şaşırtıcıdır. Çünkü bilindiği gibi, günümüz
teknolojisi ile gerçekleştirilen ışık üretiminde, mutlaka bir sıcaklık
açığa çıkar ve bu sıcaklık da dışarıya ısı enerjisi olarak verilir.
Dolayısıyla ışık üreten canlıların kendilerinin de bu yüksek ısıdan
zarar görmeleri gerekmektedir. Oysa ışık üreten canlılar kendi ürettikleri
sıcaklıktan hiç etkilenmezler. Çünkü genellikle bu canlılar ışık
ürettikleri sırada çok fazla miktarda bir sıcaklık da açığa çıkmaz.
Soğuk ışık denen bir tür ışık üretirler. Vücut sistemleri buna uygun
olarak tasarlanmıştır.
Ateş böcekleri vücutlarının içinde gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar
sonucu yeşil-sarı ışıklar üreten böceklerdir. Haberleşmek ve çiftleşme
mesajı verebilmek için bu ışıkları kullanan ateş böceklerinde türe
göre ışıldama uzunluğu değişir. Ayrıca bazı türlerde, dişiyi cezbetmek
için önce erkek ateş böceği ışıldarken, bir diğerinde çağrıyı dişi
ateş böcekleri yapabilir. Bazı türler ise ışıklarını kendilerini
düşmanlarına karşı savunmak için kullanırlar. Saçtıkları ışık aynı
zamanda düşmanlarına tadlarının kötü olduğu mesajını da iletir.
Ateş böceklerinin yanı sıra çeşitli deniz altı canlıları, böcekler
ve daha pek çok canlı türü de kendi ışıklarını kendileri üretirler.
Her birinin ışığı, üretim şekilleri, kullanım alanları, süreleri
ve üretilen ışığın cinsi gibi özellikleri birbirinden çok farklıdır.
Bu canlılara kullanabilecekleri niteliklerde ışık üretebilecekleri
sistemleri veren, bu sistemlerin devamlılığını sağlayan ise elbette
canlıların kendileri değildir. Tesadüfler sonucunda ışık üretebilecek
ve bu üretimi yaparken canlının kendine hiçbir zarar vermeyecek
kompleks organların ortaya çıkması da mümkün değildir. Işık saçan
tüm canlılar Allah'ın üstün yaratma sanatının delillerindendir.
Allah sonsuz bilgi, akıl ve kudretinin delillerini, yarattığı canlılar
vasıtasıyla bizlere tanıtmaktadır.
İçinde yaşadığı Dünya'daki ihtişamlı yapıyı gören her insana düşen
hemen Allah'a yönelmek, tüm yaşamınında Allah'ın rızasına uygun
davranışlarda bulunmak; O'nun yarattıklarına, verdiği nimetlere
şükretmektir. Bütün bunların sahibi olan yüce Rabbimiz hamde layık
olandır.
"Yaratan, hiç yaratmayan gibi midir? Artık öğüt alıp-düşünmez
misiniz? Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu
bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir." (Nahl Suresi, 17-18)
İçinde yaşadığı Dünya'daki ihtişamlı yapıyı gören her insana düşen
hemen Allah'a yönelmek, tüm yaşamınında Allah'ın rızasına uygun
davranışlarda bulunmak; O'nun yarattıklarına, verdiği nimetlere
şükretmektir. Allah bütün bu ihtişamın tek sahibidir ve hamde layık
olandır.
"Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra
göğe yönelip (istiva edip) de onları yedi gök olarak düzenleyen
O'dur. Ve O, herşeyi bilendir."
(Bakara Suresi, 29)
Ya renkler olmasaydı?
Bir insanın dış dünyayla
bağlantı kurmasında hafızasının çalışmasında beynin öğrenme görevini
yerine getirmesinde rengin önemi çok büyüktür.
Etrafınızdaki herşeyin renklerinin bir anda yok olduğunu düşünün.
Böyle bir durumda her şey birbirine karışacak cisimleri birbirinden
ayırmak imkansızlaşacaktır. Örneğin kahverengi tahta bir masanın
üzerinde duran turuncu bir portakalı kırmızı çilekleri ya da rengarenk
çiçekleri görmek imkansızlaşacaktır; çünkü ne portakal turuncu olacaktır
,ne masa kahverengi nede çilekler kırmızı... Tarifi bile son derece
zor olan bu dünyada kısa bir süre dahi olsa yaşamak insana büyük
bir sıkıntı verecektir. Bir insanın dış dünyayla bağlantı kurmasında
hafızasının çalışmasında beynin öğrenme görevini yerine getirmesinde
rengin önemi çok büyüktür. Çünkü insan olaylar ve mekanlar, kişiler
ve nesneler arasında ancak dış görünüşleri ve renkleri sayesinde
sağlıklı bir bağlantı kurar. Sadece ses ya da dokunma, cisimleri
tanımlamada yeterli olmaz .İnsan için dış dünya ancak renkleriyle
bir bütündür ve bir anlam ifade eder. Renkler bize sadece çevremizi
tanımamıza yardım etmez. Doğada yer alan kusursuz renk uyumu insan
ruhuna büyük bir zevk verir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken
bir nokta vardır. İnsana bu uyumu görebilmesi ve bütün detaylarından
zevk alması için çok özel bir tasarım olan gözler verilmiştir. Canlılar
aleminde renkleri en ince ayrıntısına kadar algılayabilen en fonksiyonel
göz insan gözüdür. Öyle ki insan gözü milyonlarca renge karşı duyarlıdır.
Görüldüğü gibi mükemmel bir şekilde çalışan insandaki göz mekanizması
renkli bir dünyayı görebilmek için özel olarak tasarlanmıştır. Dolayısıyla
dünya üzerinde evrendeki böyle bir düzenin var olduğunu anlayabilecek
tek varlık, akıl sahibi olan insandır.
Bütün bu bilgilerin sonucunda ortaya şu sonuç çıkmaktadır: yeryüzü
ve gökyüzündeki her ayrıntı, her desen, her renk insanın bu düzeni
anlayıp kavraması ve bunun üzerinde düşünmesi için yaratılmıştır.
Doğadaki tüm renkler insan ruhuna zevk verecek bir şekilde düzenlenmiştir.
Hem canlılarda hem de cansız dünyada kusursuz bir simetri ve renk
uyumu hakimdir. Bu özel durum karşısında düşünen her insan çevresindeki
rengarenk, ışıl ışıl, simetrik ve son derece estetik ortamın bir
yaratıcısı olduğunu anlayacaktır. Bu yaratıcı; yaratmada hiçbir
ortağı olmayan her şeyi birbiriyle uyum içinde yaratan, bizi milyonlarca
renkle bezenmiş sayısız güzelliğin bulunduğu bu dünyaya yerleştiren
Allah'tır. Allah'ın yaratmasında her şey birbiriyle uyum içerisindedir.
Böbreklerimizin Mucizevi Hizmetleri
Gün içinde sık sık
"tansiyonum düştü" ya da "tansiyonum yükseldi!"
sözleriyle karşılaşırız. Fakat tansiyonunuzu düzenleme görevinin
böbreklerinize ait olduğunu belki de çok az kişi biliyordur.
Böbrekler insan vücudundaki pek çok görevinin yanında kan basıncını,
yani tansiyonu ayarlama görevini de üstlenirler. Kan basıncını belirleyen
en önemli faktörlerden biri damarların içinde bulunan sıvı miktarıdır.
Damarların içindeki sıvı ne kadar fazla olursa tansiyon da o derece
yükselir ve vücuttaki tüm organlara zarar verir.
Vücudun damarlardaki fazla sıvıyı algılaması kalbin ön odacıklarına
yerleştirilmiş algılayıcılar sayesinde olur. Kalbin, içine giren
fazla miktarda sıvıyla gerilmesi sonucunda kalpteki algılayıcılar
beyine durumla ilgili sinyaller gönderirler. Beyin buna karşı böbreğe
giden damarları ayarlayarak kanın süzülmesini artırır. Yüksek tansiyon,
yani damarlardaki sıvı miktarının artması, insan için oldukça tehlikeli
bir durum oluşturur. Eğer bir önlem alınmazsa sonuç ölümdür. Artan
kan basıncı kalbin daha fazla gerilmesine neden olur. Bu gerilmeyle
kas liflerinin de araları açılır ve liflerin içine hapsedilmiş olan
mesaj molekülleri serbest kalarak kana karışır. Ardından bu mesaj
kan yoluyla böbreklere ulaşır. Buna bağlı olarak vücuttan atılan
sıvı miktarı da artar. Böylece kan basıncı normal düzeye iner ve
kalp sağlıklı olarak atmaya devam eder.
Kandaki basınç düzeyinin düzenlenmesinde böbreğin sahip olduğu rol
bu kadarla da bitmez. Tansiyonun düşük olduğu durumlarda da böbrekteki
çok özel yapıda bir hücre olan JGA'dan "renin" adlı bir
madde salgılanır. Ancak bu maddenin doğrudan kendisinin tansiyon
yükseltici etkisi yoktur. Bu madde üretildiği yerden çok daha farklı
bir yerden, karaciğerden salgılanan "anjiotensinojen"
adlı bir molekülle birleşerek "anjiotensin-1" molekülüne
dönüşür. Ancak bu oluşan hormonların da tansiyon üzerinde çok ciddi
bir etkisi yoktur. Kan dolaşımında bulunan bu hormon daha sonra
yine farklı bir organda, akciğerde bulunan "ACE" adı verilen
ve sadece "anjiotensin-1" molekülünü parçalamaya yarayan
bir enzim sayesinde daha farklı bir molekül olan "anjiotensin-2"
molekülüne dönüşür.
İşte damarlar üzerinde etki gösterip tansiyonu normal seviyeye çıkaracak
olan asıl hormon da son noktada üretilen bu moleküldür. Bu molekül
oluşmazsa kendinden önce üretilmiş hiçbir hormonun tansiyon üzerinde
bir etkisi olmayacaktır. Anjiotensin-2 molekülü yine sadece kendisiyle
birleşmek üzere damar yüzeyinde bulunan algılayıcılarla birleştikten
sonra damarların büzülmesini ve tansiyonun yükselmesini sağlar.
Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, bu maddelerin etkilerinin
birbirlerine bağlı oluşudur. Birinin olmaması diğerinin de olmaması
anlamına gelmektedir. Böyle bir durumda sadece tek bir aşamasının
bile rastlantılarla oluşması mümkün olmayan böyle bir sistemin bütün
elemanlarının aynı anda, aynı bedende rastlantılarla oluşması imkansızdır.
Rastlantıların böbreklere anlama kabiliyetini, önlem almak için
gerekli olan karar yetkisini kazandıramayacağı ise tartışılmazdır.
Tüm bu detaylı yapıların aynı anda var olması, onları üstün güç
sahibi Allah'ın yaratmış olduğunun açık bir göstergesidir.
"Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)
İMAN EDEN BİLİM ADAMLARI
Louis Pasteur (1822-1895)
Tıp tarihinde önemli
bir yere sahip olan Pasteur, özellikle hastalıklar hakkındaki mikrop
teorisiyle ve evrim inancına karşı olan görüşleriyle ünlüdür. Mayalanmanın
organik temelini ve kontrol edilebilme metotlarını ilk defa o açıklamıştır.
Yaptığı çalışmalar onu bakteriyolojiye yöneltmiştir. Pasteur bu
alanda yaptığı araştırmaları sonucunda, kuduz, difteri, şarbon ve
diğer hastalıklarla mücadele için en önemli yol olan aşıyı geliştirmiş;
pastörize ve sterilize etme işlemlerinin yöntemini ortaya koymuştur.
Çok güçlü bir Allah inancı olan Pasteur, yaşadığı dönemde Darwin'in
evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle pek çok sözlü saldırıya
uğramıştır. Darwin'in evrim teorisini şiddetle yalanlayan ve bilim
ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur'ün bu konuda söyledikleri
çok ünlüdür. Bu sözlerinden bazıları şöyledir: "Doğayı ne kadar
çok incelersem, Yaratıcı'nın eserleri karşısında inancım o kadar
çok artıyor."
"Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)
KURAN BİLGİSİ
Adamlık Dini ve Tehlikeleri
Şu ana kadar pek çok
şeyi elde etmek için çok ciddi çabalar sarfetmişsinizdir. En iyi
üniversiteyi kazanmak, en iyi eve, en iyi arabaya sahip olabilmek,
kalbini kırdığınız arkadaşınızın gönlünü almak... Ama bunların hepsinden
daha önemli ve daha fazla çaba harcamamız gereken
bir konu var; Allah'ın Rızasını kazanmak.
"Sen önce adam ol!" "Adam gibi insan olsan bunlar
başımıza gelmezdi!" Bu sözleri hayatımız boyunca kimbilir kaç
defa duymuşuzdur. Özellikle gençlik yıllarında, büyüklerimize pek
de onaylamadıkları bir şeyi söylediğimizde, ya da onların istemedikleri
bir şeyi yaptığımızda...
Bu sözü sarfeden insan için "adam olmak" herşeyin başında
gelir. "Adam olmak" tabiriyle kastedilen, toplum tarafından
genel kabul görmüş bir ahlaka, kültüre, tavra ve adaba sahip olmak,
makbul olarak tanıtılan belli kalıpları üzerinde taşımaktır. Bu
değerler sistemi, kalıpları ve kuralları ile toplumun büyük bir
çoğunluğunca kabul görmekte ve uygulanmaktadır. Bu kalıpların ve
kuralların nereden doğdukları, ne derece doğru oldukları ise kolay
kolay tartışmaya açılmaz, çarpıklıkları yargılanmaz. Zira, toplumun
büyük çoğunluğunca benimsenen bu yapıyı sorgulamak, kitlelere ters
düşmek, geniş bir kesimin tepkilerine hedef olmak tehlikesini de
beraberinde getirir.
Doğruluğuna kesin
olarak inanılmış bu sistem, Doğu'da da Batı'da da, her çeşit kültürün
yer aldığı ortamlarda kendine özgü bir inanç ve kabuller sistemi
olarak varlığını sürdürmekte, yasaklamaları, yaptırımları ve tavsiyeleriyle
adeta kendi başına, müstakil bir din -adam olmanın dini- halinde
uygulana gelmektedir: "Adamlık Dini".
Allah'ın Kuran'da
tarif ettiği tavır ve ahlakın bu dinde kesinlikle yeri yoktur. Zaten
adamlık dini, Kuran ahlakının hakkıyla yaşanmadığı ortamlarda doğmakta
ve gelişmektedir.
"Adam olmak" Müslüman olmanın, Allah'a inanmanın, güzel
ahlaklı olmanın dışında apayrı bir kavramdır. Adam olmak için Kuran
ahlakını yaşamak, yaşatmak gibi özellikler yeterli değilse de bir
ölçüye kadar dindar olunmasının da bir mahsuru yoktur. Ancak, bazı
dini adet ve merasimlere katılmanın dışında Kuran'ın tamamını içeren
bir ahlaka sahip olmak, kişiyi "adam" yapmaktan ziyade
"sofu" ya da "yobaz" yapacaktır.
Adamlık adabı topluma kabul edilmenin giriş kartı gibidir. Doğal
bir kabulü vardır ve bu bütün uluslar tarafından imzalanmış bir
anlaşma, ortak bir dil gibi uygulanır. Adam olmanın kurallarına
riayet edilmesi şarttır. Toplum ancak bundan sonra, adam olunduğunu
tescil edecektir.
İnsanın hayattaki temel amacının Allah'ın rızası olması ise, diğer
insanlarla olan ilişkilerini de kuşkusuz temelden değiştirir. Az
önce belirttiğimiz gibi, diğer insanlara karşı müstakil bir sorumluluk
hissi yoktur. Ama Allah, diğer insanlara nasıl davranılması gerektiğini
haber vermiştir ve Allah'a karşı duyulan sorumluluk, diğer insanlara
karşı da en adaletli, en doğru, en dürüst tutumun gösterilmesini
sağlar.
Adamlık dininin mensupları, bu dünyaya Allah'a kulluk etmek için
geldiklerini, O'ndan başka İlah olmadığını, tek kurtuluşun Allah'ın
rızasını kazanmak olduğunu bilmezler. Oysa bizi yaratan, bize annelerimizin
rahminde şekil ve suret veren, bizi dünyaya yerleştiren, bu dünyayı
bizim için döşeyip-hazırlayan, bizi rızıklandıran, bizi yaşatan
ve öldürecek olan Allah'tır. Bizim Allah'tan başka hiçbir velimiz,
Rabbimiz, sahibimiz, ilahımız yoktur. Allah'tan geldik ve O'na gidiyoruz.
Madem varlığımızın asıl mahiyeti budur, o halde geçici bir süre
kalacağımız dünyanın küçük menfaat hesaplarına girmek, dünyada birbirimize
"hava atmak", yok olmaya mahkum olan mal ve mülke hırsla
bağlanmak, Allah'ın dini dışında kendimize başka yol göstericiler,
başka amaçlar seçmek, akıl karı değildir. Ahirette Allah'ın rahmetini
ve cennetini kazanmamız, bu dünya üzerinde de huzurlu bir hayat
sürmemiz, ancak Allah'ın yoluna tabi olmamız, "Allah'ın ipine
sımsıkı sarılmamız" ile mümkün olabilir.
PEYGAMBERLER TARİHİ
Allah'ın Hz. Meryem'e Desteği
Allah Hz. Meryem'le
ilgili olarak Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
"Kitap'ta
Meryem'i de zikret. Hani o ailesinden kopup doğu tarafında bir yere
çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) bir perde çekmişti.
Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik o da düzgün bir beşer
kılığında görünmüştü. Demişti ki: "Gerçekten ben senden Rahman
(olan Allah)a sığınırım. Eğer takva sahibiysen (bana yaklaşma).
Demişti ki: "Ben yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana
tertemiz bir erkek çocuk armağan etmek için (buradayım)."
(Meryem Suresi, 16-19)
Allah'ın Kuran'da insanlara bildirdiği gibi, Hz. Meryem, eğitiminin
bir aşamasından sonra doğu tarafında bir yere çekilmiş ve hayatının
bir bölümünü burada geçirmiştir. Bu dönemde Allah, Hz. Meryem'e
Cebrail'i göndermiş, Cebrail kendisini tanıtmış ve Hz. Meryem'e
Allah'tan bir müjde ile geldiğini bildirir:
"Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden
bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir.
O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a)
yakın kılınanlardandır."
(Al-i İmran Suresi, 45)
Bu önemli müjdeyi alan Hz. Meryem, kendisine bir başka insan dokunmadığı
halde nasıl bir çocuğu olabileceğini anlamak için Cebrail'e şu soruyu
sormuştur:
"O: "Benim nasıl bir erkek çocuğum olabilir? Bana hiçbir
beşer dokunmamışken ve ben azgın utanmaz (bir kadın) değilken"
dedi. "İşte böyle" dedi. "Rabbin dedi ki: -Bu benim
için kolaydır. Onu insanlara bir ayet ve bizden bir rahmet kılmak
için (bu çocuk olacaktır)." Ve iş de olup bitmişti. Böylelikle
ona gebe kaldı sonra onunla ıssız bir yere çekildi."
(Meryem Suresi, 20- 22)
Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi Cebrail'in kendisine hamile kaldığını
müjdelemesinden sonra Hz. Meryem, ıssız bir bölgeye çekilmiştir.
Allah bu dönemde de Hz. Meryem'i her yönden desteklemiş, kendi koruması
altına almıştır. Bir insanın hamilelik dönemi boyunca hem psikolojik,
hem de fiziksel açıdan ihtiyacı olabilecek her türlü destek ve imkanı
Allah onun için yaratmıştır. Onu ıssız bir bölgeye yerleştirerek,
bu durumu kavrayamayacak insanların maddi ve manevi açıdan verebilecekleri
her türlü rahatsızlığı da önlemiştir.
"Rabbim bana bir beşer dokunmamışken nasıl bir çocuğum olabilir?"
dedi. (Fakat) Allah neyi dilerse yaratır. Bir işin olmasına karar
verirse yalnızca ona "ol" der o da hemen oluverir."
(Al-i İmran Suresi, 47)
"Mescidler bina edin ve onlardan toz toprağı çıkartıp temiz
tutunuz... "
Hz. Muhammed (S.A.V.)
ALLAH'IN SIFATLARINDAN
"Batın"
(Gizli)
"Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.
O, latif olandır, haberdar olandır."
(Enam Suresi, 103)
Bulunduğunuz odada şöyle bir çevrenize bakın. Gözlerinizle görebildiğiniz
herşey 'tasarlanmış'tır. Tüm bunların birileri tarafından üretildiğine
eminsinizdir. Bunların tesadüfen oluştukları gibi bir fikir aklınıza
dahi gelmez. Şimdi de pencereden dışarı bir bakın.
Gördüğünüz manzarada muhtemelen deniz, ağaçlar, güneş, gökyüzü,
uçan kuşlar, belki bir ada veya bunlara benzer detaylardan birkaçı
olacaktır. Eğer gece ise gökyüzünde asılı duran yıldızları ve Ay'ı
da seyredebilirsiniz. Oturduğunuz odadaki eşyaların tasarlandığına
emin olduğunuza göre, dışarıda gördüğünüz şeylerin de tasarlanmış
olması kesin değil midir?
Elbette kesindir. Yerde ve gökte gördüğünüz herşeyin tasarlayıcısı,
üreticisi, yaratıcısı alemlerin Rabbi olan Yüce Allah'tır. Allah'ın
ayette bildirilen "Batın" sıfatının anlamı budur. Rabbimizin
varlığı ve hakimiyeti kainattaki her noktada apaçık görülür, ancak
insan O'nun Zatını göremez.
KURAN BİLGİSİ
Müminler, Nefislerindeki Fücura Teslim Olmayanlardır
"Nefis"
Arapça'da "insanın kendisi", anlamına gelir ve Türkçe'de
tam bir karşılığı olmasa da "benlik" kelimesiyle bir derece
tercüme edilebilir.
Allah Kuran'da nefsin iki taraflı olduğunu bildirmektedir: İnsanın
içinde kötülüğü emreden bir taraf ve o kötülükten sakınmayı emreden
bir taraf bulunmaktadır.
Allah, insanı yaratırken nefsini düzenlemiş ve ona "fücur"
ilham etmiştir. Fücur Arapça'da, "doğruluk sınırlarının yırtılıp
parçalanması" anlamına gelir. Dini terim olarak fücurun anlamı
ise şöyle verilir:
"Günaha ve isyana girişmek, fasık olmak, yalan söylemek, başkaldırmak,
karşı gelmek, haktan yüz çevirmek, nizamı bozmak, zina, ahlaki çöküntü..."
Allah, bu kötülüklerin yanı sıra, insana nefsin fücurundan sakınmayı
da ilham etmiştir. Ayrıca nefsini arındırıp-temizleyen, yani nefsinin
fücurunu görüp, Allah'ın ilhamına uyarak ondan sakınanlar kurtulacaklardır.
Bu, ebedi ve gerçek kurtuluştur, yani Allah'ın rızasını, rahmetini
ve cennetini kazanmak. Buna karşılık, nefsini örten, yani onun fücurunu,
pisliğini dışarı atıp temizlemeyen, içinde saklı tutan kişi ise
yıkıma uğrayacaktır. Yıkım da dünyada ve ahirette Allah'ın azabıyla
karşılık bulmak demektir.
Bu noktada çok önemli bir sonuca varıyoruz: Herkesin nefsinde mutlaka
kötülük vardır. Bir insanın, nefsindeki kötülükten temizlenmesinin
tek yolu ise, bu kötülüğün varlığını kabul etmesi ve Allah'ın gösterdiği
biçimde ondan sakınmasıdır.
İşte müminlerle inkarcılar arasındaki en önemli farklardan biri
bu noktada ortaya çıkmaktadır. İnsan, ancak İslam'ın verdiği bilgi
ve terbiye sonucunda nefsinin içinde kötülük bulunduğunu ve ondan
sakınması gerektiğini öğrenir ve kabul eder.
Müminler Allah'ın varlığının, birliğinin farkındadırlar; O'ndan
korkar ve Rabbimizin hükümlerine karşı gelmekten sakınırlar. Bu
nedenle de nefislerindeki fücura teslim olmaz, onu örtmez, açığa
çıkarır ve Allah'ın ilham ettiği şekilde ondan sakınırlar.
Sakın Unutmayın
Kıyametin ve Hesap Gününün Mutlaka Gerçekleşeceğini Unutmayın
"Gerçek şu ki, kıyamet saati yaklaşarak gelmektedir, onda
şüphe yoktur. Gerçekten Allah kabirlerde olanları diriltecektir."
(Hac Suresi, 7)
Şu an durup kolunuzdaki saate bir bakın, geçen her saniye sizi Allah'ın
huzuruna çıkıp hesap vereceğiniz o güne daha da yaklaştırıyor. Üstelik
size dünyada kalmanız için ne kadar süre takdir edildiğini de bilmiyorsunuz.
Fakat sizin için belirlenen o vakit muhakkak gelecek ve büyük ihtimalle
sizin hiç beklemediğiniz bir anda melekler canınızı alacak, sonrasında
ise kıyamet günü ile karşılaşacaksınız. Bir anda dünyaya dair tüm
işleriniz anlamını tamamen yitirecek, sadece takvanın ve Allah'ın
rızasını kazanmanın geçerli olduğunu kesin olarak göreceksiniz.
Sorgulama günü bu kadar hızlı yaklaşırken yapılan hatırlatmaları,
uzak gördükleri için önemsemeyip, kendi heva ve hevesleri için yaşayanlar
çok büyük bir gaflettedirler. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmiştir:
"İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet
içinde yüz çeviriyorlar. Rablerinden kendilerine yeni bir hatırlatma
gelmeyiversin, bunu mutlaka oyun konusu yaparak dinliyorlar."
(Enbiya Suresi, 1-2)
İnsan unutkandır, ama Allah asla unutmaz ve yanılmaz; insanlar dünyada
işledikleri kötülüklerden, ahirette hiçbir şekilde kaçamayacaklardır.
Bir kişi bundan on sene önce Allah'ın hoşnut olmayacağı bir sözü
söylediğini veya aklından isyankar bir düşünce geçirdiğini hatırlamayabilir
ama hesap günü Allah o sözü de, düşünceyi de an an karşısına getirecektir:
Öyleyse henüz fırsatınız varken; dünyaya ait ne varsa hepsinin yok
olacağı, bugüne kadar yaratılmış tüm insanların bulundukları yerden
kaldırılıp Rabbimize hesap vermek için biraraya toplanacakları kıyamet
günü için hazırlık yapmayı sakın unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Fasıktan Gelen Habere Göre Hareket Etmemek
Fasık, doğru yoldan
sapmış, Allah'a isyan üzerine kurulu bir hayatı benimsemiş kişidir.
Bu kişiden Kuran'ın sınırlarını gözetmesi, adalet, doğruluk, dürüstlük,
güvenilirlik gibi mümin sıfatlarını üzerinde taşıması beklenemez.
Ayrıca fasık, Allah korkusu olmayan, müminlerin imanını kıskanan,
elinden gelse müminleri de saptırmak isteyen, onlara zarar vermekten,
onları üzmekten zevk alan kimsedir. Bu yüzden fasıktan müminlere
ulaşan bir haber, kesin bir bilgi niteliği taşımayan, doğruluğu
araştırılması gereken bir konudur. Allah bir ayetinde müminleri
şöyle uyarmaktadır: "Ey iman edenler, eğer bir fasık, size
bir haber getirirse, onu 'etraflıca araştırın'. Yoksa cehalet sonucu,
bir kavme kötülükte bulunursunuz da, sonra işlediklerinize pişman
olursunuz." (Hucurat Suresi, 6)
Doğruluğunu araştırmadan, fasıktan gelen bir haber nedeniyle -Kuran'ın
ölçülerine göre- güvenilir bir bilgi bulunmadan hüküm vermek, Rabbimizin
ayette belirttiği gibi "cahilce" bir hareket olur ve müminlerin
pişman olacakları bir şekilde sonuçlanabilir.
"Mescidler bina edin ve onlardan toz toprağı çıkartıp temiz
tutunuz..."
Hz. Muhammed (sav)
|