Huzurlu Bir Toplum için; MERHAMET

Bir toplumun rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat sürebilmesinin tek yolu, Kuran'da tarif edilen gerçek merhamet anlayışının o toplumun insanları tarafından yaşanmasıdır.

Yanınızda bulunan insanların siz ne yaparsanız yapın beğenmediği, size türlü baskılar uyguladığı huzursuz ve sıkıntılı bir ortamda mı bulunmak istersiniz, yoksa herkesin birbirine şefkatli ve hoşgörülü davrandığı huzurlu bir yaşam mı sürmek istersiniz?

Böyle bir soruya her insanın vereceği cevap ikinci şıktır. Peki böyle bir ortamı oluşturmak için ne yapmak gerekir?

Merhametin Topluma Etkisi

Bir toplumun rahat, huzurlu ve mutlu bir hayat sürebilmesinin tek yolu, Kuran'da tarif edilen gerçek merhamet anlayışının o toplumun insanları tarafından yaşanmasıdır. Kuran'da belirtilen bu model yaşanmadığı sürece insanlar hangi yolu denerlerse denesinler kargaşadan, huzursuzluktan ve adaletsizlikten kesinlikle kurtulamazlar. Çünkü merhametin olmadığı yerde zulüm vardır. Zulmün hüküm sürdüğü bir toplumda ortaya çıkan model ise insanların hem maddi hem de manevi yönden ciddi zararlara uğramasına neden olur. Bu kargaşa ortamının ana sebebi inançsızlığın neden olduğu zalimlik ve merhametsizliktir.

Allah korkusuna ve Allah sevgisine dayanan, Kuran'a uygun bir merhamet olmadığında, geriye insanları kötülük yapmaktan alıkoyacak hiçbir sebep kalmaz. Merhamet duygusunun tam anlamıyla yaşanmadığı bir toplumda kadının dayak yemesinin, çocukların ezilmesinin, fakirlik korkusuyla öldürülmelerinin, sokağa terk edilmelerinin, hırsızlık için yol kesen, evlere girerek ev sahiplerini öldüren insanların çoğalmasının ve daha bunun gibi birçok olayın önünde hiçbir engel kalmamış olur.

Yine böyle bir toplumun insanları şahit oldukları sahtekarlıklara, adaletsizliklere ve haksızlıklara karşı mücadele etmez ve seslerini çıkarmazlar. Başkaları için kendilerini yormaya gerek duymaz, hatta bu şekilde durup dururken başkalarının sorunlarını üstlenmenin büyük bir akılsızlık olduğuna inanırlar. Ortaya kimsenin kimseye karşı kendisini sorumlu hissetmediği, kimsenin kimseyi korumak için kendisini risk altına sokmadığı ve kimsenin yanlışlara, haksızlıklara karşı sesini çıkarmadığı bir ortam çıkar.

Merhametsizlik İnsanın Kendisine Zarar Verir

Merhametsizlik ilk başta insanın kendisine zarar verir. Vicdanı kendisine merhameti emrettiği ve doğru olanı gösterdiği halde bu sesi bastırıp, zalimliği tercih eden insan hiçbir zaman gerçek anlamda bir iç huzuru yaşayamaz. Çünkü vicdanı sürekli olarak onu rahatsız eder ve içinde bir vicdan azabı yaşamasına neden olur. Her yardıma muhtaç bir insan gördüğünde, kendisinin imkanı olduğu halde bu insanlara yardım etmediği ve onları bu hayata terk ettiği aklına gelir. Yine aynı şekilde her bencillik yaptığında vicdanı bunun yanlış olduğunu söyleyerek onu huzursuz eder. Vicdanın bu baskısından ve verdiği rahatsızlıktan kurtulmanın tek yolu ise, onun sesini dinlemek ve söylediğini yapmaktır. Çünkü vicdan Allah'ın rızasına ve Kuran'a yönelten bir güçtür. İnsan ancak vicdanının sesini dinlediğinde huzur duyacak şekilde yaratılmıştır.

Huzur Hangi Toplumda Yaşanır?

İslam ahlakının benimsendiği bir toplumda ise hem maddi hem de manevi açıdan büyük bir rahatlık ortaya çıkar. İnsanlar yardım gerektiğinde çevrelerindeki insanlardan kesin olarak yardım geleceğini bilirler. Fakirlere, evleri olmayan yoksullara, imkanları olanlar sahip çıkarlar. Küçük çocuklar sevgi ve itina gördükleri sağlıklı ortamlarda yetiştirilirler. Kuvvetli olanlar zayıf gördükleri insanları ezmezler. Kimse birbirinin hakkına tecavüz etmez. Maddi adaletsizlik ve bundan kaynaklanan haksızlıkların tümü ortadan kalkar. Zalimler azalmaya ve zulüm ortadan kalkmaya başlar. Kimse maddi imkanları yeterli olmadığı için sağlıklı, temiz, rahat bir ortamdan mahrum kalmaz.

Müminler yapı olarak Kuran ahlakından zevk alacak ve ancak bu ahlakı yaşadıklarında huzur duyacak şekilde yaratılmışlardır. Bu nedenle Kuran'ın gösterdiği merhamet anlayışını yaşamakta hiçbir zorluk hissetmez aksine bunu imanlarından kaynaklanan doğal bir ahlak olarak yaşarlar.

Allah, "Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger" (Hicr Suresi, 88) ayetiyle müminleri merhameti yaşamaya davet etmiştir.

Müminler, Allah'ın bu hükmü gereğince merhameti sadece belirli olaylar karşısında değil, hayatın her anını kapsayan bir ahlak model olarak yaşarlar.

"Sakın onlardan bazılarını yararlandırdığımız şeylere gözünü dikme, onlara karşı hüzne kapılma, mü'minler için de (şefkat) kanatlarını ger"
(Hicr Suresi, 88)

KURAN MUCİZELERİ


İnsanın Doğumu

Kimi zaman gökleri, kimi zaman yeryüzünü, bazen de hayvanları ya da bitkileri Rabbimiz bizlere birer yaratılış delili olarak ayetlerde gösterir. Yine birçok ayette insanın bizzat kendi yaratılışına dönüp bakması öğütlenir. İnsanın nasıl yeryüzüne geldiği, hangi aşamalardan geçtiği ve temel maddesinin ne olduğu sık sık hatırlatılır. Örneğin aşağıdaki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır: "Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?" (Vakıa Suresi, 57-59)

İnsanın yaratılışındaki mucizevi yönler, daha pek çok ayette vurgulanır. Ancak bu vurgular arasında öyle bilgiler vardır ki, bunlar 7. yüzyılda yaşayan insanların asla bilemeyeceği detaylardır. İşte bunlardan bazıları:

  1. İnsan, farklı sıvalardan oluşan meni sıvısının tamamından değil, aksine çok küçük bir parçasından (spermadan) yaratılır.

    "İnsan, 'kendi başına ve sorumsuz' bırakılacağını mı sanıyor? Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi?"

    (Kıyamet Suresi, 36-37)
  2. Bebeğin cinsiyetini erkek belirler.

    "Doğrusu, çiftleri; erkek ve dişiyi, yaratan O'dur. Bir damla sudan (döl yatağına) meni döküldüğü zaman."
    (Necm Suresi, 45-46)


    "Kendisi, akıtılan meniden bir damla su değil miydi? Sonra bir alak (embriyo) oldu, derken (Allah, onu) yarattı ve bir 'düzen içinde biçim verdi.' Böylece ondan, erkek ve dişi olmak üzere çift kıldı." (Kıyamet Suresi, 37-39)
  3. İnsan embriyosu ana rahmine adeta bir sülük gibi yapışır.

    "Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir."
    (Alak Suresi, 1-3)
  4. İnsan ana rahminde üç karanlık bölge içinde gelişir.

    "... Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O'nundur. O'ndan başka İlah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?"
    (Zümer Suresi, 6)

Yukarıda sıraladığımız bilgiler Kuran'ın indirildiği dönemde, bilinmesi mümkün olmayan ve gözlemlenemeyecek detaylardır. Bunların keşfedilmesi, ancak 20. yüzyıl teknolojisinin kullanılmasıyla mümkün olmuştur.

Yağmurdaki Ölçü

Yağmur hakkında verilen Kuran'da bir diğer bilgi ise, yağmurun belli bir ölçü ile indirildiğidir. Allah Zuhruf Suresi'nde şöyle buyurur:

"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 11)

Yağmurdaki bu ölçü de, yine çağımızdaki araştırmalarla tespit edilmiştir. Ölçümlere göre, yeryüzünden bir saniyede 16 milyon ton su buharlaşmaktadır. Bir yılda bu miktar 505 trilyon tona ulaşır. Bu, aynı zamanda bir yılda Dünya'ya yağan yağmur miktarıdır. Yani su, sürekli bir denge içinde, "bir ölçüye göre" dönüp durmaktadır. Yeryüzündeki hayatın devamı da, bu su döngüsü sayesinde sağlanır. İnsan sahip olduğu tüm teknolojik imkanları kullansa dahi bu döngüyü asla yapay olarak gerçekleştiremez.

Eğer bu miktarda en küçük bir değişiklik bile olsa, kısa bir zaman sonra büyük bir ekolojik dengesizlik ortaya çıkacak ve bu da hayatın sonunu getirecektir. Fakat hiçbir zaman böyle olmaz; yağmur, Kuran'da bildirildiği gibi, yeryüzüne her sene aynı miktarda inmeye devam eder.

Yağmurdaki ölçü sadece miktarında değil, aynı zamanda yağmur damlalarının düşüş hızında da söz konusudur. Yağmur bulutları en az 1.200 metre yüksekliğindedir. Yağmur damlası büyüklüğündeki ve ağırlığındaki bir nesne bu yükseklikten düşecek olsa, sürekli olarak hız kazanır ve saatte 558 km hızla yeryüzüne ulaşır. Elbette ki böyle bir hızda düşen herhangi bir nesne çok büyük zarar oluşturacaktır. Eğer yağmur damlası da bu yükseklikten aynı şekilde düşecek olsaydı, bu durumda tüm ekinler tahrip olacak, yerleşim alanları, evler ve arabalar hasar görecek, insanlar gerekli tedbirleri almadan yürüyemeyeceklerdi. Kaldı ki yaptığımız bu hesap sadece 1.200 metre yüksekliğindeki bulutlar için geçerlidir. Yağmur bulutlarının kimi zaman 10.000 metre civarında bir yükseklikte olduğu düşünülürse, böyle bir yükseklikten düşecek yağmur damlalarının ne kadar tahrip edici olacakları açıktır.

Fakat böyle bir olay hiçbir zaman yaşanmaz; yağmur damlaları ne kadar yüksekten düşerlerse düşsünler, yeryüzüne ulaştıklarında ortalama hızları sadece saatte 8-10 km'dir. Bunun sebebi damlaların düşerken aldıkları şekildir. Yağmur damlalarının bu özel şekli, atmosferin sürtünme etkisini artırır ve damlaların belli bir hız limitini aşmalarını önler.

Görüldüğü gibi Kuran'da, yağmurun indirilişi ile ilgili, 1400 sene önce bilinmesi mümkün olmayan ve günümüzdeki teknoloji ile tesbit edilen ince bir hesaba dikkat çekilmektedir.

"Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay var eden (Allah) ne yücedir."
(Furkan Suresi, 61)

KIYAMET ALAMETLERİ


Hak Dinin ve KuranAhlakının Terk Edilmesi

Kıyamet alametleri ile ilgili hadisler bizlere söz konusu işaretlerin baş göstereceği dönemin ayrıntılı bir tasvirini sunmaktadır. Peygamberimizin (sav) hadislerinden anlaşılmaktadır ki, Ahir Zaman'ın birinci safhası dinin görünüşte uygulandığı, fakat gerçekte Allah'ın dininin ve Kuran ahlakının neredeyse tamamen terk edildiği bir dönemdir. Apaçık olan Kuran ayetlerinin görmezlikten gelindiği, Allah adına hükümler öne sürüldüğü, dinde ayrılığa düşüldüğü, ibadetlerin gösteriş amaçlı yapıldığı, dinin çıkar ve menfaat sağlamak için araç olarak kullanıldığı bir zamandır. İmanın bilgi ve araştırmaya değil de taklitçiliğe dayalı olması da bu dönemin bir özelliğidir. Bu devirde sözde Müslümanlar çoğunlukta, hakiki alimler ve samimi Müslümanlar ise azınlıktadır.

Peygamberimiz (sav) tarafından günümüzden on dört yüzyıl önce bildirilen ve tamamı içinde bulunduğumuz çağda eksiksiz yaşanan alametler şunlardır:

Kuran'da bildirildiğine göre, Peygamberimiz ahiret günü kendi kavminin "Kuran'ı terk edilmiş (bir kitap) olarak bıraktığını" (Furkan Suresi, 30) ifade edecektir. Hadislerde de Ahir Zaman'da Kuran'ın yol gösterici vasfının gözardı edileceği, Kuran'dan uzaklaşılacağı şöyle bildirilmiştir: "İnsanlara bir zaman gelir ki Kuran-ı Kerim bir vadide, insanlar başka bir vadide olurlar." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 23)

"İnsanlara bir zaman gelecektir ki Kuran-ı Kerim'in yalnız resmi, İslam'ın yalnız ismi kalacaktır. Onlar İslam'dan en uzak insanlar oldukları halde İslami isimlerle isimlenecekler, mescitleri görünüşte mamur olduğu halde hidayet yönünden harap olacaktır." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 24)

Cuma Suresi'nin 5. ayetinde, "Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir." benzetmesi yapılmıştır. Kuşkusuz bu ayette Müslümanlar uyarılmakta, aynı vahim hataya düşmemek için dikkatli olmaları gerektiği hatırlatılmaktadır. Zira Kuran öğüt alınması ve üzerinde düşünülmesi için indirilmiş bir kitaptır.

Peygamberimiz Kuran'ın okunmasına rağmen içerdiği bilgi ve hikmet üzerine düşünülmemesinin Ahir Zaman'ın bir özelliği olduğunu şöyle ifade etmiştir:

Peygamber şöyle dedi: "İlim insanlardan alınacak." Ziyad şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü, biz Kuran'ı okuduk ve okuyoruz, hanımlarımıza ve çocuklarımıza da okutuyoruz. Bu ilim bizden nasıl alınacak?" Peygamber şöyle buyurdu: "Yahudilerin Tevrat'ı ve Hıristiyanların İncil'i hakkında bilgin yok mudur? Onlar o kadar Tevrat ve İncil okudular, hani onlarda bundan birşey kaldı mı?" (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 483)

"Bundan sonra birtakım, Kuran okuyan fakat okudukları dillerinde kalan, kalpleri inmeyen insanların türeyeceği bir zaman gelecektir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 61)

Bazı Müslümanların, Yahudi ve Hıristiyanların sapkın yönlerini kendilerine rehber edinmeleri, onları körü körüne taklit etmeleri de Ahir Zaman'ın bir özelliğidir:

"(Ahir Zaman'da) Sizden önceki milletleri karış karış, arşın arşın izleyeceksiniz, hatta onlar (Yahudi ve Hıristiyanlar) kertenkele deliğine girseler, siz de peşlerinden gireceksiniz." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 470)

Enam Suresi'nin 26. ayetinde insanları "Kuran'dan alıkoyanlara" dikkat çekilmektedir. Hadislerden de sapkın fikir akımlarının, hak ve hakikatten uzak sistemlerin kıyamet öncesinde, insanları Allah'ın yolundan saptıracak büyük fitneler meydana getireceği anlaşılmaktadır.

"Kıyamet önü sıra karanlık geceler gibi fitneler vardır." (Ramuz-El Ehadis, 121/5)

"Kıyamete yakın karanlık gecelerin parçaları gibi karışıklıklar olacaktır. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kafir olarak akşamlayacak, mümin olarak akşamlayıp kafir olarak sabahlayacaktır." (Kur'an ve Sünnette Kiyamet ve Ahiret, s.155)

Haram ve helal fiilleri Allah Kuran'da eksiksiz olarak bildirmişken, dinde aslında olmayan kuralların ve hükümlerin ortaya çıkması bir kıyamet alametidir:

"Haram olan şeylerin helal sayılması… kıyamet alametlerindendir." (Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s. 454)

Ahir Zaman'da alim olarak kabul edilen bazı insanların gerçekte ikiyüzlü ve sahtekar olduklarını, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) şöyle haber vermiştir:

"Ahir Zaman'da kurt okuyucular olacak. Kim o zamana yetişirse, şerlerinden Allah'a sığınsın. Onlar çok kokmuş insanlardır. Riyakarlık (ikiyüzlülük) hakim olacak, riya (ikiyüzlülük) ve gösterişten utanılmayacak." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 470)

"Alimler ilmi sırf para kazanmak için öğrendiğinde… dini dünyalık karşılığında sattıklarında… hükmü sattıklarında… kıyamet yaklaşmış olacaktır." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 480)

"Ahir Zaman'da öyle adamlar çıkacak ki, dinlerini dünya menfaatleri karşılığında satacaklardır. Bunlar yumuşak görünmek için koyun postuna bürünecekler, dilleri şekerden tatlı, fakat kalpleri kurt kalbi gibi katı olacaktır." (Tirmizi, Zühd, 60)

İslam'ın kurallarına gereken saygı ve özeni göstermeyen, dini, kendi menfaatleri doğrultusunda araç olarak kullanmaktan çekinmeyen insanların durumu da şu şekilde anlatılmıştır:

"Ümmetimin son zamanlarında mescitlerini süsleyip kalplerini harap bırakan, elbisesini sakınıp koruduğu kadar dinini sakınıp korumayan, dünya işlerinin yolunda gitmesi uğrunda dinini vasıta yapmağa aldırış etmeyen birtakım insanlar türeyecektir." (Son Zamanlarla İlgili Hadisler, s. 25)

İyiliğin tavsiye edilmesi ve kötülüğün önlenmesinin Allah'ın önemli bir emri olduğu bilindiği halde yapılmaması da kıyametin yaklaştığının bir göstergesidir:

"İyilik terk edilip emredilmediğinde, kötülük işlenip alıkonulmadığında… kıyamet yaklaşmış olacaktır." (Ölüm Kıyamet ve Diriliş, s. 480)

"Kıyamet yaklaşır, hayırlı işler azalır. "( Kıyamet Alametleri, s.264)

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Dağıstan'da İslam'a yöneliş

Hıristiyanlığın, Yahudiliğin ve Zerdüştlüğün yerleşik bir din olduğu Dağıstan topraklarına İslam dini, Hicri 1. yüzyılda Halife Ömer bin El Hattab döneminde girdi. Tarihte birçok işgal ve kültürel yok etme kampanyasıyla karşı karşıya kalan Dağıstanlılar, hiçbir dönemde kesinlikle İslam dininden taviz vermediler.

Moğol işgaline uğrayan ve kültürel olarak yerle bir edilen Dağıstan'ı Osmanlı Devleti tekrar imar etmiş, Türk-İslam kültürü Osmanlı İmparatorluğu döneminde tüm Kafkaslar'a ve Dağıstan'a yayılmıştır. Nitekim 1783 yılında Rus işgaline uğrayan Dağıstan topraklarında başlayan bağımsızlık mücadelesi neticesinde, özerk bir devlet kurma kararı alınmıştır. Rus saldırıları karşısında birlik içinde mücadele eden Dağıstanlıları bir arada tutan temel unsur İslam dini olmuştur. Birbirinden farklı etnik unsurları Rus yönetimine karşı direniş için bir arada toplayan Şeyh Şamil, Rus yönetimine esir düşmüş ve 1870 yılında sürgüne gönderilmiştir. 1871 yılında Şeyh Şamil'in vefatıyla birlikte Dağıstan'daki birlik ve beraberliğin ortadan kaybolması üzerine, Rus yönetimi Dağıstanlı Müslümanlara karşı zorunlu göç politikası uygulamaya başlamıştır.

Dağıstan'daki en etkili siyasi partilerden olan İslami Kalkınma Partisi, Rusya'da başlayan Perestroyka hareketi ile birlikte ortaya çıkmış bir siyasi oluşum. Bölge halkına hitap eden yayınları ile dikkat çeken parti, Rus yönetiminin tüm engellemelerine rağmen ayakta durmaya çalışıyor.

Dağıstan'daki Müslümanlar İslami kimliklerini geri almak için son yıllarda yoğun bir çalışma içerisindeler. SSCB'nin çöküşünün ardından bölgede yaklaşık 1000 mescit yeniden ibadete açıldı. Dini okullara yönelişin arttığı bölgede, Hıristiyan misyonerlerin son yıllarda önemli çalışmalar yaptığı da biliniyor. Radyo ve TV vasıtasıyla Hıristiyanlığın genç Müslümanlar arasında yaygınlaştırılmaya çalışıldığı Dağıstan'da, Hıristiyan misyonerlerin arkasında önemli bir güce sahip olan Rus Ortodokslar bulunuyor.

SSCB'nin dağılmasının ardından Rus yönetiminin Kafkaslar'da başlatmış olduğu zulüm ve işkence uygulamaları bölge halkının İslam'a yönelmesine vesile oluyor. Bu yönelişin en fazla hissedildiği bölgelerin başında ise hiç şüphesiz Kafkasların Kartalı Dağıstan gelmektedir.

YARADILIŞ DELİLLERİ

Okyanusların Sağladığı Dengeler

Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı su sayesinde hayatlarını sürdürür, yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur.

Yağmurlar, denizler, nehirler, akarsular, okyanuslar, musluğu açtığınızda akan içilebilir su... İnsanlar suyun varlığına o kadar alışıktırlar ki, yeryüzünün büyük bölümünün sularla kaplı olmasının önemini belki de hiç düşünmezler. Ancak bilinen bütün gökcisimlerinin içinde yalnızca Dünya'da suyun bulunuyor olması, üstelik de bu suların içilebilir nitelikte olması son derece önemli bir konudur.

Güneş Sistemi'ndeki diğer 63 gök cisminden hiçbirinde yaşamın temel şartı olan su bulunmaz. Oysa Dünya yüzeyinin dörtte üçü suyla kaplıdır. Bütün sular içilemez şekilde tuzlu ya da bütün sular tatlı değildir. Dünya üzerinde bütün canlıların ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş kusursuz bir su dengesi vardır.

Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı su sayesinde hayatlarını sürdürür, yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur. Örneğin, büyük su kütlelerindeki buharlaşma sayesinde bulutlar ve yağmurlar oluşur. Suyun ısıyı çekme ve tutabilme kapasitesi yüksektir. Bu sayede okyanuslardaki ve denizlerdeki büyük su kütleleri, Dünya'nın ısısının dengelenmesini sağlar. Bu nedenle denize yakın bölgelerde gece ve gündüz arasındaki ısı farklılıkları çok azdır. Bu da bu bölgeleri daha yaşanabilir hale getirir.

Okyanusların varlığı son derece önemlidir. Çünkü okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır, ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtırlar. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuk olmalarını ve bunun sonucunda da tamamen donmalarını engeller.

Suyun şeffaflığı sayesinde su yosunları okyanus yüzeyinin altında fotosentez yapabilirler. Su, donduğu zaman genişleyen çok az sayıdaki maddeden biridir, onun bu özelliği sayesindedir ki okyanuslar ve göller alttan yukarıya doğru donmaz.

Suyun tüm fiziksel ve kimyasal özellikleri, bu sıvının insan yaşamı için özel olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Başka hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması, bunun sadece Dünya üzerinde bulunması elbette ki bir tesadüf değildir. İnsan yaşamı için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine özel olarak yaratılmış olan suyla canlandırılmıştır. Kulları için sayısız nimeti yaratan, onların rahatlıkla yaşam sürmelerini sağlayan Allah, suyu da eşsiz bir sanat ve incelikle var etmiştir. Allah bir ayette şöyle buyurur:

"Sizin için gökten su indiren O'dur… "
(Nahl Suresi, 10)

İMAN EDEN BİLİM ADAMLARI

Roger Bacon (1220-1292)

Çağdaşları tarafından "muhteşem doktor" olarak anılan Roger Bacon, deneysel metoda önem vererek, bilimde eski geleneklere son veren ünlü bir İngiliz din ve bilim adamıdır. Allah'ın ışığı, insanların görebilmelerini sağlamak için yarattığına inanan Bacon, bu alanda kendi gözlemlerini yapmış, yaşadığı çağda kolay kolay düşünülemeyecek birçok teknik gelişmeyi yüzlerce yıl öncesinden haber vermiştir. Buharlı gemiler, trenler, otomobiller, uçaklar, vinçler ve asma köprüler Bacon'ın daha 13. yüzyılda tasarladığı gelişmelerden yalnızca birkaçıdır.

Ayrıca Bacon, merceklerin büyütme özelliklerini ve kullanım yerlerini açıklamış, yıldızlardan gelen ışığın Dünya'ya aynı anda ulaşmadığını ilk kez o fark etmiştir. Kristof Kolomb'un doğumundan 200 yıl önce Dünya'nın düz değil yuvarlak olduğunu ve Avrupa'dan hep batıya doğru gidildiğinde Hindistan'a ulaşılabileceğini savunmuştur.

Bilimin inançlı insanlara faydasının dokunacağına inanan Bacon şöyle demiştir:

"Gelecekte, şimdi ve geçmişte göreceğimiz gibi bilim, inananlar için yararlıdır."

Bacon, bir araştırmacı olarak, bilimin dinle çelişmediğini, aksine bilimin inanmayan kişilere karşı kullanılabilecek önemli bir ikna aracı olduğunu savunmuş ve "Bilim insanların inancı kabul etmelerini sağlamada büyük bir avantaja sahip" demiştir.

Vücudumuzdaki Dev Fabrika

Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler?

Eğer insan, ihtiyacından biraz daha fazla şekerli bir gıda yerse, vücudundaki harika bir sistem kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer. Gözü, beyni, elleri olmayan, gözle göremeyeceğimiz küçüklükteki hücrelerin bir sıvının içindeki şeker moleküllerinin durumu hakkında fikir sahibi olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Pankreas hücreleri, kan sıvısının içinde bulunan yüzlerce molekül arasından şeker moleküllerini bulur ve diğerlerinden ayırt ederler. Dahası bu moleküllerin sayılarının fazla mı yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta şeker moleküllerini sayarlar.

Eğer pankreas hücreleri kanda gereğinden fazla şeker olduğunu belirlerlerse, bu fazla şekerin depolanmasına karar verirler. Ancak bu depolama işini kendileri yapmaz, kendilerinden çok uzakta bulunan başka hücrelere yaptırırlar.

Uzaktaki bu hücreler kendilerine aksi bir emir gelmediği sürece şeker depolamazlar. Ancak pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker depolamaya başlayın" emrini taşıyacak bir hormon yollarlar. "İnsülin" adı verilen bu hormonun formülü, pankreas hücreleri ilk oluştukları andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır.

Pankreas hücrelerindeki özel "enzimler" (işçi proteinler) bu formülü okurlar. Okunan formüle göre de insülin üretirler. Bu üretimde her biri farklı görevlerde yüzlerce enzim çalışır. Üretilen insülin hormonu, en güvenli ve en hızlı ulaşım ağı olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır. İnsülin hormonunda yazılı olan "şeker depolayın" emrini okuyan diğer hücreler ise bu emre kayıtsız şartsız itaat ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin içine geçmesini sağlayacak kapılar açılır. Ancak bu kapılar rastgele açılmaz. Depo hücreleri kandaki yüzlerce farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini ayırt eder, yakalar ve kendi içlerine hapseder.

Hücreler, kendilerine ulaşan emre hiçbir zaman itaatsizlik etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı maddeleri yakalamaya, gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar. Büyük bir disiplin ve özveri ile çalışırlar. Böylece siz fazla şekerli bir çay içtiğinizde, bu olağanüstü sistem devreye girer ve fazla şekeri vücudunuzda depolar. Eğer bu sistem çalışmasaydı, o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir ve komaya girerek ölürdünüz. Bu o kadar mükemmel bir sistemdir ki gerektiği zaman tersine de çalışabilir. Eğer kandaki şeker normalin altına düşerse bu sefer pankreas hücreleri bambaşka bir hormon olan "glukagon"u üretirler. Glukagon daha önce şeker depolayan hücrelere bu sefer "kana şeker karıştırın" emri taşır. Bu emre de itaat eden hücreler depoladıkları şekeri geri bırakırlar.

Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze, kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler? Şuursuz moleküllerin sergiledikleri bu büyük şuurun kaynağı nedir? Elbette bu olaylar, bizlere tüm evrene ve tüm canlılara hakim olan Allah'ın sonsuz gücünü ve kudretini göstermektedir.

Papağan Balığındaki İlginç Özellikler

Papağan balığı beslenme ve sindirim için bazı özel yapılara ihtiyaç duyar. Gagaya benzeyen sert ağzı mercan kayalıklarından algleri kazımasına, daha fazlasını aradığında da kayalardan büyük parçaları koparmasına yardımcı olur. Gırtlağındaki özel dişler kaya parçacıklarını öğütmesini, algleri ve birer mercan hayvanı olan küçük polipleri parçalamasını sağlar. Mercan yıkıntılarının yığınları üzerinde görülen diş izleri balığın o bölgede beslendiğinin kanıtıdır. Kayayı ısırdıktan ve parçaladıktan sonra yemeği sindirir ve kum olarak geri çıkarır. Büyük bir papağan balığı bir yılda mercan yapılardan bir ya da iki ton kum üretir. Şüphesiz bu balıktaki üstün tasarımın sahibi herşeyi yoktan var eden yüce akıl sahibi Allah'tır.

"Sizden, faziletli ve varlıklı olanlar, yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere vermekte eksiltme yapmasınlar, affetsinler ve hoşgörsünler. Allah'ın sizi bağışlamasını sevmez misiniz? Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."

(Nur Suresi, 22)

KURAN BİLGİSİ

Kuran Ahlakını Yaşamak Çok Kolaydır

Şimdiye kadar dinden uzak durmuş, Kuran ahlakını yaşamamış ve birçok hata yapmış olabilirsiniz. Ama şu andan sonra önemli olan samimi olarak Allah'a tevbe edip, ahiretiniz için en hayırlısını yapmanız ve kolay olana yönelmenizdir.

Allah'ın insanlar için, yaratılışlarına en uygun olarak seçtiği din, İslam dinidir. Allah dinini insanların yaşayabilmesi için çok kolay kılmıştır. Din, insanların üzerindeki tüm külfeti, kısıtlayıcı ve sınırlayıcı, insanlara zorluk getiren ağırlıkları kaldırır.

Evrendeki her varlığın ve gerçekleşen her olayın sahibi olan Allah'a güvenip dayanmak ve O'nu dost edinmek, bir insanın hayatındaki tüm korkuların, endişelerin, sıkıntıların ve zorlukların da sonu demektir. Dini yaşayan bir insan için dinin getirdiği en önemli kolaylık ve güzelliklerden biri budur. Bunun dışında Allah, tüm emir ve hükümlerini insanların fıtratlarına en uygun şekilde bildirmiştir ve hiçbirinde bir zorluk bulunmamaktadır.

İnsanların dinde zorluk olarak gördükleri uygulama veya inançlar ise, dine sonradan müşrikler veya insanları dinden uzaklaştırmak isteyen inkarcılar tarafından eklenmiş ve hak dinin bir parçasıymış gibi insanlara aktarılmıştır. Bazı kimseler de, kendilerini daha takva göstermek için zor olanı yapmanın daha makbul olacağı yanılgısına kapılarak, gösterişe yönelik bir din anlayışını benimsemişlerdir.

Aslında insanların tamamı vicdanlarında Allah'ın hoşnut olacağı güzel ahlakın ne olduğunu çok iyi bilirler. Ne var ki şeytan, insanların çoğunluğuna bu ahlakı yaşamayı zor ve imkansız gösterir. Hatta güzel ahlakın bir ömür boyunca hiçbir konuda taviz vermeden uygulanması, sadece peygamberlere ve sahabelere özgü bir üstünlük olarak kabul edilir. Cahiliyenin sahip olduğu bazı güzel ahlak özellikleri ise pamuk ipliğine bağlı gibidir; en ufak bir darbede kopar. Örneğin en efendi ve itidalli bilinen bir insan bile, çıkarının zedelendiğini düşündüğü bir konuda hiddetlenebilir, kontrolsüz, kaba ve saldırgan tavırlar gösterebilir. En küçük bir şeye dahi sabretmeyi bilmez. Günümüz toplumlarında insanlar çoğunlukla bu çarpık ahlak anlayışını taşımaktadırlar. Çoğunluk birbirine benzer tavırlar gösterdiği için de cahiliye ahlakının ürünleri olan; bencillik, kendi çıkarlarını korumak uğruna başkalarını ezmek, sahtekarlık, yalancılık, ikiyüzlülük, acımasızlık, alaycılık, küstahlık, kıskançlık gibi tavırlar çok doğal özellikler gibi görülür.

Allah insanı din fıtratına uygun olarak yaratmıştır. Güzel ahlak insan için en kolay ve en güzel olandır. İman yolunu seçen insanlar için yaşamlarından ahirete uzanan kesintisiz bir zevk, neşe ve rahatlık vardır. Herhangi bir eksiklikleri olsa da bunun geçici olduğunu, dünyada eksik olan herşeyin ahirette sonsuza dek kendilerine vaat edilmiş olduğunu bilmenin hiç bitmeyen şevkini yaşarlar. Sonsuz nimete kavuşabilmek için yapmaları gereken ise çok kolaydır; Kuran'a ve vicdanlarının emrettiklerine uymaları Allah'ın izniyle kendilerini sonsuz güzelliklerin ve kesintisiz nimetlerin mekanı olan cennete ulaştıracaktır. Dini yaşayan insan Allah'ın koruması altındadır, her işinde başarıya ve en güzeline erişir ve en güzel hayatı yaşar.

Şimdiye kadar dini zor gördüğünüz için dinden uzak durmuş, Kuran ahlakını yaşamamış ve birçok hata yapmış olabilirsiniz. Ama şu andan sonra önemli olan samimi olarak Allah'a tevbe edip, ahiretiniz için en hayırlısını yapmanız ve kolay olana yönelmenizdir. Bu karara vardığınızda şu ana kadar alıştığınızdan çok farklı ve "güzel bir hayat"a kavuşacağınız ise Allah'ın izniyle kesin bir gerçektir.

O halde siz de güzel olanı ve aynı zamanda da en kolay yaşamı tercih edin. Böyle bir hayatı Kuran ahlakını yaşayarak elde edebilirsiniz. Çünkü Kuran, bu evrendeki herşey gibi sizi de yaratan Allah'ın sözüdür. Şu ana kadar içinde yaşadığınız toplumdan, çevrenizdeki insanlardan, gazetelerden, televizyondan aldığınız telkinleri bir kenara bırakarak sadece Allah'ın sözü olan hak dine yönelin ve Kuran ahlakının kolaylığını yaşayın.

"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız."
(Zuhruf Suresi, 11)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Meryem Oğlu İsa Mesih

Allah, Kuran'da Hz. İsa ile ilgili olarak, doğumundan ölümüne kadar her konuda, bu kutlu insanın diğer insanlardan büyük farklılıklar gösterdiğine dikkat çekmiştir. Herşeyden önce Hz. İsa, bilinen sebeplerin dışında bir yaratılışla doğmuş ve babasız olarak dünyaya gelmiştir. Allah, o doğmadan önce, birçok özelliğini ve insanlar için bir Mesih olarak gönderdiğini melekleri aracılığıyla annesi Hz. Meryem'e bildirmiştir. Hz. İsa'nın bu seçkin özelliklerinden biri, "Allah'ın bir kelimesi" olmasıdır.

"... Meryem oğlu Mesih İsa, ancak Allah'ın elçisi ve kelimesidir. Onu ('OL' kelimesini) Meryem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur..."
(Nisa Suresi, 171)

Hani Melekler, dediler ki: "Meryem, doğrusu Allah Kendinden bir kelimeyi sana müjdelemektedir. Onun adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir. O, dünyada ve ahirette 'seçkin, onurlu, saygındır' ve (Allah'a) yakın kılınanlardandır".
(Al-i İmran Suresi, 45)

Kuran'da "Allah'ın kelimesi" ifadesi yalnızca Hz. İsa için kullanılmıştır. Allah, Hz. İsa henüz dünyaya gelmeden onun ismini bildirmiştir. İnsanlara isimlerini aileleri verir, ama Hz. İsa'nın durumu farklıdır; Allah Kendinden bir kelime olarak Hz. İsa'ya "İsa Mesih" ismini vermiştir. Bu ifade, Hz. İsa'nın diğer insanlardan daha farklı bir yaratılışla yaratıldığının en açık ifadelerinden biridir.

Nitekim, doğumu gibi, yaşamı boyunca gösterdiği mucizeler ve ölmeden Allah katına yükselişi de, onun bu farklılığını ortaya koymaktadır.

Hz. İsa'nın Doğumu

Doğum hem çok zor, hem de çok iyi bakım gerektiren bir olaydır. Tıbbi bakım imkanı ya da tecrübeli bir yardımcısı olmayan bir kişinin, böylesine hayati bir olayda yalnız başına başarılı olabilmesi çok zordur. Bu konuda hiçbir tecrübesi olmayan Hz. Meryem, Allah'a olan bağlılığı ve güveni ile bu zor işi tek başına başarabilmiştir.

Artan doğum sancıları içerisindeyken, Allah ona vahiy ile yardım etmiştir. Bu zor durumda yapması gereken herşeyi ona bildirerek en kolay şekilde ve en iyi şartlar altında doğumunu gerçekleştirmesini sağlamıştır. Bu da, Hz. Meryem'e Allah'ın verdiği büyük bir nimettir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

"Derken doğum sancısı onu bir hurma dalına sürükledi. Dedi ki: "Keşke bundan önce ölseydim de, hafızalardan silinip unutuluverseydim". Altından (bir ses) ona seslendi: "Hüzne kapılma, Rabbin senin alt (yan)ında bir ark kılmıştır. Hurma dalını kendine doğru salla, üzerine henüz oluşmuş-taze hurma dökülüversin. Artık, ye, iç, gözün aydın olsun. Eğer herhangi bir beşer görecek olursan, de ki: "Ben Rahman (olan Allah)'a oruç adadım, bugün hiç kimseyle konuşmayacağım."
(Meryem Suresi, 23-26)

ALLAH'IN SIFATLARI
"Basir"

(İyi gören)

İnsanın görme kapasitesi kuşkusuz çok sınırlıdır. İnsan belki de sınırlı yeteneği sebebiyle kendisini de hiç kimsenin göremeyeceğini zanneder. Gizli bir iş yaparken, saklanırken, etrafında hiç insan yoksa, kimse tarafından görülmediğinden emindir.

Oysa bu bir yanılgıdır. Çünkü insanın unuttuğu çok önemli bir gerçek vardır: Allah her an herşeyi tüm detaylarıyla eksiksiz görendir.

Allah o kişinin bulunduğu odayı, onun dışında diğer odaları, o evin tamamını, o evin içinde bulunduğu şehri, onun da içinde bulunduğu ülkeyi, onları içine alan kıtayı, bütün bunların tamamını kapsayan Dünya'yı, tüm gezegenleri, uzayı ve onun da ötesindeki boyutları aynı anda görmektedir.

"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz..."
(Yunus Suresi, 61)

"Kibirli ve kendinden olmayan şeylerle övünen kimse cennete giremez."
Hz. Muhammed (sav)

KURAN BİLGİSİ

Kuran'da Temel Kavramlar

Müminler Kardeştir

Sadakat ve ihlas kadar önemli bir diğer mümin vasfı da, tesanüttür (kardeşlik, dayanışma, birliktelik). Allah Kuran'da tüm müminlerin kardeş olduğunu bildirir. Onlar aynı yola uymuş, aynı kitaba tabi olmuş, aynı hedefe sahip, aynı duyguları taşıyan insanlardır. Dolayısıyla aralarında büyük bir sevgi ve dayanışma bulunur. Tesanüt içinde Allah rızası için çaba harcamak Allah'ın kesin bir emridir.

Müminler güzel ahlaklıdırlar, mütevazidirler, sevgi ve saygı doludurlar. Bu yüzden de tesanüt müminler arasında doğal bir şekilde oluşur. Ancak bu konuda yine de dikkat edilmesi gereken yönler vardır. Çünkü müminlerin yapabileceği çeşitli yanlışlar, bu tesanüdün zedelenmesine ve müminler arasındaki kardeşliğin bozulmasına neden olabilir. Bu yanlış hareketlerin nedeni, müminlerin davranışlarını gaflet anlarında etkileyen nefstir. Mümin fedakar, hoşgörülü ve sıcaktır; ama herkeste nefs bulunur ve insan dikkat etmezse bazen nefsine uyabilir. Kıskanç, bencil ve hırslı olan nefsine uyması ise, bu kötü hislerin mümine etki etmesi demektir.

İşte bu yüzden Allah Kuran'da, müminleri tesanüt konusunda son derece dikkatli olmaları için uyarmaktadır. Madem şeytanın insandaki tezahürü olan nefs, insanı yanıltabilmektedir, öyleyse karşıdaki müminin nefsini harekete geçirecek bir üslup kesinıllikle kullanılmamalıdır.Allah şu şekilde buyurur: "Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle. Çünkü şeytan aralarını açıp bozmaktadır. Şüphesiz şeytan insanın açıkça bir düşmanıdır". (İsra Suresi, 53)

Ayette bildirilen emir, tesanüdün sağlanması açısından son derece önemlidir. Birincisi, müminlerin birbirlerine karşı sürekli olan en güzel hitap şeklini (yalnızca güzel değil, "en güzel") kullanmaları emredilmektedir. İkincisi şeytan, insanların ve özellikle de müminlerin arasını bozmak için uğraşmaktadır. İman edenler Allah'ın bu emirleri doğrultusunda hareket ederlerse, gerçek kardeşliği ve tesanüdü eksiksizce yaşayabilirler.

Sakın Unutmayın

Her An Ölebileceğinizi Unutmayın

Öldükten sonra bedeninizin ne hale geleceğini hiç düşünmüş müydünüz? İnsan bedeninin ölümden sonra girdiği hal kuşkusuz ibret vericidir. Böyle bir görüntüyle birkaç dakika hatta saniyeler süresince muhatap olmak bile bir insan için dayanılmazdır.

Tüm bu gerçeklere rağmen insanların çoğu dünyayla ilgili her konuda kendi çıkar ve menfaatlerini en ince ayrıntılarıyla hesaplarken, kendileriyle ilgili en büyük hakikatlerinden biri olan ölümü hesaba katmazlar. Ama bu büyük bir yanılgıdır; bu yanılgı sebebiyle ölümden sonrası için hazırlık yapmamaları onlar için sonsuz bir azaba neden olur.

Unutmayın ki, ölüm asla bir yokoluş değildir, ölümle sanıldığı gibi herşey bitmez. Cahiliye insanlarının birçoğunun düşündüğü gibi sonsuza kadar sürecek tatlı bir uyku ise hiç değildir. Ölümle kişinin asıl ve sonsuz hayatı başlar ki bu, dünyadaki hayatını nasıl geçirdiğine göre şekillenen ve asla değiştirilemeyecek olan bir yaşamdır. Ölüm, hayatını Allah'ın rızasına uygun olarak değerlendirenler için mutluluk ve kurtuluşa bir geçiştir. Allah'tan yüz çevirmiş olanlar içinse, kesin bir yıkım ve felaketin başlangıcıdır.

Öyleyse siz, dünyada tek bir iyi işi bile yapma imkanınızın kalmayacağı ölüm anına ulaşmadan evvel gücünüzün yettiğinin en fazlasıyla ahiretiniz için çaba göstermeyi unutmayın.

"Sizden birinize ölüm gelip de: "Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen ben de böylece sadaka versem ve salihlerden olsam" demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak edin. Oysa Allah, kendi eceli gelmiş bulunan hiçbir kimseyi kesinlikle ertelemez. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır".
(Münafıkun Suresi 10-11)

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

Şükretmek

Şükretmek, verilen her türlü nimetten ötürü, dille ve kalple Allah'a olan minnet ve teşekkürü ifade etmek ve bu nimetleri Kuran'da belirtildiği şekilde kullanarak hakkını vermek demektir.

Kalben ve dille olmasının yanı sıra şükrün fiilen yapılması da çok önemlidir. Bu da, verilen nimeti Allah yolunda, Allah'ın rızasının en fazla olduğu yönde değerlendirmekle olur. İnsan mal, mülk, zenginlik, makam, mevki, itibar, zeka, sağlık, kuvvet gibi nimetleri Allah yolunda, Allah'ın emrettiği biçimde kullanmazsa verilen nimetin şükrünü hakkıyla yapamamış olur. Bu yüzden, şükretmek Rabbimizin Kuran'ın pek çok ayetinde tekrarladığı ve müminlerin çok titizlikle yapmaları gereken bir ibadettir:

"Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin."
(Nahl Suresi, 114)

Şükretmekle mümin, Allah'ın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanır, O'na daha fazla yakınlaşır. Nimetlere hangi vesilelerle ulaşırsa ulaşsın, sahip olduğu her şeyi yalnızca Allah'tan bilir ve şirkten uzaklaşır. Bu şekilde, verilen nimetin maddi lezzetinden kat kat daha fazla olan manevi bir lezzeti tadar. Verilen bu nimetler vesilesiyle Allah'ı yüceltir.

Ancak, insanın apaçık düşmanı olan şeytan, insanların nankörlük etmelerini sağlamak, Allah'a şükretmelerini engellemek için çaba harcar. Allah Kuran'da şeytanın bu çabasına şöyle dikkat çekilmektedir: "Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın" (Araf Suresi, 17)

Şeytanın bu çabasını boşa çıkarmak ve nankörlerden olmamak için çok dikkatli olmak, Allah'ın sayısız nimetine karşı şükretmek gerekir.)

GERİ