|
Sabır
mı Tahammül mü?
Sabır ve tahammül
kavramlarını pek çok insan aynı anlamda kullanır. Belki de şu anda
siz de ikisinin arasındaki farkı düşünmeye başladınız. Okuyacağınız
bu yazıda size ikisinin birbirinden farklı kavramlar olduğunu Kuran
ışığında anlatacağız.
Kuran'da Sabır
Toplumun büyük bir
kesimi sabrın gerçek anlamını, gerçekten sabırlı bir insanın nasıl
davranması gerektiğini, bu özelliğin Allah katındaki önemini bilmez.
Bu kimseler arasında sabır, daha çok insanın hayatı boyunca karşılaştığı
zorluk ve sıkıntılara göğüs germesi, bunlara katlanması ve tahammül
etmesi olarak algılanır. Bu anlayış içerisinde sabrın, "bir
yere kadar dayanma gücü" olduğuna inanılır ve bu doğrultuda
"sabrın zaman zaman taşması", "sabrın tükenmesi"
gibi tavır bozuklukları da son derece normal karşılanır. Dahası
bu çarpık anlayışa göre, sonunda somut bir çıkar elde edilemeyecek
bir konuda sabır göstermek de son derece yersizdir. Çünkü böyle
bir durumda bu kimselerin kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak
bir konu için sıkıntıya katlanmış ve boş yere sabır göstermiş olduklarına
inanılır.
Oysa Kuran'da öğretilen gerçek sabır bu tahammül anlayışından çok
farklıdır. Öncelikle inananlar, sabrı Allah'ın bir emri olarak yaşarlar
ve bu nedenle de hiçbir zaman onların sabırlarında tükenme ya da
taşma gibi bir durum söz konusu olmaz. Hayatlarının sonuna kadar
bu ibadeti şevk ve heyecan ile yerine getirirler. Bunun yanında
onlar yalnızca Allah için sabrettiklerinden dolayı sabırlarının
karşılığında mutlaka somut bir menfaat beklentisi içerisine girmezler.
Gösterdikleri üstün ahlak neticesinde Rabbimizin rızasını kazanacaklarını
bilmek, onlar için alabilecekleri tüm karşılıkların en güzelidir.
Dahası Kuran'da tavsiye edilen sabır sadece zorluk ve sıkıntılar
karşısında yaşanan bir ahlak özelliği de değildir.
Gerçek sabır şartlar
her ne olursa olsun, Kuran'ın tüm ayetlerini eksiksizce uygulamada,
Allah'ın sakınmayı emrettiği tüm tavırlardan titizlikle sakınmada
ve Kuran ahlakını bir ömür süresince hiçbir yılgınlığa kapılmadan
yaşamakta kararlılık göstermektir.
Allah bir ayette "... sürekli olan 'salih davranışlar' ise,
Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından
da daha hayırlıdır." (Kehf Suresi, 46) buyurarak
sebat gösterilerek sürdürülen salih davranışlar"ın makbul olduğunu
hatırlatmış ve tüm kullarının sabretmesini istemiştir.
Kimler Sabreder?
Sabrın gerçek anlamını
bilen ve bu ahlak özelliğini Allah'ın beğeneceği şekilde yaşayan
tek topluluk müminlerdir. Çünkü onlar, Kuran'ı rehber edinmişlerdir.
Kuran ise sabrın gerçek manasını, Allah katında nasıl bir sabrın
makbul olduğunu açıklayan tek kaynaktır. İşte bu nedenle de Allah'ın
ayette emrettiği gibi "güzel bir sabırla sabreden"ler
sadece Kuran'a tabi olan müminlerdir. Müminlerin gösterdiği bu sabrın
kaynağı ise onların "Allah'a olan samimi imanları ve teslimiyetleri"dir.
Müminlerin Sabrı Nasıl Olur?
Kuran'a dayalı olmayan
sabır anlayışında insanlar sabrı tutarlı ve dengeli bir ahlak özelliği
olarak yaşayamazlar. Bir gün sabır gösterdikleri bir olaya bir başka
gün tahammülsüzlük gösterebilirler. Müminler ise sabrı Allah'ın
bir emri ve dinin bir gereği olarak yaşadıkları için hiçbir zaman
bu özelliklerinden taviz vermezler.
Kuran ahlakını yaşamayan kimseler belirli bir süre sabır gösterdikten
sonra bunun sonucunda mutlaka bir karşılık almayı ya da çıkar elde
etmeyi umarlar. Böyle bir durum söz konusu olmadığında ise kendi
ifadeleriyle "sabırları tükenir". Çünkü onlar sadece dünyevi
menfaatler için sabrederler. Müminler ise yalnızca Allah'ın rızasını
gözeterek sabır gösterirler. Müminler gönül rızasıyla, severek ve
isteyerek sabrederler. Müminler sadece zorluklar karşısında değil
aynı zamanda Kuran'ın tüm hükümlerini eksiksiz olarak yerine getirme
ve her koşulda en mükemmel ahlakı gösterme konusunda da büyük bir
sabır gösterirler. Onların bu ahlakı hayatlarının her anında gösterebilmelerinin
bir sebebi de, bunu gönül rızasıyla ve şevkle yaşıyor olmalarıdır.
" ... sürekli olan 'salih davranışlar' ise, Rabbinin katında
sevap bakımından daha hayırlıdır, umut etmek bakımından da daha
hayırlıdır."
(Kehf Suresi, 46)
KURAN MUCİZELERİ
Işık ve Karanlık
Bilindiği gibi etrafta
ışık kaynağı olmadığında, bir insanın çevresindekileri çıplak gözle
görmesi mümkün değildir. Ancak bizim görebildiğimiz ışık, ışık yayan
enerjinin çok küçük bir bölümüdür. İnsanın göremediği, fakat ışık
yayan başka enerji çeşitleri de mevcuttur: Kızılötesi, ultraviyole,
X ışınları ve radyo dalgaları gibi. Ve insan ışığın bu dalga boyları
karşısında kör konumundadır.
Kuran'da yüce Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
"Hamd, gökleri
ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı (nuru) kılan Allah'adır..."
(Enam Suresi, 1)
Kuran'da "karanlık" kelimesinin her defasında "karanlıklar"
olarak ifade edilmesi de bu bakımdan dikkat çekicidir. Arapçada
"zulumat" olarak ifade edilen "karanlıklar"
kelimesi, Kuran'da 23 ayette çoğul biçimde kullanılmıştır. Tekil
olarak ise hiç kullanılmamıştır. Kuran'da karanlık kelimesinin bu
kullanımı bizim görebildiğimiz ışık aralığının dışında da, farklı
ışık çeşitleri olabileceğine dikkat çekmektedir.
Buradaki çoğul ifadenin sebebini bilim adamları yakın tarihlerde
keşfetmişlerdir. Dalga boyları, elektromanyetik ışınım olarak bilinen
enerjinin farklı şekilleridir. Elektromanyetik ışınımın tüm farklı
şekilleri, uzayda enerji dalgaları şeklinde hareket ederler. Bu,
bir gölün üzerine atılan taşların oluşturduğu dalgalara benzetilebilir.
Ve nasıl, bir göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, elektromanyetik
ışınımın da farklı dalga boyları olur.
Evrendeki yıldızların ve diğer ışık kaynaklarının hepsi aynı türde
ışın yaymazlar. Bu farklı ışınlar, dalga boyuna göre sınıflandırılır.
Farklı dalga boylarının oluşturduğu yelpaze ise çok geniştir. En
küçük dalga boyuna sahip olan gama ışınları ile, en büyük dalga
boyuna sahip olan radyo dalgaları arasında 1025'lik (milyar kere
milyar kere milyarlık) bir fark vardır. Güneş'in yaydığı ışınların
tamamına yakını, bu 1025'lik yelpazenin tek bir birimine sıkıştırılmıştır.
Bu sayının büyüklüğünü
daha iyi kavramak için şöyle bir karşılaştırma yapmak yerinde olur.
Eğer 1025 sayısını saymak istersek, gece gündüz hiç durmadan saymamız
ve bu işi Dünya'nın yaşından 100 milyon kez daha uzun bir zaman
boyunca sürdürmemiz gerekirdi. Evrendeki farklı dalga boyları, işte
bu kadar geniş bir yelpaze içine dağılmıştır. Güneş'ten yayılan
farklı dalga boyları ise, %70'i 0.3 mikronla 1.50 mikron arasındaki
daracık bir sınırın içindedir. Bu aralıkta üç tür ışık vardır: Görülebilir
ışık, yakın kızılötesi ışınlar ve yakın morötesi ışınlar. "Görülebilir
ışık" olarak adlandırılan bu ışınlar, elektromanyetik yelpazenin
1025'te 1'inden bile daha az bir aralıkta olmalarına rağmen, güneş
ışınlarının toplam %41'ini oluşturur.
Görüldüğü gibi gözlerimizin görebildiği elektromanyetik dalgalar,
ışık tayfının çok küçük bir bölümünü meydana getirir. Diğer kısımlar
ise insan için geniş karanlıkları ifade eder ve bu sınırın dışındaki
dalga boyları insanın kör olduğu alanlarıdır.
Ateş Olmayan Yanma
"Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde
çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir;
sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait
olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki)
neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne
nurdur..."
(Nur Suresi, 35)
Nur Suresi'ndeki bu ayette ışık veren ve yıldıza benzeyen bir nesneden
bahsedilmektedir. Ayette ki bu nesnenin yakıtının doğuya veya batıya
ait olmaması ise, bu cismin fiziksel boyutta bulunmadığına bir işaret
olabilir. Yakıtın kaynağının enerji boyutunda olduğu düşünülürse,
ayette tarif edilen yakıtın elektrik enerjisine, ışık veren cismin
de elektrik ampulüne işaret ediyor olması muhtemeldir.
Ampul ayetteki tariflere son derece mutabık olan, cam içinde, yıldız
gibi parlayan ve ışık saçan bir cisimdir. Ampul, kandil, gaz lambası
benzeri aydınlatıcılar gibi yağla yakılmamaktadır ve ampulde ayetteki
tariflere uygun olarak ateş olmadan bir yanma gerçekleşir. Ampulün
içindeki ısıya dayanıklı tungsten telinin atomları arasındaki titreşim
sonucu, 2.000 0C'nin üzerinde ısı oluşur. Ancak bu yüksek ısıya
rağmen, ampulün içinde oksijen bulunmadığı için ayetteki tariflere
mutabık olarak yanma gerçekleşmez. Ayrıca ampulün ortasında parlayan
tel de parlak bir yıldızın uzaktan görünümüne çok benzemektedir.
Bu konuyla ilgili bir diğer izah da yıldızlardaki nükleer reaksiyonlar
sonucu ortaya çıkan ışık olarak düşünülebilir. Yıldızlar, nükleer
reaksiyonlardan kaynaklanan çok büyük miktarlarda ısı, ışık yayan,
son derece sıcak, parlak, döner gaz kütleleridir. Yeni oluşan büyük
yıldızlar çoğunlukla kendi çekim kuvvetleriyle büzülmeye başlarlar.
Bunun sonucunda merkezleri daha yoğun ve daha sıcak olur. Yıldızın
merkezindeki madde yeterince ısındığında -en az 7.000.000 Kelvin
olduğunda- ise nükleer reaksiyonlar başlar. Bir yıldızın içinde
gerçekleşen olay, hidrojenin dev bir enerji ile (füzyonla) helyuma
dönüşmesidir. Yıldızlarda kütlenin büyüklüğünden kaynaklanan çekim
kuvveti, 4 hidrojen atomunu 1 helyum atomu oluşturmak üzere kaynaştırmaktadır.
Bu esnada açığa çıkan enerji, kütlenin yüzeyinden ışık ve ısı halinde
dışarı yayılır ve bu reaksiyonlar yıldızın kütlesindeki tüm helyum
tükenene kadar devam eder.
Ancak yıldızlardaki reaksiyonlarda oksijen kullanılmadığı için,
yanan odunda olduğu gibi sıradan bir yanma gerçekleşmez. Yıldızlarda
dev alevler şeklinde görünen yanma da, gerçekte ateşten kaynaklanmaz.
Nitekim ayette de bu tür bir yanma şekline işaret ediliyor olabilir.
KAVİMLERİN
HELAKI
Kıyamet Saatini Yalnızca Allah Bilir
Tarih boyunca pek
çok insan dağların heybetli yapılarını, yıldızların ve Güneş'in
büyüklüklerini kendi ilkel anlayışlarına göre yorumlamış; evrenin
sonsuza kadar var olacağını zannetmişlerdir. Bu inanış çok tanrılı
ve maddeci Yunan felsefelerinin, Sümer ve Mısır dinlerinin bel kemiğini
oluşturmuştur. Böyle bir inanca sahip insanlar büyük bir yanılgı
içindedirler. Allah'ın Kuran'da verdiği haberlerden biri evrenin
yaratıldığı ve bir sonunun olduğu gerçeğidir. Tüm insanlar ve canlılar
gibi evrenin de bir ölümü vardır. Milyarlarca senedir işleyen kusursuz
düzen herşeyi yaratan Rabbimizin eseridir ve bu düzen O'nun emriyle
ve O'nun belirlediği bir zamanda görkemli bir şekilde son bulacaktır.
Kainatın, mikroorganizmalardan insanlara kadar içindeki tüm canlılar,
yıldızlar ve galaksilerle birlikte ortadan kaldırılacağı zaman ayetlerde
"saat" olarak ifade edilir. Bu "saat" herhangi
bir saat değildir; Kuran'da "kıyamet vakti" anlamında
kullanılan belirli ve özel bir saattir.Kuran'da "kıyamet saati"nin
geleceği haberinin yanı sıra, o zaman yaşanacak olaylar da tüm aşamalarıyla
ayrıntılı olarak tasvir edilmiştir: "Gök yarılıp-parçalandığı
zaman", "Denizler tutuşturulduğu zaman", "Dağlar
kökünden sökülüp savrulduğu zaman", "Güneş köreltildiği
zaman"… İnsanların bu dehşet verici felaket karşısındaki korkuları,
panikleri ve şaşkınlıkları da ayetlerde detaylı olarak anlatılmış,
kaçacak veya saklanacak herhangi bir yer bulamayacakları vurgulanmıştır.
Bunlardan çıkaracağımız sonuç, hiç şüphesiz kıyametin kainatın tarihinde
benzeri yaşanmayan çok büyük bir felaket olacağıdır. Kıyamet günü
hakkındaki detaylı çalışmalarımız "Kıyamet Günü" ve "Ölüm
Kıyamet Cehennem" adlı kitaplarımızda bulunmaktadır. Öncelikle
şunu belirtmeliyiz ki kainatı bekleyen kaçınılmaz sonun, her dönemde
merak uyandıran bir konu olduğu ayetlerden anlaşılmaktadır. Ayetlerde
Allah, insanların Peygamberimiz (sav)'e kıyamet saatinin ne zaman
geleceğini sorduklarını şöyle bildirmektedir:
"Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini)
sorarlar."
(Araf Suresi, 187)
"O ne zaman demir atacak?" diye sana kıyamet-saatini
soruyorlar."
(Naziat Suresi, 42)
Peygamberimiz (sav)'e bu soruya "Onun ilmi yalnızca Rabbimin
katındadır." (Araf Suresi, 187) şeklinde cevap vermesini
Allah emretmiş, Rabbimiz böylece kıyametin zamanını sadece Kendisinin
bildiğini bize haber vermiştir. Bu ayetten, kıyametin ne zaman gerçekleşeceğinin
bilgisinin insanlardan saklandığı anlaşılmaktadır.
Kuşkusuz sonsuz ilim sahibi olan Rabbimizin kıyamet saatini gizli
tutmasının pek çok hikmetleri vardır. Örneğin böylece her yüzyılda
yaşayan insanların Allah'ın ayette haber verdiği üzere, "...kıyamet-saatinden
içleri titremekte olanlar" (Enbiya Suresi, 49) gibi
hareket etmeleri istenmektedir. Yine insanların, kıyamet gününün
azabı ve dehşeti apansız gelmeden önce, Allah'ın azametini ve sınırsız
kudretini düşünmeleri ve O'nun dışında sığınılacak bir yer olmadığını
anlamaları istenmektedir. Eğer kainatın ölüm vakti tam olarak bilinseydi,
bu dönemden önce yaşayanlar kıyameti derin bir şekilde düşünme gereği
hissetmeyecekler, ayetlerde tasvir edilen kıyamet olaylarına duyarsız
yaklaşacaklardı.
Ancak belirtmek gerekir ki, kıyamet saati hakkında bilgi veren birçok
ayet bulunmaktadır. Konuyla ilgili diğer ayetleri incelediğimizde
önemli bir gerçekle karşılaşırız. Kuran'da kıyamet için bir tarih
açıklanmaz, fakat kıyamet öncesinde ortaya çıkacak alametler haber
verilir. Bir başka ayette kıyametin birçok işaretinin bulunduğunu
Allah bizlere şöyle bildirir:
"Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden
başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat
kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar?"
(Muhammed Suresi, 18)
Bu ayette, öncelikle, geleceği bildirilen kıyametin alametlerinin
Kuran'da yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu "büyük haber"in
işaretlerini anlamak için yapmamız gereken ayetler üzerinde düşünmektir.
Aksi takdirde, ayette bildirildiği gibi, kıyamet anı geldikten sonra
düşünmenin bir faydası olmayacaktır.
Peygamberimiz (sav)'in günümüze ulaşan sözlerinin, yani hadislerinin
bir bölümü kıyamet alametleri hakkındadır. Peygamberimiz (sav) hadislerinde
hem kıyamet işaretlerini haber vermiş, hem de kıyametin hemen öncesindeki
dönem ile ilgili detaylı açıklamalarda bulunmuştur. Kıyamet alametlerinin
ortaya çıkacağı bu devir İslami kaynaklarda "Ahir Zaman"
(Son Zaman) şeklinde isimlendirilmiştir. Ahir Zaman ve kıyamet alametleri
konuları İslam tarihi boyunca oldukça dikkat çekmiş, İslam alimlerinin
ve araştırmacıların eserlerine sık sık konu olmuştur.
Tüm bilgiler biraraya
getirildiğinde ortaya önemli bir sonuç çıkmaktadır. Ayet ve hadisler
Ahir Zaman'ın iki safhalı olduğunu göstermektedir. Birinci devre
dünyanın maddi ve manevi sorunlarla dolu olduğu bir dönem; bunun
ardından gelecek ikinci devre ise "Altınçağ" olarak adlandırılan,
Kuran ahlakının ve her alanda üstün bir refahın yaşanacağı bir çağdır.
Dünyanın, Altınçağ'ın sona ermesiyle birlikte çok hızlı bir sosyal
çöküş içine girmesiyle de kıyamet saatinin gelişi beklenmektedir.
Kıyamet alametlerinin birbiri ardınca, birebir tasvir edildiği şekilde,
içinde yaşadığımız çağda ortaya çıkmaktadır. On dört asır öncesinden
bildirilen alametlerin çıkışı, inananların Allah'a olan iman ve
bağlılıklarını artıran son derece büyük olaylardır.
Özellikle belirtmek istediğimiz önemli bir husus da şudur ki, herşeyin
en doğrusunu Allah bilir. Her konuda olduğu gibi kıyamet hakkında
da O'nun bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Dağıstan
Tarihte özgürlük
mücadelesinin en yoğun yaşandığı toprak parçalarından biri olan
Dağıstan'ın günümüzdeki stratejik önemi, başta Rusya ve ABD olmak
üzere birçok ülkenin ilgisini çekiyor. SSCB'nin dağılmasının ardından
tam bağımsızlık mücadelesi veren Dağıstan, çoğunluğu Müslüman, 20'den
fazla etnik unsurun barış içinde yaşadığı bir ülke olma yolunda...
Dağlar Ülkesi anlamına gelen Dağıstan'ın tarih sahnesine çıkışının
MÖ 6. yüzyıla kadar dayandığı bilinmektedir. Tarihçiler tarafından
o dönemde Albanya denilen toprakların içinde olduğu tahmin edilen
Dağıstan, Albanya'nın yıkılmasının ardından birçok devletin işgaline
uğradı. Tarih boyunca birbirinden farklı dinlerin ve etnik unsurun
huzur içinde yaşadığı Dağıstan topraklarında 4. yüzyılda Hıristiyanlık
yaygın din haline geldi.
Bölgedeki Türk Varlığı
10. yüzyılda Hazarlarla
birlikte başlayan Türklerin bölgedeki faaliyetleri, 11. yüzyıla
kadar devam etti. Bu dönemde ülkenin büyük bir bölümü Büyük Selçuklular'ın
eline geçmiş, ancak Büyük Selçuklu Devleti'nin ömrünün kısa sürmesiyle
birlikte bu hakimiyet de sona ermişti.
10. ve 11. yüzyılda Karadeniz'in kuzeyinde hüküm süren Kumanlar
(Kıpçaklar), Dağıstan'a kadar sokularak Türklerin bölgeye yerleşmelerini
sağladılar. Daha sonra sırasıyla İlhanlılar, Altınordu Hanlığı,
Timurlar, Şirvanşahlar ve Safeviler Dağıstan'a hakim oldular.
Ancak bölgedeki Türk izi gerçek anlamda Osmanlı İmparatorluğu döneminde
gerçekleşti. Osmanlı İmparatorluğu'nun Kafkaslar'ı fethetmesi Dağıstan
ve Kuzey Kafkasya'daki küçüklü büyüklü devletlerin bağlılık mektuplarıyla
gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Dağıstan'ı da içine alan kuzey Kafkasya'nın
Osmanlılar tarafından fethinde kan dökülmemiştir. Bu dönemde Kuzey
Kafkasya ve özellikle Dağıstan Osmanlı İmparatorluğu için büyük
önem arzetmiştir. Bu sebepten dolayı Osmanlılar, bölgedeki kesin
hakimiyeti elde edebilmek için Dağıstan'dan bağlılık mektubu istemiştir.
Osmanlı'nın bölgedeki hakimiyeti 28 yıl sürmüş olmasına karşın ilişkiler
uzun bir süre devam etmiştir. Günümüzde Kafkaslar'da ve özellikle
Dağıstan'da Osmanlı'nın izleri hala dimdik ayakta dururken, o dönemde
bölgeye yerleşmiş olan Türklerin torunları Türk'ün üstün ahlak ve
kültürünü bölgede gururla temsil etmektedirler.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Doğadaki Dokuma Ustaları
Canlılarda var olan
pek çok özellik evrimcilerin tesadüf iddialarının ne kadar akıl
ve mantık dışı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Dokumacı kuşları yeşil ve taze yapraklardan ince uzun şeritler keser.
Sistemli hareketlerle, bulduğu çatallı dallarda birbirine geçmiş
örgülerden oluşan sapasağlam yuvalar kurar. Bütün bunları yapan
bir canlı için "bunları tesadüfen öğrenmiştir" demek elbette
ki mümkün değildir.
Canlılarda var olan pek çok özellik evrimcilerin tesadüf iddialarının
ne kadar akıl ve mantık dışı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Örneğin dokumacı kuş ilk iş olarak kullanacağı malzemeyi toplar.
Ya yeşil ve taze yapraklardan kendine ince uzun şeritler keser ya
da yaprakların orta damarlarını kullanır. Özellikle taze yaprakları
seçmesinin ise elbete ki bir nedeni vardır. Kuru yapraklardan alacağı
malzemeyi kontrol edebilmesi ve bunları dokumada kullanması çok
zordur, ancak taze yaprak lifleri ile bu işlemler çok kolay gerçekleşir.
Kuş öncelikle çatallı bir dala, bir yapraktan kopardığı uzun bir
lifin ucunu sararak işe başlar. Bir ayağı ile lifin ucunu dalın
üzerinde tutarken, diğer ucunu gagasıyla idare eder. Liflerin düşmelerini
engellemek için onları düğüm atarak birbirlerine bağlar. İlk olarak
bir çember oluşturur; bu yuvasının girişidir. Daha sonra ise gagasını
mekik gibi kullanarak yaprak liflerini diğer liflerin üzerinden
ve altından sırayla geçirir. Dokuma işlemi sırasında her lifin ne
kadar çekilmesi gerektiğini de hesaplayabilmelidir. Çünkü eğer dokuması
gevşek olursa yuva hemen çöker. Ayrıca yuvanın son halini zihninde
canlandırabilmelidir ki, duvarların ne zaman kavisleneceğine veya
dışarı doğru çıkıntı verileceğine karar versin.
Girişi dokuduktan
sonra yuvanın duvarlarını dokumaya başlar. Bunun için baş aşağı
durur ve içeriden çalışmaya devam eder. Gagasıyla bir lifi diğerinin
altına sokar ve sonra hassas bir şekilde dışarıda kalan ucunu tutar
ve sıkıca çeker. Böylece son derece muntazam bir dokuma oluşturur.
Görüldüğü gibi, dokumacı kuş yuvasını yaparken hep birkaç aşama
sonrasını hesaplayarak hareket etmektedir. Önce yuvası için en uygun
malzemeyi toplar, yuvayı dokumaya rastgele bir yerden başlamaz.
Önce girişi oluşturur ve oradan duvarlara devam eder. Dokumacı kuşların
bu becerilere, tesadüfen, bilinçsizce sahip olduklarını iddia etmek
elbette ki imkansızdır. Bu kuşların, kendi başlarına, bu derece
karmaşık yapılara sahip yuvalar inşa etmeleri tesadüflerle açıklanamaz.
Dokumacı kuşların da diğer tüm canlılar gibi Allah'ın ilhamı ile
hareket ettikleri, akıl ve vicdan sahibi her insanın kolaylıkla
görebileceği apaçık bir gerçektir. Bir Kuran ayetinde Allah şöyle
bildirir:
"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır." (Casiye
Suresi, 4)
İMAN EDEN BİLİM ADAMLARI
Isaac Newton (1642-1727)
Tüm zamanların en
büyük bilim adamı olarak kabul edilen Newton, hem matematikçi hem
de fizikçiydi. Newton'un bilime yaptığı büyük hizmet; yer çekimi
kanununun keşfidir. Newton'un hareket yasaları, 400 yıldır en basit
mühendislik hesaplarından, en karmaşık teknolojik projelere kadar
aynen uygulanmaktadır. Newton'un sadece çekim konusunda değil, mekanik
ve optik gibi temel konularda da çok önemli buluşları olmuştur.
Işığın 7 rengini keşfeden Newton, böylece optik adı verilen yepyeni
bir bilim dalının da temelini atmıştır.
Newton, bilimsel araştırmalarını
yapma gayretinin ardındaki sebebi Principia Mathematica adlı eserinde
şu sözlerle ifade etmiştir:
Bizler Allah'a muhtaç, aciz kullar olarak, kendi aklımıza göre Allah'ın
aklının büyüklüğünü ve yüceliğini görmeli ve O'na teslim olmalıyız.
Allah sonsuz ve mutlaktır; gücü sınırsızdır ve herşeyden haberdar
olandır; varlığı sonsuzluğa dayanır; herşeyi yönetir, yapılan ve
yapılacak olan herşeyi bilir. O sonsuz ve sınırsızdır; ... Daimidir
ve vardır; Varlığı daimidir, her yerde mevcuttur; her zaman ve her
yerde var olmasıyla O, tüm zamanı ve aralıklarını yaratır.
Uçuş Teknolojisi
Günümüzde en gelişmiş
teknolojileri kullanan bilim adamlarının bile sineklerin uçuş tekniklerini
tam olarak açıklayamamaları, yaratılışın apaçık delillerinden biridir.
Allah, düşünebilen insanlar için bir sinekte aklının ve ilminin
benzersizliğini bize göstermektedir.
Kuşlar uçarken içinde bulundukları şartlara göre kanatlarını en
iyi biçimde kullanırlar. Sıcaklık ve rüzgar gibi değişkenlere göre
gerekli değişiklikleri otomatik olarak yapacak bir şekilde yaratılmış
oldukları için de en iyi uçucu olarak kabul edilirler. Şu anda uçak
teknolojisine yön veren firmalar, kuşların bu yaratılış özelliklerinden
faydalanarak projeler yapmaktadırlar.
Kuşların uçuş şekilleri ve kanat yapıları bir tasarım harikasıdır.
Kuşlardaki bu eşsiz tasarım yıllardan beri uçak mühendislerinin
ilham kaynağı olmuştur. Allah bu canlıları uçmaya en elverişli sistemlerle
donatmıştır. Allah Kuran'da bu canlılara şu şekilde dikkat çekmiştir:
"Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları
görmüyorlar mı? Onları Rahman (olan Allah)'tan başkası (boşlukta)
tutmuyor. Şüphesiz O, herşeyi hakkıyla görendir."
(Mülk Suresi, 19)
Bir uçak uçarken kanadının ucunda basınç farklılıklarından dolayı
büyük burgaçlar (kanatların ucunda oluşan burgu şeklindeki hava
akımları) oluşabilir. Bu tip burgaçlar, uçuş esnasında uçakta olumsuz
etkiler oluşturur. Havacılık araştırmaları için yapılan incelemelerde,
akbabaların uçarken teleklerini (kanatlarının uçlarında yer alan
büyük tüyleri) bir elin parmakları gibi açtıkları tespit edilmiştir.
Bu gözlemin sonucunda araştırmacılar, akbabanın kanat uçlarını örnek
alarak küçük metal kanatçıklar yapmayı ve bunları uçaklarda denemeyi
düşünmüşlerdir. Bu kanatçıklar sayesinde bir dizi küçük burgaç oluşturularak,
bunların daha önceki büyük burgaçların yerlerini alması sağlanıp,
burgaçların uçak üzerindeki zararlı etkisini azaltmayı planlamışlardır.
Kuşlardan başka böceklerin uçma şekilleri de bir tasarım harikasıdır.
Bir böcek uçarken saniyede ortalama birkaç yüz defa kanat çırpar.
Hatta kanatlarını saniyede 600 defa çırpan böcekler bile vardır.
Bir saniyede bu kadar hareketin olağanüstü bir hassaslıkta yapılması,
bu tasarımın teknolojik olarak taklit edilmesini imkansız kılmaktadır.
Birçok bilim adamı, yıllardır böceklerin kanat çırpma hareketlerinin
ayrıntılarını ortaya koymak için çeşitli deneyler yapmaktadırlar.
Meyve sinekleri üzerinde yapılan bu deneyler sırasında, sinek kanatlarının
-basit menteşelerle tutturulmuş gibi- düz hareketler yapmadığını,
aksine son derece kompleks aerodinamik tekniklerden yararlandığı
tespit edilmiştir. Ayrıca her kanat çırpmada kanatların yönü değişmektedir:
Aşağı hareket eden kanatta üst kısım yukarı bakarken, yukarı harekette
kanat döner ve bu kez kanadın alt kısmı yukarı bakar. Bu kompleks
uçuş tekniğini analiz etmek isteyen bilim adamları ise, uçak kanatları
için kullanılan "klasik aerodinamiğin" yetersiz olduğunu
ifade etmektedirler. Ayrıca sineklerde, kanatların yanı sıra sahip
oldukları keskin gözler, denge için kullandıkları ufak arka kanatlar
ve kanatların zamanlamasını ayarlayan alıcılar gibi daha pek çok
detay da tasarımlarındaki mükemmelliği artırmaktadır.
Günümüzde en gelişmiş teknolojileri kullanan bilim adamlarının bile
sineklerin uçuş tekniklerini tam olarak açıklayamamaları, yaratılışın
apaçık delillerinden biridir. Allah, düşünebilen insanlar için bir
sinekte aklının ve ilminin benzersizliğini bize göstermektedir.
Bu gerçeği Allah Kuran'da şöyle bildirmiştir:
"Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin.
Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için
bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar.
Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar.
İsteyen de güçsüz, istenen de."
(Hac Suresi, 73)
"Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim
etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi
emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu
Allah, işitendir, görendir."
(Nisa Suresi, 48)
KURAN BİLGİSİ
Dua Nimeti
Sizi yaratmış, bu
dünyaya yerleştirmiş, akıl ve beden sahibi kılmış olan Allah'a acaba
gerektiği kadar yakın mısınız? O'na en son ne zaman dua ettiniz?
Allah'a sadece birtakım sıkıntı ve belalarla karşılaşınca mı yalvarıyorsunuz?
Yoksa O'nu sürekli anıyor musunuz? Dua ettiğinizde O'nun size çok
yakın olduğunu, sizin fısıltıyla söylediğiniz veya içinizden geçirdiğiniz
her sözü işittiğinin bilincinde misiniz? O'nun tüm insanların ve
herşeyin Rabbi olduğunu, hayattaki en büyük dostunuzun ve tek dayanağınızın
Allah olduğunu, herşeyi öncelikle Rabbimizden dilemeniz gerektiğini
düşünüyor musunuz?
Duanın önemi Kuran'da, "... Sizin duanız olmasaydı Rabbim
size değer verir miydi?" (Furkan Suresi, 77) ayetiyle
haber verilir. Allah'a dua etmekte, O'na yakınlaşmakta bir sınır
yoktur.
Dua, Allah ile insanlar arasındaki bir bağlantı yoludur. Allah ile
bağlantı kurma ihtiyacı ise insanın fıtratında yani yaratılışında
vardır. Müminler için dua etmek, hayatlarının ayrılmaz ve çok doğal
bir parçasıyken, birçokları için dua ancak büyük zorluklar altına
girince, hayati tehlikelerle karşı karşıya kalınca hatırlanacak
bir ibadettir. Elbette ki son söylediğimiz dua biçimini Allah makbul
karşılamayabilir. Asıl hayırlı olan hem rahatlıkta, hem de zorlukta
Allah'tan yardım istemektir.
Allah inancı olan her insanın şöyle ya da böyle dua ettiği bir gerçektir.
Ancak insanların oldukça büyük bir kısmı duayı, sadece darlık ve
sıkıntı anında elden gelen tüm ihtimaller denendikten sonra Allah'ı
hatırlamak şeklinde anlamaktadırlar. Bu insanlar üzerlerindeki sıkıntı
geçince bir sonraki darlık ve sıkıntı anına kadar Allah'ı unutur
ve ondan bir şey talep etmeyi akıllarının ucundan dahi geçirmezler.
İnsanların başka bir bölümü içinse dua, küçük yaşlardan itibaren
ailenin yaşlı bir ferdi tarafından öğretilen anlaşılmaz bazı sözlerdir.
İnsanların bu tür dualarında önceden ezberlenmiş olan dua kalıpları
tekrarlanır, durur.
Oysa Allah'ın Kuran
aracılığıyla insanlara duyurduğu dua şekli çok farklıdır.
Kuran'a göre dua etmek, Allah'a ulaşabilmenin en kolay yoludur.
Allah, insana şah damarından daha yakın olan, herşeyi bilen, işitendir...
İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah'tan gizli kalmaz.
O halde samimi olarak Allah'tan bir istekte bulunmak için insanın
sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah'a ulaşmak bu denli
kolaydır.
Dua, yaşamın geneline yayılacak başlıbaşına bir ibadettir ve beraberinde
tevekkülü de getirir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün
yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah'a dayandığını
bilmek, tüm işleri ona havale etmek ve sadece O'na dua etmek, mümin
için bir ferahlık ve güven kaynağıdır.
Kuran'da anlatılan dua anlayışının insan hayatına geçirilmesi çok
önemli bir konudur. Ne yazık ki insanların büyük bir kısmı Kuran'dan
habersiz oldukları veya Kuran'ı yeteri kadar bilmedikleri için,
belki de hayatlarında bir defa bile samimi olarak Allah'a yönelip,
Kuran'da bildirildiği gibi dua etmezler.
Allah'a tam O'nun dilediği gibi dua etmeye çalışmak ise hepimizin
görevidir. Bu hem büyük bir görev, hem de bizim ebedi hayatımızı
kurtaracak büyük bir vesiledir.
"Rabbiniz dedi ki: "Bana dua edin, size icabet edeyim.
Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme
boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir."
(Mümin Suresi, 60)
Dua, yaşamın geneline yayılacak başlıbaşına bir ibadettir ve beraberinde
tevekkülü de getirir. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor
ya da kolay her türlü durumda, tüm olaylarda, kainatın Yaratıcısı
ve Hakimi olan Allah'ı vekil edinmiş demektir.
PEYGAMBERLER TARİHİ
Resullerin Üstün Ahlakı
Allah, yazmıştır:
"Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de." Gerçekten
Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele
Suresi, 21)
Allah, tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara Kendi ilahi mesajını
iletecek resuller göndermiştir. Allah'ın Kuran'da bildirdiği gibi,
resullerin tüm davranışları, ahlaki özellikleri, müminler için örnektir.
Bu nedenle de her mümin resullerin yaşadıklarını dikkatle incelemeli
ve öğrenmelidir.
Resullerin Kuran'da anlatılan mücadeleleri de kuşkusuz tüm müminler
için aydınlatıcı ve yol göstericidir. Hz. Muhammed (sav) son nebi
ve son resuldür; Allah ondan sonra bir başka peygamber göndermeyecektir.
Kuran'da, bu konu şöyle haber verilmektedir:
"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir;
ancak o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah,
herşeyi bilendir."
(Azhap Suresi, 40)
Ancak Kuran'da haber verilen, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin
hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara
öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine
sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; 'Allah'ın
yardımı ne zaman?' diyordu..." (Bakara Suresi, 214)
hükmüne göre, resullerin yaşadıklarının benzerlerini diğer Müslümanlar
da yaşamışlardır. Bu Allah'ın ayetleriyle haber verdiği bir sünnetidir.
Peygamberimiz (sav)'e ve diğer peygamberlere düşmanlık yapanlar,
onların Allah'ın dinini yaymasına engel olmaya kalkanlar, diğer
Müslümanlara karşı da harekete geçmişlerdir. Nitekim, "Allah...
sizi sizden öncekilerin sünnetine iletmek ve tevbelerinizi kabul
etmek ister. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir"
(Nisa Suresi, 26) ayeti gereğince, Allah'ın müminler için çizdiği
kader de budur.
Bu nedenle Kuran'da Allah'ın haber verdiği resullerin mücadelelerini
dikkatli bir şekilde incelemek bu kutlu insanların ihlaslarının
ve Allah'a olan kayıtsız şartsız bağlılıklarının anlaşılmasında
müminlere büyük yarar sağlayacaktır. Nitekim Kuran'da, peygamber
kıssalarının "temiz akıl sahipleri" için ibretler taşıdığı
şöyle bildirilmektedir:
"Andolsun, onların (resullerin) kıssalarında temiz akıl
sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir
söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin
'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için
bir hidayet ve rahmettir."
(Yusuf Suresi, 111)
"Ki onlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve
onlar, ahirete kesin bilgiyle iman ederler."
(Neml Suresi, 3)
"Kim Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için verir,
Allah için vermezse imanını kemale erdirmiştir."
Hz. Muhammed (sav).
ALLAH'IN SIFATLARI
"Samed"
(Hacetlerin bitirilmesi,
ızdırapların giderilmesi için tek merci)
"Allah, Samed'dir (herşey O'na muhtaçtır, daimdir, hiçbir
şeye ihtiyacı olmayandır)."
(İhlas Suresi, 2)
Tüm evrende gerçek güç sahibi olan yalnızca Allah'tır. İnsanın karşılaştığı
her türlü sıkıntıyı, zorluğu, ihtiyacı giderebilecek olan da ancak
O'dur. İnsanlar kimi zaman kendilerini Yaratanı unutup O'ndan başka
veliler edinir gücü, onuru ve yardımı onların yanında bulmaya çalışırlar.
Oysa bu insanlar bir aldanış içindedirler çünkü yukarıda da belirttiğimiz
gibi, Allah'tan başka güç sahibi yoktur. O dilemedikçe hiç kimsenin
bir başkasına faydası veya zararı dokunamaz. Kuran'da bu gerçeğe
şöyle dikkat çekilmiştir:
"Onlar, mü'minleri bırakıp kafirleri dostlar (veliler) edinirler.
'Kuvvet ve onuru (izzeti)' onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz,
'bütün kuvvet ve onur,' Allah'ındır."
(Nisa Suresi, 139)
İnsan için her türlü sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu 'bütün kuvvet
ve onurun sahibi olan Rabbimize sığınmaktır. Çünkü O, sıkıntı ve
ihtiyaç içinde olup Kendisine yönelen samimi kullarına icabet eder
ve onların üzerindeki zorlukları, sıkıntıları kaldırır. Bunun karşılığında
insanın yapması gereken ise, bu icabeti görmek Allah'a teslim olarak
şükredici bir kul haline gelmektir. (Harun Yahya, Allah'ın İsimleri)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Kararlı Bir Müminin Tek Hedefi Allah Rızasıdır
Müminin en belirgin
özelliklerinden biri, son derece kararlı oluşudur. Hiçbir zaman
şevk ve heyecanını yitirmez. O, yalnızca Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak
amacındadır. Dolayısıyla hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez.
İnsanların kendi hakkında ne düşüneceği de önemli değildir. Tek
hedefi Allah'ın rızasıdır; tüm hayatı bu hedefe göre şekillenir.
Müminin kararlılığını Allah çeşitli şekillerde sınar. Örneğin Allah,
müminlere geçici bir süre sıkıntı verebilir, onları eğitmek için
zorluk verebilir.
Kesin bir kararlılığa sahip olan mümin, ayette haber verildiği gibi
kendisine isabet eden tüm bu zorluklara sabreder. Buna karşın kararlılık
gösterememek, ancak kalbi imanen hasta olanların yapacağı bir tavırdır.
Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
"Senden, yalnızca Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri
kuşkuya kapılıp, kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister".
(Tevbe Suresi, 45)
Zorlukların yanı sıra ele geçen iyi imkanların da insan üzerinde
gevşetici etkisi vardır. Rahatlık, çoğu kişinin heyecanını ve şevkini
söndürür. İnsana Allah'tan bir nimet geldiğinde şımarıklığa kapılması
ve Allah'tan yüz çevirmesi ayetlerde inkarcı özelliği olarak haber
verilir.
Oysa müminler için böyle bir şey de söz konusu değildir. Ellerine
ne kadar iyi imkanlar geçerse geçsin (lüks, ihtişam, para, iktidar
gibi), bu onların kararlılıklarını bozup gevşek bir yapıya bürünmelerine
sebep olmaz. Çünkü mümin tüm bunların Allah'tan gelen birer nimet
olduğunun ve Allah'ın dilerse bunları geri alabileceğinin farkındadır.
Bu nedenle asla şımarıklığa kapılmaz. Ciddi bir çaba göstermek,
gevşeklik göstermemek, aşırılıklardan ve taşkınlıklardan kaçınmak
müminlerin kararlılık ve istikrarının göstergelerindendir.
Sakın Unutmayın
Her An Ölebileceğinizi Unutmayın-1
Çevrenize bir bakın;
gördüğünüz tüm insanlar, arkadaşlarınız, akrabalarınız kısaca dünya
üzerinde var olan her insan, daha önce yaşamış milyarlarca insan
gibi mutlaka öleceklerdir. Allah bu gerçeği, "Her nefis
ölümü tadıcıdır…" (Enbiya Suresi, 35) ayetiyle bildirmiştir.
Bu kaçınılmaz gerçeği unutmak insanın düşebileceği en büyük gaflettir.
Oysa ölümü uzaklaştırmaya asla güç yetiremeyecek olan insan, bilemeyeceği
bir zamanda ve yerde ve herhangi bir nedenle mutlaka ölecektir.
Unutmayın; ne genç ne yaşlı, ne güzel ne çirkin, ne zengin ne de
fakir olmaları, ne ünleri, ne de mevkiileri bugüne kadar yaşayan
insanları ölümden koruyamamıştır. Allah bu gerçeğe aşağıdaki ayet
ile dikkat çekmiştir.
"De ki: "Elbette sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, şüphesiz
sizinle karşılaşıp buluşacaktır. Sonra gaybı da müşahede edilebileni
de bilen Allah'a döndürüleceksiniz; O da size yaptıklarınızı haber
verecektir." (Cuma Suresi, 8)
Tüm bunları çok iyi bilmelerine rağmen insanların çoğu ölümü pek
düşünmemeye hatta mümkün olduğunca unutmaya çalışarak bu gerçeği
gözardı ederler. Halbuki bu, kişinin kendini kandırmasından başka
bir şey değildir. O düşünse de düşünmese de bu kaçınılmaz olayları,
hiçbir aşaması eksik kalmaksızın bizzat yaşayacaktır: Hatta şu an
bu satırları okurken bile ölümü yakınlığını düşünüyor olabilirsiniz
Ama kesin gerçekleşecek olan bu gerçeği biraz daha derin düşünün;
kimbilir belki de elinizdeki kitabı bitiremeden ölüm sizi bulacaktır.
O halde, ölümün çok yalın olduğunu sakın unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
İşinden Boşalınca Başka Bir İşe Başlamak
Kuran ayetlerine
baktığımızda mümin için boş vakit diye bir kavram olmadığını görürüz.
Müminin her gün vakitli olarak yapması gereken ibadetlerin uzun
zamanını almaması, günün kalan kısmını da verimli bir şekilde, ciddi
bir çaba göstererek Allah rızasına uygun geçirmesini gerektirir.
Allah iman edenleri, hayatları boyunca hem kendi nefisleriyle hem
de inkarcıların ahlakına karşı fikri bir mücadele vermekle görevlendirmiştir.
Bu mücadelenin bir sınırı, bir kesintisi ve ara verilebilecek bir
zamanı da yoktur.
Bu yüzden, başarılan bir iş, tamamlanan bir görev, bitirilen bir
hazırlık, çalışmalarına ara vermek için bir gerekçe değil, tam tersine,
yeni faaliyetleri başlatmanın vaktinin geldiğinin bir göstergesidir.
Allah Kuran'da bu durumu şöyle belirtmiştir:
"Şu halde boş kaldığın zaman, durmaksızın (dua ve ibadetle)
yorulmaya-devam et."
(İnşirah Suresi, 7)
Müminin hayatı boyunca sürdüreceği bu tutumun istisnası, Kuran'da
Allah'ın belirttiği gibi, dine kuvvet bulmak için gereği kadar dinlenmesi
ya da Allah'ın kendisine sunduğu nimetlerden, şükretmek, şevk ve
heyecanını artırmak için meşru sınırlar içinde faydalanmasıdır.
Yüce Rabbimiz Kendi yolunda ciddi bir çaba göstererek çalışan müminlere
hem dünyada hem de ahiret de güzel bir karşılık verecektir. Bir
Kuran ayetinde Allah şöyle bildirmektedir: "Erkek olsun,
kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç
şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını,
yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz." (Nahl
Suresi, 97)
|