|
Hiç
Düşündünüz mü? Niçin Yaşıyoruz?
Şu anda belki
on, belki yirmi, belki de otuzlu yaşlardasınız ya da daha fazla.
Bu yaşınıza kadar bir yaşam sürdünüz, doğduğunuz andan itibaren
yaşamınızın belli bir amacı vardı. Bu amacı daha önce hiç düşündünüz
mü?
Çamurlu toprakta
yetişen bir domatesi düşünün, tohumunun toprağa atılmasından sizin
tabağınıza gelmesine kadar geçen süre içinde çok çeşitli aşamalardan
geçer, ama en sonunda yaratılış amacına ulaşır, size nimet olarak
sunulur.
İnsanın Yaratılış Amacı
Yaratılış amacımızı
Allah bizlere Kuran'da şöyle bildirir:
"İnsanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım."
(Zariyat Suresi, 56)
Bu ayetle bize haber verildiği gibi, insanın yeryüzünde bulunuş
amacı yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na ibadet etmek, O'nun rızasını
kazanmaktır. İnsan dünyada bulunduğu süre boyunca bu konuda denenir.
Allah dünyada +Kendisine iman edenlerle etmeyenleri birbirinden
ayırmak ve iman edenlerden de hangisinin daha güzel davranışlarda
bulunacağını belirlemek için insanları dener. Bu yüzden bir insanın
"ben iman ettim" demesi yeterli değildir. İnsanın yaşadığı
süre boyunca, Allah'a olan imanı ve bağlılığı, dindeki kararlılığı
kısaca Allah'a kulluktaki sabrı özel olarak yaratılan şart ve ortamlarla
denenir. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:
"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha
iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O,
üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır".
(Mülk Suresi, 2)
Allah her canlı gibi insanı da bir amaç üzere yaratmıştır. İnsanın
yaratılış amacını ve kısa süren dünya hayatı boyunca nasıl bir ömür
geçirmesi gerektiğini öğrenebileceği kaynak, Allah'ın kullarına
bir rehber olarak indirdiği Kuran'dır. Nitekim Allah "Bizim,
sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp
getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi,
115) ayetinde insanların belli bir amaç üzere yaratıldıklarını
bildirmiştir.
Yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılan insanın önünde ortalama
altmış-yetmiş yıllık kısa bir ömür vardır. Ve bu ömür, tıpkı bir
kum saatinde olduğu gibi hiç durmadan akmakta; insan, ahirete doğru
sürekli bir geri sayım içinde yaşamaktadır. Herkes kendisi için
belirlenmiş bir süre kadar yeryüzünde kalacaktır ve bu vaktin bilgisi
sadece Allah katında saklıdır. İnsanın hayatı kimsenin değiştirmeye
güç yetiremeyeceği şekilde, Allah'ın çizdiği bir kader üzere işlemektedir.
Hiçbir Koşulda Amaçtan Sapmamak
İnsanın bolluk, zenginlik
ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı güzel
ahlakı göstermesi, her tavrında Allah'a yönelip dönmesi ve O'nun
emir ve tavsiyelerine çok büyük bir titizlik göstermesi gerekir.
Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir fitne
konusu, bir deneme, unutturup yanıltan bir etken olabilir. Ama imanlı
bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a
karşı nankörlük etmez.
İnsan bunun yanında
hastalıkla, felaketlerle, inkarcılardan gelen türlü baskılarla,
incitici söz, iftira, tuzak, alay edilme gibi olaylarla da denenebilir.
Fakat Müslüman bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu
bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu
unutmaz.
Müminlerin karşılarına çıkan her ne olursa olsun hedeflerinden vazgeçiremez.
İman eden insanların
dünya hayatları boyunca türlü denemelerden geçirileceklerini, mallarıyla
ve canlarıyla imtihan olacaklarını, inkarcıların çok çeşitli tuzaklarıyla
karşılaşacaklarını ve asılsız iftiralara uğrayacaklarını Allah Kuran'da
haber vermiştir. Yani salih müminler, hayatlarının her döneminde
karşılaşabilecekleri zorluklara karşı kendilerini hazır hissederler
ve bunların hiçbiri onları Allah'a kulluk etmekten vazgeçiremez.
Hayırlarda Yarışmak
Müminlerin amaçlarına
ulaşmak için harcadıkları çaba onlara mutluluk verir. Örneğin Allah'ı
razı edecek davranışlar göstermenin zevkini yaşayan Müslümanları
Allah Kuran'da "hayırlarda yarışanlar" olarak isimlendirmiştir.
Allah'ın vaat ettiği cennete kavuşmak için yapılan bu yarışta Müslüman,
her türlü zorluğa sabretmenin ve her türlü fedakarlığı, güzel tavrı
göstermenin neşesini ve iç huzurunu yaşar.
"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua
edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek
gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa
gidene itaat etme."
(Kehf Suresi, 28)
KURAN MUCİZELERİ
Yaratılıştaki Çiftler
Evrendeki bütün temel
parçacıkların anti-madde kopyaları vardır. Anti-maddeler aynı kütleye
sahiplerdir. Fakat zıt yükler taşırlar. Bu nedenle de temasa geçtiklerinde
enerjiye dönüşerek yok olurlar.
"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri
nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."
(Yasin Suresi, 36)
Erkeklik-dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla
birlikte, ayette geçen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi
daha geniş bir anlam içermektedir. Nitekim günümüzde bu anlamlardan
biri ile karşılaşmaktayız. Maddenin çiftler halinde yaratıldığını
ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel
Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. "Parité" adı verilen bu buluş,
maddenin anti-madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur.
Anti-maddeler, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin
tersine antimaddenin elektronları (+), protonları da (-) yüklüdür.
Bu gerçek bilimsel bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir:
... Her parçacığın
zıt yükte bir antiparçacığı vardır. Kararsızlık ilişkisi bize bu
çiftlerin varoluşu ve yokoluşunun her yerde ve her zaman aynı anda
oluştuğunu göstermektedir.(http://www.2think.org/nothingness.html)
Yaratılıştaki çiftlere bir diğer örnek de bitkilerdir. Botanikçiler
bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 yıl önce keşfedebilmişlerdir.
Oysa bitkilerin çiftler halinde yaratıldığını Allah Kuran'da 1400
sene önce açıkça bildirmiştir:
"O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz.
Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı
ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik,
böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik."
(Lokman Suresi, 10)
"Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda
sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla
her tür bitkiden çiftler çıkardık."
(Taha Suresi, 53)
ATOM ALTI PARÇACIKLAR
Yunan filozofu Demokritos'un
ünlü atom teorisini geliştirmesinin ardından, insanlar maddenin
atom adı verilen çok küçük, parçalanamayan ve yok edilemeyen parçacıklardan
oluştuğuna inanmaya başlamışlardı. Günümüzde ise modern bilim, maddenin
en küçük birimi olarak bilinen atomun da parçalara ayrılabileceğini
ortaya koymuştur. Henüz geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkan bu gerçek,
Kuran'da bundan 1400 yıl öncesinde insanlara haber verilmiştir:
"... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan
uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı
da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Sebe Suresi, 3)
"... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden
uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur
ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın."
(Yunus Suresi, 61)
Dikkat edilirse yukarıdaki ayetlerde "zerre"den ve bundan
daha da küçük parçalardan söz edilmektedir. Arap dilinde kullanılan
"zerre" kelimesi, "insanların bildiği en küçük parçacık,
toz, atom" anlamlarını taşımaktadır.
Günümüzden 20 yıl
öncesine kadar, atomları oluşturan en küçük parçacıkların protonlar
ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak çok yakın bir tarihte,
atomun içinde bu parçacıkları oluşturan çok daha küçük parçacıkların
var olduğu keşfedildi. Atomun içindeki "alt parçacıkları"
ve onların kendilerine has hareketlerini incelemek üzere "Parçacık
Fiziği" isimli bir fizik dalı ortaya çıktı. Parçacık fiziğinin
yaptığı araştırmalar şu gerçeği açığa çıkardı: Atomu oluşturan proton
ve nötronlar da aslında "kuark" adı verilen daha alt parçacıklardan
oluşmaktadırlar. İnsan aklının kavrama sınırlarını aşan küçüklükteki
protonu oluşturan kuarkların boyutu ise hayret vericidir: 10-18
(0,000000000000000001) metre.
Bu konu ile ilgili dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta ise,
zerre ile ilgili bu ayetlerde özellikle ağırlığa dikkat çekilmesidir.
Ayette geçen "miskale zerretin" (zerre ağırlığınca) ifadesindeki,
"miskal" kelimesi ağırlık anlamındadır. Nitekim atomu
bölünebilir hale getiren proton, nötron ve elektron gibi parçaların,
aynı zamanda atoma ağırlığını veren bileşikler olduğu keşfedilmiştir.
Bu bakımdan "zerre"nin boyutlarına ya da başka bir özelliğine
değil de, ağırlığına dikkat çekilmesi Kuran'ın ayrı bir bilimsel
mucizesidir.
"Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim. Şüphesiz
bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir."
(Vakıa Suresi, 75-76).
Karadelikler
20. yüzyılda evrendeki
gök cisimleri ile ilgili pek çok yeni keşif yapılmıştır. Günümüzde
henüz yeni tanınan bu cisimlerden biri de karadeliklerdir. Karadelik,
yakıtı tükenen bir yıldızın kendi içine doğru büzülmesi ve en sonunda,
yıldız yerine sınırsız yoğunlukta ve sıfır hacimde çok büyük bir
çekim alanının ortaya çıkmasıyla oluşmaktadır. Karadeliği, yüzey
yerçekimi oldukça güçlü olduğu ve ışık içerisinden kaçamadığı için,
en büyük teleskoplarla bile göremeyiz. Ancak içine çöken yıldız
bulunduğu yerin çevresine olan etkisiyle algılanabilir. Allah Vakıa
Suresi'nde yıldızların yerleri üzerine yemin ederek bu konuya şöyle
dikkat çeker:
"Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim. Şüphesiz
bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir."
(Vakıa Suresi, 75-76)
Karadelikler ifadesi ilk kez, Amerikalı fizikçi John Wheeler tarafından
1969 yılında ortaya atılmıştır. Önceleri tüm yıldızları görebildiğimizi
farz ediyorduk; ancak sonraki yıllarda uzayda bizim onları görebileceğimiz
ışıkları olmayan yıldızlar olduğu anlaşılmıştır. Çünkü enerjisi
tükenen bu yıldızların ışıkları yok olmaktadır. Aşağıdaki ayette
de kıyamet günü tasvirlerinin yanı sıra, bir yönüyle de bu bilimsel
bulguya işaret ediliyor olabilir:
"Yıldızlar 'örtülüp (ışıkları) silindiği' zaman..."
(Mürselat Suresi, 8)
Ayrıca büyük kütleye sahip yıldızlar uzayda bükülmeye sebep olur.
Fakat karadelikler sadece uzayda bükülmeye sebep olmaz, aynı zamanda
uzayı delip geçerler. Bu sönmüş yıldızların karadelikler olarak
adlandırılmasının nedeni de budur. Ayette yıldızlarla ilgili bu
bilgiye de dikkat çekilmiş olması, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu
ispatlayan bir diğer önemli bilgidir.
"Göğe ve Tarık'a andolsun, Tarık'ın ne olduğunu sana bildiren
nedir? (Karanlığı) Delen yıldızdır."
(Tarık Suresi, 1-3)
Kuran'da 19 Mucizesi
Kuran'ın birçok matematiksel
mucizesi vardır. Bunlardan bir tanesi 19 sayısının, ayetlerin içine
şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kuran'da "Onun
üzerinde ondokuz vardır." (Müddessir Suresi, 30) ayeti ile
dikkat çekilen bu sayı, Kuran'ın birçok yerinde şifrelenmiştir.
Bunun örneklerinden bir kısmını şöyle sayabiliriz:
Besmele 19 harftir.
-
Kuran 114 (19
x 6) sureden oluşur.
-
İlk vahyolan
sure (96. sure) sondan 19. suredir.
-
Kuran'ın ilk
vahyedilen ayetleri 96. surenin ilk 5 ayetidir ve bu ayetlerin
toplam kelime sayısı 19'dur.
-
Görüldüğü gibi
ilk 5 ayet toplam 19 kelimeden oluşmaktadır. Arada geçen ""
harftir, kelime değildir. "" harfleri de aynı şekilde
sayıma dahil edilmemiştir.
-
Vahyedilen ilk
sure (Alak Suresi) 19 ayete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf içerir.
-
Son vahyedilen
sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.
-
Ayrıca Nasr
Suresi'nin Allah'ın yardımından söz eden ilk ayeti de 19 harftir.
-
Kuran'da 114
(19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19'un 6 katıdır.
-
Kuran'da 113
sure besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek sure,
9 numaralı Tevbe Suresi'dir. Kuran'da sadece Neml Suresi'nde
iki besmele bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri surenin başında
diğeri ise 30. ayette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe
Suresi'nden itibaren saymaya başlanıldığında Neml Suresi'nin
19. sırada yer aldığı görülecektir.
-
19 sure sonra
gelen 27 numaralı Neml Suresi'nin hem başında, hem de 30. ayetinde
besmele vardır. Böylece 27. surede iki besmele bulunur. Besmeleleri
114'e tamamlayan 27. surenin 30. ayetidir. Ayrıca sure ve ayet
numaralarını yani 27 ve 30'u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını
buluruz.
-
Tevbe Suresi'nden
(9) Neml Suresi'ne (27) kadar olan sure numaralarının toplamı;
(9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+25+26+27=) 342'dir.
Bu da 19'un 18 katıdır.
-
9 ve 19'un katı
olan ayetlerde geçen Allah kelimelerinin toplamı 133 (19 x 7)
katıdır.
-
Bir anlamına
gelen "vahid" (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin
ebced değeri 19'dur. Kuran'da bu kelime, bir çeşit yemek, bir
kapı vs. gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. "Bir
Allah" olarak kullanımı ise 19 keredir.
19 kere vahd kelimesinin geçtiği ayetlerin sure ve ayet numaralarının
toplamı: 361 (19 x 19)'dir.
-
"Yalnızca
Allah'a ibadet edin" ifadesinin Arapçası "Vahdahu"
7:70, 39:45, 40:12, 40:84 ve 60:4 numaralı ayetlerde geçer.
Bu sayılar tekrarsız olarak toplandığında 361 (19 x 19) sayısını
elde ederiz.
TÜRK İSLAM
DÜNYASI
Çeçenistan (2.bölüm)
Ceçenlerle Ruslar
arasındaki ikinci büyük savaş Ruslar'ın 1999 yılının ilk aylarında
Dağıstan'daki bazı köyleri kuşatarak bombardımana tutmasıyla başladı.
Toplam 1.500 kişilik nüfusu olan bu köyler kendilerine bir önder
olarak gördükleri Çeçenistan'dan yardım istediler. Ruslara karşı
yaptığı cesur mücadele ile bir kahraman haline gelen Çeçen gazisi
Şamil Basayev, 1999 yılının yaz aylarında kendilerinden yardım isteyen
Dağıstan halkına yardıma başladı. Bu köylerde çok büyük bir katliam
yaşandı ve masum insanlar sebepsiz yere vahşice öldürüldü. İşte
Rusya ile Çeçenistan arasındaki yeni savaş bu şekilde başladı.
Rus kuvvetleri 2 Ekim 1999 tarihinde girdikleri Çeçenistan topraklarında
önlerine çıkan herkesi, kadın, çocuk ya da yaşlı demeden acımasızca
katletmeye ve sivil hedefleri bombalamaya başladılar. Kimyasal bombaların,
scud ve napalm füzelerinin kullanıldığı bombalamalar sırasında da,
özellikle hastaneleri, doğum evlerini, çarşıları, mülteci konvoylarını
hedef olarak seçtiler. Rusların sivil halka yönelik yaptığı vahşi
saldırılardan biri de birçok Çeçen köyünün kullandığı Argun Nehri'ne
zehir katmak oldu. Zehirli sudan içen kadın ve çocuklardan büyük
çoğunluğu ölürken, yüzlercesinde de kalıcı etkiler oluştu. İki yıl
içinde Çeçenistan, nüfusunun dörtte üçünü kaybetti. Bir kısmıysa
sığındıkları komşu ülkelerde çok zor koşullarda hayatlarını devam
ettirmeye çalışıyorlar.
Rus yönetiminin
Çeçen halkına yaptığı bu katliamın bir benzeri, Firavun'un yaptığı
katliamdır. Firavun da kendi döneminde savunmasız, zayıf bırakılmış
kişileri (o dönemde İsrailoğullarını) hedef almış, onları vahşice
katletmiştir. Ayetlerde Firavun'un zulmü şu şekilde haber verilir:
"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş
ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan
bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını
diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı."
(Kasas Suresi, 4)
Çocukları katleden, hamile kadınların karınlarını deşen, yaşlıları
tankların altında ezen, doğum evlerini bombalayan ve daha pek
çok vahşete imza atan bu zulmün sorumluları, her türlü ahlaki
duyarlılıktan, insani duygulardan, merhametten, şefkatten, sevgiden,
acıma duygusundan uzaktırlar. Üstelik bu kişilerin büyük bir bölümü
yaptıkları vahşetin nedenini dahi bilmemekte, ancak dinsizliğin
getirdiği karanlık ruh hali nedeniyle her türlü kötülüğü kolaylıkla
yapabilmektedir.
YARADILIŞ
DELİLLERİ
Kemiklerdeki Kafes
Sistemlerin Dayanıklılığı
Vücudun taşınması
ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen kemikler, bu işi rahatlıkla
yerine getirebilecek kapasite ve sağlamlıkta yaratılmışlardır.
İnsan vücudundaki kemikler olağanüstü bir dayanıklılığa sahiptir.
Örneğin uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek
kapasitededir. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize, vücut ağırlığımızın
üç katı kadar bir yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan
bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400
kiloluk bir basınca maruz kalır.
Kemiklerdeki tasarımın mükemmelliğinin tam olarak anlaşılması için
şöyle bir benzetme yapalım. İnsanoğlunun kullandığı en sağlam ve
kullanışlı malzemelerden biri çeliktir. Çünkü çelik hem sağlam,
hem de esnek bir maddedir. Ancak kemikler katı çelikten daha sağlamdır
ve 10 kat daha esnektir. Kemikler çelikten ağırlık bakımından da
üstün bir yapıya sahiptirler. Bir çelik karkas insan iskeletine
kıyasla 3 kat daha ağırdır.
Kemiklerdeki kusursuz
tasarımı günümüz yapılarıyla karşılaştırmak da mümkündür. 20. yüzyılın
ikinci yarısına kadar büyük ve yüksek yapılar yapmak insanoğlu için
masraflı, uzun zaman gerektiren ve zor bir işti. Fakat teknolojinin
ilerlemesi ile birlikte yapı tasarımında birçok teknik geliştirildi.
Bu tekniklerin en önemlilerinden biri "kafes sistemler"
olarak bilinen sistemdir. Bu yönteme göre yapının taşıyıcı elemanları,
yekpare bir yapıda değildir; bunun yerine birbiri içine geçmiş,
kafes şeklinde çubuklardan oluşur. Bilgisayarlarda yapılan karmaşık
hesaplar sayesinde, bu teknik kullanılarak büyük köprüler ve endüstriyel
yapılar çok daha dayanıklı ve çok daha ucuza inşa edilmektedir.
Kemiklerin iç yapısı da insanların binalarda ve köprülerde kullandığı
kafes yapı sistemine göre inşa edilmiştir. Bir kemik kesilip incelendiği
zaman iç yapısında oldukça ilginç bir sistem görülür. Binlerce küçük
çubuk iç içe geçerek karmaşık bir yapı oluşturur. İşte bu yapı,
kemiklerin içinde inşa edilmiş olan kafes sistemdir. Bu sayede kemikler
hem son derece sağlam, hem de insanın rahatlıkla kullanabileceği
hafifliktedirler. (Harun
Yahya, İnsan Mucizesi)
Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen
dolu olsaydı, hem kemiklerin ağırlığı insanın taşıyabileceğinin
çok üzerinde olurdu, hem de kemiğin yapısı sert olup en küçük bir
darbede çatlama ve kırılma yapardı.
İnsanoğlunun günümüz teknolojisini kullanarak taklit etmeye çalıştığı
kemiklerdeki yapı Allah'ın üstün yaratma sanatının örneklerinden
sadece bir tanesidir. Allah'ın eksiksiz ve benzersiz yaratmasındaki
ihtişamı her insanın kendi bedeninde görmesi ve üzerinde düşünerek
şükretmesi gerekir. Bir Kuran ayetinde Allah şöyle bildirir:
"Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)
"De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkar
ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir."
(Fussilet Suresi, 9)
Karıncaların Asit Fabrikası
Hemen her yerde rastladığımız,
çok yakından tanıdığımız karıncaların vücutlarında birer kimya laboratuvarı
olduğunu biliyor muydunuz?
Karıncaların vücutlarında formik asit isimli kimyasal maddeyi üreten
bezler vardır. Antibiyotik etkisine sahip bu maddeyi karıncalar
düzenli olarak vücutlarına sürerler. Bu şekilde hem yuvalarında
hem de kendi üzerlerinde bakteri ve mantar oluşumunu engellemiş
olurlar.Karıncaların vücutlarından salgılanan bu asitten haberdar
olmaları ve bunu nasıl kullanacaklarını bilmeleri elbette ki hayret
vericidir. Ancak bundan çok daha şaşkınlık uyandırıcı olan, başka
canlıların da karıncaların bu özelliklerinin farkında olmalarıdır.
Hatta sadece farkında olmakla kalmaz, bu özellikten faydalanırlar.
Bazı kuş türleri için karıncalardaki bu asit gerekli ve faydalı
bir maddedir. Kuşlar karıncalar gibi kimyasal maddeler salgılayamazlar.
Ancak sık sık karıncaların toplu halde bulundukları yerlere giderek
onların tüylerinin arasında dolaşmalarına izin verirler. Bu yöntem
sayesinde bütün vücudu formik aside bulanan kuş, üzerindeki tüm
parazitlerden kurtulmuş olur.
Bir karıncanın, mantara karşı formik asidin etkili olduğunu kendiliğinden
bilmesi ve bu asidin formülünü öğrenmesi mümkün değildir. Normal
şartlarda son derece tehlikeli bir kimyasal olan formik asitten
hiçbir şekilde zarar görmemeyi başarması ise çok zordur. Dahası
kuşların karıncalarda formik asit olduğunu ve bunu parazitlerinden
kurtulmak için kullanabileceklerini bilmeleri imkansızdir.
Ancak kimyasal labratuvarlarda hazırlanabilecek bu kimyasal maddenin
karıncanın vücudunda üretilmesi de şaşkınlık vericidir. Bu maddeyi
karıncanın üretmiş olması ya da tesadüflerin böyle bir iş başarmış
olmaları kuşkusuz son derece mantık dışıdır. Ayrıca karıncanın bedeninde
asit üretilirken, aynı zamanda bundan korunmasını sağlayacak özel
bir mekanizmaya da ihtiyaç vardır. Bu mekanizma olmadan, karınca
bu mucizevi işlemi ne kadar kusursuz yaparsa yapsın, ürettiği maddeden
zarar görerek mutlaka ölüp gidecektir. Dolayısıyla karınca hem üretim
hem de korunma mekanizmalarının ikisine de aynı anda sahip olmalıdır.
Bu mucizevi varliklar, sahip oldukları olağanüstü özellikleri ile
beraber Allah'ın eseridirler. Karınca yuvalarına giderek formik
asitten faydalanmalarını kuşlara ilham eden de kuşkusuz Allah'tır.
Allah tüm canlıların ihtiyacını bilen ve onları eksiksiz olarak
yaratandır. Allah, herşeyi sarıp kuşatan olduğunu bir ayetinde şöyle
bildirmektedir:
"Allah, yedi
göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında
durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini
ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi sarıp-kuşattığını bilip-öğrenmeniz
için."
(Talak Suresi,12)
Suyun Altında Yaşanan Renk Değişimi
Mürekkep balıklarının
derilerinin altında kramatofor adı verilen esnek bir katman bulunur.
Bu katman sayesinde derilerini renkten renge sokabilir. Bu renk
değişimi sayesinde kendilerini rahatlıkla kamufle ederler. Renk
değişimini iletişim amacıyla da kullanırlar. Mesela bir dişinin
yanına gittiklerinde güzel bir renk, bir erkekle kavga ettiklerinde
ise caydırıcı bir renge bürünürler. Erkek, bir dişinin ilgisini
çekmek istediği zaman mavimsi renk alır. Bu sırada yanına başka
bir erkek gelirse, dişiye bakan yarısına mavi, erkeğe bakan yarısına
kırmızı rengi verir. Burada kırmızı, meydan okuma ve saldırganlık
anında kullanılan uyarı rengidir. Şüphesiz mürekkep balıklarındaki
bu renk değişimi Allah'ın bu canlıya verdiği üstün bir tasarımdır.
KURAN BİLGİSİ
Doğru Yolu Bulmak
Kimlerin doğru yola
iletildikleri Allah'ın Kuran'da bildirdiği sırlardandır. İslam'ın
getirdiği güzel ahlaka uyanlar, Allah'ın doğru yoluna ileterek,
cennetinde ağırladığı kullardır.
Yeryüzündeki hemen her insanın kendisine göre doğru ve yanlışları
bulunur. Her birinin doğrularını tespit etmedeki kaynağı ise farklıdır.
Kimi okuduğu bir kitabı, kimi çevresinde gördüğü bir insanı, kimi
bir politikacıyı, kimi ise bir felsefeciyi kendisine rehber edinir.
Oysa, Allah'ın insanlar için belirlediği en doğru ve insanı kurtuluşa
kavuşturacak yegane yol İslam'ın getirdiği güzel ahlaktır.
Müminler Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak
için çabalarlar. Kuran'da bildirilen güzel ahlaka uygun bir yol
benimsememek ise insanları dünyada ve ahirette sonsuza kadar devam
edecek bir yıkıma, ümitsizliğe, mutsuzluğa ve acı bir azaba sürükler.
Kesin Bilgi ile İman Etmek
Allah'ın hoşnutluğunu,
rahmetini ve cennetini amaç edinen insanlardan olmak, Allah'a ve
Kuran'da vaat ettiklerine iman etmekle mümkündür. Böyle bir insan
göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tek sahibi ve yaratıcısının
Allah olduğunu ve dünyada var olma amacının Allah'a kulluk etmek
olduğunu bilir. Eğer bu insan hayatı boyunca Allah'ın rızasını arayıp
O'na iman ederse Allah onu doğru yola iletir. Elbette burada kastedilen
kesin bir bilgiyle imandır.
Bazı insanlar, her ne kadar iman ettiklerini söyleseler de, imanlarında
şüphe veya zayıflık olabilmektedir. Böyle insanlar, inkarcılarla
birlikte olduklarında onların etkisine girip dinde kolaylıkla zayıflık
gösterebilmekte, hatta kimi zaman Allah'a ve Allah'ın dinine karşı
bir tutum dahi sergileyebilmektedirler. Oysa, Allah Kuran'da doğru
yola ilettiği kullarının imanının kesin, sağlam ve şüphesiz olduğunu
insanlara bildirmiştir:
"(Bir de)
Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız
Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle
ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın.
Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir."
(Hac Suresi, 54)
Tam Teslimiyetle Allah'a Yönelmek
İman edenlerin tam
bir teslimiyetle Allah'a yönelmeleri, Allah'a kalpleri tatmin bulmuş
olarak bağlanmaları da doğru yola iletilmenin sırrıdır. Allah'a
iman eden ve ahiretten korkan bir müminin dünyaya yönelik bir hırsı
yoktur. Müminin amacı Allah'ı razı etmektir. Bu nedenle, her tutum
ve davranışında Allah'a yönelir, Allah'ın kendisini her an denediğini
bilerek, her olayda Allah'ın kendisi için takdir ettiği kadere razı
olur. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, Kendisine teslim olanları
doğru yola ileteceğini şu şekilde bildirmiştir:
"Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken
nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa,
artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir." (Al-i
İmran Suresi, 101)
Verilen Öğütleri Yerine Getirmek
Allah'ın doğru yola
iletilmek isteyen kullarına bir diğer emri ise şu şekildedir:
"... Onlar,
kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu şüphesiz onlar
için hayırlı ve daha sağlam olurdu. Biz de onlara, o zaman yanımızdan
büyük bir ecir verirdik. Ve onları mutlaka dosdoğru yola yöneltip-iletirdik."
(Nisa Suresi, 66-68)
Allah'tan korkan müminler sürekli olarak hatalarından arınmak ve
Allah'ın en çok razı olacağı ahlaka ulaşmak için çalışırlar. İnsanların
hatalarından hızla arınması ve doğru yola iletilmesi için kişinin
tevazulu olması gerekir. Tevazulu ve arınmayı isteyen bir insan,
Allah'ın emirlerini tam olarak yerine getirir. Ayrıca salih müminler
birbirlerine iyiliği emreder, kötülükten men ederler. Bu sebeple,
müminin bir hatasının mümin bir kardeşi tarafından kendisine söylenmesinden
memnuniyet duyması, bunun kendi ahireti için büyük bir nimet olduğunu
bilmesi gerekir. Allah, şeytana uymaktan kaçınan, kendisini Kuran'a
ve güzel ahlaka çağıran kişilere tabi olan kullarına şöyle müjde
vermektedir:
"Tağut'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler
ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. Ki
onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın
kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl
sahipleridir."
(Zümer Suresi, 17-18)
..."Rabbimiz, iman ettik, Sen artık bizi bağışla ve bize
merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın"...
(Mü'minun Suresi, 109)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Seçkin bir kul
Hz. İsa
Hz. İsa, diğer tüm
peygamberler gibi Allah'ın insanları doğru yola çağırmakla görevlendirdiği
seçkin bir kuludur. Hz. İsa'yı diğer peygamberlerden ayıran bazı
özellikler vardır. Bu özelliklerden en önemlisi onun halen ölmemiş,
Allah katına yükseltilmiş ve yeryüzüne tekrar geri dönecek olmasıdır.
Birçok kimsenin zannettiğinin aksine Hz. İsa çarmıha gerilip öldürülmemiş,
başka bir sebeple de ölmemiştir. Kuran'da onu asamadıkları ve öldüremedikleri
kesin bir şekilde belirtilir. Allah'ın onu Kendi katına yükselttiğini
Kuran'da insanlara haber verir. Allah hiçbir ayette Hz. İsa'nın
öldüğünü ya da öldürüldüğünü haber vermez. Kuran'da Hz. İsa hakkında
öyle bilgiler verilir ki bunlar tarihte henüz gerçekleşmemiştir
ve bu olayların gerçekleşmesi ancak Hz. İsa'nın yeryüzüne geri dönmesi
ile mümkün olacaktır. Kuran'da haber verilen olayların gerçekleşeceğinden
ise hiçbir kuşku yoktur.
Buna rağmen birçok insan Hz. İsa'nın geçmişte "bir şekilde"
öldüğünü ve bir daha yeryüzüne geri dönmeyeceğine inanmaktadır.
Bu inanç, Kuran'ı bilmemekten kaynaklanan önemli bir yanılgıdır.
Kuran dikkatlice incelendiğinde Hz. İsa hakkındaki ayetlerin gerçek
anlamları ortaya çıkmaktadır.
Hz. İsa'nın yeryüzüne
yeniden gönderileceği, Peygamberimiz (sav) tarafından da müjdelenmiş
ve onun gönderileceği dönem olan "ahir zaman"da tüm yeryüzünün
barış, adalet, huzur ve refahla dolacağı haber verilmiştir. İnsanların
hayalinde her zaman için daha güzele, daha iyiye yönelik bir özlem
bulunmaktadır. Daha güzel bir manzara, daha güzel yiyecekler toplumsal
sorunların yaşanmadığı huzurla dolu bir hayat, bolluk, güzellik...
İşte ahir zaman tüm bu "daha iyi", "daha güzel"
kavramlarını içinde barındıran bir çağı ifade eder. Sıkıntının yerini
bolluğun ve bereketin, adaletsizliğin yerini adaletin, ahlaksızlığın
yerini güzel ahlakın, kargaşanın yerini barış ve huzurun aldığı
ve tüm inanan kulların yıllardır özlemini duyduğu, İslam ahlakının
hakim olacağı kutlu bir dönemdir.
DİN, ALLAH KATINDA
İSLAM'DIR
Tarih boyunca çeşitli
kavimlere peygamberler gönderilmiştir. Allah'ın elçileri, gönderildikleri
kavimleri doğru yola davet etmişler ve onlara hak dini tebliğ etmişlerdir.
Bugün ise insanlar, geçmişte elçilerle beraber birbirinden farklı
birçok dinin gönderildiğini düşünmektedirler. Oysa bu son derece
yanlış bir düşüncedir. Çünkü Allah'ın farklı dönemlerde farklı kavimlere
gönderdiği din aslında tektir. Örneğin Hz. İsa, kendinden önceki
dinin bazı yasaklarını kaldırmıştır. Ama temelde Allah'ın gönderdiği
dinler arasında çok büyük farklılıklar yoktur. Geçmiş peygamberlere
gönderilen de, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya vahyedilen de ve hatta son
peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'e indirilen de aynı dindir. Allah
ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
"De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail,
İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere
Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık
gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." Kim İslam'dan başka
bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır."
(Al-i İmran Suresi, 84-85)
Allah'ın Sıfatları
"MÜZEKKİ"
(HER KUSUR
VE AYIPTAN, MANEVİ KİRLERDEN KULLARINI TEMİZE ÇIKARAN)
"Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin mi? Hayır;
Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, 'bir hurma çekirdeğindeki
iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar."
(Nisa Suresi, 49)
Hatasızlık, kusursuzluk yalnız Allah'a mahsustur. İnsan ise unutabilir,
yanılabilir, gaflete düşüp hata yapabilir. Bu durum insanın Allah
karşısındaki aczinin, her konuda olduğunun; günah işlememe, Allah'ın
emir ve yasaklarını yerine getirebilme konusunda da yine Allah'a
muhtaç olduğunun bir göstergesidir. Mümine düşen, hata ve günahını
farkettiğinde hemen pişmanlık duyup vazgeçmek, tevbe ederek aynı
günahı tekrar işlememeye özen göstermektir. Yoksa kendini hatasız,
günahsız göstermek, temize çıkarmak değil... Zira böyle yapmak başlı
başına bir hatadır.
Samimi bir mümin hatalarının, aczinin bilincindedir, bu yüzden sürekli
olarak Allah'tan bağışlanma diler. Allah'ın rahmetini ve rızasını
umar. Allah da onun kusurlarını örter, günahlarını bağışlar, gerçek
manada temizleyip arındırır, üstün bir konuma yükseltir. "Müslümanlık
temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun temizleniniz. Zira cennete
temizler girer."
Hz. Muhammed (sav)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Akıl ve Zeka Farklı
Şeylerdir
Allah Kuran'da,
hevaya uymanın akılsızlığı, vicdana uymanın ise aklı getirdiğini
haber verir. Bu noktada akıl ve akılsızlık kavramları da büyük önem
taşımaktadır.
Çoğu kimse, her insanın belli bir akla sahip olduğunu ve bunun da
değişmediğini sanmaktadır. Bu bir yanlış anlamadır ve aklın zeka
zannedilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa zeka ve akıl çok farklı
şeylerdir. Herkes zeki olabilir, ancak akıl yalnızca iman edenlerde
bulunur.
İnsan nefsinin fücuruna (hevaya) değil de, ona bu fücurdan sakınmayı
telkin eden güce (vicdana) itaat ederse, akıl sahibi olur.
Nitekim Allah'ın Kuran'da haber verdiği akıl, ruhta yaşanan manevi
bir özelliktir. Allah, çoğu ayette "akleden kalplerden"
söz eder. Dolayısıyla gerçek akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan
çok farklıdır. Akıl, "vicdan"ın da yeri olan kalpte bulunur.
Kuran ayetlerinde aklın kalpte olduğu ve "akılsız"ların
kalplerinin kapalı olduğu için akledemedikleri açıkça ifade edilmektedir.
Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda
kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır."
(Araf Suresi, 179)
Allah Kuran'da, ancak "kalbi olanlar"ın öğüt almaya ve
dolayısıyla iman etmeye eğilimli olduklarını da bildirir. Dolayısıyla,
sözü edilen gerçek akıl, doğrudan kalple ve vicdanla ilgilidir.
Dikkat çekici olan, bu aklın artıp-azalabilmesidir. Beynin bir fonksiyonu
olan zeka, önemli bir yaralanma ya da hastalık dışında, artıp-azalmaz.
Ama akıl azalıp-artabilir.
Aklın bu artıp-azalabilme özelliği, insanın vicdanı ile ilgilidir.
Vicdan güçlenir ve insan Allah'tan daha çok korkup-sakınırsa (takvası
artarsa), "doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış" kazanılır.
Sakın Unutmayın
Dünya Geçici Bir İmtihan Yeridir
İnsanların
gözardı ettiği çok önemli bir gerçek vardır; dünyadaki hayat çok
kısadır. Şu an 30 yaşında olan bir insan için düşünelim. Kendisine
30 yılın nasıl geçtiğini sorsanız büyük bir ihtimalle "o kadar
hızlı geçti ki, anlayamadım" diyecektir. Yaptıklarını anlatmasını
isteseniz en fazla birkaç saatte, geçen 30 yılı özetleyecektir.
Ve bu insanın önünde en fazla 30 yıl kadar daha ömrü vardır. Önündeki
zaman da geçmişteki zaman kadar hızla geçip gidecektir. Allah dünyada
yaşanan bu sürenin kısalığını aşağıdaki ayette bildirmiştir.
"Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler
gibi onları biraraya toplayacağımız gün..."
(Yunus Suresi, 45)
Allah insanların dünyaya hırsla bağlanmamaları için yeryüzünde pek
çok eksiklik, çirkinlik de yaratmış ve dünyanın geçiciliğini gözler
önüne sermiştir. Şöyle bir düşünün; en değer verdiğiniz, en güzel
gördüğünüz şeyler kısa sürede eskimekte, sevdikleriniz birer birer
ölmekte, çevrenizdeki en güzel insanlar yaşlanmakta, hastalıkların
biri bitip öteki başlamaktadır ve bunun gibi belki insanların alıştığı
sayısız olay vardır. Şimdiye kadar yaşadığınız en mutlu anlarınız
da, gelmesini sabırsızlıkla beklediğiniz anlar da, çok sıkıntılı
olduğunuz anlar da hepsi geçti, tarihe karıştı. İşte bundan sonra
da böyle olacak ve siz bu sırada, göz açıp kapayıncaya kadar geçen
bir süre içinde hep deneneceksiniz. Şunu unutmayın ki bu imtihan
ta ki ölüm gelip sizi buluncaya kadar devam edecektir...
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Öfkeyi Yenmek
Allah Kuran'da müminin
öfkesini yenmesini, öfkenin sebep olabileceği çeşitli hatalardan
ve zararlardan korunması açısından ideal bir davranış olarak övmektedir:
"Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini
yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir.
Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi,
134)
Belli durumlarda
insanın öfkelenmesi yaratılışından kaynaklanan bir davranış olsa
bile, ayetin işaretiyle müminin bu öfkesini sürdürmemesi, yenmesi
gerekmektedir. Çünkü öfke, insanın akli fonksiyonlarını perdeleyen,
olayları sağlıklı değerlendirip doğru karar verebilmesini engelleyen
bir etkendir. Böyle olunca da insanın Allah'ın sınırlarını gereği
gibi koruyabilmesi tehlikeye girmektedir. Zira öfkenin aklı örtmesiyle,
yapılan teşhisler, verilen kararlar duygusal olmakta, bu da Kuran'a
uygun adil bir sonuç vermemektedir.
İnsanlara, özellikle de müminlere karşı şahsi birtakım konulardan
dolayı duyulan öfkenin derhal giderilmesi, şefkat ve merhametin
esas alınması gerekir. Öfkelenen kimse haksızsa, zaten öfkelenmeye
hiçbir hakkı olmadığı gibi, haksızlığını kabul edip telafi etmesi
gerekmektedir. Eğer haklıysa da yine öfkesini yenmeli ve Allah'ın
ayette emrettiği gibi bağışlayıcı olmayı seçmelidir. Ancak, müminin
hamiyeti İslamiyesinden kaynaklanan öfkeyi de diğerleriyle karıştırmamak
lazımdır. Müminlere karşı bir haksızlık ve zulüm yapıldığında, Allah'a,
dine ve Müslümanlara karşı bir hakaret ya da saldırı olduğunda müminin
bunlara öfkelenmesi onun imanından kaynaklanan haklı ve doğru bir
davranıştır. Bu öfke müminlerin fikri mücadele şevklerini ve heyecanlarını
artıran rahmani bir duygudur.
|