Hiç Düşündünüz mü? Niçin Yaşıyoruz?

Şu anda belki on, belki yirmi, belki de otuzlu yaşlardasınız ya da daha fazla. Bu yaşınıza kadar bir yaşam sürdünüz, doğduğunuz andan itibaren yaşamınızın belli bir amacı vardı. Bu amacı daha önce hiç düşündünüz mü?

Çamurlu toprakta yetişen bir domatesi düşünün, tohumunun toprağa atılmasından sizin tabağınıza gelmesine kadar geçen süre içinde çok çeşitli aşamalardan geçer, ama en sonunda yaratılış amacına ulaşır, size nimet olarak sunulur.

İnsanın Yaratılış Amacı

Yaratılış amacımızı Allah bizlere Kuran'da şöyle bildirir:

"İnsanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım."
(Zariyat Suresi, 56)

Bu ayetle bize haber verildiği gibi, insanın yeryüzünde bulunuş amacı yalnızca Allah'a kulluk etmek, O'na ibadet etmek, O'nun rızasını kazanmaktır. İnsan dünyada bulunduğu süre boyunca bu konuda denenir. Allah dünyada +Kendisine iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırmak ve iman edenlerden de hangisinin daha güzel davranışlarda bulunacağını belirlemek için insanları dener. Bu yüzden bir insanın "ben iman ettim" demesi yeterli değildir. İnsanın yaşadığı süre boyunca, Allah'a olan imanı ve bağlılığı, dindeki kararlılığı kısaca Allah'a kulluktaki sabrı özel olarak yaratılan şart ve ortamlarla denenir. Allah bu gerçeği bir ayetinde şöyle bildirir:

"O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır".
(Mülk Suresi, 2)

Allah her canlı gibi insanı da bir amaç üzere yaratmıştır. İnsanın yaratılış amacını ve kısa süren dünya hayatı boyunca nasıl bir ömür geçirmesi gerektiğini öğrenebileceği kaynak, Allah'ın kullarına bir rehber olarak indirdiği Kuran'dır. Nitekim Allah "Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 115) ayetinde insanların belli bir amaç üzere yaratıldıklarını bildirmiştir.

Yalnızca Allah'a ibadet etmek için yaratılan insanın önünde ortalama altmış-yetmiş yıllık kısa bir ömür vardır. Ve bu ömür, tıpkı bir kum saatinde olduğu gibi hiç durmadan akmakta; insan, ahirete doğru sürekli bir geri sayım içinde yaşamaktadır. Herkes kendisi için belirlenmiş bir süre kadar yeryüzünde kalacaktır ve bu vaktin bilgisi sadece Allah katında saklıdır. İnsanın hayatı kimsenin değiştirmeye güç yetiremeyeceği şekilde, Allah'ın çizdiği bir kader üzere işlemektedir.

Hiçbir Koşulda Amaçtan Sapmamak

İnsanın bolluk, zenginlik ve çok büyük nimetler içindeyken de Allah'ın razı olacağı güzel ahlakı göstermesi, her tavrında Allah'a yönelip dönmesi ve O'nun emir ve tavsiyelerine çok büyük bir titizlik göstermesi gerekir. Çünkü bolluk dünyanın geçici süslerine dalan insan için bir fitne konusu, bir deneme, unutturup yanıltan bir etken olabilir. Ama imanlı bir insan ne kadar büyük nimetler içinde olursa olsun asla Allah'a karşı nankörlük etmez.

İnsan bunun yanında hastalıkla, felaketlerle, inkarcılardan gelen türlü baskılarla, incitici söz, iftira, tuzak, alay edilme gibi olaylarla da denenebilir. Fakat Müslüman bunların hepsinin imtihanın bir parçası olduğunu bilir ve bunlara sabır göstermenin güzelliklere açılan bir yol olduğunu unutmaz.

Müminlerin karşılarına çıkan her ne olursa olsun hedeflerinden vazgeçiremez.

İman eden insanların dünya hayatları boyunca türlü denemelerden geçirileceklerini, mallarıyla ve canlarıyla imtihan olacaklarını, inkarcıların çok çeşitli tuzaklarıyla karşılaşacaklarını ve asılsız iftiralara uğrayacaklarını Allah Kuran'da haber vermiştir. Yani salih müminler, hayatlarının her döneminde karşılaşabilecekleri zorluklara karşı kendilerini hazır hissederler ve bunların hiçbiri onları Allah'a kulluk etmekten vazgeçiremez.

Hayırlarda Yarışmak

Müminlerin amaçlarına ulaşmak için harcadıkları çaba onlara mutluluk verir. Örneğin Allah'ı razı edecek davranışlar göstermenin zevkini yaşayan Müslümanları Allah Kuran'da "hayırlarda yarışanlar" olarak isimlendirmiştir. Allah'ın vaat ettiği cennete kavuşmak için yapılan bu yarışta Müslüman, her türlü zorluğa sabretmenin ve her türlü fedakarlığı, güzel tavrı göstermenin neşesini ve iç huzurunu yaşar.

"Sen de sabah akşam O'nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi 'istek ve tutkularına (hevasına)' uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme."
(Kehf Suresi, 28)

KURAN MUCİZELERİ

Yaratılıştaki Çiftler

Evrendeki bütün temel parçacıkların anti-madde kopyaları vardır. Anti-maddeler aynı kütleye sahiplerdir. Fakat zıt yükler taşırlar. Bu nedenle de temasa geçtiklerinde enerjiye dönüşerek yok olurlar.

"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."
(Yasin Suresi, 36)

Erkeklik-dişilik, "çift" kavramının bir karşılığı olmakla birlikte, ayette geçen "bilmedikleri nice şeylerden" ifadesi daha geniş bir anlam içermektedir. Nitekim günümüzde bu anlamlardan biri ile karşılaşmaktayız. Maddenin çiftler halinde yaratıldığını ortaya koyan İngiliz bilim adamı Paul Dirac, 1933 yılında Nobel Fizik Ödülü'nü kazanmıştır. "Parité" adı verilen bu buluş, maddenin anti-madde denilen bir çifti olduğunu ortaya koymuştur. Anti-maddeler, maddenin tersi özellikler taşır. Örneğin maddenin tersine antimaddenin elektronları (+), protonları da (-) yüklüdür. Bu gerçek bilimsel bir kaynakta şöyle ifade edilmektedir:

... Her parçacığın zıt yükte bir antiparçacığı vardır. Kararsızlık ilişkisi bize bu çiftlerin varoluşu ve yokoluşunun her yerde ve her zaman aynı anda oluştuğunu göstermektedir.(http://www.2think.org/nothingness.html)

Yaratılıştaki çiftlere bir diğer örnek de bitkilerdir. Botanikçiler bitkilerde cinsiyet ayrımı olduğunu ancak 100 yıl önce keşfedebilmişlerdir. Oysa bitkilerin çiftler halinde yaratıldığını Allah Kuran'da 1400 sene önce açıkça bildirmiştir:

"O, gökleri dayanak olmaksızın yaratmıştır, bunu görmektesiniz. Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar bıraktı ve orada her canlıdan türetip yayıverdi. Biz gökten su indirdik, böylelikle orada her güzel olan çiftten bir bitki bitirdik."
(Lokman Suresi, 10)

"Ki (Rabbim), yeryüzünü sizin için bir beşik kıldı, onda sizin için yollar döşedi ve gökten su indirdi; böylelikle bununla her tür bitkiden çiftler çıkardık."
(Taha Suresi, 53)


ATOM ALTI PARÇACIKLAR

Yunan filozofu Demokritos'un ünlü atom teorisini geliştirmesinin ardından, insanlar maddenin atom adı verilen çok küçük, parçalanamayan ve yok edilemeyen parçacıklardan oluştuğuna inanmaya başlamışlardı. Günümüzde ise modern bilim, maddenin en küçük birimi olarak bilinen atomun da parçalara ayrılabileceğini ortaya koymuştur. Henüz geçtiğimiz yüzyılda ortaya çıkan bu gerçek, Kuran'da bundan 1400 yıl öncesinde insanlara haber verilmiştir:

"... Göklerde ve yerde zerre ağırlığınca hiçbir şey O'ndan uzak (saklı) kalmaz. Bundan daha küçük olanı da, daha büyük olanı da, istisnasız, mutlaka apaçık bir kitapta (yazılı)dır."
(Sebe Suresi, 3)

"... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın."
(Yunus Suresi, 61)

Dikkat edilirse yukarıdaki ayetlerde "zerre"den ve bundan daha da küçük parçalardan söz edilmektedir. Arap dilinde kullanılan "zerre" kelimesi, "insanların bildiği en küçük parçacık, toz, atom" anlamlarını taşımaktadır.

Günümüzden 20 yıl öncesine kadar, atomları oluşturan en küçük parçacıkların protonlar ve nötronlar oldukları sanılıyordu. Ancak çok yakın bir tarihte, atomun içinde bu parçacıkları oluşturan çok daha küçük parçacıkların var olduğu keşfedildi. Atomun içindeki "alt parçacıkları" ve onların kendilerine has hareketlerini incelemek üzere "Parçacık Fiziği" isimli bir fizik dalı ortaya çıktı. Parçacık fiziğinin yaptığı araştırmalar şu gerçeği açığa çıkardı: Atomu oluşturan proton ve nötronlar da aslında "kuark" adı verilen daha alt parçacıklardan oluşmaktadırlar. İnsan aklının kavrama sınırlarını aşan küçüklükteki protonu oluşturan kuarkların boyutu ise hayret vericidir: 10-18 (0,000000000000000001) metre.

Bu konu ile ilgili dikkat çekilmesi gereken bir diğer nokta ise, zerre ile ilgili bu ayetlerde özellikle ağırlığa dikkat çekilmesidir. Ayette geçen "miskale zerretin" (zerre ağırlığınca) ifadesindeki, "miskal" kelimesi ağırlık anlamındadır. Nitekim atomu bölünebilir hale getiren proton, nötron ve elektron gibi parçaların, aynı zamanda atoma ağırlığını veren bileşikler olduğu keşfedilmiştir. Bu bakımdan "zerre"nin boyutlarına ya da başka bir özelliğine değil de, ağırlığına dikkat çekilmesi Kuran'ın ayrı bir bilimsel mucizesidir.

"Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir."
(Vakıa Suresi, 75-76).

Karadelikler

20. yüzyılda evrendeki gök cisimleri ile ilgili pek çok yeni keşif yapılmıştır. Günümüzde henüz yeni tanınan bu cisimlerden biri de karadeliklerdir. Karadelik, yakıtı tükenen bir yıldızın kendi içine doğru büzülmesi ve en sonunda, yıldız yerine sınırsız yoğunlukta ve sıfır hacimde çok büyük bir çekim alanının ortaya çıkmasıyla oluşmaktadır. Karadeliği, yüzey yerçekimi oldukça güçlü olduğu ve ışık içerisinden kaçamadığı için, en büyük teleskoplarla bile göremeyiz. Ancak içine çöken yıldız bulunduğu yerin çevresine olan etkisiyle algılanabilir. Allah Vakıa Suresi'nde yıldızların yerleri üzerine yemin ederek bu konuya şöyle dikkat çeker:

"Hayır, yıldızların yer (mevki)lerine yemin ederim. Şüphesiz bu, eğer bilirseniz gerçekten büyük bir yemindir."

(Vakıa Suresi, 75-76)


Karadelikler ifadesi ilk kez, Amerikalı fizikçi John Wheeler tarafından 1969 yılında ortaya atılmıştır. Önceleri tüm yıldızları görebildiğimizi farz ediyorduk; ancak sonraki yıllarda uzayda bizim onları görebileceğimiz ışıkları olmayan yıldızlar olduğu anlaşılmıştır. Çünkü enerjisi tükenen bu yıldızların ışıkları yok olmaktadır. Aşağıdaki ayette de kıyamet günü tasvirlerinin yanı sıra, bir yönüyle de bu bilimsel bulguya işaret ediliyor olabilir:

"Yıldızlar 'örtülüp (ışıkları) silindiği' zaman..."
(Mürselat Suresi, 8)

Ayrıca büyük kütleye sahip yıldızlar uzayda bükülmeye sebep olur. Fakat karadelikler sadece uzayda bükülmeye sebep olmaz, aynı zamanda uzayı delip geçerler. Bu sönmüş yıldızların karadelikler olarak adlandırılmasının nedeni de budur. Ayette yıldızlarla ilgili bu bilgiye de dikkat çekilmiş olması, Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu ispatlayan bir diğer önemli bilgidir.

"Göğe ve Tarık'a andolsun, Tarık'ın ne olduğunu sana bildiren nedir? (Karanlığı) Delen yıldızdır."
(Tarık Suresi, 1-3)

Kuran'da 19 Mucizesi

Kuran'ın birçok matematiksel mucizesi vardır. Bunlardan bir tanesi 19 sayısının, ayetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kuran'da "Onun üzerinde ondokuz vardır." (Müddessir Suresi, 30) ayeti ile dikkat çekilen bu sayı, Kuran'ın birçok yerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerinden bir kısmını şöyle sayabiliriz:

Besmele 19 harftir.

  • Kuran 114 (19 x 6) sureden oluşur.
  • İlk vahyolan sure (96. sure) sondan 19. suredir.
  • Kuran'ın ilk vahyedilen ayetleri 96. surenin ilk 5 ayetidir ve bu ayetlerin toplam kelime sayısı 19'dur.
  • Görüldüğü gibi ilk 5 ayet toplam 19 kelimeden oluşmaktadır. Arada geçen "" harftir, kelime değildir. "" harfleri de aynı şekilde sayıma dahil edilmemiştir.
  • Vahyedilen ilk sure (Alak Suresi) 19 ayete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf içerir.
  • Son vahyedilen sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.
  • Ayrıca Nasr Suresi'nin Allah'ın yardımından söz eden ilk ayeti de 19 harftir.
  • Kuran'da 114 (19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19'un 6 katıdır.
  • Kuran'da 113 sure besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek sure, 9 numaralı Tevbe Suresi'dir. Kuran'da sadece Neml Suresi'nde iki besmele bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri surenin başında diğeri ise 30. ayette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe Suresi'nden itibaren saymaya başlanıldığında Neml Suresi'nin 19. sırada yer aldığı görülecektir.
  • 19 sure sonra gelen 27 numaralı Neml Suresi'nin hem başında, hem de 30. ayetinde besmele vardır. Böylece 27. surede iki besmele bulunur. Besmeleleri 114'e tamamlayan 27. surenin 30. ayetidir. Ayrıca sure ve ayet numaralarını yani 27 ve 30'u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını buluruz.
  • Tevbe Suresi'nden (9) Neml Suresi'ne (27) kadar olan sure numaralarının toplamı;
    (9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+25+26+27=) 342'dir. Bu da 19'un 18 katıdır.
  • 9 ve 19'un katı olan ayetlerde geçen Allah kelimelerinin toplamı 133 (19 x 7) katıdır.
  • Bir anlamına gelen "vahid" (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin ebced değeri 19'dur. Kuran'da bu kelime, bir çeşit yemek, bir kapı vs. gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. "Bir Allah" olarak kullanımı ise 19 keredir.
    19 kere vahd kelimesinin geçtiği ayetlerin sure ve ayet numaralarının toplamı: 361 (19 x 19)'dir.
  • "Yalnızca Allah'a ibadet edin" ifadesinin Arapçası "Vahdahu" 7:70, 39:45, 40:12, 40:84 ve 60:4 numaralı ayetlerde geçer. Bu sayılar tekrarsız olarak toplandığında 361 (19 x 19) sayısını elde ederiz.

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Çeçenistan (2.bölüm)

Ceçenlerle Ruslar arasındaki ikinci büyük savaş Ruslar'ın 1999 yılının ilk aylarında Dağıstan'daki bazı köyleri kuşatarak bombardımana tutmasıyla başladı. Toplam 1.500 kişilik nüfusu olan bu köyler kendilerine bir önder olarak gördükleri Çeçenistan'dan yardım istediler. Ruslara karşı yaptığı cesur mücadele ile bir kahraman haline gelen Çeçen gazisi Şamil Basayev, 1999 yılının yaz aylarında kendilerinden yardım isteyen Dağıstan halkına yardıma başladı. Bu köylerde çok büyük bir katliam yaşandı ve masum insanlar sebepsiz yere vahşice öldürüldü. İşte Rusya ile Çeçenistan arasındaki yeni savaş bu şekilde başladı.

Rus kuvvetleri 2 Ekim 1999 tarihinde girdikleri Çeçenistan topraklarında önlerine çıkan herkesi, kadın, çocuk ya da yaşlı demeden acımasızca katletmeye ve sivil hedefleri bombalamaya başladılar. Kimyasal bombaların, scud ve napalm füzelerinin kullanıldığı bombalamalar sırasında da, özellikle hastaneleri, doğum evlerini, çarşıları, mülteci konvoylarını hedef olarak seçtiler. Rusların sivil halka yönelik yaptığı vahşi saldırılardan biri de birçok Çeçen köyünün kullandığı Argun Nehri'ne zehir katmak oldu. Zehirli sudan içen kadın ve çocuklardan büyük çoğunluğu ölürken, yüzlercesinde de kalıcı etkiler oluştu. İki yıl içinde Çeçenistan, nüfusunun dörtte üçünü kaybetti. Bir kısmıysa sığındıkları komşu ülkelerde çok zor koşullarda hayatlarını devam ettirmeye çalışıyorlar.

Rus yönetiminin Çeçen halkına yaptığı bu katliamın bir benzeri, Firavun'un yaptığı katliamdır. Firavun da kendi döneminde savunmasız, zayıf bırakılmış kişileri (o dönemde İsrailoğullarını) hedef almış, onları vahşice katletmiştir. Ayetlerde Firavun'un zulmü şu şekilde haber verilir:

"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı."
(Kasas Suresi, 4)

Çocukları katleden, hamile kadınların karınlarını deşen, yaşlıları tankların altında ezen, doğum evlerini bombalayan ve daha pek çok vahşete imza atan bu zulmün sorumluları, her türlü ahlaki duyarlılıktan, insani duygulardan, merhametten, şefkatten, sevgiden, acıma duygusundan uzaktırlar. Üstelik bu kişilerin büyük bir bölümü yaptıkları vahşetin nedenini dahi bilmemekte, ancak dinsizliğin getirdiği karanlık ruh hali nedeniyle her türlü kötülüğü kolaylıkla yapabilmektedir.

YARADILIŞ DELİLLERİ

Kemiklerdeki Kafes Sistemlerin Dayanıklılığı

Vücudun taşınması ve korunması gibi önemli bir görevi üstlenen kemikler, bu işi rahatlıkla yerine getirebilecek kapasite ve sağlamlıkta yaratılmışlardır.

İnsan vücudundaki kemikler olağanüstü bir dayanıklılığa sahiptir. Örneğin uyluk kemiği, dikey durumda bir ton ağırlığı kaldırabilecek kapasitededir. Nitekim atılan her adımda bu kemiğimize, vücut ağırlığımızın üç katı kadar bir yük binmektedir. Hatta sırıkla yüksek atlama yapan bir atlet yere inerken kalça kemiğinin her santimetrekaresi 1400 kiloluk bir basınca maruz kalır.

Kemiklerdeki tasarımın mükemmelliğinin tam olarak anlaşılması için şöyle bir benzetme yapalım. İnsanoğlunun kullandığı en sağlam ve kullanışlı malzemelerden biri çeliktir. Çünkü çelik hem sağlam, hem de esnek bir maddedir. Ancak kemikler katı çelikten daha sağlamdır ve 10 kat daha esnektir. Kemikler çelikten ağırlık bakımından da üstün bir yapıya sahiptirler. Bir çelik karkas insan iskeletine kıyasla 3 kat daha ağırdır.

Kemiklerdeki kusursuz tasarımı günümüz yapılarıyla karşılaştırmak da mümkündür. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar büyük ve yüksek yapılar yapmak insanoğlu için masraflı, uzun zaman gerektiren ve zor bir işti. Fakat teknolojinin ilerlemesi ile birlikte yapı tasarımında birçok teknik geliştirildi. Bu tekniklerin en önemlilerinden biri "kafes sistemler" olarak bilinen sistemdir. Bu yönteme göre yapının taşıyıcı elemanları, yekpare bir yapıda değildir; bunun yerine birbiri içine geçmiş, kafes şeklinde çubuklardan oluşur. Bilgisayarlarda yapılan karmaşık hesaplar sayesinde, bu teknik kullanılarak büyük köprüler ve endüstriyel yapılar çok daha dayanıklı ve çok daha ucuza inşa edilmektedir.

Kemiklerin iç yapısı da insanların binalarda ve köprülerde kullandığı kafes yapı sistemine göre inşa edilmiştir. Bir kemik kesilip incelendiği zaman iç yapısında oldukça ilginç bir sistem görülür. Binlerce küçük çubuk iç içe geçerek karmaşık bir yapı oluşturur. İşte bu yapı, kemiklerin içinde inşa edilmiş olan kafes sistemdir. Bu sayede kemikler hem son derece sağlam, hem de insanın rahatlıkla kullanabileceği hafifliktedirler. (Harun Yahya, İnsan Mucizesi)

Eğer aksi olsaydı, yani kemiklerin içi, dışı gibi sert ve tamamen dolu olsaydı, hem kemiklerin ağırlığı insanın taşıyabileceğinin çok üzerinde olurdu, hem de kemiğin yapısı sert olup en küçük bir darbede çatlama ve kırılma yapardı.

İnsanoğlunun günümüz teknolojisini kullanarak taklit etmeye çalıştığı kemiklerdeki yapı Allah'ın üstün yaratma sanatının örneklerinden sadece bir tanesidir. Allah'ın eksiksiz ve benzersiz yaratmasındaki ihtişamı her insanın kendi bedeninde görmesi ve üzerinde düşünerek şükretmesi gerekir. Bir Kuran ayetinde Allah şöyle bildirir:

"Allah, herşeyin yaratıcısıdır. O, herşey üzerinde vekildir."
(Zümer Suresi, 62)

"De ki: "Gerçekten siz mi yeri iki günde yaratanı inkar ediyor ve O'na birtakım eşler kılıyorsunuz? O, alemlerin Rabbidir."
(Fussilet Suresi, 9)

Karıncaların Asit Fabrikası

Hemen her yerde rastladığımız, çok yakından tanıdığımız karıncaların vücutlarında birer kimya laboratuvarı olduğunu biliyor muydunuz?

Karıncaların vücutlarında formik asit isimli kimyasal maddeyi üreten bezler vardır. Antibiyotik etkisine sahip bu maddeyi karıncalar düzenli olarak vücutlarına sürerler. Bu şekilde hem yuvalarında hem de kendi üzerlerinde bakteri ve mantar oluşumunu engellemiş olurlar.Karıncaların vücutlarından salgılanan bu asitten haberdar olmaları ve bunu nasıl kullanacaklarını bilmeleri elbette ki hayret vericidir. Ancak bundan çok daha şaşkınlık uyandırıcı olan, başka canlıların da karıncaların bu özelliklerinin farkında olmalarıdır. Hatta sadece farkında olmakla kalmaz, bu özellikten faydalanırlar.

Bazı kuş türleri için karıncalardaki bu asit gerekli ve faydalı bir maddedir. Kuşlar karıncalar gibi kimyasal maddeler salgılayamazlar. Ancak sık sık karıncaların toplu halde bulundukları yerlere giderek onların tüylerinin arasında dolaşmalarına izin verirler. Bu yöntem sayesinde bütün vücudu formik aside bulanan kuş, üzerindeki tüm parazitlerden kurtulmuş olur.

Bir karıncanın, mantara karşı formik asidin etkili olduğunu kendiliğinden bilmesi ve bu asidin formülünü öğrenmesi mümkün değildir. Normal şartlarda son derece tehlikeli bir kimyasal olan formik asitten hiçbir şekilde zarar görmemeyi başarması ise çok zordur. Dahası kuşların karıncalarda formik asit olduğunu ve bunu parazitlerinden kurtulmak için kullanabileceklerini bilmeleri imkansızdir.

Ancak kimyasal labratuvarlarda hazırlanabilecek bu kimyasal maddenin karıncanın vücudunda üretilmesi de şaşkınlık vericidir. Bu maddeyi karıncanın üretmiş olması ya da tesadüflerin böyle bir iş başarmış olmaları kuşkusuz son derece mantık dışıdır. Ayrıca karıncanın bedeninde asit üretilirken, aynı zamanda bundan korunmasını sağlayacak özel bir mekanizmaya da ihtiyaç vardır. Bu mekanizma olmadan, karınca bu mucizevi işlemi ne kadar kusursuz yaparsa yapsın, ürettiği maddeden zarar görerek mutlaka ölüp gidecektir. Dolayısıyla karınca hem üretim hem de korunma mekanizmalarının ikisine de aynı anda sahip olmalıdır.

Bu mucizevi varliklar, sahip oldukları olağanüstü özellikleri ile beraber Allah'ın eseridirler. Karınca yuvalarına giderek formik asitten faydalanmalarını kuşlara ilham eden de kuşkusuz Allah'tır. Allah tüm canlıların ihtiyacını bilen ve onları eksiksiz olarak yaratandır. Allah, herşeyi sarıp kuşatan olduğunu bir ayetinde şöyle bildirmektedir:

"Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi sarıp-kuşattığını bilip-öğrenmeniz için."
(Talak Suresi,12)

Suyun Altında Yaşanan Renk Değişimi

Mürekkep balıklarının derilerinin altında kramatofor adı verilen esnek bir katman bulunur. Bu katman sayesinde derilerini renkten renge sokabilir. Bu renk değişimi sayesinde kendilerini rahatlıkla kamufle ederler. Renk değişimini iletişim amacıyla da kullanırlar. Mesela bir dişinin yanına gittiklerinde güzel bir renk, bir erkekle kavga ettiklerinde ise caydırıcı bir renge bürünürler. Erkek, bir dişinin ilgisini çekmek istediği zaman mavimsi renk alır. Bu sırada yanına başka bir erkek gelirse, dişiye bakan yarısına mavi, erkeğe bakan yarısına kırmızı rengi verir. Burada kırmızı, meydan okuma ve saldırganlık anında kullanılan uyarı rengidir. Şüphesiz mürekkep balıklarındaki bu renk değişimi Allah'ın bu canlıya verdiği üstün bir tasarımdır.

KURAN BİLGİSİ

Doğru Yolu Bulmak

Kimlerin doğru yola iletildikleri Allah'ın Kuran'da bildirdiği sırlardandır. İslam'ın getirdiği güzel ahlaka uyanlar, Allah'ın doğru yoluna ileterek, cennetinde ağırladığı kullardır.

Yeryüzündeki hemen her insanın kendisine göre doğru ve yanlışları bulunur. Her birinin doğrularını tespit etmedeki kaynağı ise farklıdır. Kimi okuduğu bir kitabı, kimi çevresinde gördüğü bir insanı, kimi bir politikacıyı, kimi ise bir felsefeciyi kendisine rehber edinir. Oysa, Allah'ın insanlar için belirlediği en doğru ve insanı kurtuluşa kavuşturacak yegane yol İslam'ın getirdiği güzel ahlaktır.

Müminler Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini kazanmak için çabalarlar. Kuran'da bildirilen güzel ahlaka uygun bir yol benimsememek ise insanları dünyada ve ahirette sonsuza kadar devam edecek bir yıkıma, ümitsizliğe, mutsuzluğa ve acı bir azaba sürükler.

Kesin Bilgi ile İman Etmek

Allah'ın hoşnutluğunu, rahmetini ve cennetini amaç edinen insanlardan olmak, Allah'a ve Kuran'da vaat ettiklerine iman etmekle mümkündür. Böyle bir insan göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin tek sahibi ve yaratıcısının Allah olduğunu ve dünyada var olma amacının Allah'a kulluk etmek olduğunu bilir. Eğer bu insan hayatı boyunca Allah'ın rızasını arayıp O'na iman ederse Allah onu doğru yola iletir. Elbette burada kastedilen kesin bir bilgiyle imandır.

Bazı insanlar, her ne kadar iman ettiklerini söyleseler de, imanlarında şüphe veya zayıflık olabilmektedir. Böyle insanlar, inkarcılarla birlikte olduklarında onların etkisine girip dinde kolaylıkla zayıflık gösterebilmekte, hatta kimi zaman Allah'a ve Allah'ın dinine karşı bir tutum dahi sergileyebilmektedirler. Oysa, Allah Kuran'da doğru yola ilettiği kullarının imanının kesin, sağlam ve şüphesiz olduğunu insanlara bildirmiştir:

"(Bir de) Kendilerine ilim verilenlerin, bunun (Kuran'ın) hiç tartışmasız Rablerinden olan bir gerçek olduğunu bilmeleri için; böylelikle ona iman etsinler ve kalpleri ona tatmin bulmuş olarak bağlansın. Şüphesiz Allah, iman edenleri dosdoğru yola yöneltir."
(Hac Suresi, 54)

Tam Teslimiyetle Allah'a Yönelmek

İman edenlerin tam bir teslimiyetle Allah'a yönelmeleri, Allah'a kalpleri tatmin bulmuş olarak bağlanmaları da doğru yola iletilmenin sırrıdır. Allah'a iman eden ve ahiretten korkan bir müminin dünyaya yönelik bir hırsı yoktur. Müminin amacı Allah'ı razı etmektir. Bu nedenle, her tutum ve davranışında Allah'a yönelir, Allah'ın kendisini her an denediğini bilerek, her olayda Allah'ın kendisi için takdir ettiği kadere razı olur. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, Kendisine teslim olanları doğru yola ileteceğini şu şekilde bildirmiştir:

"Allah'ın ayetleri size okunuyorken ve O'nun elçisi içinizdeyken nasıl oluyor da inkar ediyorsunuz? Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir." (Al-i İmran Suresi, 101)

Verilen Öğütleri Yerine Getirmek

Allah'ın doğru yola iletilmek isteyen kullarına bir diğer emri ise şu şekildedir:

"... Onlar, kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi, bu şüphesiz onlar için hayırlı ve daha sağlam olurdu. Biz de onlara, o zaman yanımızdan büyük bir ecir verirdik. Ve onları mutlaka dosdoğru yola yöneltip-iletirdik."
(Nisa Suresi, 66-68)

Allah'tan korkan müminler sürekli olarak hatalarından arınmak ve Allah'ın en çok razı olacağı ahlaka ulaşmak için çalışırlar. İnsanların hatalarından hızla arınması ve doğru yola iletilmesi için kişinin tevazulu olması gerekir. Tevazulu ve arınmayı isteyen bir insan, Allah'ın emirlerini tam olarak yerine getirir. Ayrıca salih müminler birbirlerine iyiliği emreder, kötülükten men ederler. Bu sebeple, müminin bir hatasının mümin bir kardeşi tarafından kendisine söylenmesinden memnuniyet duyması, bunun kendi ahireti için büyük bir nimet olduğunu bilmesi gerekir. Allah, şeytana uymaktan kaçınan, kendisini Kuran'a ve güzel ahlaka çağıran kişilere tabi olan kullarına şöyle müjde vermektedir:

"Tağut'a kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir."
(Zümer Suresi, 17-18)

..."Rabbimiz, iman ettik, Sen artık bizi bağışla ve bize merhamet et, Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın"...
(Mü'minun Suresi, 109)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Seçkin bir kul Hz. İsa

Hz. İsa, diğer tüm peygamberler gibi Allah'ın insanları doğru yola çağırmakla görevlendirdiği seçkin bir kuludur. Hz. İsa'yı diğer peygamberlerden ayıran bazı özellikler vardır. Bu özelliklerden en önemlisi onun halen ölmemiş, Allah katına yükseltilmiş ve yeryüzüne tekrar geri dönecek olmasıdır.

Birçok kimsenin zannettiğinin aksine Hz. İsa çarmıha gerilip öldürülmemiş, başka bir sebeple de ölmemiştir. Kuran'da onu asamadıkları ve öldüremedikleri kesin bir şekilde belirtilir. Allah'ın onu Kendi katına yükselttiğini Kuran'da insanlara haber verir. Allah hiçbir ayette Hz. İsa'nın öldüğünü ya da öldürüldüğünü haber vermez. Kuran'da Hz. İsa hakkında öyle bilgiler verilir ki bunlar tarihte henüz gerçekleşmemiştir ve bu olayların gerçekleşmesi ancak Hz. İsa'nın yeryüzüne geri dönmesi ile mümkün olacaktır. Kuran'da haber verilen olayların gerçekleşeceğinden ise hiçbir kuşku yoktur.

Buna rağmen birçok insan Hz. İsa'nın geçmişte "bir şekilde" öldüğünü ve bir daha yeryüzüne geri dönmeyeceğine inanmaktadır. Bu inanç, Kuran'ı bilmemekten kaynaklanan önemli bir yanılgıdır. Kuran dikkatlice incelendiğinde Hz. İsa hakkındaki ayetlerin gerçek anlamları ortaya çıkmaktadır.

Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden gönderileceği, Peygamberimiz (sav) tarafından da müjdelenmiş ve onun gönderileceği dönem olan "ahir zaman"da tüm yeryüzünün barış, adalet, huzur ve refahla dolacağı haber verilmiştir. İnsanların hayalinde her zaman için daha güzele, daha iyiye yönelik bir özlem bulunmaktadır. Daha güzel bir manzara, daha güzel yiyecekler toplumsal sorunların yaşanmadığı huzurla dolu bir hayat, bolluk, güzellik...

İşte ahir zaman tüm bu "daha iyi", "daha güzel" kavramlarını içinde barındıran bir çağı ifade eder. Sıkıntının yerini bolluğun ve bereketin, adaletsizliğin yerini adaletin, ahlaksızlığın yerini güzel ahlakın, kargaşanın yerini barış ve huzurun aldığı ve tüm inanan kulların yıllardır özlemini duyduğu, İslam ahlakının hakim olacağı kutlu bir dönemdir.

DİN, ALLAH KATINDA İSLAM'DIR

Tarih boyunca çeşitli kavimlere peygamberler gönderilmiştir. Allah'ın elçileri, gönderildikleri kavimleri doğru yola davet etmişler ve onlara hak dini tebliğ etmişlerdir. Bugün ise insanlar, geçmişte elçilerle beraber birbirinden farklı birçok dinin gönderildiğini düşünmektedirler. Oysa bu son derece yanlış bir düşüncedir. Çünkü Allah'ın farklı dönemlerde farklı kavimlere gönderdiği din aslında tektir. Örneğin Hz. İsa, kendinden önceki dinin bazı yasaklarını kaldırmıştır. Ama temelde Allah'ın gönderdiği dinler arasında çok büyük farklılıklar yoktur. Geçmiş peygamberlere gönderilen de, Hz. Musa'ya, Hz. İsa'ya vahyedilen de ve hatta son peygamber olan Hz. Muhammed (sav)'e indirilen de aynı dindir. Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"De ki: "Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbiri arasında ayrılık gözetmeyiz. Ve biz O'na teslim olmuşlarız." Kim İslam'dan başka bir din ararsa asla ondan kabul edilmez. O, ahirette de kayba uğrayanlardandır."
(Al-i İmran Suresi, 84-85)

Allah'ın Sıfatları
"MÜZEKKİ"

(HER KUSUR VE AYIPTAN, MANEVİ KİRLERDEN KULLARINI TEMİZE ÇIKARAN)

"Kendilerini (övgüyle) temize çıkaranları görmedin mi? Hayır; Allah, dilediğini temizleyip yüceltir. Onlar, 'bir hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar."
(Nisa Suresi, 49)

Hatasızlık, kusursuzluk yalnız Allah'a mahsustur. İnsan ise unutabilir, yanılabilir, gaflete düşüp hata yapabilir. Bu durum insanın Allah karşısındaki aczinin, her konuda olduğunun; günah işlememe, Allah'ın emir ve yasaklarını yerine getirebilme konusunda da yine Allah'a muhtaç olduğunun bir göstergesidir. Mümine düşen, hata ve günahını farkettiğinde hemen pişmanlık duyup vazgeçmek, tevbe ederek aynı günahı tekrar işlememeye özen göstermektir. Yoksa kendini hatasız, günahsız göstermek, temize çıkarmak değil... Zira böyle yapmak başlı başına bir hatadır.

Samimi bir mümin hatalarının, aczinin bilincindedir, bu yüzden sürekli olarak Allah'tan bağışlanma diler. Allah'ın rahmetini ve rızasını umar. Allah da onun kusurlarını örter, günahlarını bağışlar, gerçek manada temizleyip arındırır, üstün bir konuma yükseltir. "Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun temizleniniz. Zira cennete temizler girer."
Hz. Muhammed (sav)

KURAN BİLGİSİ

Kuran'da Temel Kavramlar

Akıl ve Zeka Farklı Şeylerdir

Allah Kuran'da, hevaya uymanın akılsızlığı, vicdana uymanın ise aklı getirdiğini haber verir. Bu noktada akıl ve akılsızlık kavramları da büyük önem taşımaktadır.

Çoğu kimse, her insanın belli bir akla sahip olduğunu ve bunun da değişmediğini sanmaktadır. Bu bir yanlış anlamadır ve aklın zeka zannedilmesinden kaynaklanmaktadır. Oysa zeka ve akıl çok farklı şeylerdir. Herkes zeki olabilir, ancak akıl yalnızca iman edenlerde bulunur.

İnsan nefsinin fücuruna (hevaya) değil de, ona bu fücurdan sakınmayı telkin eden güce (vicdana) itaat ederse, akıl sahibi olur.

Nitekim Allah'ın Kuran'da haber verdiği akıl, ruhta yaşanan manevi bir özelliktir. Allah, çoğu ayette "akleden kalplerden" söz eder. Dolayısıyla gerçek akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan çok farklıdır. Akıl, "vicdan"ın da yeri olan kalpte bulunur.

Kuran ayetlerinde aklın kalpte olduğu ve "akılsız"ların kalplerinin kapalı olduğu için akledemedikleri açıkça ifade edilmektedir. Allah ayetlerde şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır."
(Araf Suresi, 179)

Allah Kuran'da, ancak "kalbi olanlar"ın öğüt almaya ve dolayısıyla iman etmeye eğilimli olduklarını da bildirir. Dolayısıyla, sözü edilen gerçek akıl, doğrudan kalple ve vicdanla ilgilidir. Dikkat çekici olan, bu aklın artıp-azalabilmesidir. Beynin bir fonksiyonu olan zeka, önemli bir yaralanma ya da hastalık dışında, artıp-azalmaz. Ama akıl azalıp-artabilir.

Aklın bu artıp-azalabilme özelliği, insanın vicdanı ile ilgilidir. Vicdan güçlenir ve insan Allah'tan daha çok korkup-sakınırsa (takvası artarsa), "doğruyu yanlıştan ayıran bir anlayış" kazanılır.

Sakın Unutmayın

Dünya Geçici Bir İmtihan Yeridir

İnsanların gözardı ettiği çok önemli bir gerçek vardır; dünyadaki hayat çok kısadır. Şu an 30 yaşında olan bir insan için düşünelim. Kendisine 30 yılın nasıl geçtiğini sorsanız büyük bir ihtimalle "o kadar hızlı geçti ki, anlayamadım" diyecektir. Yaptıklarını anlatmasını isteseniz en fazla birkaç saatte, geçen 30 yılı özetleyecektir. Ve bu insanın önünde en fazla 30 yıl kadar daha ömrü vardır. Önündeki zaman da geçmişteki zaman kadar hızla geçip gidecektir. Allah dünyada yaşanan bu sürenin kısalığını aşağıdaki ayette bildirmiştir.

"Gündüzün bir saatinden başka sanki hiç ömür sürmemişler gibi onları biraraya toplayacağımız gün..."
(Yunus Suresi, 45)

Allah insanların dünyaya hırsla bağlanmamaları için yeryüzünde pek çok eksiklik, çirkinlik de yaratmış ve dünyanın geçiciliğini gözler önüne sermiştir. Şöyle bir düşünün; en değer verdiğiniz, en güzel gördüğünüz şeyler kısa sürede eskimekte, sevdikleriniz birer birer ölmekte, çevrenizdeki en güzel insanlar yaşlanmakta, hastalıkların biri bitip öteki başlamaktadır ve bunun gibi belki insanların alıştığı sayısız olay vardır. Şimdiye kadar yaşadığınız en mutlu anlarınız da, gelmesini sabırsızlıkla beklediğiniz anlar da, çok sıkıntılı olduğunuz anlar da hepsi geçti, tarihe karıştı. İşte bundan sonra da böyle olacak ve siz bu sırada, göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir süre içinde hep deneneceksiniz. Şunu unutmayın ki bu imtihan ta ki ölüm gelip sizi buluncaya kadar devam edecektir...

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

Öfkeyi Yenmek

Allah Kuran'da müminin öfkesini yenmesini, öfkenin sebep olabileceği çeşitli hatalardan ve zararlardan korunması açısından ideal bir davranış olarak övmektedir: "Onlar, bollukta da, darlıkta da infak edenler, öfkelerini yenenler ve insanlar(daki hakların)dan bağışlama ile (vaz) geçenlerdir. Allah, iyilik yapanları sever." (Al-i İmran Suresi, 134)

Belli durumlarda insanın öfkelenmesi yaratılışından kaynaklanan bir davranış olsa bile, ayetin işaretiyle müminin bu öfkesini sürdürmemesi, yenmesi gerekmektedir. Çünkü öfke, insanın akli fonksiyonlarını perdeleyen, olayları sağlıklı değerlendirip doğru karar verebilmesini engelleyen bir etkendir. Böyle olunca da insanın Allah'ın sınırlarını gereği gibi koruyabilmesi tehlikeye girmektedir. Zira öfkenin aklı örtmesiyle, yapılan teşhisler, verilen kararlar duygusal olmakta, bu da Kuran'a uygun adil bir sonuç vermemektedir.

İnsanlara, özellikle de müminlere karşı şahsi birtakım konulardan dolayı duyulan öfkenin derhal giderilmesi, şefkat ve merhametin esas alınması gerekir. Öfkelenen kimse haksızsa, zaten öfkelenmeye hiçbir hakkı olmadığı gibi, haksızlığını kabul edip telafi etmesi gerekmektedir. Eğer haklıysa da yine öfkesini yenmeli ve Allah'ın ayette emrettiği gibi bağışlayıcı olmayı seçmelidir. Ancak, müminin hamiyeti İslamiyesinden kaynaklanan öfkeyi de diğerleriyle karıştırmamak lazımdır. Müminlere karşı bir haksızlık ve zulüm yapıldığında, Allah'a, dine ve Müslümanlara karşı bir hakaret ya da saldırı olduğunda müminin bunlara öfkelenmesi onun imanından kaynaklanan haklı ve doğru bir davranıştır. Bu öfke müminlerin fikri mücadele şevklerini ve heyecanlarını artıran rahmani bir duygudur.
  

GERİ