|
KOKU
DUYUSUNUN TAT ALMADAKİ ROLÜ
Bir fırından gelen
taze ekmek kokusu, bir pastaneden yayılan çörek kokusu, bir aktardan
gelen baharat veya yeni çekilmiş kahve kokusu, insanın çok hoşuna
gider. Söz konusu kokular o kadar çekicidirler ki bizi ekmeği, çöreği
veya kahveyi tatmaya sevk ederler. Hatta bazı durumlarda ağzımızdaki
tükürük bezleri faaliyete geçer ve tat almamız için gerekli olan
tükürüğü salgılarlar. Koku duyarlılığımız tat almadan bin kere fazla
olduğu için, kokuların besinlerin tadını almada önemli bir rolü
vardır. Koku ile tat alma duyularımız arasındaki ilişki bu kadarla
da sınırlı kalmaz.
Üzümlü şekerleme
ile çilekli şekerlemeyi birbirinden nasıl ayırt edersiniz? Sorunun
cevabının açık olduğunu, tabii ki tadına bakarak anlayacağınızı
düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz demektir. Çünkü "tatmak, söz
konusu iki şekerin arasındaki farkı anlamaya yeterli değildir. Eğer
koku alma duyumuz olmasaydı, her iki şekeri de "tatlı"
şeklinde tanımlayacak, fakat ayırıcı özelliklerini ifade edemeyecektik.
Bunun nedeni, yediğimiz
herhangi bir şeyin tadını algılamak için koku duyusuna da ihtiyacımız
olmasıdır. Diğer bir deyişle, kokusunu almadan besinlerin tadını
da tam olarak anlayamayız. Bir yemeği lezzetli kılan, onun tadının
ve kokusunun birleşiminin bizde bıraktığı güzel izlenimdir. Araştırmacılar
"tadın %75'i kokudur" diyerek, konunun önemini vurgularlar.
Bilindiği gibi, yiyecek
ve içeceklerin iştah açıcı kokularının algılanması insanı yeme ve
içmeye teşvik eder. Nitekim bir hastalık veya kaza sonucunda koku
alma duyularını yitirenlerin yemek istemedikleri de gözlenmiştir.
Grip ya da nezle olduğunuz dönemleri hatırlayın. Böyle zamanlarda
yediklerinizin "tatsız-tuzsuz" gelmesinin sebebi, koku
moleküllerinin koku alıcılarına ulaşamaması, dolayısıyla koku alma
duyunuzun geçici olarak kaybolmasıdır.
Şöyle bir deney de
konuyu anlamada yardımcı olabilir. Gözlerini bağladığınız ve burnunu
tıkadığınız bir arkadaşınızdan, önce bir dilim patates, sonra da
bir dilim elmayı dilinin üzerinde tutmasını rica edin. Bu durumda
arkadaşınız hangisinin patates, hangisinin elma olduğunu söyleyemez.
Çünkü her ikisi de hafif tatlı bir etki uyandırır. Arkadaşınızın
doğru yanıt verebilmesi, ancak parçaları ağzında çiğnemesiyle mümkün
olur. Çünkü çiğnemeyle birlikte, uçucu koku tanecikleri ağzın arkasındaki
boşluktan burundaki koku alma bölgesine ulaşacak; böylece neyin
patates neyin elma olduğu anlaşılacaktır.
Burada dikkat çekici
bir nokta, ağız ve burnun insan vücudundaki ideal konumlarıdır.
İnsan bedeninin bu iki uzvu birbirlerine yakındır; burundaki koku
alma bölgesi de bir hava kanalı ile ağız boşluğuna bağlıdır. Peki,
böyle bir bağlantı veya söz konusu yakınlık olmasaydı, veya koku
alıcıları vücudun başka bir bölümünde yer alsaydı, ne olurdu?
Bu cümlede "veya"
ile başlayan daha pek çok alternatif sayılabilir. Ancak sorunun
cevabı bellidir: Mevcut konumun dışındaki herhangi bir durumda tat
alma duyusu büyük ölçüde kaybolurdu. Kısacası Allah ağız, burun
ve koku alıcı bölgeyi tam olmaları gereken şekilde ve tam olmaları
gereken yerde yaratmıştır. Konuyu şu şekilde özetlemek de mümkündür.
Lezzet olarak tanımladığımız kavram, tat ve kokunun bileşiminden
oluşur. Dolayısıyla koku alma duyumuz olmasaydı, tat alma duyumuzun
da bir anlamı olmayacaktı. Çünkü lezzetin algılanması için, dildeki
tat alıcılarına ihtiyaç olduğu kadar, burundaki koku alıcılarına
da ihtiyaç vardır.
Şüphesiz tat ve koku
alma organları ve duyuları arasındaki iş birliği özel bir tasarım
sonucudur. Şuur sahibi insanların aralarında anlaşıp, ortak bir
amaç doğrultusunda çalışmaları gayet doğaldır. Akıl ve bilinçten
yoksun milyarlarca hücrenin kusursuz bir uyum içindeki birlikteliği
ise tek bir şekilde açıklanabilir: Bunları yaratan, insanların hizmetine
veren ve her an kontrolü altında tutan alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
KURAN, ALLAH'IN KORUMASI ALTINDADIR
"Hiç şüphesiz, zikri (Kuran'ı) biz indirdik biz; onun
koruyucuları da gerçekten biziz." (Hicr Suresi, 9)
Hz. Muhammed'in yaşadığı dönemde ve özellikle vefatından sonra,
İslam'ı içten vurmak, Kuran hükümlerini bozmak, değiştirmek ve sapkın
inanışlar türetmek için çeşitli yöntemler denenmiştir. Ama bunda
kesinlikle başarılı olunamamış, Allah'ın korumasında olan Kuran'ın
içeriği ve mesajı değiştirilememiştir.
Kuran'ı bozmak için
henüz daha peygamberimiz hayatta iken "yalancı peygamberler"
faaliyete başlamışlardır. Allah Kuran'da Hz. Muhammed'in açıkça
son peygamber olduğunu bildirmesine rağmen, çeşitli tevillerle yalancı
ve sahte din alimleri türemiş ve "peygamberliklerini"
ilan etmişlerdir. Örneğin Müseyleme, Hz. Muhammed'in dönemindeki
yalancı peygamberdir. Bu ve bunun gibi kişilerin faaliyetlerinin
ortak özelliği Kuran'ın apaçık olan ayetlerinin anlaşılmaz ve eksik
olduğunu iddia ederek olmadık açıklamalar ve yorumlar getirmek,
Müslüman toplulukları arasına fitne sokarak tesanütlerini bozmak,
onları fırkalara ayırmak ve Kuran'a karşı açıkça cephe almalarını
sağlamaya çalışmak olmuştur.
Peygamberimizin vefatından
sonra din değiştirip Müslüman olduğunu iddia eden İbni Sebe ismindeki
bir Yahudi ise Kuran'ı ve ehl-i sünnet inancını tahrif etmek için
önce Hint, İran ve Yahudi geleneklerini İslam'a sokmaya çalışmış
ve ardından da İslam tarihindeki ilk ihtilaf ve savaşı çıkarmıştır.
Hz. Osman'ın katledilmesini organize etmiştir. Aziz Paul'ün Hz.
İsa'yı Tanrı edinmesi gibi Hz. Ali'yi (haşa) Allah ilan etmiştir.
Elbette ki hak dine
karşı olanların Kuran'ı dejenere etme çabaları bunlarla bitmemiş,
tarih boyunca bu yönde büyük bir gayret içerisinde olmuşlardır.
Peygamberimizin vefatından sonra Müslümanların arasına sızan ve
İslam'ın özünü bozmaya çalışan bazı kişiler İslam dininde asla yeri
olmayan bir takım hurafeleri insanlara hak dinin hükümleri olarak
tanıtmışlar ve bu güne kadar sayısız insanın sapkın bir din anlayışına
sahip olmasına sebep olmuşlardır. Üstelik bu kişiler peygamberimize
atfen pek çok sözler uydurmuş ve bu sözlerin gerçekte O'nun Kuran'dan
yaptığı yorumları olduğunu iddia etmişlerdir. Nitekim yüksek feraset
ve basiret sahibi Peygamber Efendimiz birtakım kişilerin İslam'ı
bozmaya yönelik çabalarına kendi vefatından sonra da devam edeceklerini
anlamış ve gerçek iman edenleri böyle safsatalara kanmamaları için
uyarmıştır; "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan
yetmiş ikisi cehenneme gidip yalnız bir fırkası kurtulacaktır."
(Fırka-i Naciye)
Allah ise iman edenleri,
Kuran'ı ve peygamberin bildirdiklerini yeterli görmeyip dinlerinde
fırkalara ayrılan, kendi içlerinde parça parça olmuş bu kişilerin
peşinden gitmemelerini şöyle öğütlemiştir;
"Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri
de gruplaşanlar, sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi
ancak Allah'adır. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber
verecektir." (Enam Suresi, 159)
Allah'ın yukarıdaki ayette de belirttiği gibi Kuran dinini yeterli
görmeyip yeni bir din türetmek ve peygamberimizin sözleri hakkında
ihtilafa düşmek ya da olmadık yorumları peygamberimize atfetmek,
ancak, gereği gibi Allah'a iman etmeyen, dillerini eğip bükerek,
kendi istek ve tutkularına göre açıklamalar yapan ve Allah'a karşı
açıkça yalan söylemekten çekinmeyenlerin işidir.
Ancak elbette ki
art niyetli inkarcıların Kuran'ı bozma çabaları tarihte hiçbir zaman
başarıya ulaşmamıştır. Kuran 1400 yıldır ilk indirildiği andaki
orjinal haline sadık kalarak bugüne ulaşmıştır. Fitne ve bozgunculuk
hareketleri her zaman bertaraf edilmiş, Kuran'a hiçbir zaman zarar
verilememiştir, verilemeyecektir de. Çünkü Allah'ın son kutsal kitap
olarak indirdiği ve kıyamet gününe kadar geçerli olacak Kuran Allah'ın
koruması altındadır. Ayrıca Allah bu tür art niyetli girişimlerde
bulunanların hile ve tuzakları ne kadar kapsamlı, ustaca ve titiz
bir şekilde hazırlansa da hiçbirinin sonuç vermeyeceğini Kuran'da
inananlara müjdelemiştir;
"Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa
onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah
katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır."
(İbrahim Suresi, 46)
YARATILIŞ
MUCİZELERİ
Güneş Kuşları
Afrika'da yaşayan
güneş kuşları genel olarak sinek kuşlarına çok benzeyen canlılardır.
Güneş kuşları da sinek kuşları gibi son derece ufaktır. Buna rağmen
onlar da nektar toplamak için uzun mesafe uçuşları yapabilirler.
Allah bu kuşların Gagalarını ve dillerini çiçeklerdeki nektarı derinlerden
kolaylıkla çekebilecekleri şekilde tasarlamıştır. Bu kuşlar havada
asılı kalma konusunda sinek kuşları kadar başarılı değildirler.
Bir çiçek önünde kısa sürelerle havada asılı kalabilmelerine rağmen,
genel olarak çiçeklere konarak beslenmeyi tercih ederler. Erkek
güneş kuşları da, sinek kuşlarında olduğu gibi dişilerden daha renklidir.
Bu kuşlardaki renk çeşitliliği pigmentlerden çok tüylerindeki renklerin
yapısından kaynaklanır. Güneş ışığının hareketiyle birlikte tüyler
üzerindeki renkler de çeşitlilik gösterir.
Güneş kuşları canlı
renkleri ve çiçeklerden kolaylıkla nektar emmelerini sağlayan gaga
yapıları ile dikkat çeken kuşlardır. Gagalarındaki özel tasarım
sayesinde her çiçekten kolaylıkla nektar toplayabilirler.
KURAN'DAN CEVAPLAR
Bir başkasının dua
etmesi insana fayda getirir mi?
Allah "Rabbiniz
dedi ki: 'Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet
etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler
olarak gireceklerdir.'" (Mü'min Suresi, 60) ayetiyle
tüm insanları dua etmeye çağırmış ve bunun karşılığında da dualarını
kabul edeceğini bildirmiştir. Bu nedenle bir insanın diğer insanlar
için ettiği bir dua da -Allah'ın dilemesiyle- elbette fayda getirebilir.
Bir ayette Allah Peygamberimiz'e diğer inananlar için dua etmesini
bildirmiştir:
"…Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir
sükûnet ve huzurdur.' Allah işitendir, bilendir."
(Tevbe Suresi, 103)
İman eden bir insan, kendisi kadar tüm diğer inananların da Allah'ın
rızasını kazanabilmesini ve cennetine kavuşabilmesini ister. Bu
nedenle de en az kendisi kadar diğer mümin kardeşleri için de dua
eder. Ancak bu duanın kabul edilmesi konusunda takdir Allah'a aittir.
Allah dilerse, dilediği kişinin isteğini dilediği şekilde yerine
getirir. Dilerse de bir hayır ve hikmet doğrultusunda bu duaya farklı
bir şekilde icabet eder.
KURAN'IN
SIRLARI
Gafletin Kalın Perdesi
Allah insanı bencil
olarak yaratmıştır, bu yüzden insan kendi çıkarlarını ilgilendiren
konularda son derece hassastır. Ancak her konuda kendi çıkar ve
menfaatlerini en ince ayrıntısına kadar düşünen ve hesaplayan insanın
doğrudan doğruya kendisini ilgilendiren ölüm konusunda kayıtsız
ve umursuz olması son derece hayret vericidir. "Kesin bilgiyle
iman etmeyenler"e özgü olan bu ruh halini Allah, Kuran'da tek
bir kelimeyle tanımlamıştır: "Gaflet".
Gafletin kelime anlamı,
şuurundaki bulanıklık ve kapalılıktan ötürü, bir insanın gerçekleri
tam olarak algılayamayıp, sağlıklı değerlendirmeler yapamaması ve
buna bağlı olarak, gereken sağlıklı tepkileri verememesidir. Allah
bir ayetinde şöyle buyurur:
"İnsanların sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri
ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar." (Enbiya Suresi, 1)
Ölümcül, çaresiz bir hastalığa yakalanan birisinin öleceğine kesin
gözüyle bakılır. Fakat ona bu gözle bakanların da er ya da geç ölecekleri
kesindir. Gaflet yüzünden, işin bu yönü kimsenin aklına gelmez.
Örneğin ölümcül bir hastalığa yakalanmış birinin yakın bir zamanda
ölme ihtimali epeyce yüksektir. Fakat yanında duran sapasağlam birinin
bir gün mutlaka öleceği çok daha yüksek ihtimal, daha da doğrusu
kesindir. Belki de ölüm, kendisini bu "ölümcül hasta"dan
çok daha önce, hiç ummadığı bir anda yakalayacaktır.
Yakınları, ölüm döşeğindeki
hastalarının durumuna üzülürler. Ama bir gün kesinlikle ölecek olan
kendilerine de üzülmek akıllarına gelmez. Oysa mantıksal olarak,
bir olayın eninde sonunda gerçekleşeceği kesinse, bunun yakın ya
da uzak olması verilen tepkiyi değiştirmemelidir.
Eğer ölmek üzere
olanlar için üzülmek gerekiyorsa, yalnızca ölüm anında değil herkes
birbiri ve kendisi için şimdiden üzülmeye başlamalıdır. Ya da içinde
bulunduğu gafleti yırtmalı, ölümün gerçek anlamını kavramalıdır.
|