|
İslam
Ahlakını Yaşamak
İnsanı en iyi tanıyan,
ona şah damarından daha yakın olan Allah, dini de insanın yaratılışına
uygun yaratmıştır. Allah'ın insanlar için seçtiği ve kolay kıldığı
din, İslam dinidir.
Din ahlakı, insanların üzerindeki tüm külfeti, kısıtlayıcı ve sınırlayıcı,
insanlara zorluk getiren ağırlıkları kaldırır. İnsanın sadece sonsuz
merhametli, şefkatli, bağışlayıcı, salih kulları için herşeyi hayırla
yaratan, tüm gücün sahibi olan Allah'ın kendisi için belirlediği
kadere teslim olmasını, herşeyde sadece O'nun rızasını arayarak
O'na yönelmesini bildirir.
Sıkıntıların Sonu
Evrendeki her varlığın
ve gerçekleşen her olayın sahibi olan Allah'a güvenip dayanmak ve
O'nu dost edinmek, bir insanın hayatındaki tüm korkuların, endişelerin,
sıkıntıların ve zorlukların da sonu demektir. Dini yaşayan bir insan
için dinin getirdiği en önemli kolaylık ve güzelliklerden biri budur.
Bunun dışında Allah, tüm emir ve hükümlerini de insanların fıtratlarına
en uygun şekilde bildirmiştir ve hiçbirinde bir zorluk bulunmamaktadır.
Allah, Kuran'da dininin kolay olduğunu, dinine tabi olanların işlerini
kolaylaştıracağını şöyle bildirir:
"Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız."
(A'la Suresi, 8)
"O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir,
atanız İbrahim'in dininde olduğu gibi..." (Hac Suresi,
78)
Allah Kolay Olanı Emretmiştir
İnsanların birçoğunun
din hakkındaki bilgileri, küçüklüklerinden itibaren çevrelerinden
edindikleri kulaktan dolma bilgilere dayalıdır. Dini, gerçek kaynağından
yani Kuran'dan öğrenmedikleri için de, din adı altında birçok hurafeye,
asılsız inanca kapılırlar. Bu inançların en tehlikelilerinden biri
ise dini yaşamanın zor olduğu şeklindeki gerçek dışı inançtır.
Tarih boyunca, dini özünden saptırmayı amaçlayan ve dinin yaşanmasını
engellemek için türlü yöntemler deneyen kişiler, dine birçok zorlaştırıcı
uygulama ve hurafe katmaya çalışmışlardır. Kendi türettikleri uygulamalar
yüzünden bilerek veya bilmeyerek insanların dinden uzaklaşmalarına
sebep olmuşlardır. Oysa, Allah'ın Kuran'da bildirdikleri ve Peygamber
Efendimizin sünneti bize dinin yaşanmasının samimi insanlar için
son derece kolay olduğunu öğretmektedir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; Allah evrendeki herşey gibi
insanı da yoktan var etmiştir. İnsanı en iyi tanıyan, ona şah damarından
daha yakın olan Allah, dini de insanın yaratılışına uygun yaratmıştır.
Allah bir ayetinde insanın din ile fıtratına (yaratılışına) en uygun
olana çağrıldığını şöyle haber verir:
"Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak
dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır.
Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta
duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler."
(Rum Suresi, 30)
İnsanın tek yapması gereken Kuran'da Allah'ın insanlara emrettiklerini
yerine getirmek ve yasakladıklarından da kaçınmaktır. Allah herşeyi
insanlar için kolay kılarken dini zorlaştırmaya çalışanlar, ahirette
bunun sorumluluğunu yüklenmiş olarak hesap verirler. Herşeyde olduğu
gibi bu konuda da Peygamberimiz (sav)in hayatı ve uygulamaları bize
en güzel örnektir.
Kuran Ahlakı Her İnsanın Hayatına Mutluluk ve Huzur Getirir
Sonuç olarak, Allah'a,
Allah'ın yarattığı kadere, cennetin ve cehennemin varlığına kesin
bir bilgiyle iman etmek, bir insana en büyük sevinci, huzuru, rahatlığı
ve kolaylığı getiren önemli bir sırdır. Bunlara erişmek için başka
yollar arayanlar büyük bir yanılgı içindedirler ve iman etmeden
bu nimetlere asla erişemezler.
"Gerçekten Biz onları, katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu
düşünüp-anan ihlas sahipleri kıldık."
(Sad Suresi, 46)
KURAN MUCİZELERİ
Demirdeki Sır
Demir, Kuran'da dikkat
çekilen elementlerden biridir. Kuran'ın "Hadid", yani
"Demir" adlı suresinde şöyle buyrulur:
"... Ve kendisinde çetin bir sertlik ve insanlar için (çeşitli)
yararlar bulunan demiri de indirdik..."
(Hadid Suresi, 25)
Ayette, demir için özel olarak kullanılan "enzelna" yani
"indirme" kelimesi, mecazi olarak insanların hizmetine
verilme anlamında düşünülebilir. Fakat kelimenin, yağmur ve güneş
ışınları için kullanılan "gökten fiziksel olarak indirme"
şeklindeki gerçek anlamı dikkate alındığında, ayetin çok önemli
bir bilimsel mucize içerdiği görülmektedir. Çünkü modern astronomik
bulgular, Dünya'daki demir madeninin dış uzaydaki dev yıldızlardan
geldiğini ortaya koymuştur.
Sadece Dünya'daki değil, tüm Güneş Sistemi'ndeki demir dış uzaydan
elde edilmiştir. Çünkü Güneş'in sıcaklığı demir elementinin meydana
gelmesine yeterli değildir. Demir ancak Güneş'ten çok daha büyük
yıldızlarda, birkaç yüz milyon dereceye varan sıcaklıklarda oluşabilmektedir.
Nova veya Süpernova olarak adlandırılan bu yıldızlardaki demir miktarı
belli bir oranı geçince, artık yıldız bunu taşıyamaz ve patlar.
Bu patlama sonucu, içinde demir bulunan gök taşları uzaya dağılır
ve bir gök cisminin çekimine yakalanıp çarpana kadar boşlukta dolaşır.
Bilimsel bir kaynakta
bu konu ile ilgili olarak şu bilgiler yer almaktadır:
Daha yaşlı Süpernova
olaylarını gösteren deliller de vardır: Deniz tabanında biriken
demir-60 yaklaşık 5 milyon yıl önce Güneş'ten 90 ışık yılı uzaklıkta
meydana gelen bir Süpernova patlamasının delili olarak yorumlanmıştır.
Süpernova patlamasında oluşan demir-60, 1.5 milyon yıl yarılanma
ömrü olan radyoaktif bir izotoptur. Dünya'nın yeraltı katmanlarında
bulunan demir-60 izotopu yakın uzayda bulunan elementlerin nükleosentez
geçirip, önce Dünya atmosferine oradan da yeraltı katmanlarına saplanması
sonucu oluşmuştur. (Popüler Bilim (Popular Science Magazine),
no. 92, 2001, ss. 38-43, [American Scientist, vol. 88, 1].
Tüm bunlardan anlaşılacağı
gibi demir madeni Dünya'da oluşmamış, gök taşları vasıtasıyla Süpernovalardan
taşınarak, aynen Allah'ın ayette bildirdiği şekilde "Dünya'ya
indirilmiştir". Bu bilginin Kuran'ın indirilmiş olduğu 7. yüzyılda
bilimsel olarak tespit edilemeyeceği ise açıktır. Ancak bu gerçek,
herşeyi sonsuz bilgisiyle kuşatan Allah'ın sözü olan Kuran'da yer
almaktadır.
Bunun yanı sıra içinde
demirden bahsedilen Hadid Suresi'nin 25. ayeti oldukça ilginç iki
matematiksel şifre içermektedir:
"El-Hadid" Kuran'ın 57. suresidir. "El-hadid"
kelimesinin Arapçadaki sayısal değeri, yani ebcedi hesaplandığında
karşımıza çıkan rakam da aynıdır: "57". Sadece "hadid"
kelimesinin sayısal değeri 26'dır. 26 sayısı ise demirin atom numarasıdır.
YARILAN YERYÜZÜ
"Dönüşlü olan göğe andolsun. Yarılan yere de."
(Tarık Suresi, 11-12)
Yukarıdaki ayette geçen Arapça "sad'a" kelimesi Türkçede
"çatlama, yarılma, ayrılma" anlamlarına gelmektedir. Allah'ın
yerin yarılması üzerine yemin etmesi, Kuran'ın diğer bilimsel mucizelerinde
olduğu gibi burada da dikkat çekici bir duruma işaret etmektedir.
1945-46 yıllarında, bilim adamları mineral kaynaklarını araştırmak
için ilk kez deniz ve okyanusların diplerine indiler. Araştırmalarında
dikkati çeken en önemli noktalardan biri Dünya'nın kırıklı yapısı
oldu. Dünya'nın dış yüzeyindeki kayalık tabaka; kuzey-güney ve doğu-batı
doğrultulu olup, on binlerce kilometre uzunluğunda çok sayıda geniş
çatlak (fay) ile yarılmıştı. Ayrıca bilim adamları 100-150 km derinde,
denizlerin ve okyanusların altında erimiş magmanın bulunduğunu fark
ettiler.
İşte bu kırık ve çatlaklar nedeniyle, denizlerin ortasında yer alan
dağlardan dışarı lavlar akar. Yeryüzünün bu kırıklı yapısı sayesinde,
önemli miktarda ısı dışarı atılır ve erimiş kayaların büyük bir
kısmı okyanuslardaki tepeleri oluşturur. Eğer yeryüzünün, kabuğundan
yüksek miktarda ısının dışarı çıkmasına olanak veren bu yapısı olmasaydı,
Dünya üzerinde hayat imkansız olurdu. Çünkü bu durumda yer kabuğunun
altından çıkış noktası bulamayan ısı, çok büyük miktarlarda olumsuz
nükleer etki meydana getirecekti.
Kuşkusuz tespit edilmesi böylesine teknoloji gerektiren bir bilginin,
1400 sene evvel haber verilmiş olması Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunun
delillerinden biridir.
ZAMANIN GÖRECELİĞİ
Zamanın göreceliği
konusu bugün ispatlanmış bilimsel bir gerçektir. Ancak bu gerçek,
yüzyılın başlarında Einstein'ın görecelik kuramı ile ortaya çıkmıştır.
O döneme dek insanlar zamanın göreceli bir kavram olduğunu, ortama
göre değişkenlik gösterebileceğini bilmiyorlardı. Ama ünlü bilim
adamı Albert Einstein, görecelik kuramı ile bu gerçeği açık olarak
ispatladı. Zamanın, kütleye ve hıza bağımlı bir kavram olduğunu
ortaya koydu. İnsanlık tarihi boyunca hiç kimse bu konuyu açıkça
dile getirmemişti.
Ancak Allah Kuran'da, zamanın izafi olduğunu gösteren bilgiler veriliyordu.
Bu konuyla ilgili bazı ayetleri şöyle sıralayabiliriz:
"... Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta
olduklarınızdan bin yıl gibidir."
(Hac Suresi, 47)
"Gökten yere her işi O evirip düzene koyar. Sonra (işler,)
sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O'na yükselir."
(Secde Suresi, 5)
"Melekler ve Ruh (Cebrail), O'na, süresi elli bin yıl olan
bir günde çıkabilmektedir."
(Mearic Suresi, 4)
610 yılında indirilmeye başlanan Kuran'da böylesine açık bir şekilde
zamanın göreceliğinden bahsediliyor olması, onun İlahi bir kitap
olduğunun bir başka delilidir.
KAVİMLERİN HELAKI
21.yy.'daki
Ahlaki Çöküş
İçinde bulunduğumuz
yüzyılda dünya toplumlarının sosyal yapılarını tehdit eden çok büyük
bir tehlike söz konusudur. Bu tehlike, insan bedenini ölüme götüren
virüslere benzer şekilde sinsi bir faaliyet göstererek toplumu yıkıma
sürüklemektedir. İşte bu tehlike bir insan topluluğunu ayakta tutan
ahlaki değerlerin yozlaşmasıdır. Eşcinselliğin, fuhuş ticaretinin,
evlilik dışı cinselliğin, cinsel suçların, pornografinin, tecavüz
vakalarının ve cinsel hastalıkların artışı ahlaki çöküşün bazı önemli
göstergeleridir.
Bahsi geçen konular sürekli olarak dünya kamuoyunun gündemindedir.
Pek çok insan çevresinde olup bitenlerin, tehlikenin farkında değildir
veya bu olayları sosyal hayatın bir parçası olarak değerlendirme
gafletine düşmektedir. Ancak istatistikler tehlikenin boyutlarının
görülmemiş bir artışla her geçen gün büyüdüğünü göstermektedir.
Cinsel hastalık oranları
insanlığın önündeki sorunların büyüklüğünü gözler önüne seren önemli
bir ölçüdür. Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) kayıtlarına göre, cinsel
yoldan bulaşan hastalıklar en çok rastlanan hastalık gruplarından
birini oluşturmaktadır; raporlar her yıl tahmini olarak 333 milyon
yeni vakanın meydana geldiğini göstermektedir. Bunlara ek olarak,
AIDS büyük bir sorun olma konumunu korumaktadır. WHO istatistikleri
bugüne kadar 18.8 milyon insanın bu hastalıktan hayatını kaybettiği
gerçeğini ortaya koymaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'nün AIDS ile ilgili
2000 yılı raporundaki şu ifadeler konuyu çok iyi özetlemektedir:
"AIDS sosyal, ekonomik ve demografik yapılar üzerindeki yıkıcı
etkisiyle benzersizdir."
Ürkütücü gelişmeler arasında eşcinselliğin yayılışı da oldukça dikkat
çekicidir. Eşcinsellerin bazı ülkelerde resmi olarak evlenebilmeleri,
evliliğin getirmiş olduğu sosyal haklardan istifade edebilmeleri,
dernek ve partiler kurmaları, dünya çapında yapılanmaları, kutsal
inançlara karşı gelmeleri, dini değerlere savaş açmaları, Peygamberimiz
(sav)'in döneminden bu yana geçen on dört yüzyıllık süre zarfında
sadece çağımıza mahsus olaylardır.Günümüzdeki eşcinsellerin bu cüret
ve pervasızlıkları eşcinselliği ile tanınmış Lut halkının başına
gelenleri akla getirmektedir. Kuran'da Allah'ın haber verdiği gibi,
Hz. Lut'un doğru yola davetine azgınlıkla karşılık veren Lut halkı
büyük bir felaketle helak edilmiştir. Bu sapık toplumdan geri kalanlar
halen bir ibret belgesi olarak Lut Gölü'nün suları altında durmaktadır.
Ahir Zaman adı verilen kıyamet öncesi dönemde yaşayan toplumlardaki
ahlaki dejenerasyonu tasvir eden hadislerin bugünün dünyasında tam
anlamıyla ortaya çıktığı açık bir gerçektir.
Fuhşun utanma ve gizlemeye gerek duyulmaksızın, açıkça yapılmasının
bir kıyamet alameti olduğu hadiste şöyle belirtilmiştir:
"Fuhuş açık
olmadan... kıyamet kopmaz."
(Ramuz-El Ehadis, 91/7)
Toplumda evlilik dışı cinsel ilişkilerin yaygınlaşmasının bir işaret
olduğu da Peygamberimiz (sav) tarafından şu şekilde dile getirilmiştir:
"Zinanın
çoğalması kıyamet alametlerindendir."
(Buhari, Tecrid'i 1/16)
Ahlaki değerlerin, utanma duygusunun zayıflaması şöyle tasvir edilmiştir:
"Kıyamet yaklaşınca… kadınla yolun ortasında cinsel münasebette
bulunacak kadar haya ortadan kalkar."
Yollarda pazarlık yapan hayat kadınları herkesin gözü önünde açıkça
fuhuş yapmaktadırlar. Burada, hadiste kıyamet alameti olarak belirtilen
bir olay daha tam dikkat çekildiği gibi ortaya çıkmış ve milyonlarca
insana bu olay gösterilmiştir. Hadisler göstermektedir ki eşcinselliğin
normal bir yaşam biçimi olarak kabul edilmesi kıyamet öncesindeki
dönemin önemli bir belirtisidir:
"Erkekler kadınlara benzeyecek, kadınlar erkeklere benzeyecek."
(Ölüm-Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s.451)
"Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetindiklerinde…
. kıyamet yaklaşmış olacaktır." (Ramuz-El Ehadis, 448/8; Ölüm
Kıyamet ve Diriliş, s. 480)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Çeçenistan (1. bölüm)
Rusya'nın Çeçenistan'ı
1991 yılındaki fiili işgali, merhum Cahar Dudayev tarafından bertaraf
edildi. Bunun ardından 1994 Kasımı'ndaki ciddi tacizler, aynı yılın
11 Aralık'ında fiili bir savaşa dönüştü. 100.000'in üzerinde Çeçen
bu savaşta hayatını kaybederken, on binlerce insan yurdundan göç
etmek zorunda kaldı. Kullanılması yasak olan kimyasal silahlarla
insanlar bir tür soykırıma tabi tutuldu. Üstelik Rusya, Çeçenistan'ı
dünya kamuoyuna "iç meselesi" olarak lanse ettiği için,
dış dünyadan ciddi bir tepki görmedi. Çeçen halkına yardım eli uzatan
çıkmadı.
Ancak tüm bu zorluklara
rağmen Çeçenler hiçbir şekilde yılmadılar. Kendi toprakları için
herşeyleriyle mücadele eden bu cesur halk karşısında güç gösteremeyen
Ruslar, 1996'nın Ağustos ayında yenilgiyi kabullenmek durumunda
kaldılar.
Çeçenistan'ın Ruslar karşısında elde ettiği bu müthiş başarı ve
hiçbir zorluk karşısında yılmayan bağımsızlık mücadeleleri diğer
cumhuriyetleri de çok derinden etkiledi. 1998 yılında Çeçenistan'ın
başkenti Grozni'de Kuzey Kafkas halklarının öncülüğünde "Kuzey
Kafkasya Halkları Şurası" toplandı. Bu buluşma sonrasında Kuzey
Kafkasya halkları arasında çatışma çıkmaması ve olası bir Rus saldırısına
karşı birbirlerine destek konusunda tüm katılımcı ülkelerce fikir
birliğine varıldı. İşte bu birlik, Rusya'nın yıllardır içinde yaşattığı
büyük korkunun yavaş yavaş hayata geçirilmesi demekti. Eğer bu birliğin
gelişmesine izin verirse, yıllardan beri korktuğu İslam birliği
oluşacaktı. Bu nedenle Rus yönetimi Çeçen halkına yönelik ikinci
bir katliam emri verdi. Tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşen
bu savaşta savunmasız insanlara karşı insanlık dışı işkenceler uygulandı,
tüm vahşet sahneleri dünyanın gözü önünde gerçekleşti. Ancak yaşanan
vahşete hep "Rusya'nın iç meselesi" olarak bakıldı.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Sivrisineklerin Üstün Uçuş Tekniği
Bir uçağın veya helikopterin
uçabilmesi için, özel olarak rafine edilmiş yakıtlar kullanılır.
Oldukça pahalı olan bu yakıtlar, her uçuş öncesinde tekrar doldurulur.
Bundan başka uçaklara sürekli bakım uygulanır. Oysa sivrisinek bütün
enerjisini yediği bitki özlerinden alır ve bakıma ihtiyaç duymadan
olağanüstü bir performans sergiler.
Sivrisinek kanatlarını
saniyede yaklaşık 500 defa çırpar. Bu inanılması güç hıza rağmen
sivrisineğin kanatlarının sesi insan tarafından bir vızıltı olarak
algılanır. Çok hassas ölçümler sonucunda elde edilen bu muazzam
rakam sivrisinekteki tasarımın üstünlüğünü ortaya koyar.
Bir örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olabilir. Eğer
insanın kolları bir makineye bağlanarak saniyede 500 kere açılıp
kapanmaya zorlansa, kolun omuza bağlandığı eklem parçalanır, kolu
tutan bütün lifler kopar ve kol tamamen sakat kalır. Oysa insan
için imkansız olan bu hareket, doğduğu günden itibaren sivrisineğin
günlük yaşamının bir parçasıdır.
Elbette bu mucizevi olay, sivrisineğin yaratılıştan sahip olduğu
çeşitli destekleyici sistemler sayesinde gerçekleşir. Öncelikle,
kanatları çırpan kasların ve bağlantılarının son derece güçlü ve
dayanıklı olmaları gerekir. İkinci koşul ise bu kaslara enerji sağlanmasıdır.
Bilindiği gibi hücreler, enerjiyi oksijen kullanarak sentezlerler.
Oksijen kullanım kapasitesinin yükselmesiyle orantılı olarak dayanıklılık
artar.
İnsan vücudunda oksijen akciğerden kana karışır ve kan yoluyla hücrelere
ulaştırılır. Koşan bir insanın yorulmasının nedeni, zamanla hücrelere
gerekli oksijenin ulaştırılamamasıdır. Yorulmanın bir başka sebebi,
kas hücrelerinde laktik asidin ortaya çıkmasıdır. Bu asit hücrelerden
atılmazsa yorgunluk hissine neden olur.
Bu durum sivrisinekler için oldukça farklıdır. Büyüklüğü kendi vücudunun
büyüklüğüne yakın olan kanatlarını saniyede 500 defa çırpabilmek
için, sivrisineğin çok fazla oksijene ihtiyacı vardır. İşte bu yüzden
sivrisineğin solunum sistemi tam da bu ihtiyacı karşılayacak şekilde
yaratılmıştır. Solunum sistemi hemen hemen her hücreye ulaşan özel
bir solunum borusundan oluşur. Bu boru doğrudan dışardaki havaya
bağlı olduğundan, hücreler oksijen alışverişini aracı bir madde
olmaksızın yaparlar. Artık maddeler de bu borular sayesinde hücrelerden
atmosfere verilirler. İşte bu yüzden, sivrisinek bir dakika içinde
binlerce defa kanat çırpar ve hiç yorulmaz.
Sivrisineğin kanatlarını
bu kadar hızlı çırpabilmesi, ona uçuş için birçok avantaj kazandırır.
Dikey durumda aşağı yukarı uçabilir, kolaylıkla ileri geri hareket
eder. Sivrisinek, helikopter ve uçaktan çok daha üstün uçuş özelliklerine
sahip kusursuz bir makine gibidir. (Harun
Yahya, Sivrisinek Mucizesi)
Bir uçağın veya helikopterin uçabilmesi için, özel olarak rafine
edilmiş yakıtlar kullanılır. Oldukça pahalı olan bu yakıtlar, her
uçuş öncesinde tekrar doldurulur. Oysa sivrisinek bütün enerjisini,
yediği bitki özlerinden alır. Uçaklar ve helikopterler her uçuş
öncesinde bakımdan geçirilir, motor parçaları sürekli yenilenir.
Sivrisinek ise bütün ömrü boyunca, sırtındaki kasların gücü sayesinde
uçar ve hiçbir problemle karşılaşmaz.
Sivrisinek yoktan var edilen, bir bataklığın içinde veya bir su
birikintisinde, birçok mucizevi aşamadan sonra dünyaya gelen bir
böcektir. Teknoloji hangi aşamaya gelirse gelsin, bir canlıyı yoktan
var edemez. Tek bir sinek bile yaratamaz. Çünkü yaratmak yalnızca
alemlerin Rabbi olan Allah'a mahsus bir özelliktir. Ve yaratılan
her varlık Rabbimizin varlığının delillerinden biridir. Kuran'da
Allah'ın verdiği, "sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız
-hepsi bunun için bir araya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile
yaratamazlar" (Hac Suresi, 73) hükmü, inkarcılar için sonsuza
kadar geçerlidir ve onların ne denli büyük bir çelişki ve aldanış
içinde olduklarını insanlara göstermektedir.
"Şüphesiz Allah, bir sivrisineği de, ondan üstün olanı da,
(herhangi bir şeyi) örnek vermekten çekinmez. Böylece iman edenler,
kuşkusuz bunun Rablerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler; inkar
edenler ise, 'Allah, bu örnekle neyi amaçlamış?' derler. (Oysa Allah,)
Bununla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir. Ancak
O, fasıklardan başkasını saptırmaz."
(Bakara Suresi, 26)
Dildeki Mükemmel Organizasyon
Katı ve sıvı gıdaların
çeşitliliğine rağmen, farklı tatları birbirinden ayırt etmek bizim
için oldukça kolaydır. Bu yeteneğimizin sırrı, tat alma organımız
olan dilimizdeki kusursuz organizasyonda gizlidir.
Dil, karmaşık kimyasal analizler yapan bir laboratuvara benzetilebilir.
Çünkü yediğimiz veya içtiğimiz her besin pek çok değişik tat molekülünden
oluşur. Herhangi bir tabak yemekte, yüzlerce veya binlerce ayrı
kimyasal madde bulunur. Ancak dil denilen harika laboratuvar, kimyasal
yapıları farklı sayısız molekülü şaşmaz bir doğrulukla tahlil eder.
Peki, böylesine "becerikli" olan dilimiz nasıl bir tasarıma
sahiptir?
Dilimizde çok sayıda
sinir lifi bulunur. Bu tasarım, onun her yönde rahatlıkla hareket
edebilmesine imkan sağlar. Öyle ki, dilimiz parmaklarımızdan dört
kat daha hareketlidir. Konuşurken, gıdaları çiğnerken ve yutarken,
dilimiz önemli görevler üstlenir. Ağza alınan besinler, tükürük
bezlerinin salgılarıyla ıslatılır ve yumuşatılır; daha sonra da
yutağa doğru itilir. İşte bu sırada dilimizdeki tat alıcı hücreler
de faaliyet halindedir
Tat alıcı hücreler tat alma konusunda uzmanlaşmış hücrelerdir; sadece
dilde ve ağzın belirli bölgelerinde yer alırlar. Dildeki tat hücreleri,
"tat tomurcuğu" adı verilen soğana benzer yapılar şeklinde
biraraya toplanmışlardır. Tat tomurcukları da "papilla"
olarak isimlendirilen yapıların içinde bulunurlar. Papillalar dile
pürüzlü bir görünüm veren minik çıkıntılardır; dilin üst yüzeyinde
ve yanlarında yer alırlar.
Tat alma sistemimizdeki hücrelerin tam olması gereken sayıda ve
en ideal şekillerde bulunmaları çok üstün bir yaratılış delilini
gözler önüne sermektedir. Diğer bir harikuladelik de bunların tam
olmaları gereken yerde bulunmalarıdır. Tat alma sistemindeki pek
çok detaydan sadece birisi değişseydi; mesela tat hücreleri dilin
üzerinde ve yanlarında değil de altında olsaydı ne olurdu? Cevap
açıktır; tat algısı da büyük ölçüde kaybolur ve insan zor duruma
düşerdi. Tat hücrelerindeki her detayın yerli yerinde olması, akıl
ve sağduyu sahibi insanlara şunu hatırlatır: Allah'ın herşeyi mükemmel
bir düzen içinde ve kusursuz yarattığı gerçeğini.
Herkes bir organizasyonun
organizatör olmaksızın gerçekleşemeyeceğini kabul eder. Şöyle bir
etrafınıza bakın, gördüğünüz herşey bir tasarım ürünüdür: Masa,
sandalye, lamba, perde, pencere camı, televizyon, bilgisayar...…
Bunlardan kat kat daha kompleks olan tat alma sistemi de üstün bir
tasarımın ürünüdür. Bu üstün tasarımın sahibi de alemlerin Rabbi
olan yüce Allah'tır.
Balığın Su Tabancası
Bu balık ağzına doldurduğu
suyu, su üzerine sarkmış olan dallardaki böceklere püskürtüyor.
Böcek, basınçlı su nedeniyle düşüyor ve balığa kolay bir yem oluyor.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta, balığın bu saldırıyı gerçekleştirirken
başını sudan hiç çıkarmaması ve su altından böceğin yerini doğru
olarak tespit edebilmesidir.
Bilindiği gibi su içinden bakıldığında dışarıdaki cisimler -ışığın
kırılması nedeniyle- bulundukları yerden farklı bir yerde gözükürler.
Dolayısıyla, su içinden dışarıyı "vurmak" için, ışığın
suda hangi açıda kırıldığını bilmek ve "atış"ı da bu açı
farkına göre yapmak gerekir. Balık bütün bunları bilir ve uygular.
Allah'ın kendisine verdiği üstün özellikler sayesinde bu fizik probleminin
üstesinden gelir ve her defasında tam isabet kaydeder.
İman
eden bilim adamları
Prof. David Menton
"30 yıldan bu
yana canlıların anatomilerini inceliyorum. Her araştırmamda karşılaştığım
gerçek, Allah'ın kusursuz yaratışı oldu" sözleriyle Allah'a
olan inancını dile getiren Prof. David Menton, Washington Üniversitesi'nde
anatomi profesörüdür.
Prof. Edward Boudreaux
New Orleans Üniversitesi'nde
kimya profesörü olan Edward Boudreaux, kimyasal elementleri Allah'ın
canlılığın yaratılması için gerekli şekilde düzenlendiğine inanmaktadır.
Prof. Boudreaux, 1998 yılında İstanbul'da düzenlenen "Evrim
Teorisinin Çöküşü: Yaratılış Gerçeği" konulu uluslararası konferanslar
dizisinin ikincisinde "Kimyadaki Dizayn" başlığı ile yaptığı
konuşmasında şöyle demiştir: İçinde yaşadığımız dünya ve bu dünyanın
kanunlarını, biz insanların yaşamalarına en uygun biçimde Allah
yaratmıştır.
Prof. Kenneth Cumming
ABD Yaratılış Araştırmaları
Enstitüsü'nden, biyokimya ve paleontoloji konularında dünyaca ünlü
bilim adamı Prof. Kenneth Cumming, evrim teorisine karşı olduğunu
ve Allah'ın varlığına inandığını şöyle ifade etmiştir:
Sanırım bu konudaki
pek çok delil, teorinin değersizliğini ortaya koydu. Evrim adına
ortaya konan deliller çürütülmeli ve evrimci düşüncenin çöküşü yönünde
ortaya konmalıdır. Çevremizde gördüğümüz herşey, tüm varyasyonları
ile yaratılışın birer parçasıdır ve hepsi çok üstün ve mutlak akıl
sahibi bir varlık olan Allah tarafından yaratılmıştır.
"Sizin, Allah'ın
dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için bir araya gelseler
dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar."
(Hac Suresi, 73)
KURAN BİLGİSİ
Duanın Yeri ve Zamanı Yoktu
Allah kullarının Kendisine
yakın olmasını ister. Samimi bir ruh hali içinde istenen güzel şeylere
karşılık verir. İnsanı sadece bir su damlasından yaratan, yeryüzünü
yoktan var eden Allah için, herhangi bir kişinin duasına karşılık
vermek çok kolaydır. Yapılması gereken tek şey inançla ve sabırla
istemektir.
Dua ile ilgili olarak Allah birçok detay bildirmektedir. Örneğin
duanın belli bir zamanının olmadığını Allah haber verir. İnsanı
dua etmeye yönelten her türlü istek, bu ibadetin vaktinin geldiğinin
göstergesidir. İnsanın istek ve ihtiyaçları sürekli olduğu için
duası da sürekli olmalıdır. Yani duanın belirli bir vakti, saati
yoktur.
Ancak Kuran'da Allah
duada konsantrasyonun daha kolay sağlanacağı, günlük uğraşların
dışında kalan saatlere, yani geceye ve sabah namazı vaktine dikkat
çekmektedir. Ayrıca, gece vaktinin, hareketli olan gündüze göre
düşünme, okuma ve duaya daha elverişli olduğu bildirilmektedir.
Dua için belli bir zaman sınırı konulmamış olmasına rağmen, Kuran'ın
seher vaktine ve geceye dikkat çekmesinin büyük hikmetleri vardır.
Allah ile yakın bir bağlantı kurarak samimi bir dua ile güne başlayan
müminin gün içinde Allah'ın rızasını unutması ya da sınırlarını
gözardı etmesi ihtimali çok azalır. Güne dua ile başlayan insan,
gün boyunca Allah'ın kendisini izlediğinin bilinci ile hareket eder.
Kuran'da öğütlenmiş olan gece duası da gün içinde dünyevi uğraşlarla
vakit geçiren insanın kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmasına
vesile olur. İnsanın gün içinde başına gelen ve zahiren olumsuz
gibi gördüğü olayları daha hikmetli, tevekküllü ve şuurlu bir biçimde
değerlendirmesini sağlar.
İnsanın gece saatlerinde dua için zaman ayırması, gün içinde yapılan
hataların gözden geçirilmesine ve bu hatalardan dolayı tevbe edilmesine,
bağışlanma dilemesine ve günlük uğraşıların insan ruhunda yarattığı
muhtemel olumsuzlukların önüne geçilmesine bir vesiledir.
Dua için belli bir mekan da yoktur. İnsan çarşıda, sokakta, otomobilinin
içinde, okulda, işyerinde, kısacası her yerde dua edebilir. Değişik
mekanlarda olmanın herhangi bir önemi yoktur. Ancak önemli olan
insanın her nerede olursa olsun Allah'ın kendisine şah damarından
daha yakın olduğunu unutmamasıdır.
İnsanın hayatı boyunca almış olduğu telkinler, zamanla hayatın akışı
içerisindeki inanılmaz mucizeleri göz ardı etmesine neden olur.
Bu yüzden birçok insan, dünyadaki olayların başıboş ve tesadüfi
bir biçimde işlediğine zamanla kendisini inandırır. Aslında Allah'ın
varlığına inanmıyor değildir. Ancak dünyadaki olayların Allah'tan
bağımsız olarak işlediğini, O'nun olayların akışına hiçbir müdahalesinin
olmadığını düşünür.
Elbette ki böyle düşünen ve Allah'ın gücünün sınırsızlığını gerektiği
gibi takdir edemeyen bu insan, doğal olarak Allah'ın dualara icabet
eden sıfatını da kavrayamaz. Dua etse bile Allah'ın duasına icabet
edeceğinden şüphe içindedir.
Oysa mümin dua ettiği zaman Allah'ın kendisini işittiğini ve duasına
her ne şekilde olursa olsun icabet edeceğini bilir. Çünkü olayların
başıboş ve tesadüfi bir biçimde değil, Allah'ın belirlediği kadere
göre geliştiğinin, O'nun dilediği şekilde yürüdüğünün farkındadır.
Bu nedenle, duasına karşılık görmemek gibi bir kuşkusu yoktur. Bu
samimi ruh haliyle dua edenin duasını da Allah dilerse makbul görür
ve kabul eder.
Dolayısıyla duayı, Allah'ın yardımından kuşkuya düşmeden, kabul
olacağına kesin olarak iman ederek, yer ve zaman koşullarına bağlı
kalmadan dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani
Allah'ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan, duayı yer ve zaman
kalıplarına yerleştirmeye çalışan kişi ise, daha başlangıçta Kuran
mantığı ile ters düşmüştür.
Bu nedenle dua eden kişinin sahip olması gereken en temel iki özellik,
Allah'a karşı samimiyet ve güvendir. Allah kullarının Kendisine
yakın olmasını ister. Samimi bir ruh hali içinde istenen güzel şeylere
karşılık verir. İnsanı sadece bir su damlasından yaratan, yeryüzünü
yoktan var eden Allah için, herhangi bir kişinin duasına karşılık
vermek çok kolaydır. Yapılması gereken tek şey inançla ve sabırla
istemektir.
"İsimlerin en güzeli Allah'ındır. Öyleyse O'na bunlarla
dua edin. O'nun isimlerinde 'aykırılığa (ve inkara) sapanları' bırakın.
Yapmakta oldukları dolayısıyla yakında cezalandırılacaklardır."
(A-raf Suresi, 180)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. İbrahim'in Kararlılığı
Kuran'da bildirilen
peygamber kıssalarından öğrendiğimize göre toplumları Allah'ın dinine
ve güzel ahlaka çağıran elçiler ve salih müminler, her dönemde toplumun
dine karşı cephe alan önde gelenleri ile karşı karşıya gelmişlerdir.
Bu üstün insanlara, "delilik", "sapkınlık",
"menfaatçilik" gibi olmadık iftiralar atarak, onları halkın
gözünde küçük düşürmeye yeltenmişler, onları bulundukları yerden
sürmekle veya ölümle tehdit etmişler, tuzak kurarak, baskı altına
alarak veya hapse atarak din ahlakının anlatılmasını engellemeye
çalışmışlardır.
Hz. İbrahim, inkarcılarla yaptığı mücadeledeki kararlı tavrıyla
Kuran'da inananlara örnek olarak gösterilmiştir. Hz. İbrahim, kavminin
putlara tapmasını engellemek için onlara Allah'ın varlığını ve birliğini
anlatmış, taptıkları putların hiçbir şeye güç yetiremeyen, tahtadan
oyulmuş varlıklar olduklarını göstermiştir. Kavminin Hz. İbrahim'e
verdiği karşılık ise, onu ateşe atıp yakmaya kalkışmak olmuştur.
Allah bu durumu ayetlerde şöyle haber verir:
"Dediler ki:
"Onun için (yüksekçe) bir bina inşa edin de onu çılgınca yanan
ateşin içine atın. Böylelikle ona bir tuzak hazırlamak istediler.
Oysa Biz, onları alçaltılmışlar kıldık."
(Saffat Suresi, 97-98)
Allah Hz. İbrahim'in bu saldırılara verdiği karşılığı ise şöyle
haber verir:
"(İbrahim)
Dedi ki: "Şüphesiz ben, Rabbime gidiciyim; O, beni hidayete
erdirecektir."
(Saffat Suresi, 99)
Kuran'da bildirilen peygamber kıssalarından öğrendiğimize göre toplumları
Allah'ın dinine ve güzel ahlaka çağıran elçiler ve salih müminler,
toplumun dine karşı cephe alan önde gelenleri ile karşı karşıya
gelmişlerdir. Bu üstün insanlara, "delilik", "sapkınlık",
"menfaatçilik" gibi olmadık iftiralar atarak, onları halkın
gözünde küçük düşürmeye yeltenmişler, onları bulundukları yerden
sürmekle veya ölümle tehdit etmişler, tuzak kurarak, baskı altına
alarak veya hapse atarak çalışmalarını engellemeye çalışmışlardır.
Bu çevrelerin salih müminlere karşı giriştikleri bu haksız mücadelede
kullandıkları yöntemleri ve çeşitli iftiraları bildiren ayetlerden
bazıları şöyledir:
"Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız?
Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (dalalet) ve çılgınlık içinde
kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o
çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır."
(Kamer Suresi, 24-25)
"Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar
ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına
and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın
düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık
ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." Onlar
hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların
farkında olmadığı bir düzen kurduk.""
(Neml Suresi, 48-50)
Müminler, insanları iyiliğe ve güzelliğe çağırmalarına rağmen, inkar
edenler tarih boyunca müminlere, özellikle de elçilere düşman olmuş,
onları etkisiz hale getirmeye çalışmışlardır. İnananların yaptıkları
hayırları engellemek, Allah'ın dinini, güzel ahlakı anlatmalarını
durdurabilmek için kullandıkları yöntemler ise hiç değişmemiştir.
Allah'ın Sıfatları
"BAKİ"
(Devam Eden, Fani Olmayan)
"(Yer) Üzerindeki herşey yok olucudur; Celal ve ikram sahibi
olan Rabbinin yüzü (Kendisi) baki kalacaktır."
(Rahman Suresi, 26-27)
Kainat içinde bulunan tüm varlıkların bir sonu vardır. Bir insan
doğar, yaşar ve dünyada sürdürdüğü sınırlı ömür sonucunda ölür.
Bu son, insanlar için kaçınılmazdır. İnsanlar gibi bitkiler ve hayvanlar
aleminin de yok oluşu kaçınılmazdır. Canlı olan herşey hayatını
tüketip toprağın altına girecek ve yok olacaktır.
Aynı şekilde cansız varlıkların da bir sonu vardır. Zaman, tümü
üzerinde yıpratıcı etkisini gösterir. Örneğin, binlerce yıl önce
ihtişam içinde yaşamış kavimlerden bugün yalnızca yıkıntıların geriye
kaldığını görürüz. Allah "(Halkı) Zulmediyorken yıkıma uğrattığımız
nice ülkeler vardır ki, şimdi onların altları üstlerine gelmiş ıpıssız
durmakta, kullanılamaz durumdaki kuyuları (terk edilmiş bulunmakta),
yüksek sarayları (çın çın ötmektedir)." (Hac Suresi, 45) ayetiyle
bu gerçeğe dikkat çekmiştir. İşte tüm cansız varlıkların sonu da
bu şekildedir.
İçinde yaşayan varlıkların bir sonu olduğu gibi kainatın da bir
sonu vardır. Allah dilediğinde tüm kainatı yok edecek, kıyamet günü
ile ilgili vaadini gerçekleştirecektir.
Görüldüğü gibi herşey sonludur; kainat da, yaratılmış tüm varlıklar
da... Allah ise yaratandır. Ve sonsuzluk yalnızca Kendisine aittir.
Allah, insanlara Kuran'da şöyle seslenmektedir:
"Size verilen
herşey, yalnızca dünya hayatının metaı ve süsüdür. Allah katında
olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. Yine de, akıllanmayacak
mısınız?"
(Kasas Suresi, 60)
"(İbrahim) Dedi ki: "Şüphesiz ben, Rabbime gidiciyim;
O, beni hidayete erdirecektir."
(Saffat Suresi, 99)
KURAN
BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Mümin Gafletten Sıyrılıp Allah'ın Yarattığı Hikmetleri Görür
İnkarcıların
kavrama yeteneğinin eksik olduğu Kuran'da açıklanırken bu kişilerin
içinde bulundukları halin "gaflet" hali olduğu haber verilir.
Bir ayette Allah şöyle buyurmaktadır:
"Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda
kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar,
gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler.
Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar
gafil olanlardır."
(Araf Suresi, 179)
Gaflet halinde bulunan kişi düştüğü yanlışlığı kavramaktan ziyade
bu hatalı durumu görmeme ya da elinden geldiğince küçük gösterme
uğraşı içindedir. Bu yanlış tutum ve ısrar, hevanın aklın önünde
bir perde oluşturarak nefsini temize çıkarma gayretinden kaynaklanmaktadır.
Allah'ın "Hayır; insan, kendi nefsine karşı bir basirettir.
Kendi mazeretlerini ortaya atsa bile" (Kıyamet Suresi, 14-15)
ayetlerinde de haber verdiği gibi, bir insanın mazeretler öne sürerek
gerçeklerden kaçması da söz konusu değildir. Mazeretler sadece heva
ve heves doğrultusunda öne sürülen bu gevşek yapıyı örtbas etmeye
yönelik çabalardır.
Mazeretler öne sürmektense yapılan yanlışlık kavranmaya çalışılsa
içinde bulunulan gaflet halinden kurtulmak mümkün olur. Fakat hatalarındaki
bu ısrarlı tutum kişiyi sapma noktasına götürür. Allah insanların
gaflet içindeki ruh halini ve bu kişilerin ahirette yaşayacakları
pişmanlığı Kuran'da haber vermiştir. İnkarcıların içinde bulundukları
gaflet haline karşın, müminler ise canlı, uyanık ve dikkatli olurlar.
Dikkat, öncelikle, Allah'ın herşeyi sarıp-kuşattığı, herşeyi gördüğü
bildiği ve ahirette insanı hesaba çekeceği üzerine yoğunlaştırılmalıdır.
Bu dikkati elde eden bir mümin, dış dünyadaki tüm nesnelere, tüm
olaylara karşı son derece duyarlı, son derece uyanık olur. Çünkü
Allah herşeyi sarıp kuşatmıştır, herşey Allah'ın emri ve ilmi ile
gerçekleşmektedir. Her olayın, her gelişmenin bir anlamı, bir hikmeti
vardır. Mümin, dikkatini ayakta tutarak, bu anlamları, hikmetleri
yakalar. Olayların ince ayrıntılarını, hassas noktalarını kavrar.
Sakın Unutmayın
Dünya Geçici Bir İmtihan Yeridir -1
Dünya üzerindeki herşeyin
bir amaç üzerine yaratıldığını unutmayın. Evet etrafınızda gördüğünüz
herşeyin bir varoluş sebebi olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
Herşey gibi sizin ve sizle beraber tüm insanların da yeryüzünde
bulunuşunun bir amacı vardır:
Allah insanları denemek
için yaşamı yaratmış ve insanları dünyaya geçici bir süre için yerleştirmiştir.
Burada karşımıza çıkan olaylarla bizi denemekte; inkarcıların ortaya
çıkması, inananların kötülüklerden arınması ve cennet ahlakına ulaşması
için hayatı devam ettirmektedir. Yani dünya hayatı sadece Allah'ın
hoşnutluğunu ve rızasını kazanabilmeniz için bir sınanma, bir eğitim
yeridir. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:
"Bu dünya hayatı yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden)
tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten ahiret yurdu ise asıl hayat odur.
Bir bilselerdi."
(Ankebut Suresi, 64)
Yukarıdaki ayette belirtildiği gibi Allah dünyanın geçici ve aldatıcı
süslerine tutkuyla bağlanmaktan insanları sakındırır. Çünkü kişinin
ne malı, ne güzelliği, ne de makamı, kısacası dünyada sahip olduğu
hiçbir şey kendisine ahirette fayda sağlamayacaktır. İnsan bedeni
de dahil sahip olduğu herşeyi dünyada bırakıp ahirete gidecektir.
Toprağa konan bedeni çürüyüp gidecek, dünyada hırsla sahiplendiği
malı, mülkü zamanla yerle bir olacaktır. Ama kendisi yapayalnız,
tıpkı diğer tüm insanlar gibi sorguya çekilmek üzere Rabbimizin
huzuruna gelecektir Siz de bu hatırlatmaları sakın gözardı etmeyin
ve sonsuz mutluluk için dünyada sadece Allah'ı hoşnut etmeniz gerektiğini
unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Zanda Bulunmamak, Gıybet Etmemek, Tecessüs Etmemek
"Ey iman edenler, zandan çok kaçının; çünkü zannın bir kısmı
günahtır. Tecessüs etmeyin (birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın).
Kiminiz kiminizin gıybetini yapmasın (arkasından çekiştirmesin.)
Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte, bundan
tiksindiniz. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, tevbeleri
kabul edendir, çok esirgeyendir."
(Hucurat Suresi, 12)
Ayette, müminin sakınması gereken üç önemli tavırdan söz edilmektedir;
zanda bulunmamak, gıybet etmemek, tecessüs etmemek... Bunlar aynı
zamanda birbirleriyle bağlantılı davranışlardır. Çünkü gıybet eden,
yani bir mümini arkasından çekiştiren kişi, zaten onun hakkında
birtakım kötü zanlar da besliyor demektir. Aynı şekilde tecessüs
eden (birbirinin gizli yönlerini araştıran) bir kişi de çeşitli
zanlar üzerine böyle bir davranışta bulunmaktadır. Her üçünün de
ortak noktası, müminleri inciten, müminler arasındaki tesanüt ve
dayanışmayı zedeleyen, sevgi, şefkat ve merhameti azaltan davranışlar
olmasıdır. Tümü de Kuran ahlakından uzak yaşayanların yaşamında
vazgeçilmez hale gelmiş çirkin alışkanlıklardır. Cahiliyenin gayet
doğal karşıladığı bu alışkanlıkların aslında ne kadar rahatsızlık
veren hareketler olduğu ayetteki gıybetle ilgili benzetmeden de
anlaşılabilir.
Ayette geçen kusurlar
içinde dikkat edilmesi gereken bir diğer tavır da "zanda bulunmamak"tır.
Zan, kalpte beliren ve açığa vurulmadıkça müminin yalnız kendisinin
tespit edip önlem alabileceği bir olaydır. Bunu yapmaz da gaflete
dalarsa, kendi kendine düşünürken ayette günah sayılan birçok kötü
zanda bulunabilir. Çünkü müminler yalnızca yaptıklarından değil,
niyetinden, duygu ve düşüncelerinden de sorumludurlar.
|