|
İyiler
İttifak Etmelidir
Her insan iyi ve kötü
arasındaki farkı görebilecek bir vicdana sahiptir. Dolayısıyla iyiler
gibi kötülerin de kimler olduklarını ve kötülerin nasıl bir toplum
modeli oluşturmayı amaçladıklarını fark edebilir. Günümüzde "kötüler"
güzel ahlakı savunan birçok kişiyi türlü yöntemlerle susturarak
sindirmeye çalışan ittifaklar kurmuşlardır. İşte çevrenizde görmek
istemeyip de gördüğünüz tüm çirkinliklerin, zalimliklerin, dejenerasyonun,
sevgisizliğin, nefretin, acımasızlığın, kötü sözlerin, haksızlıkların,
fakirliğin, dedikoduların, insanları üzen, sıkan, gerilime düşüren
her olayın gerçek nedeni bu Kuran ahlakı karşıtı ittifaklardır.
İyiler ve Kötüler
Kötülerin ittifakının
farkına varan iyi ve vicdan sahibi insanların çevrelerinde gelişen
olaylara karşı kayıtsız kalmamaları gerekir. Eğer çevrenizdeki kötülüklerden
bir nebze olsun rahatsızlık duyuyor ve dünya üzerinden bir an önce
yok olmalarını talep ediyorsanız, bu sizin vicdan sahibi, duyarlı
bir insan olduğunuzu gösterir. Bu nedenle de vicdanı körelip duymayan
kimselerden olmadan mutlaka iyilerden olmanız, hayatınızın bundan
sonraki bölümünü onların safında geçirmeniz şarttır. Unutmayın ki
zulme rıza göstermek, durmak bilmeyen kötülüklere ses çıkarmadan
seyirci olmak, zulmün ta kendisidir.
Müminlerin İttifakı Nasıl Olur?
Birlik, beraberlik,
dayanışma, dostluk, fedakarlık, yardımlaşma, gözetip kollama ve
benzeri özellikler Kuran ahlakının temelini oluşturan güzelliklerden
bazılarıdır. İslam dininde insanlar hep hoşgörü, sevgi ve barış
dolu, karşılıklı anlayışın olduğu, huzurlu bir ortamda yaşarlar.
Bu özelliklere sahip toplumlar ise her zaman için daha hızlı gelişir,
güç kazanırlar. Çünkü, birlik beraberlik sağlandığında, toplumun
bireyleri enerjilerini tartışmalara, kavgalara, sürtüşmelere, çatışmalara,
savaşlara değil, hayır güzellik dolu işlere yönlendireceklerdir.
Ayrıca herkesin emeğini, gücünü, şevkini kattığı, birbirine maddi
manevi yönden destek sağladığı işlerde büyük bereket oluşacaktır.
Ancak herşeyden önemlisi birlik ve beraberlik içinde hayır için
çalışan insanlar Allah katından bir yardım, destek güç ile müjdelenmişlerdir.
Kuran'da Yüce Rabbimiz müminlere birbirleriyle çekişmemelerini,
yoksa güçlerinin gideceğini ve zayıf düşeceklerini hatırlatmıştır.
Kötüler mutlaka iyilerin arasına nifak sokmak, onları birbirleriyle
karşı karşıya getirmek ve birlik-beraberliklerini bozmak için hareket
edeceklerdir. İnkar edenlerin en bilinen özelliklerinden biri, iman
edenleri asılsız iftira ve yalanlarlar karalamaya, halkın gözünde
küçük düşürmeye, itibarlarını yok etmeye çalışmalarıdır. Ancak toplum
içinde onların sözlerini dinlemeyen, sıraladıkları iftiralara kulak
asmayan, bunlara inanmadıklarını kanıtlayan insanlar bulunması bu
kişilerin oyunlarını boşa çıkaracaktır. Bu durumda iftiralar mağdur
edilmeye çalışılan kişilere hiçbir zarar veremeyecek dolayısıyla
kötüler de emellerine ulaşamayacaklardır.
Bu arada unutulmamalıdır ki Allah'ın hoşnutluğunu uman ve Allah'ın
dünyada ve ahirette yardımıyla desteklediğini Kuran'da bildirdiği
salih insanlar kınayıcıların kınamalarından korkmazlar. Dolayısıyla
diğer insanların sözlerine aldırış etmez ve hep birarada olurlar.
Hiç Kimse Benim Desteğimden Ne Olur Dememelidir
İnsanların birbirlerine
nasıl zulmettiklerini gören, her gün çevresinde ahlaksızlığın, acımasızlığın,
imansızlığın işaretlerini fark eden ve bunlardan dolayı rahatsızlık
duyarak, barış, sevgi, huzur dolu bir toplum isteyen insanın duyarsız
kalması büyük hata olur. Vicdan sahibi her insan, az ya da çok,
gücünün yettiğinin en fazlasıyla kötülüklerin tek çözümü olan Kuran
ahlakının yaşanmasına yaşatılmasına katkıda bulunmalı, iyilik güzellik
yolunda çaba göstermelidir.
Ağır yük kaldırılacağı zaman, yükün etrafında bulunan on beş kişiden
sadece dördü bu yükün altına girseler diğerleri "biz zaten
zayıf, çelimsiz kimseleriz, bizim yardımımızdan ne olur" diye
kenarda dursalar, bunun isabetli bir karar olmayacağı bellidir.
Her insanın güzel ahlaklı ve vicdanlı olduğu sürece iyilik hayır
adına yapabileceği pek çok şey olduğunu sakın unutmayın ve bu konuda
önünüze çıkan fırsatları değerlendirmek için yarışın.
"Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de
onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin
halkından olmaya çağırır."
(Fatır Suresi, 6)
KURAN MUCİZELERİ
GÜNEŞ'İN DOĞUŞU VE BATIŞINDAKİ FARKLI NOKTALAR
"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir,
doğuların da Rabbidir."
(Saffat Suresi, 5)
"O, iki doğunun da Rabbidir, iki batının da Rabbidir."
(Rahman Suresi, 17)
Yukarıdaki ayetlerde, doğu ve batı kelimeleri çoğul olarak kullanılmışlardır.
Örneğin ilk ayette kullanılan "meşarik" kelimesi doğu
için, "megarib" kelimesi de batı için ikiden fazla olduklarını
ifade eden çoğul kullanım şekilleridir. En son ayette ise "meşrikeyn"
iki doğu, "mağribeyn" iki batı şeklinde kullanılmıştır.
Ayetlerde kullanılan "meşarik" ve "meğarib"
kelimeleri "Güneş'in doğduğu ve battığı yer" anlamlarına
da gelmektedir. Dolayısıyla yukarıdaki ayetlerde gün doğumunun ve
gün batımının çeşitli noktalarından bahsedilir. Ayrıca ilk ayette
doğuların ve batıların Rabbi olarak yemin edilmesi de dikkat çekicidir.
Bilindiği gibi Dünya'nın kendi etrafında dönüş ekseni (ekliptik
ekseni) 23° 27'lık bir eğikliğe sahiptir. Bu eğiklik ve Dünya'nın
küresel şekli sebebiyle, güneş ışınları yeryüzüne her zaman aynı
açıyla düşmez. Bu nedenle ekvatordan uzakta bulunan bir kimse -güneş
ışınları bu bölgeye farklı açılarla düştüğü için- Güneş'in doğuda
farklı noktalarda doğduğunu, batıda da farklı noktalarda battığını
gözlemler. Ve bu kişi ekvatordan ne kadar uzakta olursa, gün batımı
ve gün doğuşu için o kadar farklı noktalar tespit edecektir.
Ancak ekvatordaki bir kişi, güneş ışınları bu bölgeye her zaman
dik açıyla geldiği için, Güneş'in hep tam doğudan doğup, tam batıdan
battığını görecektir. Arap Yarımadası'nın ekvatordan pek uzakta
olmadığı dikkate alındığında, burada gözlemsel olarak böyle bir
tespitin yapılmasının mümkün olmadığı açıktır. Çünkü bu bölgedeki
bir kişi Güneş'in hep aynı noktadan doğup, hep aynı noktadan battığını
görecektir.
Yukarıdaki ayetlerde geçen doğu ve batı ile ilgili ifadeler, Güneş'in
farklı noktalardan doğup, farklı noktalardan battığına işaret ediyor
olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
KARALARIN AZALMASI
"Onlar görmüyorlar mı ki, gerçekten Biz arza geliyor ve
onu çevresinden eksiltiyoruz..."
(Rad Suresi, 41)
"... Fakat şimdi, Bizim gerçekten yere gelip onu etrafından
eksiltmekte olduğumuzu görmüyorlar mı?..."
(Enbiya Suresi, 44)
Dünya Güneş'ten gelen proton, elektron ve alfa parçacıklarının akınıyla
bombardımana uğrar. Bu solar rüzgarlar (güneş rüzgarları) atmosferi
Dünya'dan ayıracak kadar güçlüdür. Fakat atmosferin tükenmesi, Dünya'nın
şu anki madde kaybına uğrama oranı ile (saniyede en fazla 3 kg),
Güneş'in toplam ömrünün 5 katı kadar bir süre alacaktır. Çünkü Dünya,
atmosferindeki manyetosfer tabakasının oluşturduğu güçlü manyetik
alan sayesinde, bu kuvvetli erozyonlardan bir ölçüde korunmuş olur.
Dünya'nın İyonosfer tabakasının üstünden uzayın derinliklerine doğru
dağılan iyon kaybı -oksijen, helyum ve hidrojen-, Dünya'yı çevreleyen
uçsuz bucaksız hava tabakasıyla kıyaslandığında çok küçük boyutlardadır.
Fakat uzaya sürüklenen miktar yine de önemli ölçülerdedir.
Araştırmacılar Güneş'teki
enerji patlamalarının, Dünya atmosferinin dış tabakasından oksijen
ve diğer gazların uzaya yayılmasına sebep olduğuna dair ilk somut
delilleri, NASA'nın uzay araçları sayesinde elde ettiler. Böylece
bilim adamları Dünya'nın dış katmanlarından madde kaybına uğradığını,
ilk defa 24-25 Eylül 1998 tarihlerinde görmüş oldular.
Yukarıdaki ayetler, bir başka yönden de yeryüzündeki karaların azalmasına
bakabilir.
Günümüzde kutuptaki
buz tabakaları erimekte ve okyanuslardaki deniz suyu seviyesi yükselmektedir.
Artan su miktarı da daha fazla karayı kaplamaktadır. Deniz kıyıları
sular altında kaldıkça, yeryüzünün toplam yüzölçümü veya kara miktarı
da azalmaktadır. Yukarıdaki ayetlerde geçen "onu çevresinden
eksiltiyoruz", "etrafından eksiltmekte olduğumuz"
ifadelerinin de, deniz kıyılarının sularla kaplanmasına işaret ediyor
olması muhtemeldir.
New York Times
gazetesinde bu konu ile ilgili yer alan bir haber şöyledir:
Geçen yüzyıl boyunca,
yeryüzünün ortalama yüzey ısısı 1 Fahrenheit kadar yükseldi, ısınma
oranı da son çeyrek yüzyılda artış gösterdi. Bu önemli bir miktardır...
Önceki uydu incelemeleri ve denizaltı gözlemlerinde, Kuzey Kutup
Bölgesi'nin ısınma eğilimi gösterdiği, buz kütlelerinin erime olasılığının
da arttığı tespit edilmişti... Manhattan'da bir NASA araştırma merkezi
olan Goddard Uzay Bilimleri Enstitüsü'ndeki bilim adamları, 1950
ve 1960'ların deniz altı verilerini 1990'ların gözlemleri ile karşılaştırdılar
ve Kuzey Kutbu havzasındaki buz tabakasının %45 oranında inceldiğini
ispatladılar. Uydu görüntüleri, bölgeyi kaplayan buzların boyutlarının
geçtiğimiz yıllarda önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. (New
York Times, 19 Ağustos 2002)
20. yüzyıl sonlarında elde edilen bulgular, Enbiya Suresi'nin 44.
ve Rad Suresi'nin 41. ayetlerindeki hikmetleri anlamamıza yardımcı
olmuştur.
KAVİMLERİN HELAKI
HARUT ve MARUT
Hz. Süleyman'la ilgili
olarak Kuran'da geçen kıssalardan birinde Harut ve Marut isimli
insanlara sihri öğreten iki melekten bahsedilmektedir. Aşağıdaki
yazı bu kıssayı açıklamaya yöneliktir. (En doğrusunu Allah bilir)
Hz. Süleyman döneminde bazı insanların, Allah'ın haram kıldığı fiillerden
olan büyüye rağbet ettikleri anlaşılmaktadır. Onlar şeytanlardan
sihir öğrenmişlerdir. Ayrıca Babil'deki Harut ve Marut adlı meleklere
öğretilmiş olanları da -yine şeytanlardan öğrenerek- kötü amaçları
için kullanmışlardır. Bu konuyu haber veren ayette Allah şöyle buyurur:
"Ve onlar, Süleyman'ın mülkü (nübüvveti) hakkında şeytanların
anlattıklarına uydular. Süleyman inkar etmedi; ancak şeytanlar inkar
etti. Onlar, insanlara sihri ve Babil'deki iki meleğe Harut'a ve
Marut'a indirileni öğretiyorlardı..."
(Bakara Suresi, 102)
Hz. Süleyman'a karşı harekete geçen şeytan, etkisi altına aldığı
insanlar aracılığıyla halkı Hz. Süleyman'ın sahip olduğu büyük mülk
ve zenginlik ile ilgili olarak kışkırtmış olabilir. Bunun sonucunda
insanlar Hz. Süleyman ve sahip olduğu güçlü devlete karşı örgütlenmiş,
devlet aleyhinde çalışmalar yapan çeşitli karanlık örgütler kurmuş
olabilirler. Şeytanın sevkiyle kurulan bu örgütler, Hz. Süleyman'ın
devletini türlü şekillerde çökertmeye çalışmış, bunun için her türlü
kirli yöntemi kullanmış olabilirler. (En doğrusunu Allah bilir.)
Nitekim tarihi kayıtlar, Hz. Süleyman'ın vefatının ardından yönettiği
Müslüman İsrail Krallığı'nın iç karışıklıklar nedeniyle ikiye bölündüğünü
bildirmektedir. (Harun Yahya, Hz. Süleyman)
Ayetin devamında şöyle bildirilir:
"... Oysa o ikisi: "Biz, yalnızca bir fitneyiz, sakın
inkar etme" demedikçe hiç kimseye (bir şey) öğretmezlerdi.
Fakat onlardan erkekle karısının arasını açan şeyi öğreniyorlardı.
Oysa onunla Allah'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezlerdi.
Buna rağmen kendilerine zarar verecek ve yarar sağlamayacak şeyi
öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu satın alanın, ahiretten hiçbir
payı olmadığını bildiler; kendi nefislerini karşılığında sattıkları
şey ne kötü; bir bilselerdi."
(Bakara Suresi, 102)
Şeytanlar insanları yoldan saptırmak için onlara, Harut ve Marut'tan
öğrendikleri sihirleri öğretmişlerdir. Oysa Harut ve Marut, sahip
oldukları bilgiyi, öğrenmek isteyenlere önce kendilerinin Allah'tan
bir deneme olduklarını söylüyor ve inkara düşmemeleri için onları
uyarıyorlardı. Ancak ondan sonra bu bilgiyi öğretiyorlardı. Bu nedenle
de insanların sihrin bir fitne olduğunu bilmeleri ve bundan şiddetle
kaçınmaları gerekmektedir.
Sihir yöntemlerine başvuran herkes çok iyi bilmelidir ki, Allah
izin vermeden insanların öğrendikleri ve uyguladıkları büyülerin
bir sonuç vermesi kesinlikle mümkün değildir. Çünkü büyünün etkisini
bir hikmet üzere yaratan da Allah'tır. O'nun izni ve bilgisi olmadan
hiçbir insanın zenginlik, güç ya da başka bir imkanı sihir benzeri
yöntemlerle elde etmesi mümkün değildir.
Allah, büyünün etkisine inanan ve bu gibi yöntemlerle kendilerine
menfaat sağlayabileceklerine inanan insanlara, bu şeytani yöntemleri
bir bela olarak musallat edebilir. Onlar batıl yollara saptıkları
için, Allah onlara buna göre bir karşılık vermekte, büyü, bu insanlar
için dünya hayatında bir azap haline gelmektedir. Bu, Allah'ın hidayet
yolundan sapan insanlara dünyada verdiği bir cezadır.
İman eden bir insan hiçbir şekilde sihirle ve şeytanların anlattıklarıyla
ilgilenmez. İnsanların arasını bozmak için bu tip şeytan kışkırtması
işlerle uğraşmak, hak yoldan uzaklaşıp batıl inanışlarla vakit geçirmek
şeytanın oyununa gelmektir. Şeytanın amacı insanları doğru yoldan
engellemektir. Sihir benzeri işlerle uğraşanlar, şeytanın aldatmacasına
kapılmış kimselerdir.
Bu gibi batıl inanışların Kuran'da hiçbir şekilde yeri yoktur. Nitekim
Allah Felak Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
"De ki: Sabahın Rabbine sığınırım. Yarattığı şeylerin şerrinden,
karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren-kadınların
şerrinden ve haset ettiği zaman, hasetinin şerrinden"
(Felak Suresi, 1-5)
Harut ve Marut'tan bahsedilen ayetlerde de aynı konu anlatılmıştır.
Ne sihrin, ne de Felak Suresi'ndeki ayette bildirilen "düğümlere
üfüren kadınların" hiçbir güçleri, etkileri yoktur. Kainattaki
tek güç ve hüküm sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah'tır. Bu nedenle
mümin sadece Allah'a güvenip dayanır, sadece O'ndan medet umar,
her türlü ihtiyacını, sıkıntısını Allah'a açar, Allah'ı dost ve
vekil edinir. Bu ayetlerde ahir zamana yönelik işaretler de olabilir.
Allah, sihirden bahsederek, ahir zamanda sihrin çoğalacağına, fal
bakıp geleceği okumanın yaygınlaşacağına işaret ediyor olabilir.
Ahir zamanda Allah'ın haram kıldığı bu fitneler, adeta bir geçim
kaynağı haline gelecek, büyücü ve falcıların insanları sömürerek
fayda elde edeceklerine işaret ediyor olabilir. Ahir zamanın bu
büyük fitnesi, Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde de haber verilmiştir.
Bunlardan biri şu şekildedir: "Ahir zamanda ümmetim hakkında
en çok endişe duyduğum, yıldızlara (inanmak), kaderi yalanlamak..."
(Ramuz el-Ehadis, 1/1540)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
TUNUS:
Sadece İman Ettikleri İçin Zulüm Gören Halk (1. bölüm)
Fransa'ın Tunus'a
hakim olmak için başa getirdiği Habib Burgiba ilk başlarda halkın
desteğini almak için İslami bir çizgi izlemiştir. Gençlik döneminde
özellikle Fransız işgal yönetimine karşı bir politika izlemiş, bu
şekilde halkın desteğini almayı planlamıştı. Hatta bunun için birkaç
kez hapse girmiş, Tunus'tan Kahire'ye kaçarak halk nezdinde kahraman
imajı kazanmaya çalışmıştı.
Tunus'a döndüğünde halkı amaçsız bir isyana teşvik eden ve böylece
kanlı bir Fransız müdahalesine zemin hazırladı. Sömürgeci Fransız
yönetimi ülkeyi terk ederken, geride kendilerine son derece sadık
yönetim kadroları bırakmışlardı. Bu kadrolar Fransızların menfaatlerini
onlar kadar koruyan ve kendi vatandaşlarına onlardan bile daha fazla
zulüm yapan Habib Burgiba yönetimindeki kadrolardı.
1959'da ülkeyi süresiz olarak yürütme yetkisini tek başına eline
alan Habib Burgiba, bir zaman sonra kendisini "ölümüne kadar
cumhurbaşkanı" ilan etti. 7 Kasım 1987'de akli dengesi yerinde
olmadığı gerekçesi ile Başbakan Zeynel Abidin tarafından devlet
başkanlığı görevinden alındı.
Burgiba'nın ilk icraatı yargıda ve eğitimde Fransız sistemi benzeri
bir sistem kurmak oldu. Burgiba, camileri sıkı denetimi altına aldı,
belli vakitlerin dışında namaz kılınmasını yasakladı. İslami toplum
amaçlayan tüm Müslümanları, rejim muhalifi sıfatıyla tutuklattırdı
ve çok ağır işkenceler uyguladı. Tunus'un sembolü olan Zeytune Üniversitesi
başta olmak üzere İslami eğitim kurumlarının hepsini kapattırdı.
Burgiba yaptığı baskılarda o kadar ileri gitti ki, Ramazan ayında
televizyona çıkıp içki içerek "ülkenin ekonomik kalkınmasını
ve çalışma temposunu yavaşlattığı" bahanesiyle Ramazan'da oruç
tutmayı yasakladı. Hac için Mekke yolculuğunun pahalı olduğu gerekçesi
ile Mekke yerine Magrip'in kutsal kenti kabul edilen Keyrevan'ın
ziyaret edilmesini istedi. (www.gercekler.net)
Tunus ve Cezayir'deki Müslüman halkın yaşadıklarının, Kuran'da anlatılan
inkarcılara ait bir zulüm yöntemi olduğuna da dikkat etmek gerekir.
Allah'ın Kuran'da bildirdiği üzere, zalim yöneticilerin insanların
dinlerini yaşamalarını engellemek için kullandıkları baskı yöntemlerinden
biri de, cami gibi kutsal mekanları yok etmektir.
Allah, Bakara Suresi'nde
Kendi adının anılmasını engellemek isteyenlerin dünyada ve ahiretteki
durumlarını şu şekilde bildirmektedir:
"Allah'ın mescidlerinde O'nun isminin anılmasını engelleyen
ve bunların yıkılmasına çaba harcayandan daha zalim kim olabilir?
Onların (durumu) içlerine korkarak girmekten başkası değildir. Onlar
için dünyada bir aşağılanma, ahirette büyük bir azab vardır."
(Bakara Suresi, 114)
Allah'ın ayette vaat ettiği büyük azap, zalim kimselerin ahiretteki
karşılığıdır. Müslümanlar, bu gerçeğin farkında olmalı ve uğradıkları
baskılar karşısında, zalimlerin ahiretteki durumunu düşünmeli, gerçek
galiplerin -Allah'ın izniyle- kendileri olduğunu bilmelidirler.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Yarasaların Sonarları
Araştırmacılar, yarasanın
görmek için kullandığı sonar sisteminin insan yapımı sonar teknolojisinden
çok daha üstün olduğunu keşfetmişlerdir.
Yarasalar, saniyenin 2 milyonda biri gibi çok kısa aralıklarla insan
kulağıyla duyulamayacak sesler gönderirler.Teknolojinin sınırlarını
aşmış olan bu özelliğiyle, yarasa sonarının şu anki sonar teknolojisinden
çok daha ileri olduğu ifade edilmektedir.
Yarasaların zifiri karanlıkta kolayca yön bulmalarının, sahip oldukları
sonar sistemi sayesinde gerçekleştiği uzun zamandır bilinmektedir.
Son olarak araştırmacılar, olta solucanlarını yem olarak kullanarak
yaptıkları deneylerde, bu sonar sisteminin bazı yeni sırlarını keşfetmişlerdir.
Buna göre, kahverengi böcekçil bir yarasanın, saniyede 2 milyon
üst üste binmiş ses yankılanmasını işleme sokma yeteneğine sahip
olduğu belirlenmiştir. Hem de bu yankıları sadece 0,3 milimetrelik
bir hassasiyet farkıyla algılayabilmektedir. Bu rakamlar ise, yarasa
sonarının insan yapımı sonarlardan yaklaşık üç kat daha hassas olduğunu
göstermektedir.Yarasaların sonar sistemli uçuş yetenekleri, bize
karanlıkta uçuş hakkında çok şey öğretmektedirler. Kızılötesi termal
görüntüleme sistemli kameralar ve ses-üstü dalgaları algılayan dedektörlerle
yapılan araştırmalarda, yarasaların gece av uçuşları hakkında çok
daha kapsamlı bilgi edinme fırsatı bulunmuştur.
Yarasalar yerden havalanan bir böceği havada uçarken kapabilirler.
Bazı yarasalar avlarını yakalamak için çalılıklara bile dalarlar.
Yansıyan ses dalgalarını kullanarak gece gökyüzünde vızıldayan bir
sineğin üzerine atılmak oldukça zordur. Bir de böceğin çalılıktaki
bir yaprak üzerinde durduğunu ve diğer bütün yapraklardan ses dalgalarının
yansıdığını düşünürseniz, yarasanın ne kadar büyük bir iş başardığını
daha iyi anlamak mümkün olabilir.
Yarasalar su üstünde alçalıp uçarken su içmek için veya avlarını
yerden yakalamak için de sonar sistemini kullanırlar. En usta manevraları
ise bir yarasanın diğerini kovaladığı durumlarda gösterirler. Yarasaların
bu başarıyı nasıl elde ettiklerinin anlaşılması durumunda, sonar
uçuşlar ve tespit cihazları başta olmak üzere pek çok teknolojik
ürünün ortaya çıkmasında bir gelişme söz konusu olabilir. Ayrıca
yarasaların çok frekanslı sonar sistemleri, bugün mayın arama teknolojisinde
de taklit edilmektedir.
Sadece yarasalar değil tüm canlılar çok geniş bir alanda insanlara
faydalar sunmaktadır. Allah Kuran'daki bir ayettte hayvanlardaki
faydalara şöyle dikkat çekmektedir:
"Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır..."
(Mü'minun Suresi, 21)
DANS EDEREK HABERLEŞEN BAL ARILARI
Arılar çoğu zaman
yiyecek bulmak için uzaklara giderek geniş alanları taramak zorunda
kalırlar. Yeni bir besin kaynağı bulan arı, koloninin diğer üyelerine
haber vermek üzere hemen kovana geri döner. Ancak arılar sağırdırlar
ve bu nedenle birbirleriyle sesli bir iletişim kuramazlar. Buna
rağmen yiyecek kaynağının yerini koloninin diğer üyelerine hiç şaşırmadan
bulacakları şekilde tarif edebilirler. Tarif yöntemleri ise alışılmışın
dışındadır.
Arılar tarif etmek
istedikleri yeri "dans ederek" diğerlerine anlatırlar.
Yiyecek kaynağının bulunabilmesi için kaynağın kovana uzaklığı,
doğrultusu gibi gerekli olabilecek her türlü bilgi bu dansta gizlidir.
Arı dansının biçimi, yiyecek kaynağının uzaklığına göre de değişiklik
gösterir.
"Daire dansı" olarak adlandırılan dans en sık rastlanan
danstır ve kaynağın uzaklığını ve yönünü belirtmez.
Arılar yuvadan 15
metre kadar uzaklıktaki besin kaynakları için daire dansını kullanırken,
25-100 metre arasındaki besin kaynakları için bir geçiş dansı olan
"sallanma dansı"nı kullanırlar. 100 metreden daha uzak
kaynaklar için kaynağın uzaklığını, yönünü ve niteliğini bildiren
"kuyruk dansı" ile iletişim kurarlar. Bu dans aynı zamanda
"8 rakamı dansı" olarak da adlandırılır. Kovana dönen
arı ayrıca, yine belirli vücut hareketleriyle çiçek polenlerinin
bulunduğu uzaklığı da anlatır Arılara gerekli olan bilgilerden bir
tanesi de kaynakta bulunan besinin niteliği ile ilgilidir. Bu bilgiyi
de dansı yapan toplayıcı arının üzerine sinen koku sayesinde edinirler.
Arılar dans ederek yaptıkları tariflerini karanlık bir kovanda,
peteklerin üzerindeyken yaparlar. Buna rağmen hareketler diğer arılar
tarafından doğru olarak algılanır ve hemen uygulamaya geçirilir.
Arılar bu davranışları diğer arılardan öğrenmezler, yaşamlarında
böyle bir eğitim dönemine rastlanmaz. Peki arılara bu bilinçli davranışları
öğreten kimdir?
Onlar tüm bunları zaten bilerek, zamanı geldiğinde uygulayabilecek
şekilde dünyaya gelirler. Bu durumda vicdan sahibi bir insanın asla
inkar edemeyeceği büyük bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu görürüz:
Tüm canlıların Yaratıcısı olan Allah, balarılarını da kusursuzca
var etmiş ve onlara böylesine bilinçli davranışları öğretmiştir.
Balarıları Nahl Suresi'nde
Allah'ın haber verdiği gibi Rabbimizin kendilerine ilhamı ile hareket
etmektedirler:
"Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların
kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden
ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver.
Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar
için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten
bunda bir ayet vardır."
(Nahl Suresi, 68-69)
"Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır..."
(Mü'minun Suresi, 21)
Mucize Molekül: NİTRİK ASİT
Damarların duvar
gerginliği nitrik oksit molekülü sayesinde düzenlenmektedir. Ancak
nitrik oksit bu işi tek başına yapmaz. O, damar duvarının gevşetilmesinde
bir aracı olarak görev yapar.
1998 yılında Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü'nü paylaşan üç bilim adamı,
damarda salgılanan nitrik oksit (NO) adlı molekülün gevşetici bir
özelliğe sahip olduğunu keşfettiler.
Nitrik oksit molekülü sayesinde, damarın duvar gerginliği düzenlenmektedir.
Ancak nitrik oksit bu işi tek başına yapmaz. O, damar duvarının
gevşetilmesinde bir aracı olarak görev yapar. Bu zincirleme işlemin
nasıl geliştiğini daha iyi anlayabilmek için konuyu şöyle özetleyebiliriz.
Damarın gevşemesi için öncelikle kanda bulunan bazı uyarı iletici
hormonlar devreye girerler. Bunlar damar zarındaki alıcılara bağlanarak
bu işlemi başlatırlar. Bunu ilk domino taşının düşmesiyle diğer
tüm taşların birbirini etkileyerek sırayla düşmesine benzetebiliriz.
İlk taş harekete geçtikten, yani kandaki uyarı iletici hormon damar
zarındaki alıcılara bağlandıktan hemen sonra hücre zarı ne yapması
gerektiğini "anlar" ve nitrik oksit üretmeye başlar. Üretildikleri
anda ne yapmaları gerektiğini "bilen" nitrik oksit moleküllerinden
bazıları hızla damar düz kas hücrelerine gelirler. Burada hücreye
girerek GTP adlı enzimle birleşirler. Bu, ikinci aşamadır. Ancak
damarın gevşemesi için bir sonraki aşamaya geçilmesi gerekmektedir.
Nitrik oksit GTP ile birleştikten sonra cGMP isimli bir başka enzim
üretilmeye başlar. Elbette üretilen bu yeni maddenin de bu zincirde
bir görevi vardır ve bunu gerçekleştirmek için miyozine giderek,
onu harekete geçirir. Miyozin, kas hücrelerinin kasılıp gevşemesi
için gerekli olan bir etkendir. Artık son aşamaya gelinmiştir. Miyozinin
de harekete geçmesiyle son taş da düşer ve kas hücreleri gevşer.
Şimdi bu aşamaların tümünü bir kez daha zihninizde canlandırın.
Dikkat edilirse bu işlemde rol alan hormon ve hücreler bilinçli
bir şekilde hareket etmektedirler. Kandaki uyarı iletici hormonlar
damar zarında kendileri için uygun olan yere giderek, o bölgeyi
etkilerler ve bu süreci başlatırlar. Bundan sonraki işlemlerde de
aynı bilinç gözlenmektedir. Her uyarı, kapkaranlık insan bedeninin
içinde asla yolunu şaşırmadan, hep doğru yere giderek başarılı bir
sonuç elde eder.
Peki ama hücreler, hormonlar ve moleküllerin bu şuurlu hareketleri
nasıl gerçekleşmektedir? Bu bilinç kendilerine ait olabilir mi?
Elbette olamaz. Ama bir hücrenin ne zaman, ne üreteceğini ona bildiren,
hormonun veya molekülün doğru adrese gidebilmesi için onlara yolu
gösteren, adresin doğru olduğunu bildiren, kısaca tüm bunları yönlendiren
bir akla ve şuura ihtiyaç vardır. Bu sonsuz akıl, hücreyi, hormonları,
molekülleri yaratan, ne şekilde hareket etmeleri gerektiğini onlara
ilham eden Allah'a aittir.
İman eden bilim adamları
Prof. John
Morris
Ünlü jeolog Prof.
John Morris, ABD'de yaratılışı savunan bilim adamlarının oluşturduğu
en etkin kuruluş olan ICR (Institute for Creation Research -Yaratılış
Araştırmaları Enstitüsü)'nin başkanıdır. Prof. Morris, Allah'a olan
imanını ve evrim teorisinin bilim tarafından çürütüldüğünü bir konuşmasında
belirtmiştir. Bunlardan biri şöyledir:
Bizler profesyonel
ve doktora, yüksek eğitim sahibi bilim adamları olarak dindarız
ve Allah'a inanıyoruz, Allah'ın Yaratan olduğuna gönülden inanıyoruz.
Yaratıcı olan, hayatımız üzerinde egemen olan ve bizim boyun eğmemiz
gereken varlık Allah'tır. Hayatımızı O'na borçluyuz ve Allah'ı hoşnut
etmekle mükellefiz.
Tarihin gerçeği yaratılıştır, evrim değildir. Bütün veriler bunu
desteklemektedir. Pek çok bilim adamı şunu görmüştür ki, evrim tamamen
bilimsel açıdan çürütülmüş bir kuramdır. Bilim adamları artık bu
gerçeğin sonuçlarını yayınlamaktadırlar. Bizler de bu yayınlanmış
bilgileri kullanarak daha iyi bir düşünce tarzı, yani yaratılış
düşünce tarzını yayabiliriz. Ve sizler de diğer insanlara bu konuda
bilgi verebilirsiniz. Bilime güvenmeliyiz ve yaratılışın doğru olduğunu
söyleyen bilime güvenmeliyiz.
"Melekleri de arşın etrafını çevirmişler olarak Rablerini
hamd ile tesbih ettiklerini görürsün. Aralarında hak ile hüküm verilmiştir
ve: "Alemlerin Rabbine hamdolsun" denilmiştir."
(Zümer Suresi, 75)
KURAN BİLGİSİ
İHLAS SAHİBİ OLMANIN ÖNEMİ
Kuran'a göre ne çok
çalışmak, ne çok yorulmak, ne de insanlardan saygı ve sevgi görmek
bir üstünlük nedeni değildir. İnsanları Allah katında üstün kılan
özellik imanları, Allah rızasını kazanmak için yaptıkları salih
ameller ve tüm bu amelleri yaparken kalplerinde sakladıkları niyetleridir.
Hayalinizde iki insan canlandırın. Bu insanların her ikisine de
dünya hayatında Allah'ın rızasını kazanabilecekleri kadar bir süre
tanınmış, doğrudan ve yanlıştan yana herşey anlatılmış olsun. Bu
kişiler hayatlarının sonuna kadar dinin gereklerini yerine getirip,
görünüşte Müslümanca bir hayat sürsünler. İkisi de her konuda başarılı,
iyi bir işe ve aileye sahip, sevilen ve sayılan birer insan haline
gelsinler. Bu iki kişinin yaşantılarına şahit olan insanlara, hangisinin
hayatta daha "başarılı" olduğunu soracak olursanız, 'en
çalışkan ve en atak olanı ya da en çok çaba harcayanı' gibi yanıtlar
alabilirsiniz. Ancak dikkat edilirse "başarılı" kelimesini
tanımlayan bu cevapların, Kuran'a göre değil de dünyevi kıstaslara
göre verilmiş olduğu anlaşılacaktır.
Kuran'a göre ne çok çalışmak, ne çok yorulmak, ne de insanlardan
saygı ve sevgi görmek bir üstünlük nedeni değildir. İnsanları Allah
katında üstün kılan özellik imanları, Allah rızasını kazanmak için
yaptıkları salih ameller ve tüm bu amelleri yaparken kalplerinde
sakladıkları niyetleridir. Önemli olan yaptığı işlerin çokluğu değil,
insanın ihlasla ve samimi bir kalple Allah'a yönelmesidir.
İhlas, "insanın yaptığı işleri, hiçbir menfaat gözetmeksizin,
başka hiçbir beklenti içerisine girmeksizin sadece Allah emrettiği
için yapması"dır. İhlas sahibi bir insan yaptığı her işte,
attığı her adımda, söylediği her sözde, ibadetinde ya da günlük
hayatında gönülden Allah'a yönelir ve katıksız olarak O'nun rızasını
hedefler. İşte bu da ona güçlü bir iman verir ve onu 'takva' sahibi
bir insan haline getirir. Kuran'da insanların Allah katındaki asıl
üstünlük ölçülerinin de bu olduğu bizlere şöyle açıklanmıştır:
"... Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız,
(ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır."
(Hucurat Suresi, 13)
İnsan ahirette iki farklı durumla karşılaşabilir. Hayatları boyunca
görünüşte neredeyse birbirleriyle aynı işleri yapan, aynı çabayı
harcayıp, aynı azmi gösteren iki insan sırf niyetlerindeki farklılık
nedeniyle ahirette farklı karşılıklar alabilirler. Hesap gününde
ihlas sahipleri cennetle müjdelenirken, hayatları boyunca ihlası
gözetmeyenler ise sonsuz cehennem azabıyla karşılık görürler.
Allah korkusu ile ihlas birbirlerine paralel olarak gelişir. İman
eden kişi ayetin bir gereği olarak Allah'tan güç yetirebildiği kadar
korkabilmek için çaba harcar. İhlası sayesinde Allah'tan korkup
sakınmayı başarır. Allah korkusunun artması sonucunda oluşan derinlik
ve hassasiyet ise kişinin daha da sakınmasına ve daha da ihlaslı
davranmasına neden olur. Ayrıca Allah'ın, "Ey iman edenler,
Allah'tan korkup-sakının ve (sizi) O'na (yaklaştıracak) vesile arayın..."
(Maide Suresi, 35) ayetiyle de bildirdiği gibi Allah'a yakınlaşacak
vesileleri görebilen ve bu fırsatları değerlendirebilen ihlaslı
bir insan haline gelir.
Böyle bir insan Allah'tan içi titreyerek korktuğu için Kuran ahlakını
hayatına geçirme konusunda gevşeklik gösteremez. Karşısına çıkan
ibadet fırsatlarını görmezlikten gelerek umursuz davranışlarda bulunamaz.
Her an her yerde, ister kalabalık içerisinde isterse yalnız olsun
Allah'ın kendisini görüp duyduğunu unutmaz. Gücünün yettiği en güzel
tavrı göstermediği takdirde Allah'ın azabıyla karşılaşabileceğini
bilerek hareket eder.
İhlas, iman edenlere
hem dünya hayatında hem de ahiret hayatında sonsuz nimetlere ulaşmaları
için verilen büyük bir kuvvettir. Dünya ve ahiret hayatındaki nimetlerin
en büyüğü hiç şüphesiz Allah'ın rızasıdır.Müminlerin dünya hayatlarındaki
çabalarının nihai hedefi de zaten budur.
"O, Allah'tır, Kendisinden başka İlah yoktur. İlkte de,
sonda da hamd O'nundur. Hüküm O'nundur ve O'na döndürüleceksiniz."
(Kasas Suresi, 70)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Güvenilir Elçi Hz. Hud
Hz. Hud'u Allah Ad
kavmine elçi olarak göndermiştir. O da kavmine Allah'ın gönderdiği
güvenilir bir elçi olduğunu, yaptığı tebliğ karşılığında hiçbir
karşılık beklemediğini belirttikten sonra, insanları Allah'tan korkup
sakınmaya çağırmıştır.
Hz. Hud kavmine tebliğ yaparken daha önceki elçilere olduğu gibi
ona da çeşitli iftiralar atılmıştır. Örneğin kavmi Hz. Hud'da "akli
yetersizlik" olduğunu iddia etmiştir. Hz. Hud, kendisine bu
çirkin iftirada bulunan kavmine ahlaki üstünlüğünün bir göstergesi
olan son derece olgun ve şefkatli bir üslupla cevap vermiştir:
"(Hud:)"Ey kavmim" dedi. "Bende 'akıl yetersizliği'
yoktur; ama ben gerçekten alemlerin Rabbinden bir elçiyim"
dedi. "Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ben sizin
için güvenilir bir öğütçüyüm." (Araf Suresi 67-68)
Kuran'da Hz. Hud'un yaptığı tebliğ için bir karşılık istemediğini
Allah şöyle bildirir:
"Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretim, beni Yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek
misiniz?"
(Hud Suresi, 51)
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim
yalnızca alemlerin Rabbine aittir."
(Şuara Suresi, 127)
Kuran'da Allah'ın bildirdiği tüm elçilerin hayatlarında gördüğümüz
gibi, ömrü boyunca insanlara tebliğ yapıp, onlardan hiçbir karşılık
beklememek önemli bir mümin özelliğidir. Bir mümin hangi devirde
yaşarsa yaşasın, kimlerle beraber olursa olsun insanları Allah'ın
beğendiği ahlaka çağırmakla, onlara yaklaşmakta olan hesap gününü
hatırlatmakla sorumludur. Bundan dolayı kimseden bir karşılık beklemez,
görevini en iyi biçimde yerine getirmeyi ve Allah'ın kendisinden
razı olmasını ister.
Kavmini Allah'a Kulluk Etmeye Çağırırken, Onları Acı Bir Azaba
Karşı Uyarmıştır
Hz. Hud da diğer
elçiler gibi kavmine yalnızca Allah'a kulluk etmelerini, aksi takdirde
azaba uğramalarından korktuğunu söylemiştir:
"Ad'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice
uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: "Allah'tan
başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün
azabından korkarım" diye uyarmıştı."
(Ahkaf Suresi, 21)
Bunun dışında onlara dünya hayatında değer verdikleri şeylerin geçici
olduğunu da hatırlatmıştır. Hz. Hud'un bu konuda kavmine yaptığı
tebliğ ayette şöyle bildirilmiştir:
"Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir
şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat
yapıları mı ediniyorsunuz?"
(Şuara Suresi, 128-129)
Bunun ardından da kavmine Allah'tan korkmalarını, O'nun emrettiklerini
yapmalarını, insanlara zorbaca davranmamalarını hatırlatmıştır.
Ve eğer böyle yaparlarsa, bunlardan dolayı da azaba uğrayabileceklerini
söyleyerek onları uyarmıştır:
"Tutup yakaladığınız
zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz? Artık Allah'tan korkup-sakının
ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeylerle size yardım edenden korkup-sakının.
Size hayvanlar, çocuklar (vererek) yardım etti. Bahçeler ve pınarlar
da.Doğrusu, ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum."
(Şuara Suresi, 130-135)
Allah'ın Kuran'da anlatılan kıssalarda bildirdiği gibi tarih boyunca
resuller böyle cahil topluluklara hak dini anlatmışlardır. Ancak
bu toplulukların çoğu vicdanen doğruyu gördükleri halde içinde bulundukları
cehalet dolayısıyla büyüklenmişlerdir. Kendilerine yapılan tüm uyarılara
rağmen içlerinden çok azı hariç kendi batıl dinlerini savunmaya
devam etmişlerdir.
Allah'ın Sıfatları
"BARİ"
(Yaratan, kusursuzca
var eden)
"O Allah ki, yaratandır, kusursuzca var edendir, 'şekil
ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur.. "
(Haşr Suresi, 24)
Yaşadığımız evren ile ilgili herşeyde bir denge ve ahenge rastlarız.
Özellikle bilim alanında yeni gelişmeler kaydedilip bugüne kadar
bilinmeyen pek çok detay ortaya çıktıkça, bu denge ve ahenk daha
da netleşmektedir. Görünen odur ki, kainat üzerinde var olan her
sistem üstün bir aklın tasarımıdır. Bu üstün aklın sahibi, herşeyi
hayranlık uyandırıcı bir düzen içinde var etmiştir. Kainattaki her
cisim, yeryüzünde yaşayan milyarlarca canlı müthiş bir ahenk içinde
varlıklarını sürdürürler. Doğadaki düzen hiçbir şekilde bozulmaz
ve milyonlarca yıldır son derece istikrarlı bir şekilde devam eder.
Yalnızca dünya üzerindeki yaşamı incelediğimizde bile hayranlık
uyandırıcı pek çok detayla karşılaşırız. Etrafımız, farkında olduğumuz
veya olmadığımız, sayısız yaratılış delili ile doludur. Örneğin,
havadaki gazların karışımı tüm canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi
için en elverişli şekilde oranlanmıştır. İnsanlar ve hayvanlar yaşayabilmek
için oksijen alır ve karbondioksit verirler. Ancak bu işlem sürekli
devam ettiği halde havadaki oksijen miktarı azalıp, karbondioksit
miktarı artarak mevcut dengeyi bozmaz. Çünkü bu noktada çok ince
bir düzen var edilmiştir; insanların ve hayvanların tersine bitkiler,
yaşamlarını sürdürürken karbondioksit alır ve oksijen verirler.
Dolayısıyla insanların ve hayvanların tükettiği oksijen, bitkiler
vasıtasıyla tekrar üretilir ve dünyadaki dengeyi korur. Kuşkusuz
bu örnek dünya üzerinde görebileceğimiz yaratılış delillerinden
yalnızca bir tanesidir. Gerek mikro gerekse makro alem incelendiğinde
bunun gibi sayısız örnekle karşılaşmak mümkündür. Eğer kainat ve
dolayısıyla dünya üzerindeki canlılık varlığını sürdürebiliyorsa,
bu, üstün akıl sahibi olan Allah'ın 'herşeyi birbirine uygun olarak
yaratması' ile mümkün olmaktadır.
"Nerede olursan ol, Allah'tan kork. Bir kötülük yaptığında
arkasından onu giderecek bir iyilik yap. İnsanlarla güzel ahlak
sahibi olarak muaşere et."
Hz. Muhammed (sav)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Müminler Fitneye
Düşmekten Titizlikle Kaçınır
Kuran'ı kendine
ölçü almayan insanlar sadece dünyaya yönelik amaçlar edinebilmekte,
imtihan için yaratılan olayların içinde boğulabilmektedirler. Oysa
Allah Kuran'da bir çok ayette dünyanın bir imtihan yeri olduğunu
ve insanların imanlarının çeşitli olaylarla mutlaka sınanacağını
bildirmektedir. Ayetlerde Allah şöyle buyurmaktadır:
İnsanlar,
(sadece) "İman ettik" diyerek, sınanmadan (fitneyle denenmeden)
bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık
(fitneyle denedik). Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten
yalancıları da bilmektedir. (Ankebut Suresi, 2-3)
Müminlerle, inkarcıların veya münafıkların birbirinden ayrılması
için yaratılan imtihanlar Kuran'da "fitne" olarak tanımlanmaktadır.
Örneğin Allah mal ve çocukların bir fitne olacağını bir ayetinde
şöyle haber vermektedir:
Mallarınız
ve çocuklarınız sizin için ancak bir fitne (bir deneme)dir. Allah
ise, büyük ecir (en güzel karşılık) O'nun katında olandır. (Tegabün
Suresi, 15)
İnsanın çok mal sahibi olması ve birçok nimetle donatılması, Kuran'a
göre hareket ettiği takdirde onun Allah'a yaklaşmasına vesile olur.
Ancak övündüğü ve sahip olduklarını Allah rızasına uygun biçimde
sarf etmediği takdirde doğru yoldan sapmış olur. Böyle bir kişi
için "mal fitnesine kapıldı", "mal fitnesine"
düştü tabiri kullanılır. Bu kişi imtihanı kaybetmiş ve ahirette
"hüsrana uğrayanlardan" olma noktasına gelmiştir.
Aynı şekilde başa gelen bir sıkıntı, bir hastalık, kişinin evini,
ailesini kaybetmesi gibi durumlar da fitneye örnek verilebilir.
Ancak insan bu gibi olaylar karşısında isyan ettiği, umutsuzluğa
ve üzüntüye kapıldığı takdirde, fitne onun imanının zayıf olduğunu
ortaya çıkarmış olur.
Mümin ise her türlü olayın Allah'tan geldiğini bilir ve her ne olursa
olsun Allah'tan razı olur, en büyük sıkıntıyı bile tevekkülle karşılar.
Dünyaya ait hiçbir değer onun kalbinde yer tutmadığından bunların
kaybından veya elden çıkmasından üzüntü duymaz. Bu ruh halinin Allah'ın
rızasını kazanabilmek için en uygun olduğunu bilir.
Sakın Unutmayın
Şeytan Sizi Saptırmak İçin Var Gücüyle Çabalar -2
Şeytan Allah'tan müstakil
bir güç değildir. Allah'ın yarattığı ve O'nun kontrolünde olan bir
varlıktır. Unutulmamalıdır ki şeytan ancak Allah'ın izniyle faaliyetlerini
sürdürmektedir. Dünyadaki imtihan sırasında gerçekten iman edenle,
etmeyenin ayrılması için özel olarak görevlendirilmiştir. O ancak
Allah'ın irade ve takdiri içinde faaliyet gösterebilir. Kendisine
tanınan süre bittiğinde, cezasını çekmek üzere o da saptırdığı insanlarla
beraber cehenneme atılacaktır.
Şeytanın, gerçekten
iman eden insanlar üzerinde etkisi yoktur. Elbette ki iman edenler
de hata yapabilir ve şeytanın vesveselerine kapılabilirler. Ancak
hiçbir zaman Allah'ın rahmetinden umutlarını kesmezler ve hemen
Allah'a sığınıp tevbe ederler. Unutmayın ki şeytan, kendisi gibi
sizin de Allah'a karşı küstah, saygısız, itaatsiz ve kibirli olmanızı
ister. Kötü ahlak göstermenizi, Allah'ın hoşnut olmayacağı şekilde
davranmanızı ve Allah'a karşı zanlarda bulunmanızı emreder; Allah'ın
gücünü gereği gibi takdir etmenizi engellemeye çalışır. Şeytanın
her insan için farklı taktikler kullandığını ve sizi de zayıf bir
noktanızdan yakalamaya çalışacağını sakın unutmayın.
"Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de
onu düşman edinin. O, kendi grubunu, ancak çılgınca yanan ateşin
halkından olmaya çağırır."
(Fatır Suresi, 6)
Allah'ın ayette haber verdiği bu gerçeği aklınızdan çıkarmayın ve
sizin için olabilecek her tür azabı, sıkıntıyı dahası sonsuz hayatınızı
cehennemde geçirmenizi isteyen bir düşmanınızın olduğunu, sizi şu
anda bu satırları okurken bile gözetlediğini sakın unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Müslümanlara Destek Olmak, Çekişmemek
Müslümanlar
Kuran'a uygun olarak vicdanlı, güzel ahlaklı, şerefli bir hayat
yaşarlar ve Allah'ın rızasını tüm işlerinde ön planda tutarlar.
Bunlar Allah katında güzel karşılığı olacağı umut edilen özelliklerdir.
Kuran'da gerçekten iman eden insanların sayısının azlığına Allah
dikkat çekmektedir. Dolayısıyla tek bir Müslümanın bile diğer iman
edenler açısından önemi çok fazladır. Allah iman edenlerin birbirlerine
kenetlenmişçesine bağlanmalarını emretmiştir. Allah Müslümanların
birbirleriyle nasıl ilişkiler içinde olmaları gerektiğini bir ayette
şu benzetmeyle tarif etmektedir.
"Şüphesiz Allah, Kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş
bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever."
(Saf Suresi, 4)
Bu ayetin hükmüne göre hareket eden tüm müminler aralarındaki bağlılığın,
tesanüt ve kardeşlik ruhunun zedelenmesine ya da zayıflamasına yol
açabilecek her türlü tavır ve davranıştan şiddetle kaçınmalıdırlar.
Çekişmek, kaçınılması gereken davranışların başında gelir.
Allah Kuran'da şeytanın iman edenlerin arasını açmak için çaba gösterdiğini
haber vermiş ve şeytanın her yönden desteklediği bu davranışı Kuran'da
kesin olarak şöyle yasaklamıştır:
"Allah'a ve Resulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin,
çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah,
sabredenlerle beraberdir."
(Enfal Suresi, 46)
Allah'ın ayetteki hükmü gereği tüm iman edenler birbirlerine destek
olmak ve çekişmemekle yükümlüdürler.
|