|
Müminlerin
Katıksız İmanı
Vicdan, her insana
güzel olan tavrı ve düşünceyi söyleyen, bir insanın sağlıklı muhakemede
bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden ayırt edebilmesini sağlayan
ve Allah'ın insanlara lütuf olarak verdiği manevi bir özelliktir.
Bir arkadaşınızla sohbet ederken konu bir başka arkadaşınıza geldi
ve onun hakkında konuşmaya başladınız. Sohbet ettiğiniz arkadaşınız
diğeri hakkında doğruluğunu bilmediğiniz şeylerden bahsetmeye başladı.
Yani dedikodu yapmaya başladınız. Bu sırada aklınızdan geçen iki
düşünce ya da iki ses vardır; biri bunun yanlış olduğunu daha fazla
konuşmamak gerektiğini söyleyen vicdanınız diğeri de sizi daha fazla
şey öğrenmeye iten ve hoşuna giden nefsiniz. Böyle bir durumda nefsinize
değil vicdanınıza uyarsanız nefsinizin kirli düşüncelerinden uzaklaşıp,
Allah'ın beğendiği bir tavır içine girmiş olursunuz.
Nefis Kötü Özelliklerden Nasıl Temizlenir?
Allah dünya hayatındaki
imtihanın bir gereği olarak, sürekli nefsin hoşuna giden şeyleri
insanların karşısına çıkarır. Müminler nefislerinin bu telkinlerine
karşı dikkatli ve uyanık olmaları gerektiğini ve bunun tek yolunun
daima vicdanın sesine kulak vermek olduğunu bilir ve ona göre hareket
ederler.
Vicdan, her insana güzel olan tavrı ve düşünceyi söyleyen, bir insanın
sağlıklı muhakemede bulunmasını, doğruyu ve yanlışı birbirinden
ayırt edebilmesini sağlayan manevi bir özelliktir.
Vicdanın önemli bir özelliği tüm insanlarda ortak olmasıdır. Yani
bir insanın vicdanına göre doğru olan, aynı koşullar söz konusu
olduğu sürece diğer insanların vicdanları için de geçerlidir. Vicdanlar
hiçbir zaman çatışmaz. Bunun nedeni ise vicdanın kaynağıdır; vicdan
Allah'ın ilhamıdır. Allah, her insana vicdanı aracılığı ile Kendisinin
hoşnut olacağı en doğru ve en güzel tavırları bildirmektedir.
Vicdanın Allah'ın ilhamı olduğu Kuran'da Şems Suresi'nde şöyle bildirilmektedir:
"Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene'. Sonra ona
fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı
ilham edene (andolsun). Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah
bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla) örtüp-saran da
elbette yıkıma uğramıştır."
(Şems Suresi, 7-10)
Yukarıdaki ayetlerde Allah nefse fücuru (günaha ve isyana girişmek,
fasık olmak, yalan söylemek, baş kaldırmak, haktan yüz çevirmek,
nizamı bozmak, ahlaki çöküntü, takvanın zıddı) ve aynı zamanda ondan
sakınmayı ilham ettiğini bildirmektedir. İşte insanı kötülüklerden
sakındıran ve doğruyu bulduran, bu vicdanıdır.
Vicdanın en önemli özelliklerinden biri ise insanın kendi kendine
doğruyu bulmasına yardımcı olmasıdır. Vicdan, kimse göstermese de
insana doğruyu gösterecektir ancak önemli olan insanın vicdanına
başvurması, onun ne dediğini dinlemesi ve eksiksizce söylediklerini
uygulamasıdır. Bu nedenle vicdan dinin temel unsurlarından biridir
diyebiliriz.
Herşeyden önce şunu unutmamak gerekir: Her insan şuur sahibi olduğu
andan itibaren Allah'ın kendisine ilham ettiği vicdanının söylediklerinden
sorumludur. Etrafındaki olayları idrak etmeye başlayan, muhakeme
yeteneği kazanan her insan artık vicdanını duyacak, nefsi ile vicdanını
ayırdedebilecek yeteneğe ve vicdanına uyabilecek iradeye sahip olmuş
demektir. Artık bundan sonra karşılaştığı olaylar esnasında seçtiği
yoldan hesap günü sorgulanacaktır; vicdanına uyuyorsa Allah'ın sonsuz
cennetine layık görülecek, nefsine uyuyorsa "kapıları kilitlenmiş"
sonsuz bir ateşle karşılaşacaktır.
Sadece Müminler Vicdanlarının Sesine Uyarlar
Sadece müminler vicdanlarının
sesini dinlerler. Geride kalan grup yani kafirler ve münafıklar
zaten nefslerine teslim olmuşlardır. Onun her dediğini yaparlar.
Fakat bu durum onları insan olmaktan çok uzağa götürür. Allah bir
ayette şöyle buyurur:
"Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü? Şimdi
ona karşı sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunu söz işitir
ya da aklını kullanır mı sayıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler.
Hayır onlar yol bakımından daha şaşkın ve aşağılıktırlar"
(Furkan Suresi. 44)
Bize sayısız nimetler bağışlayan, hata ve kusurlarımızı örten, bizi
seven, koruyan Rabbimiz, vicdanımız yoluyla her zaman doğruyu ilham
ederek bize sonsuz merhametini göstermektedir. Bu üzerinde düşünülmesi
gereken çok önemli bir konudur. Allah'ı her an anmalı ve O'na gücümüzün
yettiği kadar şükretmeliyiz
"Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz
en üstün olan sizlersiniz."
(Al-i İmran Suresi, 139)
KURAN MUCİZELERİ
Dağların Görevi
Dağların yeryüzünde
önemli jeolojik işlevleri vardır. Bunlardan bir tanesine Allah Kuran'da
şöyle dikkat çeker:
"Yeryüzünde, onları sarsmasın diye, sabit dağlar yarattık..."
(Enbiya Suresi, 31)
Dağlar, yeryüzü kabuğunu oluşturan çok büyük tabakaların hareketleri
ve çarpışmaları sonucunda meydana gelir. İki tabaka çarpıştığı zaman
daha dayanıklı olanı ötekinin altına girer. Üstte kalan tabaka kıvrılarak
yükselir ve dağları meydana getirir. Bilimsel bir kaynakta dağların
bu yapısı şöyle tarif edilir:
"Kıtaların daha kalın olduğu dağlık bölgelerde yer kabuğu mantoya
derinlemesine saplanır."
(Carolyn Sheets, Robert Gardner, Samuel F. Howe, General Science,
s. 305)
Halen Amerikan Bilim Akademisi Başkanı olan Frank Press'in dünya
çapında pek çok üniversitede ders kitabı olarak okutulan Earth (Dünya)
adlı kitabında, dağların kazık şeklinde oldukları ve yeryüzüne derinlemesine
gömülü oldukları gerçeği ifade edilmektedir.
Başka Kuran ayetlerinde ise, dağların bu işlevine, "kazık"
benzetmesi yapılarak Allah şöyle dikkat çeker:
"Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer
kazık?"
(Nebe Suresi, 6-7)
Yine bir başka ayette Allah "Dağlarını dikip-oturttu."
(Naziat Suresi, 32) şeklinde bildirmektedir. Bu ayette
geçen "ersayha" kelimesi "köklü kıldı, sabit yaptı,
demirledi, yere çaktı" anlamlarına gelmektedir. Bu özellikleri
sayesinde dağlar, yeryüzü tabakalarının birleşim noktalarında yer
üstüne ve yer altına doğru uzanarak bu tabakaları birbirine perçinler.
Bu şekilde, yer kabuğunu sabitleyerek magma tabakası üzerinde ya
da kendi tabakaları arasında kaymasını engeller. Kısacası dağları,
tahtaları birarada tutan çivilere benzetebiliriz.
Bugün biliyoruz ki,
yeryüzünün kayalık olan dış katmanı derin faylarla kırılmıştır ve
erimiş magma üzerinde yüzen plakalar halinde parçalanmıştır. Dünya'nın
kendi ekseni çevresindeki dönüş hızının çok yüksek olmasından ötürü,
yüzen plakalar eğer dağların sabitleştirici etkisi olmasaydı, hareket
halinde olacaklardı. Böyle bir durumda yeryüzü üzerinde toprak birikmeyebilir,
toprakta hiç su depolanmayabilir, hiçbir bitki filizlenmeyebilir,
hiçbir yol, ev inşa edilemeyebilirdi; kısacası Dünya üzerinde hayat
mümkün olmayabilirdi. Bu sebeple Allah'ın bir rahmeti olarak dağlar
tıpkı çiviler gibi görev yaparak, kıtasal kütleleri okyanus tabakalarına
doğru tutar ve onların hareketini durdurur.
Görüldüğü gibi, modern jeolojik ve sismik araştırmalar sonucunda
keşfedilen dağların çok hayati bir işlevi, yüzyıllar önce indirilmiş
olan Kuran-ı Kerim'de Allah'ın yaratmasındaki üstün hikmete bir
örnek olarak verilmiştir. Allah bir başka ayette şöyle buyurur:
"... Arzda da, sizi sarsıntıya uğratır diye sarsılmaz dağlar
bıraktı..."
(Lokman Suresi, 10)
Dağların Hareket Etmesi
Bir ayette de Allah
dağların göründükleri gibi sabit olmadıklarını, sürekli hareket
halinde bulunduklarını şöyle bildirmektedir:
"Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların
sürüklenmesi gibi sürüklenirler..."
(Neml Suresi, 88)
Dağların bu hareketi, üzerinde bulundukları yer kabuğunun hareketinden
kaynaklanır. Yer kabuğu kendisinden daha yoğun olan manto tabakası
üzerinde adeta yüzer gibi hareket etmektedir. İlk olarak 20. yüzyılın
başlarında Alfred Wegener isimli Alman bir bilim adamı, yeryüzündeki
kıtaların Dünya'nın ilk dönemlerinde birarada bulunduklarını, daha
sonra farklı yönlerde sürüklenerek birbirlerinden ayrılıp uzaklaştıklarını
öne sürmüştü.
Ancak jeologlar, Wegener'in
haklı olduğunu onun ölümünden 50 yıl sonra yani 1980'li yıllarda
anlayabildiler. Wegener'in, 1915 yılında yayınlanan bir makalesinde
belirtmiş olduğu gibi; yeryüzündeki kara parçaları yaklaşık 500
milyon yıl önce birbirlerine bağlılardı ve Pangaea ismi verilen
bu büyük kara parçası Güney Kutbu'nda bulunuyordu. Yaklaşık 180
milyon yıl önce Pangaea ikiye ayrıldı. Farklı yönlere sürüklenen
bu iki dev kıtadan birincisi Afrika, Avustralya, Antarktika ve Hindistan'ı
kapsayan Gondwana idi. İkincisi ise, Avrupa, Kuzey Amerika ve Hindistansız
Asya'dan oluşan Laurasia idi. Bu bölünmeyi izleyen yaklaşık 150
milyon yıl içindeki çeşitli zamanlarda Gondwana ve Laurasia daha
küçük parçalara ayrıldılar.
İşte Pangaea'nın parçalanmasıyla ortaya çıkan bu kıtalar sürekli
olarak kara ve deniz arasındaki dağılımı değiştirerek, yılda birkaç
santimetrelik hızlarla Dünya yüzeyinde sürüklenmektedirler. 20.
yüzyılın başlarında yapılan jeolojik araştırmalar sonucunda keşfedilen
yer kabuğunun bu hareketi bilimsel kaynaklarda şöyle açıklanmaktadır:
"Yer kabuğu ve üst mantodan oluşan 100 km kalınlığındaki Dünya
yüzeyi "tabaka" adı verilen parçalardan oluşmuştur. Dünya
yüzeyini oluşturan altı büyük tabaka ve sayısız küçük tabaka vardır.
"Tabaka tektoniği" adı verilen teoriye göre bu tabakalar
kıtaları ve okyanus tabanını da beraberinde taşıyarak Dünya üzerinde
hareket ederler... Kıtasal hareketin yılda 1 ile 5 cm civarında
olduğu hesaplanmıştır. Tabakalar bu şekilde hareket ettikçe Dünya
coğrafyasında değişiklikler meydana gelir. Örneğin, Atlantik Okyanusu
her sene biraz daha genişlemektedir." (Carolyn Sheets, Robert
Gardner, Samuel F. Howe, General Science, s. 305.)
Burada belirtilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Allah dağların
hareketini ayette "sürüklenme" olarak bildirmiştir. Nitekim
bilim adamlarının bugün bu hareket için kullandıkları İngilizce
terim de "continental drift" yani "kıtasal sürüklenme"dir.
Kıtaların kayması Kuran'ın indirildiği dönemde gözlemlenemeyecek
bir bilgidir ve Allah ayette geçen "dağları görürsün de, donmuş
sanırsın" ifadesiyle insanların bu durumu ne şekilde gözlemleyeceklerini
önceden bildirmiştir. Ancak bunun ardından bir gerçeği açıklamış
ve "dağların bulutların sürüklendikleri gibi sürüklendiklerini"
haber vermiştir. Görüldüğü gibi ayette dağların bulunduğu tabakanın
hareketliliğine açıkça dikkat çekilmiştir.
Bilimin çok yeni keşfettiği bu bilimsel gerçeğin, Kuran'da bildirilmiş
olması kuşkusuz Kuran'ın mucizelerinden biridir.
"Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da birer
kazık?"
(Nebe Suresi, 6-7)
KAVİMLERİN HELAKI
Sebe Halkıve Arim Seli
Sebe halkı, Güney
Arabistan'da yaşamış olan dört büyük uygarlıktan birisidir. Sebeliler,
tarihte medeni bir kavim olarak bilinmekte ve Sebe halkının her
alanda gelişme göstermiş bir devlet kurdukları tarihçiler tarafından
bildirilmektedir. Bu kavmin en önemli eserlerinden olan Marib Barajı,
ulaştıkları teknolojik seviyenin göstergelerindendir.
Sebe ülkesinin başkenti, bulunduğu coğrafyanın avantajlı konumu
sebebiyle oldukça zenginleşmiş olan Marib idi. Başkent, bölgede
bulunan Adhana Irmağının çok yakınındaydı. Bu nehrin Cebel Balak'a
ulaştığı nokta, baraj yapımına çok uygundu; bundan yararlanan Sebeliler
daha uygarlıklarını kurma aşamasındayken buraya bir baraj inşa etmişler
ve sulama yapmaya başlamışlardı. Bu baraj sayesinde de çok ileri
bir refah seviyesine kavuşmuşlardı. Başkent Marib o dönemin en gelişmiş
şehirlerinden bir tanesiydi; bölgeyi gezen ve bu diyarı oldukça
öven Yunanlı yazar Pliny, burasının ne kadar yeşil bir bölge olduğundan
bahsetmekteydi.
Marib'deki bu barajın yüksekliği 16 metre, genişliği 60 metre ve
uzunluğu da 620 metreydi. Hesaplara göre; baraj aracılığıyla sulanabilen
toplam alan 9.600 hektardı ki, bunun 5.300 hektarı güney, geri kalanı
ise kuzey ovasına aitti. Bu iki ova, Sebe kitabelerinde bazen "Marib
ve iki ova" diye anılırdı. İşte Kuran'daki "sağdan ve
soldan iki bahçe" ifadesi, muhtemelen bu iki vadideki gösterişli
bağ ve bahçelere işaret ediyor olabilir. (En doğrusunu Allah bilir)
Bu baraj ve sulama tesisleri sayesinde bölge, Yemen'in en iyi sulanan
ve en verimli yeri olarak ün yapmıştı.
Bu baraj, MS. 5. ve
6. yüzyıllarda geniş çaplı onarımlar görmüştü. Ancak bu onarımlar
barajın MS. 542 yılında yıkılmasını önleyemedi. Bu tarihte yıkılan
baraj, Kuran'da bahsedilen "Arim seli"ne yol açmış ve
büyük tahribata neden olmuştu. Sebe halkının yüzlerce seneden beri
işletmekte olduğu bağları, bahçeleri ve tarım alanları tamamen yok
olmuştu. Barajın yıkılmasından sonra Sebe kavminin de hızlı bir
gerileme sürecine girdiği görülmektedir; barajın yıkılmasıyla başlayan
bu sürecin sonunda Sebe Devletinin de sonu gelmiştir.
Arkeolojik Bulgular
Arkeolojik bulgular
ve tarihsel gerçekler, Kuran'da yazanlara işaret etmektedir. Allah'ın
Kuran'da bildirdiği gibi, kendilerine gönderilen peygamberin uyarılarını
dinlemeyen ve Allah'ın nimetlerine nankörlük eden halk, sonunda
korkunç bir sel felaketiyle cezalandırılmıştır. Kuran'da Sebe Devletine
gönderilen sel felaketi şöyle tarif edilmektedir:
"Andolsun, Sebe' (halkı)nın oturduğu yerlerde de bir ayet
vardır. (Evleri) Sağdan ve soldan iki bahçeliydi. (Onlara demiştik
ki:) "Rabbinizin rızkından yiyin ve O'na şükredin. Güzel bir
şehir ve bağışlayan bir Rabb(iniz var)." Ancak onlar yüz çevirdiler,
böylece Bizde onlara Arim selini gönderdik. Ve onların iki bahçesini,
buruk yemişli, acı ılgınlı ve içinde az bir şey de sedir ağacı olan
iki bahçeye dönüştürdük. Böylelikle nankörlük etmeleri dolayısıyla
onları cezalandırdık. Biz (nimete) nankörlük edenden başkasını cezalandırır
mıyız?"
(Sebe Suresi, 15-17)
Sebe halkı, estetik yönüyle çarpıcı, bereketli bağ ve bahçeleri
olan bir toprakta yaşıyordu. Ticaret yolları üzerinde bulunan ve
bu nedenle de refah düzeyi oldukça yüksek olan Sebe ülkesi, dönemin
en gözde beldelerinden biriydi.
Hayat şartlarının
ve ortamın böylesi olumlu olduğu ülkede Sebe halkına düşen, Kuran'da
bildirildiği gibi, "Rablerinin rızkından yemek ve O'na şükretmek"ti.
Ama öyle yapmadılar. İçinde bulundukları refahı sahiplenme yoluna
gittiler. O ülkenin kendilerine ait olduğunu, içinde bulundukları
olağanüstü ortamı kendi kendilerine elde ettiklerini sandılar. Şükretmek
yerine kibirlenmeyi seçtiler. Allah'ın nimetlerine nankörlük ettiler
ve içinde bulundukları refahı sahiplenmeye kalkmaları nedeniyle
onu kaybettiler. Ayette bildirildiği gibi, Arim seli bütün ülkeyi
yerle bir etti.
Arim Seli
Kuran'da Sebe kavmine
gönderilen azaptan "Seyl-ül Arim" yani "Arim seli"
olarak bahsedilmektedir. Kuran'da geçen bu ifade, aynı zamanda bu
selin meydana geliş şeklini göstermektedir. Zira "Arim"
kelimesinin anlamı, baraj ya da settir. "Seyl-ül Arim"
kelimesi de, setin yıkılması sonucunda meydana gelen bir seli anlatmaktadır.
Bu konuyla ilgili
İslam yorumcuları da Kuran'da Arim seli ile ilgili olarak kullanılan
terimlerden yola çıkarak, konuyla ilgili tutarlı yer ve zaman tespitlerinde
bulunmuşlardır. Mevdudi, tefsirinde şöyle yazar: "Metindeki
(Seyl-ül Arim) ifadesinde kullanıldığı gibi "arim" kelimesi
"baraj, set" anlamına gelen ve Güney Arapçasında kullanılan
"arimen" kelimesinden türemiştir. Yemen'de yapılan kazılarda
ortaya çıkarılan harabelerde bu kelime sık sık bu anlamda kullanılmıştır.
"Ve onların iki bahçesini, buruk yemişli, acı ılgınlı ve
içinde az bir şey de sedir ağacı olan iki bahçeye dönüştürdük"
(Sebe Suresi,16). Yani setin (barajın) yıkılmasından
sonra meydana gelen sel sonucu bütün ülke harap oldu. Sebelilerin
dağların arasına setler inşa ederek kazdıkları kanallar yıkıldı
ve bütün sulama sistemi bozuldu. Bunun sonucu daha önceden bir bahçe
gibi olan ülke yabani otların yetiştiği bir yer haline geldi ve
küçük bodur ağaçların kiraza benzer yemişi dışında yenebilecek hiçbir
meyve kalmadı."
Arim seliyle beraber gelen felaketten sonra bölgede çölleşme başlamış
ve tarım alanlarının yok olmasıyla Sebe kavminin en önemli gelir
kaynağı da ellerinden çıkmıştı. Allah'ın kendilerini iman etmeye
ve şükretmeye çağırmasını dinlemeyen halk, sonunda böylesine bir
felaketle cezalandırıldı. Selin verdiği büyük tahribattan sonra
kavim çözülme sürecine girdi. Halk, evlerini terk ediyor ve Kuzey
Arabistan'a, Mekke'ye ya da Suriye'ye göç ediyordu.
Sebe halkının tüm yurdu, tümü Allah'a ait olan varlıkları sahiplenmeye
kalkmanın, Allah korkusundan uzaklaşmanın ve Allah'a ortak koşmanın
bir cezası olarak darmadağan edilmiştir. Mülkün tamamı Allah'a aittir.
İnsanların sahip oldukları varlıkların tamamı, Allah'ın bir nimeti
ve aynı zamanda bir imtihan vesilesidir. Tarihte pek çok kavim,
bu gerçeği anlamış ve şükrederek rahat yaşamıştır. Fakat bazı kavimler
de nankörlük etmişler ve Allah'ın azabı ile karşılaşmışlardır.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
TUNUS: Sadece İman Ettikleri İçin Zulüm Gören Halk (1. bölüm)
Osmanlı sonrası çok
büyük bir kaosun içine itilen bölgelerin bir diğeri Kuzey Afrika'dır.
Devlet-i Ali, Kuzey Afrika'nın büyük bölümünü 16. yüzyılda egemenliği
altına almış ve bölgede istikrarlı bir yönetim kurmuştu. Ancak sömürgecilik,
bölgede Osmanlı yönetiminin sonu ile birlikte huzur ve barışı da
yok edecekti. Sömürgeciliğin Afrika'ya girişi, 17. yüzyılda Hollandalılarla
başladı. Ardından Portekizliler, İngilizler ve Fransızlar kıtanın
farklı bölgelerinde egemenlik kurdular. Osmanlı'ya ait olan Kuzey
Afrika topraklarını ele geçirebilmek içinse, 19. yüzyıla kadar beklemeleri
gerekti. Bu süreci yaşayan ülkelerin birisi de Tunus'tu.
Tunus'un İslam ile tanışması, Abdullah bin Ebi Sarh komutasındaki
İslam ordularının 648 yılındaki fethi ile gerçekleşmişti. Kısa süre
içinde Tunus bir İslam vatanı haline geldi ve 7. yüzyılın sonuna
gelindiğinde tüm Tunus halkı Müslüman oldu. Daha sonra pek çok kez
yönetim değişikliği yaşayan Tunus'da gerçek huzur ve istikrar, 1574
yılındaki Osmanlı yönetimiyle başladı. Tunus, Osmanlı Devleti'ne
bağlı bir eyalet haline getirildi ve bu statüsü 1881'e kadar sürdü.
Avrupa medeniyetindeki zorba yönetim anlayışının aksine, Osmanlı
ülkesinde İslam dininin bir özelliği olarak barış ve hoşgörü temeline
dayalı bir yönetim anlayışı hakim olmuştu. Ülke nüfusunun büyük
çoğunluğunu oluşturan Müslüman Arapların yanı sıra, Berberiler ve
Yahudiler gibi farklı etnik ve dini toplulukların huzur içinde ve
kardeşçe yaşadığı Tunus'taki bu barış dönemi, Fransa'nın 1881'deki
işgaline kadar sürdü.
Fransa'nın Kanlı Sömürge Tarihi
Fransa, Tunus'u "yüksek
komiser" denilen valiler kanalıyla yönetti. Aynı Cezayir'de
olduğu gibi burada da çok büyük bir zulüm politikası böylece başlamış
oldu. Her türlü muhalefet hareketi ve bağımsızlık yanlısı faaliyetler
kanlı bir şekilde bastırıldı. Bağımsızlık yanlısı İslami hareketlerin
liderleri ve onları destekleyenler çok şiddetli baskı gördüler,
büyük bir bölümü tutuklandı, işkencelere maruz kaldı.
Fransa, güçlü bir İslami bilince sahip olan Tunus halkında oluşan
tepkiyi durdurmakta, ayaklanmaları bastırmakta zorlanıyordu. Bunun
için her sömürgeci ülkenin yaptığı gibi o da kukla yönetimlere başvurdu.
Bunun için bağımsızlık mücadelesi amacıyla kurulan Düstur Partisi'ni
kendi tarafına çekti. Başına ise çok güvendiği bir "adamı"nı
yerleştirdi: Habib Burgiba...
YARADILIŞ DELİLLERİ
Fedakar Anneler
Memeli hayvanlar doğum
yaparlarken genellikle yanlarında sürülerinden biri yardımcı olarak
bulunur. Çünkü hem anne hem de yeni doğan yavrular avcı hayvanlar
için kolay birer avdırlar.
Örneğin dişi antilop yavrulayacağı zaman, sürünün dışında çalılıkların
arasında bir mekanı tercih eder. Doğum esnasında ise yalnız değildir.
Yanında sürüde bulunan bir başka dişi ona yardım etmek için hazır
bulunmaktadır.
Doğum esnasında yardımlaşmalarıyla
ünlü olan diğer canlılar ise yunuslardır. Yunus yavrularının doğar
doğmaz su yüzeyine çıkmaları gerekir. Bu nedenle dişi yunus doğum
esnasında yavruya yardım ederek onu burnuyla su yüzeyine doğru iter.
Doğumdan hemen önce, anne yunusun hareketleri ağırlaşır. Bu nedenle
doğum anında dişi yunusun yanında, ona doğumda yardımcı olmak üzere
topluluktaki iki dişi yunus daha bulunur. Yardımcı yunuslar, doğumdan
önce ona bir zarar gelmemesi için anne yunusun iki yanında yüzerler.
Görevleri, doğumdan önce hareketleri ağırlaşan ve bu nedenle herhangi
bir tehlikeye karşı koyabilecek bir güce sahip olmayan anneyi korumaktır.
Özellikle de doğum sırasında akan kanın kokusu yüzünden bulundukları
yere gelebilecek köpek balıklarına karşı anneyi büyük bir dikkatle
çevrelerler.
İlk iki hafta yavru annesinin yanından hiç ayrılmaz. Küçük yunus
doğduktan kısa bir süre sonra yüzmeyi başarır ve bu süre zarfında
da yavaş yavaş annesinden uzaklaşmaya başlar. Ancak yeni doğum yapmış
olan anne yunus, yavrunun hızlı ve atak hareketlerine ayak uyduramayacağı
ve onu yeterince koruyup gözetemeyeceği için bu durumda yine devreye
yardımcı dişi yunus girer ve yavruya mükemmel bir koruma oluşturur.
Yunuslar gibi fillerde de aynı yardımlaşma gözlenmektedir. Anne
filin yanında doğum öncesinde yardımcı olmak üzere her zaman için
topluluktaki diğer dişi fillerden biri hazır bulunur. Sık çalılık
ve ağaçların arasında ustalıkla saklanan anne ve ona doğumda yardımcı
olacak olan dişi fil, yavru fili yıllar boyu korumaya devam ederler.
Dişi fil, yanında yavrusu varken çok daha saldırgan ve tetiktedir.
Fillerin ve diğer canlıların doğum öncesinde aralarında nasıl anlaştıkları,
yardımcı olacak olan hayvanın doğum vaktinin geldiğini ve arkadaşının
yardıma ihtiyacı olacağını nasıl tespit edebildiği elbette ki sorulması
gereken sorulardır. Hayvanların hiçbirinde bunları kendi akıl ve
iradeleriyle başaracak bir yetenek yoktur. Ayrıca dünyanın her yerinde,
söz gelimi filler, bu şekilde birbirlerine yardımcı olurlar. Aynı
şey yunuslar ve diğerleri için de geçerlidir. Bu, hepsinin her an
Rabbimizin denetimi altında olduklarının açık göstergelerindendir.
Rabbimiz bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:
" Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. "
(Casiye Suresi, 4)
GÖZ KAPAĞINDAKİ KUSURSUZ TASARIM
Bu cümleyi siz okuyup
bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar işlem yapıldı. Belki
inanması güç fakat dünyanın en muhteşem aygıtlarından bir çiftine
sahipsiniz.
Gözler vücudun dış dünyaya açılan pencereleridir. Bu pencerelerin
korunması ve bakımı özel bir sistem sayesinde sağlanır. Göz kapakları,
mükemmel bir şekilde işleyen bu sistemin en önemli parçalarından
birisidir. Göz kapaklarının görevi, göz küresini korumakla birlikte
"konjonktiva" ve "kornea"yı her an belli bir
nem oranında tutmaktır. Göz kapaklarının iç kısmında bulunan konjonktiva
adlı katmanın damarları, uykuda oksijen alamayan gözün dış tabakasını
besler.
Göz kapağının derisi, vücudun diğer kısımlarına göre çok daha incedir.
Eğer göz kapağının derisi kalın ve yağlı bir yapıya sahip olsaydı,
gözlerin açılıp kapanması oldukça zor bir işlem olurdu.
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar.
Bu hareket istem dışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık
temasından ve yabancı maddelerden korunur.
Göz kapağının uyurken kapalı durması da çok önemlidir. Göz kapağı
uyurken kapanmasaydı, uyumak insan için son derece zor bir işlem
haline gelecekti. Uyku esnasında açık kalan gözler ise her türlü
dış etkiye karşı savunmasız kalacaklardı.
Eğer göz kapağı diye bir şey olmasaydı yeryüzündeki insanların tamamı
çok kısa bir süre içinde kör olurdu. Gözün üst tabakasını oluşturan
kornea kuruyacak, göz kısa bir süre sonra görevini yapamamaya başlayacaktı.
Göze girecek en küçük bir toz tanesi bile zamanla büyük problemler
yaratacak, göz hemen mikrop kapacaktı. En küçük darbelere karşı
korumasız kalan göz her an kör olma tehlikesi ile karşı karşıya
kalacaktı.
Göz kırpmak, her gün binlerce kere farkında olunmadan yapılan bir
harekettir. Kimse göz kırpmak için özel bir çaba sarf etmez, göz
kırparken "Neden gözlerimi kırpıyorum?" diye düşünmez
ve göz kırpmanın ne kadar büyük bir nimet olduğunun farkına varmaz.
Ancak insan bir sabah kalktığında göz kapaklarının yapışmış olduğunu,
gözlerini açamadığını fark ederse o güne kadar sahip olduğu sağlıklı
gözlerinin değerini daha iyi anlar.
Müminler Allah'ın verdiği sağlık için her zaman şükrederler. Bir
hastalıkla karşılaştıklarında da yalnızca Allah'tan yardım ister,
Kuran'a uygun tevekküllü bir tavır gösterirler. Allah bir ayetinde
şöyle buyurmaktadır:
"Nimet olarak
size ulaşan ne varsa, Allah'tandır, sonra size bir zarar dokunduğunda
yine O'na yalvarmaktasınız."
(Nahl Suresi, 53)
"Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin
bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır."
(Casiye Suresi, 4)
RENK NEDİR? NASIL OLUŞUR?
Rengin oluşması için
gerekli olan ilk koşul ışığın varlığıdır. Renklerin oluşabilmesi
için güneşten yeryüzüne gelen ışığın, renkleri meydana getirebilecek
şekilde, belirli bir dalga boyuna sahip olması gerekmektedir.
Canlı yaşamında son derece önemli bir rolü olan renklerin nasıl
oluştuğunu hiç düşündünüz mü? Tek bir rengin, örneğin sadece kırmızının
ya da sadece yeşilin oluşması için birçok işlemin belli bir sıralamayla
gerçekleşmesi gerekmektedir.
Rengin oluşması için gerekli olan ilk koşul ışığın varlığıdır. Renklerin
oluşabilmesi için güneşten yeryüzüne gelen ışığın, renkleri meydana
getirebilecek şekilde, belirli bir dalga boyuna sahip olması gerekmektedir.
Güneşten gelip uzaya yayılan ışık gerçekte göze zarar verecek özelliklere
sahiptir. Bu yüzden dünyaya ulaşan ışığın gözün rahatlıkla algılayabileceği
ve zarar vermeyeceği duruma gelmesi, bunun için de ışınların bir
süzgeçten geçmesi gereklidir. Bu dev süzgeç dünyayı çevreleyen "atmosfer"dir.
Atmosferden geçen ışık yeryüzüne dağılır ve rastladığı maddelerin
hepsine çarparak yansır. Işığın çarptığı maddelerin, ışığı yutmayıp
yansıtacak özelliklerde olması gereklidir. Bu şart da kusursuz olarak
gerçekleşir ve güneşten gelen ışığın çarptığı maddelerden kolaylıkla
yeni bir ışık dalgası yayılır.
Renklerin oluşumundaki diğer bir aşama da ışık dalgalarını algılayabilecek
bir algılayıcıya, yani göze ihtiyaç olmasıdır. Işık dalgalarının
görme organlarıyla da uyum içinde olması zorunludur.
Güneşten gelen ışınlar gözümüzün tabakalarından geçip retina bölgesinde
elektrik sinyaline dönüştürülmelidir. Daha sonra bu elektrik sinyalleri
insan beyninde görüntüyü algılamakla sorumlu olan görüntü merkezine
ulaştırılmalıdır.
Gerçekleşmesi gereken son bir aşama daha vardır. Renklerin oluşmasındaki
son aşama görme merkezine gelen elektrik sinyallerinin, burada bulunan
sinir hücreleri tarafından "renk" olarak algılanabilmesidir.
Görüldüğü gibi tek bir rengin oluşması için oldukça detaylı ve birbirine
bağlı bir sıralama izleyen işlemler gereklidir.
Renkle ilgili olarak
edinilen tüm bilgiler rengin meydana gelmesi sırasında oluşan her
işlemin çok hassas dengeler üzerine kurulmuş olduğunu gösterir.
Bu hassas dengeler olmadığı takdirde renkli bir dünya yerine bulanık
ve karanlık bir dünya içinde kalmamız hatta görme yeteneğimizi kaybetmemiz
kaçınılmazdır.
İşte düşünen insan nasıl ki bir tablonun ressamı olduğunu ilk baktığı
anda anlıyorsa, çevresindeki rengarenk, ışıl ışıl, simetrik ve son
derece estetik ortamın da bir Yaratıcısı olduğunu aynı şekilde anlayacaktır.
Allah'ın yaratmasında
herşey birbiriyle tam bir uyum içindedir. Allah, yaratma sanatındaki
eşsizliği Kuran ayetlerinde şöyle haber vermektedir:
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi
gök yaratmış olandır. Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir
'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin..."
(Mülk Suresi, 3)
İman Eden Bilim Adamları
Francis Bacon (1561-1626)
Bilimsel metodun kurucularından
olan ünlü bilim adamı Bacon imanı güçlü bir kişi olarak bilinmektedir.
Francis Bacon, bilimsel araştırmaların, kişiyi Yaratıcı'ya yakınlaştırdığını
şu sözleriyle ifade etmiştir:
Hataya düşmemizi engellemek
için çalışmamız gereken önümüzde iki kitap var, birincisi Allah'ın
vahyi olan Kutsal Kitap, ikincisi O'nun gücünü ifade eden yaratılanlar.
İlk önce Allah'ın
isteklerini ve emirlerini açıklayan Kutsal Kitabı, sonra da O'nun
gücünü gösteren varlıkları incelemeliyiz. Sonraki öncekine anahtardır.
Bize mantığın ve konuşmanın genel kurallarını öğreterek İlahi emirlerin
gerçek anlamını bilmemize yardımcı olur, aynı zamanda inancımıza
yeni pencereler açar. Bize Yaratıcı'nın büyüklüğünü anlatır. Zira,
O'nun sonsuz kudreti ve büyüklüğü, fiillerinde ve yarattığı varlıklar
üzerinde açıkça görülmektedir
Michael Faraday (1791-1867)
Zamanının en büyük
fizikçisi olarak tanınan Faraday, özellikle elektrik ve manyetizmanın
gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Faraday'ın sadece fizik
değil, kimya alanında da bilime büyük katkıları olmuştur.
Faraday, bir Yaratıcı'nın varlığına ve din ile bilimin uyum içinde
olduklarına inanan bir bilim adamıydı. "Dünyayı tek bir Yaratıcı
yarattığına göre, bütün tabiat bir bütünün parçaları olmalı"
diye düşünen Faraday, bu prensipten yola çıkarak, elektrik ve manyetizmanın
birbirleriyle ilgili olduğu sonucuna varmıştı.
"Rabbimiz, biz: "Rabbinize iman edin" diye imana
çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz,
bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik
yapanlarla birlikte öldür."
(Al-i İmran Suresi, 193)
KURAN BİLGİSİ
KAMİL İMAN-1
"Kamil"
sıfatı, yetkin, eksiksiz, mükemmel anlamlarını taşır. "Kamil
iman" ise, bir insanın ulaştığı imani olgunluğun ve derinliğin
en ileri, en mükemmel derecesini ifade eder. Peki bir insanın imanının
olgunlaşması, mükemmelleşmesi nasıl gerçekleşir?
"Allah'a iman etmek", kişinin Allah'ın herşeyin tek yaratıcısı,
tek sahibi ve tek hakimi olduğunu kavramasıdır. Her insanın O'na
muhtaç olduğunu bilip, Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını
ve her işi bir kader ile yarattığını anlayarak hayatın her anında
O'na teslim olmasıdır. "Allah'a teslim olmak" ise, Allah'tan
çok korkmakla ve O'na herşeyden ve herkesten çok bağlanıp, O'nu
çok sevmekle mümkün olur. Allah'a gerçek anlamda teslim olan bir
insan, kendisine yalnızca Allah'ı dost ve veli edinir. Hayatı boyunca
karşısına çıkan her olayın Allah'ın izni ile gerçekleştiğini ve
tüm bunların özel hikmetlerle yaratıldığını bilir. Bu nedenle de
her ne olursa olsun, teslimiyetli tavrından taviz vermez ve her
zaman için Allah'a karşı boyun eğici, itaatli ve şükredici bir tavır
içerisinde olur.
Kamil anlamda bir
imana sahip olmak için, Allah'ın Kendisini tanıttığı ve kullarından
istediklerini bildirdiği Kuran'a eksiksizce uymak gerekir. Bu nedenle
mümin, hayatının sonuna kadar Allah'ın tüm emir ve yasakları konusunda
son derece titiz davranır. Allah'ın beğendiği ahlak modelini de
hiçbir taviz vermeden, ölene dek sabırla uygular. "Kamil iman"
sahibi bir müminin güzel ahlakı yaşama konusunda gösterdiği bu sabır
oldukça önemli ve belirleyici bir özelliktir. İmanı içlerine tam
olarak sindirememiş kişiler bir ucundan dine yönelirlerken, kamil
iman sahipleri Kuran'ı hayatlarının her anında kendilerine vazgeçilmez
bir rehber edinirler. Yine aynı şekilde bu samimiyetsiz kişilerin
imanları belirli şartlara bağlı iken, kamil iman sahipleri kayıtsız
şartsız iman ederler. Şartlı iman eden kişiler, ancak nimet içerisinde
olduklarında ve tüm olaylar kendi istedikleri gibi geliştiğinde
dine sadık kalır ve güzel ahlakı taklit edebilirler. Ancak nimetlerde
bir eksilme olduğunda ya da herhangi bir zorlukla karşılaştıklarında
kolaylıkla din ahlakından taviz verebilir ve sadakatlerini bozabilirler.
Kamil iman sahipleri ise, Allah'a olan inançlarında ve sadakatlerinde
güzel bir kararlılık gösterirler. Bunun altında yatan asıl sebep,
onların "kesin bir bilgiyle" iman ediyor olmalarıdır.
"Kesin bir bilgiyle iman etmek", kişinin, Allah'ın ve
ahiretin varlığına, aklı, kalbi ve vicdanıyla kesin olarak kanaat
getirmiş olmasıdır. Allah'ın Kuran'da bildirdiği, "Ve onlar,
sana indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete
de kesin bir bilgiyle inanırlar" (Bakara Suresi, 4)
ayetiyle de, iman edenlerin bu özelliği vurgulanır. Kamil imanın
farklılığı, vicdanın tam olarak kullanılmasıyla kendini belli eder.
"Vicdan" her zaman Allah'ın emirleri doğrultusunda kişiyi
sürekli olarak doğruya davet eden bir sestir. Kamil iman sahibi
her durumda vicdanının sesini dinler. Bu da onun daima Kuran'a uygun
ve Allah'ın hoşnut olacağı ahlak ve tavırları ortaya koymasını sağlar.
Karşısına çıkan seçenekler arasından en doğrusunu, Allah'ın beğeneceğini
umduğu tavrı seçer. Hiçbir zaman için daha azına razı olmaz. Güzel
olan tavrı uygularken önüne çıkan zorluklar karşısında yılmaz. Nefsinin
istek ve tutkularına yenik düşerek doğru ve güzel olandan taviz
vermez.
İşte, kamil iman da vicdanın gösterdiği doğru tavır ve davranışı
nefsine hiçbir taviz vermeden, kayıtsız şartsız ve içinde hiçbir
burkuntu ve pişmanlık duymadan uygulayan kişinin imanıdır.
"Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, ya hayır söylesin, ya
ağzını mühürlesin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, komşusuna
ikrâm etsin. Allah'a ve âhiret gününe imânı olan, misafirine ikrâm
etsin."
Hz. Muhammed (sav)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. Nuh'un Güvenilirliği
Allah Hz. Nuh'u kendi
kavmine elçi olarak göndermiştir. Kavminden inkara sapmış önde gelenler,
Hz. Nuh ve ona tabi olanları hak yoldan çevirmek için onlara tuzaklar
kurmuş, çeşitli iftiralar atmış, onlarla alay etmeye kalkışmışlardır.
"Andolsun, Nuh Bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel
icabet etmiştik. Onu ve ailesini, o büyük üzüntüden kurtarmıştık.
Ve onun soyunu, (dünyada) onları da baki kıldık. Sonra gelenler
arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. Alemler içinde
selam olsun Nuh'a."
(Saffat Suresi, 75-79)
Hz. Nuh, Kuran'ın pek çok ayetinde kendisinden övgüyle bahsedilmiş
bir peygamberdir:
"(Ey) Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın çocukları! Şüphesiz
o, şükreden bir kuldu."
(İsra Suresi, 3)
"Andolsun, Nuh bize (dua edip) seslenmişti de, ne güzel
icabet etmiştik. Onu ve ailesini, o büyük üzüntüden kurtarmıştık.
Ve onun soyunu, (dünyada) onları da baki kıldık. Sonra gelenler
arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. Alemler içinde
selam olsun Nuh'a."
(Saffat Suresi, 75-79)
"Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve
İmran ailesini alemler üzerine seçti;"
(Al-i İmran Suresi, 33)
"Şüphesiz, Biz Nuh'u; "Kavmini, onlara acı bir azap
gelmeden evvel uyar" diye kendi kavmine (Peygamber olarak)
gönderdik."
(Nuh Suresi, 1)
Allah Hz. Nuh'u kendi kavmine elçi olarak göndermiştir. Kavminden
inkara sapmış önde gelenler, Hz. Nuh ve ona tabi olanları hak yoldan
çevirmek için onlara tuzaklar kurmuş, çeşitli iftiralar atmış, onlarla
alay etmeye kalkışmışlardır. Yaptıklarının karşılığı olarak Allah
bu kavmi dünya hayatında büyük bir tufan ile cezalandırmıştır.
Hz. Nuh, Kavmine Güvenilir Bir Elçi Olduğunu Beyan Etmiştir
Allah korkusu taşımayan
insanlar, birbirlerine gerçek anlamda bir güven duymazlar. Çünkü
böyle insanların oluşturduğu bir toplumda, kişinin kendisine en
yakın bildiği insandan dahi her an bir kötülük görme ihtimali vardır.
Herkes birbirine karşı son derece temkinli davranır, açık vermemeye
çalışır. Bu nedenle insanlar arasında en çok istenilen şey güvenebilecekleri
gerçek dostlara sahip olabilmektir.
Elçiler ise, Allah korkuları nedeniyle son derece güvenilir bir
karaktere sahiptirler. İnsanların, elçilerin güvenilir olduğunun
farkına varmaları çok önemlidir ve bu yüzden elçiler bu özelliklerini,
tebliğ yaparken özellikle vurgularlar:
"Nuh kavmi de gönderilen (Peygamber)leri yalanladı. Hani
onlara kardeşleri Nuh: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek
şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan
korkup-sakının ve bana itaat edin."
(Şuara Suresi, 105-108)
Liderlik hırsı, mal mülk özlemi, itibar beklentisi gibi konular,
insanları başkalarına güven duyma konusunda tereddütte bırakır.
Hatta çoğu insan, bir kimsenin menfaat karşılığı olmaksızın iyilikte
bulunmayacağına kesin kanaat getirmiştir. Peygamberler ise karşılığı
Allah'tan bekler, insanlardan hiçbir beklentileri olmadığını da
özellikle vurgularlar. Allah Hz. Nuh'un, kavmine şöyle dediğini
haber vermektedir:
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim
yalnızca alemlerin Rabbine aittir."
(Şuara Suresi, 109)
"Eğer yüz çevirecek olursanız, ben sizden bir karşılık istemedim.
Benim ecrim, yalnızca Allah'a aittir. Ve ben, Müslümanlardan olmakla
emrolundum."
(Yunus Suresi, 72)
"Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, İbrahim ailesini ve
İmran ailesini alemler üzerine seçti;"
(Al-i İmran Suresi, 33)
Allah'ın Sıfatları
"ASİM"
(Koruyan)
" (Oğlu) Dedi ki: "Ben bir dağa sığınacağım, o beni
sudan korur." Dedi ki: "Bugün Allah'ın emrinden, esirgeyen
olan (Allah)dan başka koruyucu yoktur."...
(Hud Suresi, 43)
İnsan acizliği sebebiyle
her an, her türlü zorlukla karşılaşabilir. Örneğin, dünya her an
doğal afetlerin oluşabildiği bir yerdir. Depremler, seller, kasırgalar,
yanardağ patlamaları sık sık karşılaşılan olaylardır. Aynı şekilde
kişiyi manen sıkıntıya düşürebilen de pek çok olay vardır. Bu olaylar
karşısında unutulmaması gereken bir gerçek vardır; İnsan ne kadar
uğraşırsa uğraşsın, ne kadar acizliğinden kurtulmaya çalışırsa çalışsın,
Allah'ın dilemesi dışında başına gelecek herhangi bir şeyden korunamaz.
İnsan için tek koruyucu Rahman olan Allah'tır. Kuran'da bu durumu
Allah şöyle bildirmektedir:
"De ki: "Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim
kurtarmaktadır ki, siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak
dua etmektesiniz: "Andolsun, bizi bundan kurtarırsan, gerçekten
şükredenlerden oluruz." De ki: "Ondan ve her türlü sıkıntıdan
sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız."
(Enam Suresi, 63-64)
İnsanların pek çoğu zor durumlarda, örneğin tek başlarına kaldıklarında,
ellerindeki maddi imkanların ya da yakınlarının onlara hiçbir şeyle
yardıma güç yetiremeyeceğini anladıklarında Allah'ı zikreder, O'ndan
yardım dilerler. Ancak Rabbimiz kendilerini kurtarınca yine nankörlük
edip başlarına gelenleri unuturlar. Dünyada Allah'tan başka koruyucu
bulamayacağını anlamayan, O'nun her türlü yardımına rağmen nankörlükte
direnen bu kişiler, ahirette sonsuz azapla karşılaşarak pişman olacaklardır.
KURAN BİLGİSİ
Allah İçtenlikle
Yapılan Tüm Duaları Kabul Eder
Bir insanın
Allah'a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden bir tanesi duadır.
Dua eden insan, aciz ve zayıf bir kul olduğunu, istediklerini kendi
başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine Allah'ın
verebileceğini kabul etmiş olur. Dua, Allah'a kul olmanın en saf,
en temiz, en samimi ifadelerindendir. Allah Kuran'da da müminlerin
temel vasıflarından birinin "sabah akşam sabrederek dua etmek"
olduğunu haber verir.
Ancak duanın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek gerekir.
Çünkü Kuran dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden, anne-babadan,
çevreden) öğrenilen dua anlayışı, çoğu kez Kuran'da Allah'ın tarif
ettiği gerçek dua kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kuran'da bu
konuda verilen bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
Duanın kalpten istenerek ve gerçekten Allah'a karşı insanın acizliğinin
ve fakirliğinin kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak
bir dua, Kuran'da tarif edilen "için için ve yalvara yalvara"
tanımına uygun olacaktır. Kuran'da duanın "umut ve korku"
dolu yapılması gerektiğini Allah şöyle haber verir: "Onların
yanları yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla dua ederler..."
(Secde Suresi, 16)
Mümin, hem Allah'a karşı içli, saygı dolu bir korku duyacak, hem
de O'nun rahmetini ve rızasını ümit edecektir.
Allah, samimi bir
biçimde, Kendi rızası aranarak yapılan bir duayı kabul edecektir.
İnsan, dua ederken Allah'ın kendisine icabet edeceğinden emin olmalıdır.
Allah'ın her yeri çepeçevre sarıp-kuşattığının farkında olup, buna
içtenlikle iman eden bir mümin, Allah'ın kendisini her an, her cepheden
görüp-duyduğunun bilinciyle dua eder. Coşkulu bir beklenti içinde,
bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duasına icabet edilmesini
bekler. Allah'ın adaletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci
ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kuran ayetlerinin rehberliğinde
kendini yönlendiren bir müminin zihninde, duasının karşılığını görememek
yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur.
Sakın Unutmayın
Şeytan Sizi Saptırmak
İçin Var Gücüyle Çabalar -1
Sizi Allah'tan,
O'nun dininden ve Kuran'dan uzak tutmaktan başka hedefi olmayan
bir düşmanınız olduğunu sakın aklınızdan çıkarmayın. Çünkü o, sizi
bir an olsun unutmuyor; görevini yerine getirmek için her an fırsat
kolluyor, pusuda bekliyor. Sizi, sizin onu görmediğiniz yerden görüyor
ve yine sizi tuzağa düşürmenin binbir yolunu arıyor. En önemli özelliklerinden
biri sinsilik. Yöntemleri, taktikleri, oyunları kişiden kişiye değiştiği
gibi; zamana, mekana ve şartlara göre de farklılık gösterebiliyor.
İşte bu düşman, Allah katından kovulmuş olan şeytandır.
Şeytan çoğu kişinin zannettiği gibi, hayali bir varlık değildir.
Dünyada imtihanın bir gereği olarak var olan şeytanın faaliyetlerine
karşı dikkatin sürekli açık olması gerekir. Çünkü şeytan Allah'ın
varlığına samimiyetle iman etmemiş insanlar dışındakileri saptıracağına
yemin etmiştir:
"Dedi ki: "Rabbim, beni kışkırttığın şeye karşılık
andolsun, ben de yeryüzünde onlara, (sana başkaldırmayı ve dünya
tutkularını) süsleyip-çekici göstereceğim ve onların tümünü mutlaka
kışkırtıp-saptıracağım. Ancak onlardan muhlis olan kulların müstesna."
(Hicr Suresi, 39-40)
Tüm insanlara düşman
olan bu varlık, size de sürekli kuruntu ve vesvese vermeye, sizi
doğru yoldan saptırmaya çalışacaktır; şeytanın en büyük amacı sizi
ve tüm insanları kendi yoluna uydurmaktır. O halde ona karşı her
an uyanık olmanız, hiçbir çağrısına hiçbir zaman uymamanız gerektiğini
sakın unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Alay Etmemek,
Küçük Düşürücü Lakaplar Takmamak
İnkarcılar,
kendi nefislerini yüceltmek ve diğer insanlardan daha üstün bir
konuma geçmek arzusuyla her fırsatta alaycılık, aşağılama, lakap
takma gibi çirkin yöntemlere başvururlar.
Allah müminlerin birbirlerine karşı cahiliye ahlakına ait olan bu
davranışlarda bulunmalarını yasaklamıştır. Allah Kuran'da bu hükmünü
şöyle bildirmektedir:
"Ey iman edenler, bir kavim (bir başka) kavimle alay etmesin,
belki kendilerinden daha hayırlıdırlar; kadınlar da kadınlarla (alay
etmesin), belki kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kendi nefislerinizi
(kendi kendinizi) yadırgayıp-küçük düşürmeyin ve birbirinizi 'olmadık-kötü
lakablarla' çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir.
Kim tevbe etmezse, işte onlar, zalim olanların ta kendileridir."
(Hucurat Suresi, 11)
Müminler Kuran'ın bu hükmü gereğince, birbirlerine karşı son derece
içli bir saygı ile yaklaşırlar. Çünkü mümin, Allah'ın ruhunu taşıyan,
Allah'ın pek çok sıfatının üzerinde tecelli ettiği, Kuran'da övülen
ve sonsuz mükafatla müjdelenmiş bir varlıktır. Müminler birbirlerine
Kuran'da dikkat çekilen bu gözle bakmalı ve birbirlerine karşı üstün
bir ahlak ile yaklaşmalıdırlar. Zira aksi takdirde, Allah'ın bu
hükmünü gözardı eden bir kimse Allah'ın aynı ayetin devamında bildirdiği,
"imandan sonra fasıklık" tehlikesiyle karşılaşır. Tevbe
edip bu davranışını düzeltmezse, yine ayette ifade edildiği gibi
zalimlerden olur. Alaycılık, sözle ya da lakap takmayla olabileceği
gibi çeşitli mimik ve hareketlerle de yapılabilir. Bu yüzden müminler
kendilerini doğru yoldan saptıracak bu kötü özelliklerden sakınmalıdırlar.
|