|
Her
Zorlukla Beraber Bir Kolaylık Vardır
Allah dünyayı insanları
imtihan etmek için yaratmıştır. Ve imtihanın gereği olarak her insanı
bazen bolluk ve güzellik vererek, bazen de şiddetli sıkıntılara
uğratarak dener. Olayları, Kuran'da bildirilen gerçeklere göre değerlendirmeyen
insanlar, karşılaştıkları zorluklar karşısında ne yapacaklarını
bilemez, karamsarlığa kapılır, ümitsizliğe düşerler. Oysa, Kuran'da
Allah'ın bu konu ile ilgili olarak bildirdiği ve ancak samimi bir
imana ve teslimiyete sahip olan kulların görebildiği önemli bir
sır vardır. Bu sırrı Allah şöyle bildirmiştir:
"Demek ki, gerçekten zorlukla beraber kolaylık vardır. Gerçekten
güçlükle beraber kolaylık vardır." (İnşirah Suresi,
5-6)
Allah'ın ayetlerde bildirdiği gibi, yaşanan durum ne kadar zor ve
içinden çıkılması güç gibi görünüyorsa da, Allah müminler için mutlaka
o durumdan çıkmayı kolaylaştıracak, söz konusu zorluğu hafifletecek
bir sebep yaratmıştır. Mümin güzel bir sabırla sabrettiğinde ve
sabrında sebat gösterdiğinde, tüm zorluklarla beraber Allah'ın bir
de kolaylık verdiğini görecektir.
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemez.Allah sonsuz
merhameti, şefkati ve adaleti ile, yarattığı her olayda hem bir
kolaylık kılar, hem de her insanı gücüne göre denemelerden geçirir.
Allah'ın insanlara emrettiği ibadetler, onları denemek için yarattığı
zorluklar, insanlara yüklediği sorumlukların hepsi insanların gücü
oranındadır. Bu iman edenler için bir müjde ve rahatlık, Allah'ın
rahmetinin bir göstergesidir. Allah, bu sırrı ayetlerinde şöyle
bildirir:
"İman edenler ve salih amellerde bulunanlar -ki Biz hiç
kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz- onlar da cennetin
ashabı (halkı)dırlar. Onda sonsuz olarak kalacaklardır."
(Araf Suresi, 42)
"Hiç kimseye güç yetireceğinden fazlasını yüklemeyiz; elimizde
hakkı söylemekte olan bir kitap vardır ve onlar hiçbir haksızlığa
uğratılmazlar."
(Mü'minun Suresi, 62)
Allah'ın dinine uymak kolay olandır
İnsanların büyük
bir çoğunluğu, dini uygulamalarının hayatlarını zorlaştıracağını,
onlara birtakım ağır sorumluluklar yükleyeceğini zannederler. Bu,
şeytanın dinden saptırmak için insanlara verdiği bir vesvese ve
büyük bir yanılgıdır. Önceki konularda da değinildiği gibi, din
kolaylıktır. Allah, iman eden insanlara kolaylık dilediğini bildirir.
Ayrıca tevekkül ve
kadere iman gibi dinin temel konuları, insanın üzerindeki tüm ağırlıkları,
zorlukları, sıkıntı ve hüzün veren tüm olayları kaldırır. Dine uyan
bir insan için sıkıntılı, hüzün veya ümitsizlik veren hiçbir konu
kalmaz.
Allah, birçok ayetinde
Kendisine uyanları ve dinine yardım edenleri yardımıyla destekleyeceğini
ve onları hem dünyada, hem de ahirette güzel bir hayatla yaşatacağını
vaat eder. Vaadinden asla dönmeyen Rabbimizin bu konu hakkındaki
ayeti şöyledir:
"Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir
amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız
ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz."
(Nahl Suresi, 97)
Allah, dinine uyanları bu kolay olan yolda başarılı kılacağı sırrını
da müminlere şöyle müjdeler:
"Fakat kim verir ve korkup-sakınırsa, ve en güzel olanı
doğrularsa, Biz de onu kolay olan için başarılı kılacağız."
(Leyl Suresi, 5-7)
Kuran'da bildirilen bu ayetlerden anlaşıldığı gibi, Allah'ın dinine
samimi olarak yönelen insan en başından başarılı olacağı, dünyada
da ahirette de kazanç elde edeceği bir yolu seçmiştir. İnkar edenler
içinse, tam tersi söz konusudur. Onlar en başından kaybedilmiş,
hüzün, mutsuzluk ve kayıp bir dünya ve ahiret hayatına sahip olurlar.
Onlar inkara karar verdikleri anda, hem dünyalarını hem de ahiretlerini
kaybederler. Allah, bunu ayetlerinde şöyle bildirir:
"Kim de cimrilik eder, kendini müstağni görürse, ve en güzel
olanı yalan sayarsa, Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını)
kolaylaştıracağız."
(Leyl Suresi, 8-10)
Allah herşeyin sahibi ve yaratıcısıdır. Elbetteki Allah'ın dostluğunu,
yardımını, desteğini kazanmak bir insan için tüm güçlerin ve desteklerin
üzerindedir. Kim Allah'ı dost edinir ve O'na teslim olursa, o insanın
dünyada ve ahirette çok büyük bir kazanç ve güzellik içinde yaşayacağı,
hiçbir olaydan ve hiçbir insandan zarar görmeyeceği kesin bir gerçektir.
"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur.
O, süresi belirtilmiş bir yazıdır..."
(Al-i İmran Suresi, 145)
KURAN MUCİZELERİ
Atmosferin Katmanları
Evren hakkında Kuran
ayetlerinde verilen bilgilerden biri, gökyüzünün yedi kat olarak
düzenlendiğidir:
"Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O'dur. Sonra
göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O'dur. Ve
O, herşeyi bilendir."
(Bakara Suresi, 29)
"Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi... Böylece onları
iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini
vahyetti..."
(Fussilet Suresi, 11-12)
Kuran'da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade
etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır.
Kelimenin bu anlamı düşünüldüğünde, Dünya göğünün, bir başka deyişle
atmosferin, 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
Nitekim bugün kimyasal içerik veya hava sıcaklığı ölçü alınarak
yapılan tanımlamalarda, Dünya'nın atmosferi 7 katman olarak belirlenmiştir.
Bugün halen 48 saatlik hava durumu tahminlerinde kullanılan ve "Limited
Fine Mesh Model" (LFMII) olarak adlandırılan atmosfer modeline
göre de atmosfer 7 katmandır. Modern jeolojik tanımlamalara göre
atmosferin 7 katmanı sağdaki resimde görüldüğü gibi sıralanmaktadır.
Bu konuyla ilgili bir diğer mucizevi yön ise Fussilet Suresi'nin
12. ayetinde geçen "Her bir göğe emrini vahyetti" ifadesinde
yer almaktadır. Ayette Allah'ın her tabakayı belli bir görevle görevlendirdiği
belirtilmektedir. Yağmurların oluşmasından zararlı ışınların engellenmesine,
radyo dalgalarının yansıtılmasından göktaşlarının zararsız hale
getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü bir işlevi bulunmaktadır.
Aşağıdaki ayetler ise bize atmosferin 7 katmanının görünümü ile
ilgili bilgi vermektedir:
"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum
(mutabakat) içinde yaratmıştır?"
(Nuh Suresi, 15)
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' (mutabakat) içinde yedi
gök yaratmış olandır..."
(Mülk Suresi, 3)
Bu ayetlerde Türkçeye "uyum" olarak çevrilen Arapça "tibakan"
kelimesi, aynı zamanda "tabaka, bir şeyin uygun olan kapağı
ve örtüsü" anlamlarına da gelir ki, üst katın alt kata uygunluğunu
vurgular. Kelimenin çoğul kullanımında ise "tabaka tabaka"
anlamı kazanmaktadır. Ayette tarif edilen tabaka tabaka halindeki
gök, kuşkusuz atmosferi en mükemmel şekilde ifade eden açıklamalardır.
21. yüzyıl teknolojisi olmadan tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün
olmayan bu bilgilerin, ondört asır önce indirilmiş olan Kuran-ı
Kerim'de açıkça bildirilmesi ise elbette ki çok büyük bir mucizedir.
KORUNMUŞ TAVAN
Gökyüzünün son derece
önemli bir özelliğine Kuran'da Allah şöyle dikkat çeker:
"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden
yüz çeviriyorlar."
(Enbiya Suresi, 32)
Ayette belirtilen gökyüzünün bu özelliği, 20. yüzyıldaki bilimsel
araştırmalarla kanıtlanmıştır.
Dünya'yı çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın devamı için son
derece hayati işlevleri yerine getirir. Dünya'ya doğru yaklaşan
irili ufaklı pek çok gök taşını eriterek yok eder ve bunların yeryüzüne
düşerek canlılara zarar vermesini engeller.
Atmosfer, bunun yanı sıra, uzaydan gelen ve canlılar için zararlı
olan ışınları da filtre eder. Atmosferin bu özelliğinin en çarpıcı
yönü, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları, yani görünür
ışık, kızıl ötesi ışınlar ve radyo dalgalarını geçirmesidir. Bunların
tümü yaşam için gerekli ışınlardır.
Atmosferin koruyucu özelliği bunlarla da sınırlı kalmaz. Dünya,
uzayın ortalama - 270 derecelik dondurucu soğuğundan yine atmosfer
sayesinde korunur.Dünya'yı zararlı etkilerden koruyan, yalnızca
atmosfer değildir. Atmosferin yanı sıra "Van Allen Kuşakları"
denilen ve Dünya'nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da,
gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür.
Güneş'ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar,
insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş'te sık sık
meydana gelen ve "parlama" adı verilen enerji patlamaları,
Van Allen Kuşakları olmasa, Dünya'daki tüm yaşamı yok edebilecek
güçtedir.
Van Allen Kuşakları'nın
yaşamımız açısından önemini Dr. Hugh Ross şöyle anlatmaktadır: "Dünya,
Güneş Sistemi'ndeki gezegenler arasında en yüksek yoğunluğa sahiptir.
Bu geniş nikel-demir çekirdeği büyük bir manyetik alandan sorumludur.
Bu manyetik alan Van Allen radyasyon koruyucu tabakasını meydana
getirir. Bu tabaka yeryüzünü radyasyon bombardımanından korur. Eğer
bu koruyucu tabaka olmasaydı, Dünya'da hayat mümkün olmazdı. Manyetik
alanı olan ve kayalık bölgelerden oluşan diğer tek gezegen Merkür'dür.
Fakat bu manyetik alanın gücü Dünya'nınkinden 100 kat daha azdır.
Van-Allen radyasyon koruyucu tabakası Dünya'ya özeldir."
Geçtiğimiz yıllarda
tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima'ya atılanın
benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır.
Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler
gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp
2.500 °C'ye yükselmiştir.
Kısacası, Dünya'nın
üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan
mükemmel bir sistem işler. İşte Dünya'yı çevreleyen gökyüzünün bu
koruyucu kalkan özelliğini, Allah bizlere yüzyıllar öncesinden Kuran'da
bildirmiştir.
"Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum
(mutabakat) içinde yaratmıştır?"
(Nuh Suresi, 15)
KAVİMLERİN HELAKI
Hz. Musa ve Haman
Firavun'la birlikte
Kuran'da adı geçen kişilerden birisi "Haman"dır. Haman,
Kuran'ın 6 ayrı ayetinde, Firavun'un en yakın adamlarından biri
olarak zikredilir. Buna karşılık Tevrat'ta Hz. Musa'nın hayatını
anlatan bölümde, Haman'ın adı hiç geçmez. Fakat Haman ismi Eski
Ahit'in sonraki bölümlerinde, Hz. Musa'dan yaklaşık 1100 sene sonra
yaşamış, ve Yahudilere zulmetmiş bir Babil kralının yardımcısı olarak
geçmektedir.
İşte Kuran'ı Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (sav) Tevrat ve İncil'den
bakarak yazdığını iddia eden bazı art niyetli kişiler, güya Peygamberimizin
bu kitaplarda anlatılan bazı konuları Kuran'a yanlış aktardığı gibi
bir asılsız bir iftirayı ortaya atarlar.
Oysa bu iddianın tümüyle dayanaksız olduğu Mısır hiyeroglifinin
bundan yaklaşık 200 yıl önce çözülüp, eski Mısır yazıtlarında "Haman"
isminin bulunmasıyla birkez daha ortaya çıktı.
O döneme kadar Eski Mısır dilinde yazılmış kitabeler ve yazılar
okunamıyordu. Eski Mısır dili hiyeroglifti ve çağlar boyunca bu
dil varlığını sürdürdü. Fakat M.S. 2. ve M.S. 3. yüzyılda Hıristiyanlığın
yayılması ve kültürel etkisiyle Mısır, dinini olduğu gibi dilini
de unuttu, yazılarda hiyeroglif kullanımı azaldı ve sona erdi. Hiyeroglif
yazısının kullanıldığı bilinen en son tarih M.S. 394 yılına ait
bir kitabedir. Bundan sonra bu dil unutuldu ve bu dilde yazılmış
yazıları okuyabilen ve anlayabilen kimse kalmadı. Ta ki bundan yaklaşık
iki yüzyıl öncesine dek...…
Eski Mısır hiyeroglifi
1799 yılında, Rosetta Stone adı verilen ve M.Ö. 196 tarihine ait
bir kitabenin bulunmasıyla çözüldü. Bu tabletin özelliği üç farklı
yazıyla yazılmış olmasıydı: Hiyeroglif, demotik (hiyeroglifin el
yazısı şekli) ve Yunanca. Yunanca metnin de yardımıyla tabletteki
eski Mısır yazısı çözülmeye çalışıldı. Tabletin tüm çözümü, Jean-Françoise
Champollion adlı bir Fransız tarafından tamamlandı. Böylece unutulan
bir dil ve bu dilin anlattığı tarih aydınlanmış oldu. Bu sayede
eski Mısır uygarlığı, onların dinleri ve sosyal yaşantıları hakkında
bir çok şey öğrenildi.
Hiyeroglifin çözümüyle
konumuzu da ilgilendiren çok önemli bir bilgiye daha erişilmiş oldu:
"Haman" ismi gerçekten de eski Mısır yazıtlarında geçiyordu.
Viyana'daki Hof Müzesi'nde bulunan bir anıt üzerinde bu isimden
söz ediliyordu. Aynı yazıtta Haman'ın Firavun'a olan yakınlığı da
vurgulanıyordu. (Walter Wreszinski, Aegyptische Inschriften aus
dem K.K. Hof Museum in Wien, 1906, J C Hinrichs' sche Buchhandlung)
Tüm yazıtlara dayanılarak hazırlanan "Yeni Krallıktaki Kişiler"
sözlüğünde ise, Haman'dan "Taş ocaklarında çalışanların başı"
olarak bahsediliyordu. (Hermann Ranke, Die Ägyptischen Personennamen,
Verzeichnis der Namen, Verlag Von J J Augustin in Glückstadt, Band
I,1935, Band II, 1952)
Ortaya çıkan sonuç önemli bir gerçeği ifade ediyordu. Haman, Kuran'a
karşı çıkanların iddiasının aksine, aynen Kuran'da geçtiği gibi
Hz. Musa zamanında Mısır'da yaşayan bir kişiydi ve Kuran'da bahsedildiği
gibi o, Firavun'a yakın ve inşaat işleriyle ilgili bir kişiydi.
Nitekim Kuran'da, Firavun'un kule yapma işini Haman'dan istemesini
aktaran ayet de bu arkeolojik bulguyla tam bir mutabakat içindedir.
"Firavun dedi ki: "Ey önde gelenler, sizin için benden
başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş
yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım
çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
Sonuçta, Eski Mısır yazıtlarında Haman'ın adının bulunması Kuran
aleyhinde birtakım zorlama iddialar getirenlerin bir iddiasını daha
boşa çıkarmakla kalmayıp, Kuran'ın gerçekten Allah katından olduğunu
bir kez daha ortaya koydu. Zira Kuran'da Peygamberimiz devrinde
ulaşılması ve çözülmesi mümkün olmayan bir tarihi bilgi mucizevi
şekilde bizlere aktarılmaktadır.
Kuran'da Haman
"Nihayet
Firavun'un ailesi, onu (ileride bilmeksizin) kendileri için bir
düşman ve üzüntü konusu olsun diye sahipsiz görüp aldılar. Gerçekte
Firavun, Haman ve askerleri bir yanılgı içindeydi."
(Kasas Suresi, 8)
"Firavun ...Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana
yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü
gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum."
(Kasas Suresi, 38)
"Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da (yıkıma uğrattık). Andolsun,
Musa onlara apaçık delillerle gelmişti, ancak yeryüzünde büyüklendiler.
Oysa onlar (azabtan kurtulup) geçecek değillerdi."
(Ankebut Suresi, 39)
"Firavun'a, Haman'a ve Karun'a. Ama onlar: (Bu,) Yalan söyleyen
bir büyücüdür" dediler."
(Mümin Suresi, 24)
"Firavun (alayla) dedi ki: "Ey Haman, bana yüksek bir
kule bina et; belki o yollara ulaşabilirim, Göklerin yollarına.
Böylelikle Musa'nın ilahına çıkabilirim. Çünkü ben, onun yalancı
olduğunu sanıyorum." İşte Firavun'a, kötü ameli böyle çekici
kılındı ve yoldan alıkonuldu. Firavun'un hileli-düzeni, 'yıkım ve
kayıpta' olmaktan başka (bir şey) olmadı."
(Mümin Suresi, 36-37)
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Bu coğrafyada jeostratejik ve jeopolitik açıdan bu halklara tek
yardım eli uzatabilecek ülke ise hiç şüphesiz Türkiye'dir. Bu ülkelerle
hem din, hem dil birliğine sahip olan Türkiye, geçmişiyle olduğu
kadar bugün sahip olduğu çağdaş ve demokratik yönetimiyle de söz
konusu bölgede liderlik rolünü üstlenebilecek tek ülkedir. Üstelik
bu, söz konusu ülkeler için olduğu kadar, Türkiye için de çok ciddi
manada stratejik avantajlar içeren bir roldür. Çünkü Türkiye için
burada söz konusu olan siyasi nüfuz alanı Kafkaslar'la sınırlı değildir.
Sayıları 250 milyonu bulan dev Türk Dünyası kendilerini tek bir
birlik altında toplayacak otoriteyi beklemektedir.
Orta Asya'da 1990'lar
itibariyle ortaya çıkan yeni tablo Türkiye'ye çok önemli ve yeni
bir stratejik kapı açtığı gibi, 21. yüzyıl için çok önemli bir sorumluluğu
da beraberinde yüklemektedir. 1991 yılı, yıllar boyunca komünist
Rus yönetiminin şiddete dayalı politikaları altında ezilmiş, zulüm
görmüş olan Türk devletlerinin bağımsızlıklarını kazandıkları bir
dönüm noktası olmuştur. 70 yıl süren baskının ardından komünizmin
çökmesiyle Orta Asya bozkırlarında esmeye başlayan bağımsızlık rüzgarları,
Türk Dünyası'nı birlik ve beraberliğe, güçlü bir dünya hakimiyetine
doğru yönlendirmektedir. Üstelik tarih boyunca dünya devletleri
kurmuş, üç kıtaya nizam vermiş Türk Milleti bir Türk birliği gerçekleştirme
konusunda da son derece tecrübelidir.
Orhun Kitabeleri'nden
Kültigin Kitabesi'nde geçen şu cümleler, Türk'ün dünyaya hakimiyetinin
ve bu konudaki tecrübesinin ispatı niteliğindedir: "Doğuda
gün doğusuna, güneyde gün doğusuna onun içindeki millet hep bana
tabidir. Bunca milleti hep düzene soktum... Fakir milleti zengin
kıldım. Az milleti çok kıldım."
250 milyonluk nüfusu
ile Türk Dünyası 21. yüzyılda sağlam adımlarla ilerleyecektir. Türkiye
ve Türki Cumhuriyetler arasında tesis edilecek böyle bir işbirliğinin
temel dayanak noktası kuşkusuz, 70 yıldır Rusya tarafından unutturulmaya
çalışılan, Müslümanlık ve Türklük bilincinin geliştirilmesidir.
Türk-İslam ahlakının ana öğeleri olan adalet, hoşgörü, merhamet
gibi hasletlerin pekiştirilmesiyle yeryüzünde bugün eksikliği hissedilen
barış ve huzur ortamı Türk Milleti'nin garantörlüğünde inşa edilecektir.
Türk ülkeleri her
ne kadar uzun yıllar başka ülkelerin boyunduruğu altında yaşamış
olsalar da, bu süre içinde sosyal ve kültürel yapılarında köklü
bir değişiklik olmamıştır. Türk örf ve geleneklerine olan bağlılıklarını
muhafaza eden bu devletler tarihte Müslüman Osmanlı Devleti'nin
doğal liderliğini kabullendikleri gibi, bugün de Türkiye liderliğinde
oluşturulacak güçlü bir "Türk Birliği"nin özlemi içerisindedirler.
Bugün Özbeğinden Azerisine, Türkmeninden Kırgızına bütün Müslüman
Türk halkları Türkiye'nin bu birlik konusunda atacağı adımları beklemektedir.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Grebe Kuşlarının Yavrularına Şefkati
Hayvanlardaki fedakarlığa
verilecek en güzel örneklerden biri su kuşlarından olan Grebelerdir.
Grebeler yavrularını sırtlarında taşırlar ve ebeveynler yavrular
için adeta yüzer bir yuva gibidir.
Bilinci olmayan bir canlıdan beklenen yavrusunu doğurduktan sonra
bırakıp gitmesidir. Ancak tam tersine hayvanlar yavrularının bütün
sorumluluğunu üstlenirler. Öyle ki, onları ileride karşılaşacakları
tehlikelerden koruyacak önlemleri dahi alırlar.
Hayvanlardaki fedakarlığa verilecek en güzel örneklerden biri su
kuşlarından olan Grebelerdir. Grebeler yavrularını sırtlarında taşırlar;
bu nedenle ebeveynler yavrular için adeta yüzer bir yuva gibidir.
Yavrular anne veya babalarından birinin sırtına çıkarlar. Anne,
yavrularının üstünden düşmemesi için kanatlarını hafifçe yukarıya
doğru kaldırır ve başını yana doğru uzatarak yavrularını gagasına
aldığı besin parçalarıyla besler. Fakat; Grebelerin yavrularına
verdikleri ilk şey gerçek bir besin değildir. Grebeler yavrularına
ilk olarak su üstünden topladıkları ya da göğüslerinden kopardıkları
tüyleri yedirirler. Her yavru oldukça fazla miktarda tüy yutar.
Peki acaba bu ilginç ikramın sebebi nedir?
Yavruların yedikleri bu tüyler sindirilemez, ancak yavrunun midesinde
birikir. Bir kısmı bağırsağa açılan noktada keçeleşir. Balıkların
kılçıkları ve diğer besinlerin sindirilmeyen kısımları burada birikir.
Böylece sivri balık kılçıklarının veya böceklerin sert bir parçasının
yavruların midesinden geçerken, bağırsakların narin çeperlerine
zarar vermesi önlenmiş olur. Bu tüy yeme tecrübesi, kuşun tüm hayatı
boyunca devam edecektir. Ancak ilk yedirilen tüyler yavruların sağlığı
açısından alınan önemli bir tedbirdir.
Grebelerinkine benzer şekilde yavrularının ihtiyaçlarını her yönüyle
karşılamaya ve korumaya yönelik davranışları tüm canlılarda görmek
mümkündür. Doğadaki canlıların her biri yavruları yeterli olgunluğa
erişene kadar onların her türlü sorumluluğunu üstlenir, ihtiyaçlarını
hiç eksiksiz olarak karşılarlar.
Doğadaki canlılar arasında görülen bu davranışlar evrimcilerin "doğa
bir savaşım alanıdır, bencil olan, kendi çıkarlarını koruyan üstün
gelir" iddialarını tamamen geçersiz kılmaktadır. Canlılardaki
bu gibi davranışların kaynağının ise onların kendi aklından kaynaklanamayacağı,
bir kuşun, kaplanın ya da başka herhangi bir hayvanın başka bir
canlının ihtiyaçlarını düşünerek, ince detayları göz önünde bulundurarak
hareket edemeyeceği ortadadır. Bu canlılar Allah'ın ilhamıyla hareket
etmektedirler. Allah canlıların her birine davranışlarını ilham
eder ve onlar da buna eksiksiz uyarlar. Her biri kendilerini yaratan
Allah'a boyun eğmişlerdir. Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir.
"Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na gönülden
boyun eğmiş bulunuyorlar."
(Rum Suresi, 26)
İman Eden Bilim Adamları
Prof. Walter L. Bradley
Teksas Üniversitesi'nde
mekanik mühendisliği profesörü olan Bradley, "Hayatın Kökeninin
Sırrı" adlı kitabın yazarlarındandır. Tüm evrenin, canlı cansız
herşeyin bir tasarım ürünü olduğunu ve bunun delillerinin her yerde
olduğunu savunan Bradley, bir Yaratıcı'nın varlığına olan inancını
şu sözleriyle vurgulamıştır:
1987 baharında bir iş için Cornell Üniversitesi'nde iken Hıristiyanlık
ve bilim üzerine bir konferansım oldu. Bu konferansta bilimsel kanıtlarla
Allah'ın varlığını gösterdim. Bradley, bir başka konuşmasında da
şunları söylemiştir: "Akıl Sahibi bir Yaratıcı olduğuna dair
çok net deliller var."
Bu sözleri Bradley'nin Allah'a olan inancını açıkça ortaya koymaktadır.
Philip Johnson
Chicago Üniversitesi'nde
hukuk profesörü olan Johnson, evrim teorisinin ideolojik yanını
içeren pek çok araştırmanın sahibidir. Johnson bu konuda "Darwin
on Trial", "Reason in the Balance", "Objection
Sustained" isimli üç kitabın ve ayrıca kriminal hukuk üzerine
yazılmış 3 kitap ve pek çok makalenin yazarıdır. Evrim teorisine
karşı verdiği büyük mücadele ile tanınan Johnson, aynı zamanda Allah'a
iman eden bir bilim adamıdır. Johnson'ın Allah inancını ifade ettiği
sözlerinden bazıları şöyledir:
"Dindar biri olarak Allah'ın varlığına ve yaratıcılığına inanıyorum."
"...Materyalist
evrime meydan okumayı ilerletmek istiyorum. Gelin Yaratanın etrafında
birleşelim. "
Böbreklerimiz
İki böbreğimiz hayatımız
boyunca vücudumuzda dolaşan kanı temizler. Süzdüğü maddenin bir
kısmını vücuda geri gönderir, kalanını da işe yaramadığı için vücuttan
atar. Acaba böbreklerin, proteini, üreyi, sodyumu, glikozu ve diğerlerini
nasıl birbirinden ayırt ettiğini biliyor musunuz?
Böbreklerde, gelen kanın içindeki maddeleri süzen yer "glomerül"
adı verilen kılcal damarlardan oluşan yumak şeklindeki bir yapıdır.
Buradaki kılcal damarların, vücudu saran diğer kılcal damarlardan
farkı üç katmanla sarılmış olmasıdır. İşte bu üç tabaka büyük bir
titizlikle, böbreklerde hangi maddenin süzülüp atılacağına hangisinin
tekrar kana karışacağına karar verir. Ancak okuduğunuz bu cümledeki
önemli bir detaya dikkat edin. Bir hücre zarı neyi ölçü alarak ve
hangi mekanizmayla kendisine gelen sıvının içindeki tüm maddeleri
teker teker tespit edip, hangi bölgeye gitmeleri gerektiğine karar
verir? Böbreğe gelen kanın içinde glikoz, bikarbonat, sodyum, klor,
üre ve keratin gibi birçok madde vardır. Böbrek, bu maddelerin bir
kısmının tamamını, bir kısmının bir bölümünü vücuttan atarken, bir
kısmını da tamamen kana gönderir. Bir et parçası bu maddelerin hangisini
ne kadar atacağına nasıl karar verebilmektedir? Bu soruların cevabı,
bu et parçasının kusursuz bir tasarımla yaratılmış olmasındadır.
Glomerüllerin seçiciliği
sıvının içindeki moleküllerin elektrik yüklerine ve büyüklüklerine
bağlı olarak belirlenir. Bu demektir ki glomerüller, sıvının içinde
karışık olarak bulunan sodyum ile glikozun molekül ağırlığını hesaplama
ve proteinlerin negatif elektrik yüklü olduklarını tespit edebilme
yeteneğine sahiptir. Böylece vücut için hayati öneme sahip olan
proteinlerin vücuttan atılmayıp, tekrar geri alınması sağlanmış
olur.
Peki sizce kılcal damarlardan oluşan bir yapı olan glomerüller,
ne kimya, ne fizik ne de biyoloji eğitimi almamış olmalarına rağmen
böyle üstün bir kabiliyete nasıl sahip olabiliyorlar? Glomerüller
bu kabiliyete sahipler ve görevlerini kusursuz olarak yerine getiriyorlar
çünkü kendilerini yaratan Allah'ın ilhamıyla hareket ediyorlar.
Süzdükleri hiçbir maddeyi tesadüfen seçmezler. Eğer tesadüfen seçiyor
olsalardı, bu şuursuz varlıklar doğru molekülü bulana kadar bedenimizin
sağlıklı bir şekilde varlığını sürdürmesi mümkün olmazdı.
İnsanın bedeninde
böyle bir sistemin kurulu olması, onu Allah'ın yaratmış olduğunun
apaçık bir delilidir.
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi
(rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi
yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir
eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir."
(Vakıa Suresi, 57-60)
Şeker Yediğiniz Zaman Vücudunuzda Çalışan
Dev Fabrika
Eğer ihtiyacınızdan
biraz daha fazla şekerli bir gıda yerseniz, vücudunuzdaki bir sistem
kandaki şeker oranının yükselmesini engellemek için devreye girer.
Bu sistemin işleyiş aşamalarını şu şekilde özetleyebiliriz:
- Öncelikle pankreas hücreleri, kan
sıvısının içinde bulunan yüzlerce molekül arasından şeker moleküllerini
bulur ve diğerlerinden ayırdederler. Bu moleküllerin sayılarının
fazla mı yoksa az mı olduklarına karar verir, adeta şeker moleküllerini
sayarlar.
- Eğer pankreas hücreleri kanda gereğinden
fazla şeker olduğunu belirlerlerse, bu fazla şekerin depolanmasına
karar verirler. Ancak bu depolama işini kendilerinden çok uzakta
bulunan başka hücrelere yaptırırlar.
- Uzaktaki bu hücreler şeker depolamak
istemezler. Ancak pankreas hücreleri, bu hücrelere "şeker
depolamaya başlayın" emrini taşıyacak bir hormon yollarlar.
"İnsülin" adı verilen bu hormonun formülü, pankreas
hücreleri ilk oluştukları andan itibaren DNA'larında kayıtlı bulunmaktadır.
- Pankreas hücrelerindeki özel "enzimler"
(işçi proteinler) bu formülü okurlar. Okunan formüle göre de insülin
üretirler.
- Üretilen insülin hormonu, en güvenli
ve en hızlı ulaşım ağı olan kan yoluyla hedef hücrelere ulaştırılır.
- İnsülin hormonunda yazılı olan
"şeker depolayın" emrini okuyan diğer hücreler ise bu
emre kayıtsız şartsız itaat ederler. Şeker moleküllerinin hücrelerin
içine geçmesini sağlayacak kapılar açılır.
- Depo hücreleri kandaki yüzlerce
farklı molekül arasından sadece şeker moleküllerini ayırdeder,
yakalar ve kendi içlerine hapseder.
- Hücreler, kendilerine ulaşan emre
hiçbir zaman itaatsizlik etmezler. Bu emri yanlış anlamaz, hatalı
maddeleri yakalamaya, gereğinden fazla şeker depolamaya kalkmazlar.
Büyük bir disiplin ve özveri ile çalışırlar.
Böylece siz fazla şekerli bir çay içtiğinizde, bu
olağanüstü sistem devreye girer ve fazla şekeri vücudunuzda depolar.
Eğer bu sistem çalışmasaydı, o zaman kanınızdaki şeker hızla yükselir
ve komaya girerek ölürdünüz.
Nasıl olur da, bir beyne, sinir sistemine, göze,
kulağa sahip olmayan hücreler, bu denli büyük hesapları ve işleri
kusursuzca başarırlar? Proteinlerin ve yağ moleküllerinin yan yana
gelmesiyle oluşan bu şuursuz varlıklar, nasıl olur da insanların
bile yapamayacakları kadar büyük işler yapabilirler?
Elbette bu olaylar, bizlere tüm evrene ve tüm canlılara hakim olan
Allah'ın varlığını ve kudretini göstermektedir. İşte bu Allah'ın
üstün ve benzeri olmayan yaratmasıdır.
"O, Hayy (diri) olandır. O'ndan
başka İlah yoktur; öyleyse dini yalnızca Kendisine halis kılanlar
olarak O'na dua edin. Alemlerin Rabbine hamd-olsun."
(Mü'min Suresi, 65)
Gerçek Merhameti
Gerçek merhametin
kaynağı Allah sevgisidir. Kişinin Allah'a olan sevgisi, O'nun yarattığı
varlıklara karşı kalbinde bir sıcaklık hissetmesine neden olur.
Allah'ı seven insan, O'nun yarattıklarına karşı doğrudan bir muhabbet,
şefkat ve merhamet hisseder. Allah'ın kendisine, merhamet konusunda
emrettiklerini yerine getirir.
Etrafınızdaki insanlara "merhamet nedir?" diye sorduğunuzda
veya "merhameti bana tarif eder misin?" dediğinizde birçok
farklı cevap ve örnekle karşılaşırsınız. Kimi sokaktaki aç köpekleri
doyuran komşusunun hayatında gördüğü en merhametli insan olduğunu
söyler. Kimi merhameti, kendisine hastayken bakan bir yakınının
gösterdiği ilgi ve yakınlığı örnek vererek tarif eder. Halbuki bunların
hiçbiri gerçek merhameti tam anlamıyla ifade etmez.
Gerçek merhametin kaynağı Allah sevgisidir. Kişinin Allah'a olan
sevgisi, O'nun yarattığı varlıklara karşı kalbinde bir sıcaklık
hissetmesine neden olur. Allah'ı seven insan, O'nun yarattıklarına
karşı doğrudan bir muhabbet, şefkat ve merhamet hisseder. Allah'ın
kendisine, merhamet konusunda emrettiklerini yerine getirir. Bir
insanın Kuran'ın bu emirlerini tümüyle yerine getirmesiyle gerçek
merhamet ortaya çıkar. Çünkü gerçek merhametin ne anlama geldiğini
ve merhametli bir insanın neler yapması gerektiğini en doğru şekilde
tarif eden kaynak Kuran'dır.
İnsanlar arasında bazen yanlış bir merhamet anlayışı hakim olabilmektedir.
Bu, karşı tarafa fayda yerine zarar getirecek bir merhamet olması
nedeniyle "şeytani" bir merhamet olarak nitelendirilebilir.
Dinden uzak toplumlarda insanlar, karşılarındaki kişinin ahirette
zarara uğrayıp uğramayacağını düşünmeden herşeyi yapmalarına göz
yumarlar. Örneğin kötü bir ahlak göstermesine müsaade eder, Allah'ın
haram kıldığı bir fiili uygulamasına ses çıkarmaz, hatta bu konuda
yardımcı olurlar. Müminlerin bu konuda kendilerine aldıkları ölçü
ise, gösterilecek merhametin karşı tarafın ahiretini mutlaka olumlu
yönde etkilemesidir.
Kimi zaman bir mümine olan sevgi ve merhametleri, nefislerine zor
ve ağır gelebilecek bazı noktalarda onlara müdahale veya eleştirilerde
bulunmayı gerektirebilir. Karşılarındaki kişinin yaptığı kötü bir
tavırda onu eleştirebilir, içinde bulunduğu durumdan caydıracak
konuşmalar yapabilir, Kuran'ın bir emri olarak kötülükten men edebilirler.
Asıl merhamet de budur. Çünkü müminler bunları yaparak, karşılarındaki
kişinin nefsine ağır gelebilecek bir söz söylemeyi, onun Kuran dışı
bir hareketini engellemeyi göze alır, ama o kişinin sonsuz hayatını
cehennem gibi geri dönüşü olmayan bir azap içinde geçirmelerini
göze almazlar. Bu nedenle de Allah'ın en beğeneceği ve en çok hoşnut
olacağı ahlakı yaşaması yönünde teşvik ederek onu cennete hazırlar
ve olabilecek en üstün merhamet örneğini sergilerler. Unutmamak
gerekir ki, asıl merhametsizlik, karşı tarafın ahiretini düşünmeksizin
yaptığı yanlışlara bile bile seyirci kalmaktır.
Müminlerin gösterdikleri bu ahlak anlayışında kendilerine aldıkları
örnek ise kuşkusuz Allah'ın "çok büyük bir ahlak"
(Kalem Suresi, 4) üzerinde olduğunu bildirdiği Peygamberimizin (sav)
sünnetidir. İşte bu ahlakı kendilerine örnek alan inananlar da müminlere
karşı, her an onların ahiret menfaatlerini gözeterek, Allah'ın emrettiği
şekilde şefkatli ve merhametli davranırlar.
Kuran'ın öğrettiği merhamet anlayışı ne kadar şerefli, ne kadar
üstün ahlaklı insanlar ve ne kadar huzurlu toplumlar oluşmasını
sağlıyorsa, aksi bir zihniyet de o kadar zalim, huzursuz ve kötü
ahlaklı insanlar üretir.
Dahası Allah'ın rızasını kazanma amacıyla yaşanan bu merhametin
sağladığı güzellik sadece dünyayla da sınırlı değildir. Onlar ahirette
de şerefli bir karşılık görecek ve bu ahlakın güzelliğini ahirette
de yaşayacaklardır. Zira Allah "sağ yanın adamları" olarak
adlandırdığı cennet halkının bir özelliğinin de dünyada iken birbirlerine
"merhameti tavsiye etmeleri" olduğunu bildirmiştir:
"Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden,
merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak."
(Beled Suresi, 17)
Görüldüğü gibi, Kuran'ın gösterdiği merhameti yaşayan ve bu doğrultuda
salih amellerde bulunanlar, hem dünyada hem de ahirette rahat edeceklerdir.
"Ey insanlar,
Rabbinizden korkup-sakının ve öyle bir günün azabından çekinip-korkun
ki, (o gün hiç) bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç)
bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir.
Şüphesiz Allah'ın va'di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya
sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın."
(Lokman Suresi, 33)
PEYGAMBERLER
TARİHİ
Hz. Yusuf'a Güç
ve İktidar Verilmesi
"Andolsun, onların kıssalarında "öz sahipleri" için
ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir,
ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde
açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir."
(Yusuf Suresi, 111)
Hz. Yusuf, Allah'ın kendisine bir lütuf olarak verdiği rüyaların
yorumunu yapabilme ilmini kullanarak, hapis arkadaşlarının rüyalarını
yorumlamıştır. Ancak rüya yorumlarını yapmadan önce onlara Allah'ı
hatırlatmıştır.
Hz. Yusuf'un hapishaneden
çıkışı ise hiç umulmadık bir şekilde olmuştur. İlmi ve güvenilirliği,
hapisten çıkan arkadaşı aracılığı ile Mısır hükümdarına kadar ulaşmış
ve kendisine iftira atanlar da itirafta bulununca, suçsuzluğu kesin
olarak anlaşılmış ve ardından Mısır'ın hazinelerinin başına getirilmiştir.
Ayetlerde bu olay şöyle haber verilir:
"Hükümdar dedi ki: "Onu bana getirin, onu kendime bağlı
kılayım." Onunla konuştuğunda da (şöyle) dedi: "Sen bugün
bizim yanımızda (artık) önemli bir yer sahibisin, güvenilir (bir
danışman-yönetici)sin." (Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin
(ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları
iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim." İşte
böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle
ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek
rahmetimizi nasip ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız.
Ahiretin karşılığı ise, iman edenler ve takvada bulunanlar için
daha hayırlıdır."
(Yusuf Suresi, 54-57)
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi tüm zorluklardan, sıkıntılardan,
inkarcıların ezalarından sonra Allah inanan kullarını güzel bir
hayata kavuşturmaktadır. Bu, hem dünya hayatındaki bir güç ve zenginlik,
hem de sonsuz ahiret yurdundaki cennet nimetleri olabilir. Hz. Yusuf
da yaşadığı tüm zorluklardan sonra hem dünyada hem de ahirette çok
güzel nimetlerle karşılık bulmuştur. Allah müminleri bu konuda şöyle
müjdeler:
"Kim Allah'ı, Resulü'nü ve iman edenleri dost (veli) edinirse,
hiç şüphe yok, galip gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır."
(Maide Suresi, 56)
"Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve
elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir,
güçlü ve üstün olandır."
(Mücadele Suresi, 21)
Hz. Yusuf'un yaşamı, Kuran'da Allah'ın bu vaadinin mutlaka gerçekleştiğini
gösteren örneklerden biridir. Hz. Yusuf önce zorluk ve sıkıntılarla,
tuzak ve iftiralarla karşılaşmış, ardından bir nevi "medrese"
olan hapishanede derin bir manevi eğitimden geçmiştir. Ve sonunda
Allah'ın vaadiyle karşılaşmış ve Allah onu tüm iftiralardan temizlemiş,
yeryüzünde yerleşik kılmış, malca ve ilimce güçlendirmiştir.
Allah'ın
Sıfatları
"ALİYY"
(Çok Yüce)
Allah, Kuran'da Kendisini bizlere tanıtmıştır: Allah, tüm alemlerin
Yaratıcısı, kainatın tek Hakimidir. Göklerin, yerin ve bu ikisi
arasında bulunanların tek sahibidir. O'ndan başka ilah yoktur, Allah
insanların şirk koştuklarından çok yücedir. Tüm mülk O'na aittir;
O, herşeye güç yetirendir. O, yüce makamların da sahibidir. O, ne
bir eş edinmiştir, ne de bir çocuk; Allah alemlerden müstağnidir.
Kuşkusuz 'en güzel isimler' Allah'a ait olduğu için Rabbimizi eksiksiz
olarak tarif etmek bir insan için mümkün değildir. Allah'ı ancak
Kendisinin bize bildirdiği ile tanıyabilir, yüceliğini ancak Kuran
ayetleriyle anlayabiliriz. Allah, bir ayetinde Kendi yüceliğini
şöyle tarif etmiştir:
"Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu
uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur.
İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini
ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında,
O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü,
bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na
güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.''
(Bakara Suresi, 255)
Alçak
Gönüllülük İmanın Belirtisidir
Kuran'da, alçak gönüllü
olmak imanın özelliği olarak bilinir. Buna karşı kibir ve büyüklenmenin
ise ancak inkarcılara ait bir tavır olduğu bildirilir.
Alçak gönüllülüğün imanla, kibrin de inkarla özdeş olmasının nedeni,
imanın akıl, inkarın ise akılsızlık getirmesidir. İmanlı ve dolayısıyla
akıllı olan insan kibirli olamaz. Çünkü sahip olduğu akıl ile Allah'ın
farkına varır, O'nun herşeyi kontrol ettiğini anlar. Bununla birlikte
kendisini de Allah'ın yarattığını, Allah'ın hayatta tuttuğunu ve
nimetlendirdiğini, dolayısıyla aciz bir kul olduğunu kavrar. Aklını
kullanan insan, herşeyde Allah'ın gücünü ve kendi aczini görecektir.
Acizdir; karnı acıkmakta, hasta olmakta, acı çekmektedir. Bunların
hiçbirine engel olamaz. Ne kendi kendisini yaratmıştır, ne de ölümünü
belirleyebilir. Üstelik yaşlanmasını da engelleyemez. Allah'ın verdiği
aciz ve zayıf bir bedenle Allah'ın takdir ettiği bir sürede Allah'ın
çizdiği kadere göre yaşayacak ve sonra toprağa gömülüp yine O'na
dönecektir. Böbürlenecek, kibirlenecek bir özelliği yoktur. Sahip
olduğu güzel özellikleri de Allah ona vermiştir. Kibirlenmekle değil,
şükretmekle sorumludur.
İman edenlerin Allah'a karşı hissettiği bu acizlik, onun tüm davranışlarına
yansır. Bu acizlik elbette ki diğer insanların yanında zavallı tavırlar
göstermek demek değildir. Kişi aczini yalnızca Allah'a açar ve O'na
gösterir. Diğer insanların yanında ise vakarlı, olgun, mütevazi,
rahat ve güvenli bir tavır sergiler.
İnkarcılar ise akılsızlıklarından kaynaklanan boş bir gurur ve kibir
içindedirler. Allah'ın varlığını kavrayamadıkları için, kendilerini
Allah'tan bağımsız, başına buyruk varlıklar sanırlar. Acizliklerini
görmez, kabul etmek istemezler. Ellerinden geldiğince kendilerini
övmeye, yüceltmeye çalışırlar. Sahip oldukları birtakım olumlu özelliklerin
(zeka, şöhret, zenginlik, güzellik gibi) gerçek sahibi olduklarını
zannederler.
Oysa unutulmamalıdır ki sahip olunan tüm özellikleri Allah vermiştir
ve istediği anda geri alabilir.
Sakın Unutmayın!
Yaşadığınız Her An Kaderdedir
"Hiç şüphesiz, Biz herşeyi bir kadere göre yarattık."
(Kamer Suresi, 49)
Yukarıdaki ayette bildirildiği gibi, var olan herşey sonsuz akıl
ve ilim sahibi Allah'ın belirlediği kadere tabidir. 'OL' demekle
herşeyi bir anda var eden Yüce Rabbimiz, sadece insanların değil
tüm varlıkların kaderini belirlemiştir. Bu mutlak gerçeğe iman etmiş
olanlar, Allah'ın sonsuz aklı ile takdir ettiği kadere gönülden
teslim olarak yaşarlar. Unutmayın; herşey O'nun kontrolündedir ve
istese de istemese de O'na boyun eğmiştir. Allah bu gerçeği aşağıdaki
ayetiyle vurgulamıştır.
"Allah'ın izni olmaksızın hiçbir nefis için ölmek yoktur.
O, süresi belirtilmiş bir yazıdır."
(Al-i İmran Suresi, 145)
Halk arasında özellikle kader ile ilgili olarak pek çok yanlış kanaat
vardır. Bilgisizliklerinden dolayı bu konuda herkes düşünmeden konuşabilmektedir.
Üstelik bunun Allah'ın hoşnut olmayacağı bir tavır olduğunu da gözardı
ederek: Şarkılarda, şiirlerde, günlük konuşmalarda farkında olarak
ya da olmayarak kadere isyan manasına gelecek ifadeler kullanılabilmektedir.
Bozuk mantık örgüsünden kaynaklanan "kaderini yenmek",
"kaderini değiştirmek" gibi birtakım saçma ifadeler de
toplumda oldukça yaygındır. Bu mantığa sahip olan kişiler bazı beklenti
ve tahminlerine "kader" adını koyup, bunların gerçekleşmediğini
görünce de kaderin belirlendiği gibi gitmediğini, değiştiğini zannederler.
Bu tür tutarsız mantıklar kaderin anlamının tam olarak kavranamamış
olmasından kaynaklanır. "Ben kaderimi değiştirdim" diyen
bir insanın da aslında kaderinde yazılı olan bir cümleyi söylediğini
sakın unutmayın.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Kaybedilenlere Üzülmemek ve Kazanılanlarla Şımarmamak
Müslümanların Allah'a
ve O'nun dinine olan bağlılıkları, hiçbir şart ve koşul gözetmeksizin
tam bir sadakat içerir. Bu nedenle Müslümanın din ahlakını yaşamaktaki
şevki, morali, gücü, kararlılığı, koşulların değişmesiyle değişiklik
göstermez. Bu konuda, Kuran'da, Müslümanın iki temel özelliği üzerinde
durulmaktadır. Birincisi Müslümanın hiçbir güç koşulda sarsılmaması
ve zorluklardan dolayı moralinin bozulmamasıdır. İkincisi ise sahip
olduğu imkanlardan dolayı kibir ve büyüklüğe kapılmamasıdır. Allah
Müslümanların bu özelliğini bir ayette şöyle bildirir:
"Öyle ki, elinizden çıkana karşı üzüntü duymayasınız ve
size (Allah'ın) verdikleri dolayısıyla sevinip-şımarmayasınız. Allah,
büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez."
(Hadid Suresi, 23)
Müslümanlar Allah'a şartsız olarak iman ederler. Allah'a olan sevgi
ve güvenleri başlarına gelen olaylara göre değişmez. Allah'ın her
şeyde bir güzellik ve hayır yarattığını bilir ve başlarına gelen,
beklenmeyen olaylar karşısında sadece sabrederek, tevekkül ederler.
Bu nedenle ellerinden giden her ne olursa olsun, bunu bir kayıp
olarak görmez ve bunun üzüntüsünü yaşamazlar.
İnsanların hayatında beklenmedik kayıplar olabileceği gibi beklenmedik
büyük kazançlar da olabilir. Allah dilediği insana mülkünün kapılarını
ardına kadar açabilir. Böyle bir durumda Allah Müslümanların sevinerek
bir şımarıklık içine girmemeleri gerektiğine dikkat çekmektedir.
Çünkü insan sadece emanetçi konumundadır. Kendisine verilen her
şeyin esas ve tek sahibi Allah'tır. İşte bunu bilen Müslümanlar
sadece Allah'a şükreder ve kendilerine verilen nimetlerin hakkını
vermeye gayret ederler.
"Sizlerden biri Müslümanlar hakkında bir hüküm vermek durumunda
kaldığı zaman öfkeli iken hüküm vermesin. Onlara (davalı ve davacıya)
bakışta, oturtma yerinde ve işaret etmede kendilerine eşit davranılmasını
temin etsin."
Hz. Muhammed (sav)
|