Kimlere Cahil Denir?

Bir değil iki, üç üniversite bitirmiş,konusunda uzmanlaşmış, birkaç dil konuşan, ama hala "cahil" sıfatını taşıyan insanların varlığından haberdar mısınız?

Cahiliye kavramı, "cahil" kelimesinden türeyen ve Kuran'da Allah'ı gereği gibi tanımayan, O'nun sonsuz gücünü ve sıfatlarını gereği gibi takdir edemeyen, dinin bildirdiği doğrulardan, insanlara sunduğu üstün ahlak ve karakter yapısından, manevi değerlerden habersiz olan toplumları tanımlar. Dinin gerçek anlamda yaşanmadığı her topluluk cahiliye toplumu olarak nitelendirilebilir.

Kuran'da Cahiliye Toplumu

Bu anlamda kişi kaç üniversite bitirirse bitirsin eğer yukarıda tarif ettiğimiz gibi bir ahlak sergiliyorsa, o insan cahildir. Örneğin vücudumuzu en ince ayrıntısıyla bilen, yıllarca bunun eğitimini almış bir tıp profösörü, bu muhteşem yaratılış karşısında hala Allah'ı inkar edip, bu sistemin tesadüflerle yaratıldığını iddia ediyorsa bu insan kesinlikle cahildir.

Bunun yanısıra Allah'ın varlığını tanıyan ama yine de içinde bir kuşku taşıyan ve Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemeyen bazı cahil insanlar da vardır. Ancak bu kimseler dilleriyle tasdik ettikleri bu gerçeği kalpleriyle reddederler. Bu nedenle de Allah'a gerçek anlamda iman edip O'nun beğendiği gibi bir hayat sürmezler. Allah'ın rızasını kazanacak işler yapmak yerine kendi isteklerini tatmin etmek için yaşarlar. Ağızlarıyla iman ettiklerini söylemeleri ise vicdanlarının açıkça bu gerçeği görmesi nedeniyledir. Ama buna rağmen dini yaşamaya yanaşmamalarının nedenini Allah Kuran'da şöyle açıklamıştır:

Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)

Cahiliye Toplumunda İnsan Karakterleri

Bu topluma ait insanların düşünce yapıları benzer olduğu gibi karakterleri ve davranış şekilleri de benzerlik gösterir. Her birey, içinde bulunduğu sosyo-ekonomik duruma, yaşına ve cinsiyetine göre kişilik geliştirir.

Örneğin kadınlar fiziksel yönden erkeklerden daha az güce sahip olmalarından dolayı, doğduğu andan itibaren zayıf ve aciz olarak görülür ve buna göre yetiştirilirler.Bu telkine alışarak büyüyen kadın kendini bakılmaya muhtaç olarak görür. Bu yüzden ilerleyen zamanda zengin bir eş bulma çabası içine girer. Kadınlar; ev kadını, iş kadını ya da anne rollerini çok kolay bir şekilde uygularlar. Şirketinde önemli pozisyona sahip bir iş kadınıyken altında bulunanlara emirler yağdırır, bağırır, hakaretler savururlar. Bir ev kadınının ise tüm dünyası dört duvarla ve ailesiyle kısıtlıdır. Hayatında temizlikten, yemek yapmaktan, komşularıyla dedikodu yapmaktan başka birşey olmaz. Cahiliyedeki kadın karakteri çok fazla duygusal ve alıngan olduğu için hemen her şey ağlama sebebidir.

Erkekler de aynı şekilde farklı kimliklere bürünür. Evinde duygusal ve karısının isteklerini getiren bir erkek iken dışarıda sert erkek imajına bürünür. Erkeğin zengin olup olmaması karakterinin şekillenmesinde çok önemlidir.

Çocuklar okulda gösterdikleri başarı ya da yaramazlıklarıyla, gençler flörtlerinin çokluğu ile gurur duyarlar. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Cahiliye toplumundaki farklı karakterlerin oluşmasının ise tek bir nedeni vardır. Sadece Allah'ın rızasını kazanmak yerine çevrelerindeki kişilerin rızasını kazanmaya çalışmak

Cahiliye Toplumu İnsanları Mutlu Değildir

İşte bu yüzden bu toplumun üyeleri hiçbir zaman gerçek mutluluğu yakalayamazlar. Bu konuyla ilgili olarak ayette şöyle örnek verilir;

"Allah (ortak koşanlar için) bir örnek verdi: Kendisi hakkında uyumsuz ve geçimsiz bulunan, sahipleri de çok ortaklı olan (köle) bir adam ile yalnızca bir kişiye teslim olmuş bir adam. Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd, Allah'ındır. Hayır onların çoğu bilmiyorlar."
(Zümer Suresi, 29)

Sadece Allah'ın rızasını arayan, baktığı her yerde Allah'ın üstün yaratma gücünü görüp Allah'ı anan ve şükreden kişi, Kuran'a göre cehaletten uzak, akıl sahibi bir mümindir. Dünyada ve ahirette gerçek mutluluğa ve huzura ise sadece müminler erişecektir.

"Suçlu-günahkarları, Rableri huzurunda başları öne eğilmiş olarak: "Rabbimiz, gördük ve işittik; şimdi bizi (bir kere daha dünyaya) geri çevir, salih bir amelde bulunalım, artık biz gerçekten kesin bilgiyle inananlarız" (diye yalvaracakları zamanı) bir görsen."
(Secde Suresi, 12)

KURAN MUCİZELERİ

Ay Yılının Hesaplanması

"Güneş'i bir aydınlık, Ay'ı bir nur kılan ve yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona duraklar tespit eden O'dur. Allah, bunları ancak hak ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için ayetleri böyle birer birer açıklamaktadır."
(Yunus Suresi, 5)

"Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner)."
(Yasin Suresi, 39)

Yukarıdaki ilk ayette Allah, Ay'ın insanlar için yıl hesabının yapılmasında bir ölçü olacağını açıkça bildirmiştir. Ayrıca bu hesapların, Ay'ın yörüngesinde dönüşü sırasında alacağı konumlara göre yapılacağına da dikkat çekilmiştir. Dünya-Ay ve Dünya-Güneş doğrultuları arasındaki açı sürekli olarak değiştiğinden, biz Ay'ı çeşitli zamanlarda değişik şekillerde görürüz. Ayrıca Ay'ı görebilmemiz, Ay'ın Güneş'ten aldığı ışığı yansıtması ile mümkün olduğundan, Ay'ın Güneş etrafından aydınlatılan yüzü, Dünya'daki gözlemciye göre sürekli değişir. İşte bu değişimler göz önünde bulundurularak birtakım hesaplamalar yapılır ki, bu da insanlar için yıl hesabını mümkün kılar.

Eskiden 1 ay, insanlar tarafından iki dolunay arasındaki zaman veya Ay'ın Dünya etrafında döndüğü zaman olarak hesaplanırdı. Buna göre 1 ay, 29 gün 12 saat ve 44 dakikaya eşitti. Buna "Kameri ay" denir. 12 Kameri ay ise Rumi takvime göre 1 yıl eder. Ancak Dünya'nın Güneş etrafındaki dönüşünü tamamlamasını 1 yıl olarak kabul ettiğimiz Miladi takvim ile Rumi takvim arasında her yıl 11 günlük bir fark oluşur. Nitekim Allah Kehf Suresi'nin 25. ayetinde de bu farka şöyle dikkat çekmiştir:

"Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar ve dokuz (yıl) daha kattılar." (Kehf Suresi, 25)

Ayette geçen zamanı şöyle açıklamak mümkündür: 300 yıl x 11 gün (her yıl için oluşan fark) = 3.300 gündür. 1 Güneş yılının 365 gün 5 saat 48 dakika ve 45.5 saniyeden oluştuğu dikkate alınırsa, 3.300 gün/365.24 gün = 9 yıl'dır. Diğer bir deyişle Miladi takvime göre 300 yıl, Rumi takvime göre 300+9 yıldır. Görüldüğü gibi ayette ince hesaplara dayanan bu 9 yıllık farka dikkat çekilmiştir. (En doğrusunu Allah bilir) Kuşkusuz Kuran'da böyle bir bilgiye dikkat çekilmesi Kuran'ın bilimsel mucizelerinden biridir.

Dünya'nın Yuvarlaklığı ve Dönüş Yönü

"Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor... "
(Zümer Suresi, 5)

Allah'ın evreni tanıtan ayetlerde bildirdiği ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette "sarıp örtmek" olarak tercüme edilen Arapça kelime "tekvir"dir. Bu kelimenin Türkçe karşılığı, "yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak"tır. (Örneğin Arapça sözlüklerde "başa sarık sarma" gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır.) Ayette, gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı zamanda Dünya'nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya'nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran'da Dünya'nın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir.

Kuran ayetlerinde aynı zamanda dünyanın dönüş yönüde haber verilmiştir:

"Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır."
(Neml Suresi, 88)

Ayette Dünya'nın sadece dönüşü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.

Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya'nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçeği, Allah Kuran'da yüzyıllar öncesinden haber vermiştir.

"Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner)."
(Yasin Suresi, 39)

KAVİMLERİN HELAKI

Lut Kavmi ve Helak Olan Şehirler

"Lut kavmi de uyarıları yalanladı.Biz de onların üzerine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Yalnız Lut ailesini (bu azabtan ayrı tuttuk;) onları seher vakti kurtardık…"
(Kamer Suresi, 33-34)

Hz. Lut'un kavmi, eşcinselliğin yaygın olduğu sapkın bir kavimdi. Hz. Lut, Allah'ın tebliğini getirdiğinde onu inkar ettiler, sapıklıklarına devam ettiler. Sonunda Allah Lut kavmini, korkunç bir felaketle helak etti.

Hz. Lut'un yaşadığı şehrin Eski Ahit'te geçen ismi Sodom'dur. Arkeolojik çalışmalarda, şehrin, İsrail-Ürdün sınırı boyunca uzanan Tuz Gölü'nün (Ölü Deniz) yakınlarında olduğu anlaşılmaktadır. Bu kavmin Kuran'da yazılanlara uygun bir şekilde helak olduğu anlaşılmıştır. Allah Kuran'da şöyle buyurmuştur:

"Lut (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lut: "Sakınmaz mısınız?" demişti. "Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir. Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz." Dediler ki: "Ey Lut, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (burdan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın." Dedi ki: "Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım."

(Şuara Suresi, 160-168)

Kendilerini doğru yola davetine karşılık kavmi Hz. Lut'u tehdit etti, doğru yolu göstermesinden dolayı öfkelendiler, onu sürgün etmek istediler. Bunun üzerine Hz. Lut, Allah'tan yardım istedi:

"Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et."
(Ankebut Suresi, 30)

"Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar."
(Şuara Suresi, 169)

"Bunun üzerine Allah, iki melek gönderdi, Hz. Lut'u kurtarıp sabah vakti, Lut kavmini helak etti: "Andolsun onlar, onun konuklarından da murad almak için baskı yaptılar. Biz de onların gözlerini silip kör ettik. "İşte azabımı ve uyarmamı tadın." Andolsun onları bir sabah vakti erkenden, üzerlerinde kararını kılmış bir azab yakalayıp-bastırıverdi."
(Kamer Suresi, 37-38)

Kuran'da, kavmin helakı tarif ediliyor;

"Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları çığlık yakalayıverdi. Anında (yurtlarının) üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık. Elbette bunda 'derin bir kavrayışa sahip olanlar' için gerçekten ayetler vardır. O (şehir de) gerçekten bir yol üstünde (hâlâ) durmaktadır."
(Hicr Suresi, 73-76)

"Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık; Rabbinin katında 'belli bir biçime sokulmuş, damgalanmış' olarak. Bunlar zalimlerden uzak değildir."
(Hud Suresi, 82-83)

Bu felaketten Hz. Lut ve sayıları ancak "bir ev halkı" kadar olan iman edenler kurtarıldı. Sapkın kavim ise, yerle bir oldu. Hz. Lut'un karısı da iman etmediği için helak edildi:

"Bunun üzerine Biz, karısı dışında onu ve ailesini kurtardık; o (karısı) ise (helake uğrayanlar arasında) geride kalanlardandı. Ve onların üzerine bir (azab) sağanağı yağdırdık. Suçlu-günahkarların uğradıkları sona bir bak işte."
(Araf Suresi, 83-84)

Lut Gölü'ndeki "Apaçık Ayetler"

Allah Lut kavminin helakını Kuran'da şöyle bildirmiştir:

"Böylece emrimiz geldiği zaman, üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık"
(Hud Suresi, 82)

Ayette "üstünü altına çevirmek" ifadesi ile şiddetli bir depremle bölgenin yerle bir olduğunu anlatıyor olması mümkündür. Nitekim Lut Gölü, böyle bir depremin oluştuğuna dair "apaçık deliller" taşımaktadır.

Alman arkeolog Werner Keller konu hakkında şöyle diyor: "Bu bölgede kendini göstermiş olan çok büyük bir çökmede patlamalar, yıldırımlar, yangınlar ve doğal gazlarla birlikte korkunç bir deprem olmuş ve Siddim Vadisi ile birlikte Lut kavminin şehirleri de yerin derinliklerine gömülmüşlerdir."

Kuran'da "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" cümlesinde ise, Lut Gölü kıyısında meydana gelen volkanik bir patlama ve bunun sonucunda püsküren "pişirilmiş kıvamdaki" kaya ve taşlar anlatılıyor olabilir. Werner Keller bu konuda da şöyle diyor: "Depremde, yerkabuğunun çatlayıp çöküşü, kabuğun altında uyuyan volkanlara serbest yol vermiştir. Şeria'nın yukarı vadisinde bugün de sönmüş kraterlere rastlanmakta olup, kireç katmanları üzerinde geniş lav kütleleri ve bazalt katmanları yer almıştır."

Lav ve bazalt katmanları, volkanik patlamanın ve depremin olduğunu göstermektedir. Allah'ın Kuran'da, "üzerlerine balçıktan pişirilmiş, istif edilmiş taşlar yağdırdık" ifadesiyle tarif ettiği olay da büyük olasılıkla bu volkanik patlamadır. Aynı ayette "... emrimiz geldiği zaman üstünü altına çevirdik" şeklinde ifade edilen olay da Rift Vadisinde tektonik kökenli olan ve volkanların yeryüzüne büyük bir şiddetle çıkmasına sebep olan deprem ile onun getirdiği yarılma ve çöküntüler olmalıdır.

Lut Gölü'nde, güneş ışınları suya uygun bir açıyla yansıyorsa, insan şaşılacak bir görünümle karşılaşır. Suyun içinde yeşil renkte ağaç gövdeleriyle ağaç artıkları görülür. Bunlar da göldeki yoğun tuzun konserve ettiği ağaçlardır.
Yapılan araştırmalarda, Lut kavmini yok eden depremin, oldukça uzun yer kabuğu çatlağının (fay hattı) sonucunda oluştuğu anlaşılıyor. Şeria Nehrinin akışı boyunca, 180 metrelik düşüş yapması ve Lut Gölünün deniz seviyesinden 400 metre alçak olması, büyük bir jeolojik olayın meydana geldiğini gösterir.

Lut kavminin başına gelenler tüm dünya için bir ibret vesikasıdır. Halen dünyanın pek çok yerinde Lut kavmindekine benzer şekilde ahlaki dejenerasyon yaşanmakta ve geçmiş kavimlerin başına gelen felaketlerden ders almamakta ısrar edilmektedir.

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Osmanlı'ya Bağlı Rus Tebası... (1)

Rusya'nın tarih boyunca izlediği yayılmacı politika Kafkasya topraklarında yaşayan Müslüman halkı derinden etkilemiştir. Kafkasya toprakları özellikle de 19. yüzyıldan itibaren Rus yayılmacılığına maruz kalmıştır.

Rusların bilinçli ve zorunlu olarak uyguladıkları göç ve sürgün programları özünde bu topraklar üzerindeki potansiyel Müslüman birliğine engel olabilmek amacını taşıyordu. Çarlık rejiminin yönetimi altında yaşayan Müslüman halk ise her zaman kendisini Anadolu Müslümanlarına dolayısıyla Osmanlı'ya daha yakın hissetti.

Hem Türklerin adalet ve hoşgörü anlayışını yakından biliyor olmaları, hem de din birliğinin söz konusu olması Rus tebası altında yaşayan halkların sık sık Osmanlı'nın merhametine, adaletine ve nizamına sığınmalarına neden olmuştur. Osmanlı, tarihi boyunca her zaman Kafkas Türkleri'nin koruyuculuğunu üstlenmiş, Türk toplulukları ile olan tarihi ve kültürel bağını hiçbir zaman koparmamıştır. Nitekim Osmanlı arşivleri de bu durumu gözler önüne sermektedir. Osmanlı tebası iken anlaşma hükümlerine aykırı olarak Rus idaresine geçen Gürcistan halkının her iki yönetim hakkındaki kanaatlerini içeren belgelere Prof. İsmet Miroğlu çalışmalarında değinmiştir. Bu belgelerin her biri Türk adalet ve hoşgörüsünü aksettirmekle birlikte, bu topraklar üzerinde yaşayan milyonlarca insanın Türkiye ile olan tarihsel bağının da delili hükmündedir.

Kafkas halkları hep yüzleri Osmanlı'ya dönük bir ömür sürmüşlerdir. Her zaman için kendi topraklarını Devlet-i Ali Osmani'nin bir parçası olarak görmüşler, hem Türk, hem de Müslüman olmanın bilinciyle Osmanlı Sultanları'na bağlılıklarını her fırsatta dile getirmişlerdir. Osmanlı Sultanları'na yazdıkları mektuplarda onları kendi topraklarına davet etmişler, resmen de Osmanlı topraklarının bir parçası olmayı kendileri teklif etmişlerdir.

Eskiden olduğu gibi bugün de Kafkaslar'da yaşayan ve çoğu Müslüman olan halklar doğrudan veya dolaylı olarak Rus baskısına ve şiddetine maruz kalmakta, hatta pek çoğu sıcak savaşın içinde bağımsızlıklarını, kendi örf ve adetlerini koruyabilmek, dinlerini özgürce yaşayabilmek için canlarını vermektedirler. O gün olduğu gibi, bugün de bu masum ve zavallı halklar aleni bir zulme maruz kalmakta, kendilerine uzanacak bir yardım eli beklemektedir.

YARADILIŞ DELİLLERİ

Hücredeki Mucize

İnsan vücudunda 100 trilyondan fazla hücre bulunur. Bu hücrelerden bazıları o kadar küçüktür ki bunların bir milyon tanesi bir araya gelse ancak bir iğne ucu kadar yer kaplar. Ancak, bu küçüklüğüne rağmen hücre, bilim dünyasının ortak kanaatiyle, insanoğlunun bugüne kadar karşılaştığı en kompleks yapı ünvanını korumaktadır.

Bütün hücreler genel özellikleri bakımından birbirlerine benzerler. Ancak her organ, yapısına ve görevine göre özelleşmiş şekiller ve kabiliyetlerle donatılmış, diğer organlardakinden farklı hücrelere sahiptir.

Tek başına bir hücre, bütün çalışma sistemleri, haberleşmesi, ulaşımı ve yönetimiyle büyük bir şehirle benzer bir karmaşıklık derecesine sahiptir: Hücrenin sarf ettiği enerjiyi üreten santraller; yaşam için zorunlu olan enzim ve hormonları üreten fabrikalar; üretilecek bütün ürünlerle ilgili bilgilerin kayıtlı bulunduğu bir bilgi bankası; bir bölgeden diğerine hammaddeleri ve ürünleri nakleden kompleks taşıma sistemleri, boru hatları; dışardan gelen hammaddeleri işe yarayacak parçalara ayrıştıran gelişmiş laboratuvar ve rafineriler; hücrenin içine alınacak veya dışına gönderilecek malzemelerin giriş-çıkış kontrollerini yapan uzmanlaşmış hücre zarı proteinleri bu karmaşık
yapının yalnızca bir bölümünü oluştururlar.

İnsanın hayatının devamlılığı, kendisini meydana getiren bu hücrelerin hem kendi içlerinde hem de birbirleri arasında uyum içinde çalışmaları sayesinde olur. Hücre, diğer hücrelerle uyum içinde çalışırken, kendi yaşamını da büyük bir düzen ve hassas bir denge içerisinde sürdürür. Bu düzenini devam ettirmek, iç dengesini korumak için ihtiyacı olan birçok maddeyi, enerjisi de dahil olmak üzere bizzat kendisi tespit eder ve üretir. Kendi karşılayamadığı ihtiyaçlarını ise dışarıdan büyük bir titizlikle seçip alır.

Ayrıca hücre, her türlü dış tehdit ve saldırıya karşı kendini koruyacak bir savunma sistemine de sahiptir. Dahası, içerdiği bunca yapı ve sisteme, içinde süregiden sayısız faaliyete rağmen, ortalama bir hücrenin büyüklüğü yalnızca milimetrenin 100'de biri kadardır.

Bugüne kadar yaşamış olan, şu an yaşayan istisnasız her insanda hücre denilen fabrika aynı mükemmellikle ve aynı şuurla gereken işlemleri yerine getirebilmiş ve hala getirebilmektedir. Hücredeki bu kusursuz tasarım ancak özel bir yaratılışın sonucudur. Allah'ın kusursuz yaratışı Kuran'da şöyle haber verilir:

"Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti."
(İnfitar Suresi, 6-8)

İman Eden Bilim Adamları

Galileo Galilei (1564-1642)

Galileo Galilei, teleskop kullanarak gökyüzüne bakan ilk kişidir. Galilei, hem Dünya'nın yuvarlak olduğunu söylemiş, hem de Ay'daki karanlık bölge, kraterler ve tepeleri ilk ortaya çıkaran kişi olmuştur. Bilime yaptığı bu büyük hizmetlerle tarihte önemli bir yeri olan Galilei, duyuları, konuşma yeteneğini ve zekayı insanlara Allah'ın verdiğine ve bunların en iyi şekilde kullanılması gerektiğine inanıyordu. Doğayı bir Yaratıcı'nın tasarladığının her haliyle açık olduğunu savunuyordu. "Tabiat hiç şüphesiz Allah'ın hiç vazgeçemeyeceğimiz, okunması gereken diğer bir kitabıdır" diyen Galilei, Allah'ın kitapları ile yarattıkları arasında hiçbir çelişki olamayacağını, çünkü her birini Allah'ın yarattığını söylüyordu.

Büyük Sıçrayışlar İçin İdeal Tasarım

Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100 katından fazla yükseğe sıçrayabilir. Bir insanın aynı performansı gösterebilmesi için ise 200 m. yükseğe sıçraması gerekecektir. Dahası pire sıçrayışlarını 78 saat ardı arkası kesilmeden sürdürebilir.

Pireler genellikle beşinci sıçrayıştan sonra bacakları üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı üstüne düşer. Ne var ki bu düşüş onu sersemletmez bile. Pirenin yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki tasarımda saklıdır. Böceğin iskeleti vücudunun içinde değildir. İskelet, vücudu saran yumuşak kitin tabakasına tutturulmuş, sklerotin adı verilen sert bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu sarar. Bu dış iskelet birbirine karşı sınırlı ölçüde hareket edebilen çok sayıdaki zırh plakasından oluşur. İşte bu mükemmel tasarım, sıçrayış sonrası karşılaşılan şokları emer ve etkisiz hale getirir.

Öte yandan pirelerin kan damarları yoktur. Vücudun iç kısmı tümüyle, berrak akıcı bir kanın içinde yüzer. Bütün iç organlar bu halleriyle adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir, bu nedenle ani basınç yükselmelerinden hiç etkilenmezler. Kan, bütün vücuda dağılmış hava borucukları ile temizlenir. Böylelikle sürekli olarak oksijen temini için gerekli olan güçlü bir pompaya da ihtiyaç duyulmaz. Kalp bir tüp şeklindedir ve o kadar ağır bir ritimle çarpar ki, sıçramalardan oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez.

Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin bacak kaslarının, aslında yaptığı büyük sıçrayışları gerçekleştirecek kadar güçlü olmadığını belirlemişlerdir. Pirenin gösterdiği sıçrama performansı, asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay sisteminden kaynaklanmaktadır. Bu yay sistemi, "resilin" adlı proteinden yapılmış bir doku sayesinde çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı enerjinin %97'sini serbest bırakabilmesidir. Bugün piyasadaki en iyi esneyen madde için bu oran %85 kadardır. Lastik özelliğine sahip bu doku bant şeklinde iki arka bacağa yerleştirilmiştir. Pire bacaklarını büktüğünde en kuvvetli kaslarıyla onu gerer, ve bacaklar açılmaya başladığında saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda tüm enerjisini serbest bırakır. Pireler bu sayede olağanüstü sıçrayışlar yapabilirler. Kuşkusuz bu canlının sahip olduğu kusursuz mekanizmanın bir tasarım harikası olduğu ve tesadüfen ortaya çıkmış olamayacağı kesinlik kazanmış bir gerçektir. Allah'ın cömertlik sıfatı burada tecelli etmiş ve bu nedenle Allah bu canlıya benzersiz bir vücut sistemi bahşetmiştir. Bir Kur'an ayetinde Allah'ın yaratma sanatı şöyle bildirilir:

"O Allah ki yaratandır, kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler onundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir."
(Haşr Suresi,24)

Atomun Yapısındaki Saklı Güç

Hava, su, dağlar, hayvanlar, bitkiler, vücudunuz, oturduğunuz koltuk, kısacası en küçüğünden en büyüğüne kadar gördüğünüz, dokunduğunuz, hissettiğiniz herşey atomlardan meydana gelmiştir.

Her iki eliniz de, ellerinizde tuttuğunuz bu gazete de atomlardan oluşur. Atomlar öyle küçük parçacıklardır ki, en güçlü mikroskoplarla dahi bir tanesini görmek mümkün değildir. Bir atomun çapı milimetrenin milyonda biri kadardır. Bu küçüklüğü bir insanın gözünde canlandırması pek mümkün değildir. O yüzden bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: Elinizde bir anahtar olduğunu düşünün. Kuşkusuz bu anahtarın içindeki atomları görebilmeniz mümkün değildir. Görebilmek için elinizdeki anahtarı dünyanın boyutlarına getirdiğinizi farz edelim. Elinizdeki anahtar dünya boyutunda büyürse, işte ancak o zaman anahtarın içindeki her bir atom bir kiraz büyüklüğüne ulaşır ve siz de onları görebilirsiniz. Peki bu kadar küçük bir yapının içinde ne vardır? Bu derece küçük olmasına rağmen atomun içinde evrende gördüğümüz sistemle kıyaslanabilecek kadar kusursuz, eşsiz ve kompleks bir sistem bulunmaktadır. Her atom, bir çekirdek ve çekirdeğin çok uzağındaki yörüngelerde dönüp-dolaşan elektronlardan oluşmuştur. Çekirdeğin içinde ise proton ve nötron ismi verilen başka parçacıklar vardır.

Çekirdek, atomun tam merkezinde bulunmaktadır ve atomun niteliğine göre belirli sayılarda proton ve nötrondan oluşmuştur. Çekirdeğin yarıçapı, atomun yarıçapının on binde biri kadardır. Biraz önce bahsettiğimiz gibi, elinizdeki anahtarı dünya boyutlarına getirdiğinizde ortaya çıkan kiraz büyüklüğündeki atomların içinde çekirdeği arayalım. Ama bu arayış boşunadır, çünkü böyle bir ölçekte bile çok daha küçük olan çekirdeği gözlemleme olanağımız kesinlikle yoktur. Çekirdeği görebilmemiz için atomumuzu temsil eden kiraz yeniden büyüyüp iki yüz metre yüksekliğinde kocaman bir top olmalıdır. Bu akıl almaz boyuta karşın atomumuzun çekirdeği yine de çok küçük bir toz tanesinden daha iri bir duruma gelmeyecektir. Ancak burada son derece şaşırtıcı bir durum vardır: Hacmi atomun 10 milyarda biri olmasına rağmen, çekirdeğin kütlesi atomun kütlesinin %99.95'ini oluşturmaktadır. Peki bir şey nasıl olur da bir yandan kütlenin yaklaşık tamamını oluştururken, diğer yandan da hemen hemen hiç yer kaplamaz?

Bunun sebebi, atomun kütlesini oluşturan yoğunluğun, atomun çekirdeğinde birikmiş olmasıdır. Bunu sağlayan ise "güçlü nükleer kuvvet" ismi verilen kuvvettir. Bu kuvvet sayesinde atomun çekirdeği dağılmadan birarada durabilir. (www.evreninyaratilisi.com)

Buraya kadar anlattıklarımız tek bir atomun içindeki kusursuz sistemin sadece birkaç küçük detayıydı. Aslında atom, üzerine ciltlerce kitap yazılabilecek kadar kapsamlı bir yapıya sahiptir. Ancak burada gördüğümüz bu birkaç küçük detay bile atomu muhteşem yapısıyla birlikte Allah'ın yarattığını görebilmemiz için yeterlidir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:

"Allah... O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve arkalarındakini bilir. (Onlar ise) Dilediği kadarının dışında, O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması, O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.''
(Bakara Suresi, 255)

"Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan nedir? Seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti."
(İnfitar Suresi, 6-8)

KURAN BİLGİSİ

Herşeyde Hayır Görmek

Allah'a iman eden bir insan, terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir. "Aksilik", "terslik", "keşke" gibi kelimeleri ise ancak ders almak, ibret çıkartmak amacıyla kullanmalıdır.

Olayları hayra yormak aslında toplumun büyük çoğunluğunun aşina olduğu bir deyimdir. İnsanların pek çoğu günlük hayatlarında sık sık "vardır bir hayır" ya da "hayırdır inşallah" gibi sözleri kullanırlar. Ancak bu kullanım genellikle ya ağız alışkanlığından ya da bu sözlerin halk arasında gelenekselleşmiş olmasından kaynaklanır.

Yoksa bu insanların büyük çoğunluğu hayra yormanın gerçek anlamda ne ifade ettiğinin ya da bu anlayışın günlük hayata nasıl aktarılacağının bilincinde değildirler.

İnsanın iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz gibi görünen tüm olayları her ne olursa olsun mutlaka hayra yorması, Allah'a karşı duyulan samimi imandan kaynaklanan önemli bir ahlak özelliği ve yine imanın getirdiği bir yaşam şeklidir. Ve bu gerçeğin farkına varmak da insana dünyada ve ahirette tüm nimetlerin kapısını açan, kişinin hayatına huzur ve esenlik getiren önemli bir konudur.

Gün içinde müminin hiçbir şeye üzülüp sıkılmaması, imanı doğru anladığının bir göstergesidir. Karşılaşılan olayları hayır gözüyle değerlendirememek, sürekli tedirginlik, korku, ümitsizlik, aksilik beklentisi, hüzün, duygusallaşmak ise, tertemiz, açık bir imanı puslu anlamanın alametleridir. Bu pus hemen kaldırılmalı, kesintisiz iman neşesi süreklilik gösteren bir hale gelmelidir.

Allah'a iman eden bir insan terslik veya hata gibi görünen bir olayla karşılaştığında, aslında bunun kendisi için mutlaka en hayırlısı olduğunu bilmelidir. "Aksilik", "terslik", "keşke" gibi kelimeleri ise ancak ders almak, ibret çıkarmak amacıyla kullanmalıdır.

Ne var ki insan kimi zaman aceleci yapısı nedeniyle karşılaştığı olaydaki hayrı hemen görmek isteyebilir.
Kuran'da insanın bu aceleci yönü şöyle bildirilmiştir: İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua etmektedir. İnsan pek acelecidir. (İsra Suresi, 11)

Oysa insanın bir olaydaki hayrı kısa süre içinde görmesi gibi bir şart yoktur. İnsan belki bir olayın hayrını seneler sonra öğrenebilir veya hiç öğrenmeyebilir. Belki de Allah, karşılaştığı zor bir durumun hayrını ona ahirette gösterecektir. Sonuç olarak tevekküllü ve kadere teslim olmuş bir insanın yapması gereken, her olayı -kendisi hikmetini kavrasın veya kavramasın- hayır gözüyle değerlendirmek ve herşeyden razı olmaktır.

Yani, "bu olay hikmetli ve hayırlı, fakat bir dahaki seferde aynı hatayı yapmayayım, şu an öğrendiğim şekilde doğrusunu yapayım" şeklinde bir bakış açısı içinde olmalıdır. Tekrar aynı zorlukla karşılaşırsa veya aynı hataya düşerse, yine hayır ve hikmetle yaratıldığını aklından asla çıkarmamalı ve "bir dahaki sefere doğrusunu yapayım" diye niyet etmelidir. İnsanın yaşadığı tüm olaylardan hoşnut olabilmesi, her olayda bir hayır olduğuna iman etmesi ve her an Allah'a karşı şükredici bir tavır gösterebilmesi ise, asla ütopik bir düşünce ya da zoraki kazanılabilecek bir yetenek değildir. Bu, Allah'ın büyüklüğünü ve üstünlüğünü kavramanın insanı ulaştırdığı kesin bir gerçektir.

Allah'ın sonsuz aklına ve sonsuz hikmetlerle dolu yaratışına teslim olmak insan için büyük bir ihtiyaçtır. Bu gerçeğe iman etmek de ona, hayatın her anına şükredebilmeyi bilen üstün bir ahlak kazandıracaktır. Bir başka şekilde ifade edecek olursak, insan yaşadığı bu iman ile duyduğu her sese, gördüğü her görüntüye, yaşadığı her olaya, kısacası hayatın her anına "hayır gözüyle bakacak" ve böylece hayatı en gerçek ve en doğru şekliyle yorumlayabilmiş olacaktır.

"Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah'a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir."
(Bakara Suresi, 256)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Yusuf'un Zindana Atılması

Peygamber kıssalarının Kuran'da anlatılmalarının nedeni, insanların, peygamberlerin hayatlarına bakarak ibret almalarıdır. Ancak Kuran'ın özünü kavrayamayan insanlar peygamberlerin hayatlarını birer efsane ya da hikaye gibi görüp, türlü eklemeler yaparak birbirlerine aktarırlar.

Allah Kuran'da birçok peygamberin hayatındaki en güzel kıssalardan haberler verir. Örneğin Allah Yusuf Suresi'nde Hz. Yusuf'a kurulan bir tuzağı şöyle bildirir:

"Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti: "Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa, bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir. Yok eğer onun gömleği arkadan çekilip-yırtılmışsa, bu durumda kadın yalan söylemiştir ve kendisi doğruyu söyleyenlerdendir."

(Yusuf Suresi, 26-27)

Görüldüğü gibi Hz. Yusuf'un suçsuz olduğuna dair deliller de mevcuttur; hatta iftira atan kadının kocası da bu delilleri görmüş ve durumu anlayarak şöyle demiştir:

"Onun gömleğinin arkadan çekilip-yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): "Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür" dedi. "Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkarlardan oldun."
(Yusuf Suresi, 28-29)

Ayetlerde bildirildiğine göre Hz. Yusuf'un masumluğuna herkes, şehirdeki kadınlar dahi şahittir. Neredeyse tüm bir şehir halkı Hz. Yusuf'un suçsuz olmasına rağmen hapse atıldığını bilmektedir:

"Kadın dedi ki: "Beni kendisiyle kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve elbette küçük düşürülenlerden olacak."
(Yusuf Suresi, 32)

Bir başka ayette ise bu durum şöyle açıklanır:

"Sonra onlarda (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı."
(Yusuf Suresi, 35)

Ayetlerde Hz. Yusuf'un hiçbir suçunun olmadığına herkesin şahit olduğu, fakat buna rağmen hapsetmek kararının ağır bastığı bildirilmektedir. Tüm bu haksız suçlamaların, iftiraların, cezalandırmaların karşısında Hz. Yusuf'un gösterdiği üstün ahlak, tevekkül ve kararlılık ise Kuran'da şöyle haber verilmektedir:

"(Yusuf) Dedi ki: "Rabbim, zindan, bunların beni kendisine çağırdıkları şeyden bana daha sevimlidir. Kurdukları düzeni benden uzaklaştırmazsan, onlara (korkarım) eğilim gösterir, (böylece) cahillerden olurum." Böylece Rabbi, duasını kabul etti ve onların hileli düzenlerini kendisinden uzaklaştırdı. Çünkü O, işitendir, bilendir."
(Yusuf Suresi, 33-34)

Tarih boyunca Allah yolunda olup da, haksız iftiralar sonucunda hapsedilen veya çeşitli zorluklarla karşılaşan müminler daima Hz. Yusuf'un bu güzel tavrını örnek alarak, üstün ahlaklarından asla taviz vermeyeceklerini göstermişlerdir. İnkarcıların bir eziyet ve ceza olarak gördükleri hapisaneyi salih müminler zevk ve neşe ile karşılamışlardır. Allah'ın rızasını kazanmak için çaba gösterirken karşılaştıkları tüm zorluklar, sıkıntılar ve ezalar onların şevklerini ve heyecanlarını artırmıştır.

Allah'ın Sıfatları
"ALİM"

(Her şeyi çok iyi bilen)

İnsanlar için geçerli olan 'bilmek' fiilinin, bir insanın asla tasavvur edemeyeceği, güç yetiremeyeceği bir boyutu vardır: Allah'ın bilmesi...

Allah göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan tüm canlıların, kainatta işleyen tüm kanunların, tüm olayların bilgisine sahiptir. O'nun 'bilmesi' sınırsızdır; O aynı anda dünya üzerinde doğan ve ölen insanların kimliklerini, yeryüzündeki her bir ağaçtan düşen yaprakların sayısını, evrendeki milyarlarca galaksi içindeki milyarlarca yıldızın her birinin özelliklerini ve burada sayfalarca saysak da asla bitiremeyeceğimiz herşeyi bilir.

Allah, insanın içini, aklından geçenleri, gizli veya açık işlediği tüm fiilleri de bilir. İnsan, içinde yaşadığı duyguların, düşüncelerin, sıkıntıların yalnızca kendi bilgisi dahilinde olduğunu zanneder, ama bu büyük bir yanılgıdır. Kainatın her noktasına tam olarak hakim olan Allah, insana da tamamen hakimdir. Allah Kuran'da şöyle buyurur:

"Haberiniz olsun; gerçekten onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini büker (Hak'tan kaçınıp yan çizer)ler. (Yine) Haberiniz olsun; onlar, örtülerine büründükleri zaman, O, gizli tuttuklarını da, açığa vurduklarını da bilir. Çünkü O, sinelerin özünde saklı duranı bilendir."
(Hud Suresi, 5)

"Doğu da Allah'ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir"
(Bakara Suresi, 115)

"Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir"
(Al-i İmran Suresi, 92)

"Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün): "Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?" diye sordu. Ashab radıyallahu anhüm: "Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!" dediler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: "Hayır", dedi, "gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir."
Hz. Muhammed (sav)

KURAN BİLGİSİ

Kuran'da Temel Kavramlar

Mümin Dünyanın Sırrını Kavramış, Allah'a Teslim Olmuştur

İmanın en önemli birkaç göstergesinden biri, kişinin Allah'a olan güveni ve teslimiyetidir. Kuran'da "tevekkül" olarak tanımlanan bu özellik, gerçekten de iman eden insanla iman etmeyen arasındaki en büyük farklardan biridir.

İnkarcı insan için, dünya hayatı bir karmaşadır. Kendisinin "tesadüfen" var olduğunu, etrafındaki dünyanın da tesadüfler sonucunda işlediğini sanır. Bu durumda hiçbir zaman gerçek bir güvenlik ve huzur duyamaz. Çünkü her an başına bir şey gelebilir, onu üzecek olaylar olabilir. Zamanının önemli bir bölümünü gelecekle ilgili olarak içine düştüğü endişelerle geçirir. Onun mutluluğunu etkileyecek yüzlerce, hatta binlerce birbirinden bağımsız faktör vardır ve bunların herhangi biri "tesadüfen" kötüye gidip hayatını mahvedebilir. Örneğin, sağlığını yitirebilir, işinden çıkarılabilir ya da sevdiği bir insan ölebilir. Tüm bu sebepleri bağımsız ve kontrolsüz zannettiği için, her biri için ayrı ayrı endişelenmek durumundadır. Bu, yüzlerce bağımsız faktörü ilah edinmesi anlamına gelir. Çünkü bir şeyden korkmak ya da ona güvenmek, Allah'ın Kuran'da tarif ettiğine göre, onu ilah edinmek anlamına gelmektedir.

Buna karşın, mümin, dünyanın sırrını kavramıştır: Bu sır, herşeyin, her maddenin, her canlının, her varlığın Allah'ın kontrolü altında olduğu ve O'nun izni ve bilgisi haricinde hiçbir şeyin gerçekleşemeyeceği sırrıdır.

"O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur" (Hud Suresi, 56) ayetindeki de haber verilen bu sır, ancak müminlerin sahip olduğu "derin bir kavrayış"la (Hicr Suresi, 75) anlaşılabilir.

Bu durumda mümin, herşeyin Allah'ın yarattığı kadere uygun işleyeceği gerçeğinin güvencesi altındadır. Hayatı boyunca karşılaşacağı her olay kaderindedir ve kaderini de Allah belirlemiştir. Bu yüzden de mümin için hiçbir zaman "kötü" bir olay olamaz. Bazı şeyler kötü gibi gözükse de, gerçekte mümin için hayırlı sonuçlar doğuracaktır. MademYüce Rabbimiz karşımıza bir olay çıkarmıştır, mutlaka onda bir hayır vardır.

Sakın Unutmayın

Tek İlah, Rabbimiz Olan Yüce Allah'tır -2

İnsanların çoğu Allah'ı çok uzaklarda zanneder. Bilinç altlarındaki çarpık düşünceye göre, Allah uzaklardaki bir gezegenin arkasında oturur ve çok nadiren "dünya işlerine" karışır. Ya da hiç karışmaz; evreni bir kere yaratmış ve bırakmıştır. Oysa bu apaçık bir yanılgıdır. Allah her yerdedir ve varlığı herşeyi kaplamaktadır. Doğudan batıya, kuzeyden güneye varlığıyla heryeri sarıp kuşatmıştır. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirmiştir:

"Göklerde ve yerde ne varsa tümü Allah'ındır. Allah, herşeyi kuşatandır."
(Nisa Suresi, 126)

Siz her nereye giderseniz gidin, dünyanın en ücra köşesine de gitseniz Allah orayı da sarıp kuşatmıştır. Şu anda da sizi çepeçevre sarıp kuşatıyor; size şah damarınızdan daha yakın. Bu mutlak gerçekleri gözardı eden bazı insanlar, akıllarından geçirdikleri şeyleri, Allah'a karşı samimiyetsizce işledikleri çoğu suçu insanlardan gizlerler, ama nedense Allah'tan gizleyemediklerini düşünmezler. Oysa Allah, onlar eylemlerini kurup tasarlama aşamasındayken onlarla beraberdir. Bir sonraki an neler yaşayacağınızı siz bilmiyorsunuz, ama Allah biliyor. Bu nedenle Allah'a farkında olsanız da olmasanız da boyun eğmiş, teslim olmuş durumdasınız.

Allah'ın sizin için diledikleri dışında başınıza hiçbir şeyin gelemeyeceğini unutmayın. Başınıza gelen ve sizin iyi veya kötü olarak nitelendirdiğiniz her türlü olay O'nun bilgisi dahilinde, yani kaderin akışı içinde gerçekleşmektedir. Bilin ki insanın, Allah'tan gelecek şeylere karşı yine Allah'a sığınmaktan başka yolu yoktur, başka velisi ve yardımcısı da yoktur.

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri Yapmayacağı Şeyi Söylememek

Yapmayacakları şeyleri söylemeleri, Kuran'ı yaşamayan, Kuran ahlakından habersiz olan insanların ortak karakter özelliklerindendir.

Bu kimseler kendilerini olduklarından üstün ve önemli göstermek gibi gayelerle yapmayacakları veya yapamayacakları şeyleri söyler, altından kalkamayacakları işlerden bahsederler. Geçici çıkar ve menfaatler elde etmek için aslında yapmaya hiç niyetlerinin olmadığı şeyleri vaat ederler. Bu samimiyetsiz davranış, toplum içinde fazla yadırganmayan ve önemsenmeyen, alışılmış bir tutumdur. Oysaki insanların yapmayacakları şeyleri söylemeleri Allah katında sevilmeyen ve suç olarak nitelendirilen bir davranıştır:

"Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyi neden söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında bir gazab (konusu olması) bakımından büyüdü (büyük bir suç teşkil etti)."

(Saff Suresi, 2-3)

Bu davranış, yalancılık, ikiyüzlülük ve samimiyetsizlik gibi, ayetlerde kınanmış birçok kötü özelliği de içinde barındırmaktadır. Kuran'da bildirilen güzel ahlakı en mükemmel şekilde yaşamayı kend ilerine ilke edinen müminler, Allah katında beğenilmeyen bu tavırdan titizlikle kaçınır ve yapmayacakları şeyleri söylemekten Allah'a sığınırlar.

GERİ