|
Hayatımızın
Her Anında Rabbimize Dua Etmeliyiz!
Samimi bir ruh haliyle
dua edenin duası Allah katında makbul görülür ve kabul edilir. İçinde
bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtaracak olanın Yüce Allah olduğuna
tüm kalbimizle inanarak dua etmeliyiz. Sadece zor zamanlarda değil,
hayatımızın her anında Rabbimize dua etmeliyiz. Genellikle insanlar
arasındaki yaygın kanaat, Allah ile aralarında görünmez bir engel
olduğu, örneğin bazı evliyalar vasıtasıyla özel gün ve gecelerde,
belirlenmiş şekillerde dua edilmesi gerektiğidir. Dahası bunun için
özel sayılar bile konulmuştur.
Oysa Allah ile kulları arasında böyle sınırlamalar yoktur. Mümin
istediği zaman, istediği yerde Allah ile bağlantı kurar ve O'na
içten yönelerek dua eder. Aslında bu, mümin vasıflarından biridir.
Yalnızca müminler hayatlarının her anında Allah'ı düşünüp anarlar.
Rabbimiz dua konusunda samimiyetin önemine şöyle dikkat çekmiştir:
"Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz
O, haddi aşanları sevmez."
(Araf Suresi, 55)
Allah Dualara İcabet Eder
"Kullarım
Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım.
Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse,
onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur
ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar."
(Bakara Suresi, 186)
Dua ederken, Allah'ın dualara icabet edeceğinden emin olunmalıdır.
Allah'ın her yeri çepeçevre sarıp-kuşattığının farkında olup, buna
içtenlikle iman eden bir mümin, Allah'ın kendisini her an, her yerde
görüp-duyduğunun bilinciyle dua eder. Coşkulu bir beklenti içinde,
bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duasına icabet edilmesini
bekler. Allah'ın adaletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci
ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kuran ayetlerinin rehberliğinde
kendini yönlendiren bir müminin zihninde, duasının karşılığını göremeyeceği
yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur. Duayı, Allah'ın yardımından
kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek
dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah'ın
icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kuran
mantığı ile ters düşer. Çünkü az önce bahsettiğimiz gibi duanın
özünde, tam bir inanmışlık ve içtenlikle Allah'a yönelme yatar.
Hayrı ve Şerri Bilen Allah'tır
Bazen insan gerçekte
kendisi için zararlı olan bir şeyi de Allah'tan talep ediyor olabilir.
Bu durumda Allah ona istediğini vermek yerine daha hayırlı ve güzel
olan bir başka şeyi verir. Buna şöyle bir örnek verebiliriz; bir
otomobil satın almak isteyen kişi Allah'a bunun en kısa zamanda
olması için dua ediyor ancak istediği zaman içinde bu arabayı hala
alamıyor olsun. Böyle bir durumda kişi Allah'tan ümidini kesip,
dua etmeyi bırakmak yerine Allah'a daha içten yönelip duasına devam
etmelidir. Belki Allah bu kişiye ilerleyen zamanla daha fazla rızk
verip daha iyi bir otomobil almasını istemektedir. Bu kişinin dünya
hayatına yönelik isteği ile ilgilidir. Duasında gösterdiği sabır
ve içtenliği ile ahiret hayatında bunun karşılığını fazlasıyla alacaktır.
Bizi yaratan Rabbimiz bizim için neyin hayır neyin şer olduğunu
elbette bizden daha çok bilir. Müminler ise kendisine verilenlerin
mutlaka kendileri için hayır olduğunu bildiklerinden Allah'a hem
dünya hayatı hem de ahiret hayatı için sonsuz bir güvenle dua etmektedirler.
Mümin dua ettiği, Allah'tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu
ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak
gücü herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder.
Bu, insan için en büyük mutluluklardan biridir.
KURAN MUCİZELERİ
Yörüngeler ve Dönen Evren
Evrendeki büyük dengenin
en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli
yörüngeler izliyor olmasıdır. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem
kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte
dönmekte, evren tıpkı bir yörüngenin dişlileri gibi ince bir düzen
içinde çalışmaktadır.
Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi mevcuttur ve her galakside ortalama
200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri,
bu gezegenlerin de uyduları vardır. Tüm bu gök cisimleri çok ince
hesaplarla saptanmış yörüngelere sahiptir. Ve milyonlarca yıldır
her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen
içinde akıp gitmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız
da kendisi için tespit edilmiş olan yörüngede yüzüp gider.
Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerine ait değildir. Güneş
Sistemimiz, hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük
bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi
her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon km uzakta bulunur.
Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi
altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır.
Örneğin Dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 mm'lik
bir sapmanın yol açabilecekleri, bir kaynakta şöyle tarif edilmektedir:
"Dünya, Güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki,
her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2,8 mm ayrılır. Dünya'nın
çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz; çünkü yörüngeden 3 mm'lik bir
sapma bile büyük felaketler doğururdu: Sapma 2,8 yerine 2,5 mm olsaydı,
yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık; sapma 3,1 mm olsaydı,
hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)
Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir
de kendi etraflarında dönmeleridir. Kuran'da "Dönüşlü
olan göğe andolsun." (Tarık Suresi, 11) ayeti ise,
tam da bu gerçeğe işaret eder.
Uzayın, ayette bildirildiği gibi, "özen içinde yollar
ve yörüngelerle donatılmış" (Zariyat Suresi, 7) olduğunu,
o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkansızdı. Ancak o çağda
indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek bizlere açıkça haber
verilmiştir; çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.
GÜNEŞ, AY VE YILDIZLARIN YAPILARINDAKİ
FARKLILIK
"Sizin üstünüze
sapasağlam yedi-gök bina ettik. Parıldadıkça parıldayan bir kandil
(Güneş) kıldık."(Nebe Suresi, 12-13)
Bilindiği gibi Güneş, Güneş Sistemi'ndeki tek ışık kaynağıdır. Teknolojik
imkanların gelişmesiyle birlikte, astronomlar Ay'ın bir ışık kaynağı
olmadığını, sadece Güneş'ten gelen ışığı yansıttığını keşfetmişlerdir.
Yukarıdaki ayette geçen "kandil" ifadesi de, Arapçada
ısı ve ışık kaynağı olan Güneş'i en mükemmel şekilde tarif eden
"sirac" kelimesidir.
Allah Kuran'da Ay, Güneş ve yıldızlar gibi gök cisimlerinden bahsederken
farklı kelimeler kullanmaktadır:
"Ve Ay'ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş'i de (aydınlatıcı
ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."
(Nuh Suresi, 16)
Yukarıdaki ayette Ay için ışık (Arapça "nur"), Güneş için
kandil (Arapça "sirac") kelimeleri kullanılmıştır. Bu
kelimelerden Ay için kullanılan, ışığı yansıtan, parlak, hareketsiz
bir kitleyi ifade eder. Güneş için kullanılan kelime ise, sürekli
yanma halinde olan, ısı ve ışık kaynağı, gökteki bir oluşum anlamına
gelmektedir.
Diğer taraftan "yıldız" kelimesi Arapçada "beliren,
ortaya çıkan, görünen" anlamlarına gelen "neceme"
kökünden türemiştir. Ayrıca yıldız aşağıdaki ayetteki gibi, ışığıyla
karanlıkları delen, parıldayan, kendi kendini tüketen ve yanan anlamlarına
işaret eden "sakib" kelimesiyle de nitelendirilmiştir:
"(Karanlığı) Delen yıldızdır."
(Tarık Suresi, 3)
Günümüzde Ay'ın kendi ışığını yaymadığı, Güneş'ten gelen ışığı yansıttığı
bilinmektedir. Güneş ve yıldızların ise kendi ışıklarını yaydıklarını
biliyoruz. Kuran'da bu gerçekler insanların gök cisimleri ile ilgili
bilgilerin çok kısıtlı olduğu bir dönemde yani bundan 14 asır evvel
bildirilmiştir.
KAVİMLERİN HELAKI
Eski Mısır ve Firavunlar(2)
Hz. Musa'nın Mısır'a Gelişi
Eski Mısırlılar koyu
taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı.
Tarih boyunca kendilerine tek bir Allah'a ibadet etmeleri gerektiğini
tebliğ eden elçiler gelmişti, ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın
inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta, hem Mısır halkının hak dine
karşı batıl bir sistemi benimsemiş ve hem de İsrailoğullarının köleleştirilmiş
olduğu bir dönemde, Allah, Hz. Musa'yı elçi (resul) olarak gönderdi.
Hz. Musa, İsrailoğullarını hak dine davet edip, doğru yola iletmekle
görevlendirilmişti.
Firavun'un Sarayı
Hz. Musa ve kardeşi
Hz. Harun, Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona
hak dini tebliğ ettiler. İstekleri de, artık Firavun'un İsrailoğullarına
eziyet vermemesi ve onları serbest bırakarak Hz. Musa ile birlikte
gitmelerine izin vermesiydi. Firavun için yıllarca yanında tuttuğu
birinin, karşısına çıkıp böyle konuşması kabul edilemez bir durumdu.
Bu sebeple Firavun onu nankörlükle suçladı. Öte yandan, Hz. Musa'nın
tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer
insanların mertebesine indiriyordu. Ayrıca Firavun İsrailoğullarını
serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedecek
ve Hz. Musa'ya itaat etmiş olacaktı.
Tüm bu sebeplerden
dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi bile. Hz.
Musa ve Hz. Harun'u, düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip,
suçlu çıkarmaya da çalıştı. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın
çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat
etmediler.
Mısır'dan Çıkış
Firavun'a ve yakın
çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış,
Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi
delilik ve yalancılıkla suçladılar. Bu durum üzerine Allah onlar
için alçaltıcı bir son hazırladı ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti.
Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilmektedir: "Musa'ya:
'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik.
Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek
şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı
da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz"
(dedi). Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve
pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan
da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece
(Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular.
İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten
yakalandık" dediler." (Şuara Suresi, 52-61)
Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri
ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir
sırada, Hz. Musa Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi ve Allah'ın
Kuran'da haber verdiği üzere; "Hayır, şüphesiz Rabbim,
benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara
Suresi, 62) dedi.
Firavun'un Sonu
Allah Hz. Musa'ya
asasını denize vurmasını vahyetti. Bunun üzerine "...
deniz hemencecik yarıldı ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu."
(Şuara Suresi, 63) Bu durumda, Firavun'un böyle bir mucizenin gerçekleştiğini
gördüğü anda, İlahi bir müdahale ile karşı karşıya bulunduğunu anlaması
gerekirdi. Deniz, Firavun'un öldürmeye çalıştığı insanların önünde
açılarak onlara yol veriyordu. Üstelik onlar geçtikten sonra suların
kapanmayacağından emin olunamazdı. Ancak buna rağmen onlar da İsrailoğullarının
ardından suya girdiler. Büyük bir ihtimalle, Firavun ve ordusu,
içinde bulundukları azgınlık ve düşmanlık sebebiyle sağlıklı düşünebilme
yeteneklerini yitirdiler ve bu durumun mucizevi niteliğini kavrayamadılar.
Firavun'un son anlarını Allah, Kuran'da şöyle bildirir:
"Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun):
"İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah
olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi."
(Yunus Suresi, 90)
Burada Hz. Musa'nın bir mucizesini daha görmek mümkündür. Ayette
şöyle buyurulmaktadır:
"Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde
gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve
mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?)
Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini
şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."
(Yunus Suresi, 88)
Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, Hz. Musa, Firavun'un ancak acı azap
kendisine gelince iman edeceğini önceden haber vermişti. Nitekim
sular yükseldiğinde, Firavun gerçekten de iman ettiğini söylemeye
başladı. Ancak bu davranışın samimiyetsizliği, çok açıktı. Firavun
kendisini ölümden kurtarabilmek için böyle demişti. Firavun'un son
anda sözde iman etmesini ve bağışlanma dilemesini Allah kabul etmemiş,
Firavun ve ordusu sular altında kalarak helak olmuşlardır.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Kurtarıcısını Bekleyen Kafkaslar ve Ortadoğu
TÜRKİYE için Ortadoğu
ve Balkanlar'da sahip olduğu tarihi avantaj, Kafkaslar ve Orta Asya
söz konusu olduğunda da fazlasıyla gündeme gelmektedir. Bu bölgede
Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar,
tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman
kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da,
Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır. Bu nedenle Türk Milleti'nin
aydınlık geleceği için oluşturulan vizyonun çerçevesi belirlenirken,
başta Türk-Rus ilişkileri olmak üzere, bu coğrafyanın tarihsel arka
planının incelenmesi son derece faydalı olacaktır.
SSCB'nın yıkılmasının ardından oluşan yeni Kafkasya haritası, Türkiye
ile çok yakın bağı olan bir bölge ortaya çıkarmıştır. Çünkü bağımsızlıklarını
birer birer ilan eden Müslüman Türk devletleri ile Türkiye arasında
hem din, hem dil, hem kültür, hem de tarihi açıdan çok güçlü bağlar
bulunmaktadır. Üstelik politik ve ekonomik gücü, demokratik, çağdaş
ve modern kimliği ile Türkiye Orta Asya devletleri için oldukça
önemli bir örnek teşkil etmekte, hatta bu devletler tarafından bir
nevi "ağabey" olarak algılanmaktadır. Ancak bu bağların
daha da sağlamlaştırılıp, bölgede güçlü bir Türk Birliği oluşturulması
söz konusu olduğunda Türkiye'nin karşısına çok önemli engeller çıkmaktadır.
Bu engellerin en önemlilerinden biri ise bölgede kaybettiği siyasi
ve ekonomik hegemonyasını tekrar kazanmak isteyen Rusya'dır.
Orta Asya ve Kafkasya'yı Rusya açısından önemli kılan faktörlerin
başında petrol, doğalgaz ve bölgenin sahip olduğu yüksek rezervli
doğal kaynaklar gelir. Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmalarının
ardından Rusya için hammadde bulamama tehlikesi ortaya çıkmıştır.
Özellikle Kafkasya, Orta Asya'nın kapısı ve Rusya'nın kendisine
büyük rakip olarak gördüğü İran ve Türkiye'nin kesişme noktası olması
itibarı ile son derece değerlidir. Tüm bu nedenler Rusya'nın bu
bölgeyi kendi nüfuz alanı haline getirmek için gösterdiği çabayı
açıklamak için yeterlidir. Aslında bölge üzerindeki hedeflerinden
tarihin hiçbir döneminde vazgeçmeyen Rusya, Türkiye'ye karşı Osmanlı'dan
beri süregelen tavrını da hiçbir zaman değiştirmemiştir.
Bir kara ülkesi olan Rusya, kuruluşundan bu yana sürekli olarak
sınırlarını genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere
ulaşabilmek ihtiyacını hissetmiştir. Bu yayılmacılık anlayışı Rusya'nın
18. yüzyılın başlarında sınırlarını Baltık Denizi'ne kadar genişletmesini
sağlamıştır. Rusya kendi güvenliğini dört ana bölgeye nüfuz edebilme
gücüyle eşdeğer tutmuştur. Bu bölgeler Balkanlar, Baltık Ülkeleri,
Kafkaslar ve Orta Asya'dır. Bu nedenle Ruslar tarih boyunca bu bölgelerde
karşı karşıya geldikleri milletler ile sürekli çatışma içinde olmuşlardır.
Rusların en çok karşı karşıya geldikleri ülke ise hiç şüphesiz Osmanlı
İmparatorluğu'dur. Ruslar ile Osmanlılar son 300 yıl içinde dokuz
büyük savaş ve çok daha fazla sayıda çatışma yaşamışlardır.
YARADILIŞ DELİLLERİ
Bitkilerdeki Muhteşem Yaratılış
Bitkilerdeki her
yapı özel olarak tasarlanmıştır. Bu da bize bu kusursuz planı yapan
üstün bir aklın olduğunu gösterir. İşte bu üstün aklın sahibi alemlerin
Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir.
Bitkilerin varlığı yeryüzündeki canlılığın devamı için vazgeçilmezdir.
Oksijen, su, besin gibi temel ihtiyaç maddelerinin yeryüzündeki
dengesini sağlayan en önemli faktör yeşil bitkilerdir. Bundan başka
yine yeryüzündeki ısı kontrolünün sağlanması, atmosferdeki gazların
dengesinin korunması gibi, sadece insanlar için değil bütün canlılar
için son derece büyük önem taşıyan başka dengeler de vardır ki bütün
bu dengeleri sağlayanlar da yine yeşil bitkilerdir.
Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretebilmelerini ve diğer
canlılardan ayrıcalıklı olmalarını sağlayan, hücrelerinde insan
ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini doğrudan
kullanabilen yapıların bulunmasıdır. Bitki hücreleri bu yapıların
yardımıyla, güneşten gelen enerjiyi, insanlar ve hayvanlar tarafından
besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve formülü yapılarında
saklı olan çok özel işlemlerle, besinlere bu enerjiyi depolarlar.
Bu özel işlemlerin tümüne birden fotosentez denir.
Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için gerekli olan mekanizma
bitkilerin yapraklarında bulunur. Gerekli olan mineralleri ve suyu
taşıyacak son derece özel bir yapıya sahip olan taşıma sistemi de
bitkinin gövdesinde ve köklerinde mevcuttur. Üreme sistemi ise her
bitki türü için yine özel olarak tasarlanmıştır.
Bütün bu mekanizmaların her birinin kendi içlerinde kompleks yapıları
vardır. Bu mekanizmalar birbirlerine bağlı olarak çalışırlar. Biri
olmadan diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremezler.
Aynı anda bulunması gereken kompleks yapılar ve çeşitlilik "bitkilerdeki
mükemmel sistemlerin nasıl ortaya çıktığı" sorusunu akla getirmektedir.
Her an her yerde gördüğümüz ağaçlar, çiçekler besin üretebilmek
için, fotosentez gibi hala bazı noktaları çözülememiş bir olayı
gerçekleştirebilecek kadar mükemmel sistemleri bünyelerinde kendileri
oluşturmuş olabilirler mi? Fotosentez için ihtiyaç duydukları maddeleri
topraktan alabilmeleri için gerekli kök sistemini oluşturan mekanizmayı
bitkiler tasarlamış olabilirler mi? Besin taşımada ayrı, su taşımada
ayrı özellikte borular olacak şekilde bir taşıma sistemini bitkiler
mi meydana getirmişlerdir?
Tabii ki hayır. Bitkilerdeki her yapı özel olarak planlanmıştır,
tasarlanmıştır. Bu da bize bu kusursuz planı yapan üstün bir aklın
olduğunu gösterir. İşte bu benzersiz aklın sahibi ülemlerin Rabbi
olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir.
Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını ayetlerde
şöyle bildirmektedir:
"Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır... İşte
Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır,
öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir."
(Enam Suresi, 101-102)
İman Eden Bilim Adamları
Blaise Pascal (1623-1662)
Eski Yunan'dan sonra
geometride en büyük ilerlemeyi sağlayan ünlü bilim adamı Pascal,
çok küçük yaşlardan itibaren birçok keşfin sahibi olmuş başarılı
bir bilim adamıdır. Matematik alanındaki pek çok çalışma ve buluşunun
yanında Pascal, fizik alanında da önemli keşifler yapmıştır. Örneğin
atmosfer ve sıvı mekaniği hakkında araştırmaları olan Pascal, atmosferde
yüksekliğe göre değişen bir basınç olduğunu keşfetmiştir.
Bilim tarihinde çok önemli bir yeri olan Pascal, inançlı bir bilim
adamıdır. Pascal sözlerinde, matematikten elementlerin düzenine
kadar herşeyin Yaratıcısı'nın Allah olduğunu belirtmiştir.
Kırlangıç Yuvaları
Kuşlar, yuva yapma
konusunda en usta canlılar olarak bilinirler. Kuş türlerinin kendilerine
özgü yuva teknikleri vardır ve hiç şaşırmadan bu kusursuz yapıları
inşa ederler.Kuşların yuva inşa etmelerinin en önemli nedeni, yumurtalarının
ve daha sonra bu yumurtadan çıkan yavrularının son derece savunmasız
olmalarıdır. Özellikle anne kuş, yavruları için avlanmaya gittiğinde
yavrular tamamen savunmasız kalırlar. Ancak ağaç tepelerine, ağaçlardaki
oyuklara, yamaçlara veya otların arasına büyük bir ustalıkla gizlenen
yuvalar, bu yavrular için önemli bir sığınak görevi görürler.
Kuş yuvalarının bir özelliği de yavruları soğuktan korumalarıdır.
Yavrular tüysüz doğarlar ve aynı zamanda pek hareket edemedikleri
için kaslarını hiç çalıştıramazlar. Bu nedenle yavruların donmamaları
için soğuktan izole edilmiş yuvalara ihtiyaçları vardır.
Bazı kuşlar yuvalarını yerin altına gizlerler. Örneğin kıyı kırlangıçları
nehir veya sahil şeridi boyunca, dik toprak setlerinin yanlarında
uzun tüneller kazarlar. Tünelleri yukarı eğimli olarak açarlar ve
bu sayede yağmur yağdığında yuvalarını sel basmaz. Her tünelin sonunada
çim ve tüylerle kaplanmış küçük birer odacık yaparlar.
Güney Amerika'da yaşayan bulut kırlangıçları yuvalarını şelalelerin
arkasındaki kayalıklarda kurarlar. Ancak şelalenin arkasına geçmek
bir kuş için neredeyse imkansızdır. Örneğin yırtıcı kuşlar, balıkçıllar,
martı veya karga gibi kuşlar şelaleyi yararak arka tarafına geçemezler.
Aslında, hızla akan tonlarca suyun içinden geçmeye çalışan bir kuşun
havada parçalanması beklenir. Ancak, bu kırlangıçlar çok küçüktürler
ve o kadar hızlı uçarlar ki, şelaleyi bir ok gibi keserek arka tarafına
geçebilirler. Burası, bu kuşlar ve yumurtaları için son derece güvenlikli
bir yerdir, çünkü onlardan başka hiçbir canlı şelalenin arka tarafına
geçmeye çalışmaz.
Ancak bu kırlangıçların yuvaları için malzeme toplama konusunda
bir sorunları vardır. Ayakları o kadar küçüktür ki, diğer kuşlar
gibi yere konup ayakları ile malzemeleri kavrayamazlar. Bunun yerine
havada uçan tüy, kuru ot gibi bazı malzemeleri yakalarlar ve bunları
yapışkan salyaları ile kayaların üzerine yapıştırırlar.
Hint Okyanusu kıyılarında yaşayan bir kırlangıç türünün üyeleri
ise yuvalarını mağaraların içine yaparlar. Bu mağaraların girişleri
her dalga geldiğinde tamamen kapanır. Bu nedenle mağaraya girmeden
önce, köpüklü dalgalar üzerinde, dalgaların geri çekilmesini bekleyerek,
fazla hareket etmeden uçarlar ve dalga çekilip mağaranın ağzı açıldığında
içeri uçarlar. Kırlangıçlar, yuvalarını kurmadan önce, suyun mağara
duvarında bıraktığı izlere bakarak, suyun ulaştığı en yüksek seviyeyi
tespit ederler. Ve yuvalarını bu seviyenin üstünde bir yere kurarlar.
Bir canlının neslini devam ettirmek için yuva yapmaya programlanmış
olması, bu canlıyı böyle yaratan akıl ve bilgi sahibi bir Gücün
varlığını açıkça gösterir. Bu gücün sahibi, tüm canlıları her an
ilhamı ile yönlendiren, her birini denetleyen ve her birine davranış
şeklini emreden Allah'tır. Allah bu açık gerçeği Kuran'da şöyle
bildirmektedir:
"Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a
secde ederler (emrine boyun eğerler) ve onlar büyüklük taslamazlar.
Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden
korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar."
(Nahl Suresi, 49-50)
"Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları
gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va'dinden cayıp-dönmez."
(Al-i İmran Suresi, 9)
KURAN BİLGİSİ
Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesilmez
"Ümitvar olmak",
durum ve şartlar ne olursa olsun, olaylar nasıl ve ne yönde gelişirse
gelişsin Allah'a teslim olmak, hiçbir üzüntüye ve kaygıya kapılmadan
olayları neşeyle karşılamak, olayların er geç müminler için en hayırlı
sonuca bağlanacağından en ufak kuşkuya düşmemektir.
Ümit etmek Kuran'da müminlerin önemli bir vasfı olarak belirtilmiştir.
Ümitvar olmak aynı zamanda kişinin imanının da bir göstergesidir.
Müminlerin en önemli özelliklerinden biri, her işlerinde Allah'a
yönelmeleri, Allah'ın yarattığı kadere "gönülden" teslim
olmalarıdır. Olaylar daha önce hiç planlamadıkları gibi geliştiğinde
de, çok istedikleri bir şeye ulaşamadıklarında da, çok sevdikleri
bir şeyi ya da bir kimseyi yitirdiklerinde de, kısacası her şartta
Allah'a yönelir ve olaylardaki güzel ve hayırlı yönleri görürler.
Müminlerden "neden böyle oldu?", "keşke böyle olmasaydı"
gibi sözleri duymak mümkün değildir. Çünkü onlar en başından Allah'tan
razı olmuşlar ve kadere teslim olmuşlardır.
Etrafımızda olan biten herşey Allah'ın "ol" demesiyle
olur. Her an herşey, karşımıza çıkan her görüntü Allah'ın dilemesiyle
yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir.
Herşey Allah'ın belirlediği bir kader üzere yaratılır.
Bunun bilincinde olan mümin de, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı
gibi görünen durumlarda bile Allah'ın rahmetinden ve yardımından
ümidini kesmez.
Dünya üzerindeki çok sayıda insanın, başlarına gelen ani ve beklenmedik
olaylar karşısında sık sık ümitsizliğe kapıldıkları görülür. Örneğin
işinde başarısız olan, çok sevdiği bir eşyayı kaybeden ya da mutlaka
geçmek istediği dersten kalan bir kişi, eğer bu konuları hayatının
amacı haline getirmişse beklemediği bu sonucu kabullenemez, büyük
bir üzüntüyle sarsılır.
Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlak modelinin en önemli
özelliklerinden biri insanın -hangi şartlar altında olursa olsun-
hiçbir zaman ümitsizliğe ve olumsuz bir düşünceye kapılmamasıdır.
Ümitsizlik, iman zaafiyetinin bir göstergesidir. Olayları Allah'ın
yarattığını, herşeyin bir kader üzerine geliştiğini kavrayamamış
olmanın bir sonucudur. Bu, Allah'ın Kuran'da önemle dikkat çektiği
bir hatadır. Çünkü ümitsizliğin altında Kuran' ahlakına aykırı bir
ruh hali ve düşünce tarzı yatmaktadır. Bu da Allah'ın yasakladığı
bir tavırdır.
Nitekim Allah ayetlerinde insanların malları ve canlarıyla deneneceklerini
belirtmiştir. Ayetlerden sabredenlerin hayra ulaşacakları, isyan
eden, ümitsizliğe kapılanların ise kayba uğradıkları anlaşılmaktadır.
Sabreden ve sabrı karşısında cennete gidenlerden olmak için elbette
"ümitvar olmanın önemini" çok iyi kavramak gerekir.
Allah'a kesin bir imanla iman eden ve O'nun kendisinden istediklerini
yapan kişinin vicdanı çok rahattır. Dünya hayatı boyunca Allah'a
karşı gösterdiği bağlılığın karşısında Rabbimizin kendisini cennetle
ödüllendireceğinden yana büyük bir ümit içerisindedir. Taşıdığı
bu ümit, hayatının her anına yansır. Daha dünyadayken "cennete
kavuşmuş gibi" sevinçli, neşeli ve heyecan doludur. Çünkü Rabbimizi
dost edinmiş, O'nun rızasını kazanmak için çalışıp çabalamış, nefsini
kötülüklerden arındırmış ve hep hayır peşinde koşmuştur. Bunun heyecanını
taşıyan mümin ahirette Rabbimizi razı etmiş olarak O'na kavuşmaktan
yana büyük bir ümit içindedir.
İşte böyle bir bilince sahip olan mümin Rabbimize karşı sürekli
ümitvar bir tutum içinde olur. O'ndan dünyada da ahirette de herşeyin
en güzelini ve en hayırlısını umut eder. Kuran'ın pek çok ayetinde
Allah'ın müminlere güzel bir karşılık verdiğini, onlara fazl, ihsan
ve rahmetini vaat ettiğini görürüz:
"İman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz şüphesiz
onların kötülüklerini örteceğiz ve şüphesiz yaptıklarının en güzeliyle
karşılık vereceğiz."
(Ankebut Suresi, 7)
Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlak modelinin önemli özelliklerinden
biri insanın -hangi şartlar altında olursa olsun-hiçbir zaman ümitsizliğe
ve olumsuz bir düşünceye kapılmamasıdır.
"Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah'ın vadi haktır.
O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
(Lokman Suresi, 9)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. Yusuf'un Üstün Ahlakı
"İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar)
verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz
kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini
kayba uğratmayız."
(Yusuf Suresi, 56)
Allah'a imanı ve güzel ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf suçsuz yere
hapis yatmıştır. Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller
apaçık ortada olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan
olduğu için, iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar
yılı hapiste kalmıştır. Hz. Yusuf'un yaşadığı bu olaylar onun önce
kardeşleri tarafından bir kuyuya atılması ardından da burada bir
yolcu kafilesi tarafından bulunmasıyla başlamıştır. Ardından bu
kimseler onu Mısırlı bir azize satmıştır. Allah Kuran'da bu olayları
şöyle bildirir:
"Onu satın alan bir Mısır'lı (aziz), karısına: "Onun
yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur
ya da onu evlat ediniriz" dedi. Böylelikle Biz, Yusuf'u yeryüzünde
(Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi)
öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler."
(Yusuf Suresi, 21)
Hz. Yusuf kuyuya bırakıldıktan sonra bir yolcu kafilesi onu bulmuş
ve az bir ücretle Mısırlı bir azize satmıştı. Allah yukarıdaki ayetlerde
bu olayların neticesinde, Hz. Yusuf'u Mısır'a yerleştirdiğini ve
ona "sözlerin yorumunu" öğrettiğini, ergenlik yaşına gelince
de kendisine hüküm ve ilim verdiğini bildirmektedir. Hz. Yusuf'un
hapse atılmasına sebep olan olay ise, evinde kaldığı Mısırlı azizin
karısının kendisinden murad almak istemesiyle başlar. Allah Hz.
Yusuf'un kadına verdiği karşılığı ise şöyle bildirir:
"Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi
ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene"
dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü O benim efendimdir,
yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez."
(Yusuf Suresi, 23)
Hz. Yusuf Aziz'in karısının bu sözleri üzerine kapıya doğru yönelerek
çıkmak istemiş, ancak kadın ısrarcı davranarak Hz. Yusuf'un gömleğini
arkasından yırtmıştır. Bu durum aslında Yusuf Peygamberin kapıya
doğru kaçtığının yani suçsuzluğunun kadının ise onu kovaladığının
delili olmuştur. Tam o esnada kadının kocası gelmiştir. Kadın ise
hiç tereddüt etmeden "… Ailene kötülük isteyenin, zindana
atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?"
(Yusuf Suresi, 25) diyerek Hz. Yusuf'a iftira atmış ve
zindana atılması gerektiğini söyleyerek çevresindeki insanları Hz.
Yusuf'a karşı kışkırtacak bir tutum sergilemiştir. Bu olaydan sonra
haklı olduğu ortaya çıkmasına rağmen Hz. Yusuf hapse konulmuştur.
Hz. Yusuf hapishanede kaldığı süre içinde de sabrı, tevekkülü, dirayeti
ve metanetiyle çok üstün bir ahlak göstermiştir. Hapishanedeki arkadaşlarına
Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmış, Allah'tan başka ilaha
tapmamaları için onları uyarmıştır, çünkü herşey Allah'ın belirlediği
bir kader üzerine işlemektedir.
Allah'ın Sıfatları
AHKAM-ÜL HAKİMİN
(Hüküm verenlerin
hakimi)
"Allah hükmedenlerin hakimi değil midir?"
(Tin Suresi, 8)
Her işin hükmünü veren ve sonuçlandıran Allah'tır. Tüm olaylar Rabbimizin
emriyle, dilemesiyle oluşur ve gelişir. Allah sonsuz akıl sahibidir.
Allah, zaman ve mekandan münezzehtir. İnsan hiçbir zaman bir gün
sonra, hatta bir saat sonra neler yaşayacağını bilemez. Allah ise
bir işe hükmettiği zaman; bir gün sonra, yıllar sonra ve hatta kıyamete
kadar o işin neyle sonuçlanacağına da hakimdir. Dolayısıyla Allah'ın
hükmü her zaman en doğru, en iyi ve en hikmetli hükümdür.
İman etmeyenler Allah'ın sonsuz gücünün farkına varamazlar. Çevrelerinde
oluşan olayların tesadüfen geliştiğini düşünürler. Meydana gelen
her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu fark edemezler. Müminler
ise Allah'ın hükümlerinin hikmetlerini kavramaya çalışır ve O'nun
daima en iyi hükmü verdiğinden en ufak bir şüphe duymazlar. Kuran'da
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret.
O, hükmedenlerin en hayırlısıdır." (Yunus Suresi, 109)
"Nuh, Rabbine
seslendi. Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir
ve senin va'din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin."
(Hud Suresi, 45)
"Kadere iman hemmi (gam, keder) ve hüznü giderir."
Hz. Muhammed (sav)
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramla
Müminlerin Sevgisi
Duygusallıktan Uzaktır
Aklı örten
etkenlerin en önemlilerinden biri, duygusallık, ya da diğer adıyla
romantizmdir. Bu, son derece tehlikeli
ve zararlı bir ruh halidir ve pek çok insanı akletmekten alıkoyar.
Duygusallık, insan duygularının aklın denetimini aşması ve aklı
geride bırakarak insanın kontrolünü ele almasıdır. Duygusal bir
insan, hiçbir akılcı tutarlılığı olmayan şeyleri sırf duygularının
esiri olduğu için yapabilir. Oysa mümin, davranışlarını Kuran ahlakına
göre yönlendirir ve düzenler.
Örneğin, sevgi kavramının, bir duygusal bir de akılcı şekli olabilir.
Duygusal sevgi besleyen insan, sevilmeye asla layık olmayan insanlara
ya da nesnelere sevgi duyar. Halk arasındaki "arabesk"
kültüründe yer alan sevgi kavramı bunun en açık örneğidir; bu kültürde
kendisine acı çektiren, kendisine değer vermeyen insanların sevilmesi
mantığı yer almaktadır.
Buna karşın müminin sevgisi tamamen aklına göredir. Sevdiği insanı,
ondaki güzel özellikleri -ki bu özellikler Kuran'da bildirilen "iman
alametleri" ya da "mümin özellikleri"dir- araştırıp
görerek sever. Sevilmeye layık olmayan bir kişiye ise asla sevgi
beslemez.
Allah Kuran'da duygusal sevginin tehlikesine sık sık dikkat çekmektedir.
Ayetlerde geçen, "Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa
onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan
dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır"
(Mümtehine Suresi, 1) ifadesiyle elçiye düşman konumundaki birisine
sevgi göstermenin akıl dışı olduğunu bildirmektedir.
Bu durumda böyle kişilere sevgi göstermenin tek bir açıklaması vardır:
Duygusallık.
Bu tehlikeye başka ayetlerde de dikkat çekilir. Örneğin, Hz. Nuh,
tufandan kurtulmak için Allah'a sığınmayan oğlunun bağışlanmasını
Allah'tan dilemiş, oysa Allah, Hz. Nuh'a oğlunun inkarcılardan olduğunu
ve ona sevgi duymaması gerektiğini vahyetmiştir.
Akıl, ancak güzel ahlaklı yani sevilmeye layık insanları sevmeyi
gerektirmektedir. Dolayısıyla bir mümin için Allah'ı ya da hükümlerini
tanımayan bir kişinin sevilmesi mümkün değildir. Böyle bir sevgi,
ancak cahiliye kültüründen kaynaklanan duygusal bir sevgi olabilir.
Sakın Unutmayın
Tek İlahın
"ALLAH" Olduğunu Unutmayın! -1
Bilinen bir mantıktır; insan
sahilde kumdan yapılmış bir kale görse mutlaka bunu yapan birinin
olduğunu düşünür. Bu kalenin, dalgaların ve rüzgarların etkisiyle
rastlantılar sonucunda oluştuğunu ancak akli yetersizlik içinde
olan biri savunabilir. Evrende var olan herşeyde de açıkça görülebilen
bir tasarım vardır. Üstelik bu tasarım sahildeki kumdan yapılmış
kale ile karşılaştırılamayacak kadar mükemmel, üstün ve detaylıdır.
O halde karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: Evrenin üstün bir Yaratıcısı
vardır. Bu Yaratıcı, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Allah'ın size ne kadar yakın olduğunu ve herşeyi sarıp kuşattığını
sakın unutmayın. Sizin yapmakta olduğunuz ve yapacağınız herşey
Allah'ın bilgisi dahilindedir.
Allah, herşeyin içyüzünden, gizli yönlerinden, insanın aklından
geçen ve kimsenin bilmesinin mümkün olamayacağı bir düşünceden,
kişinin içinde gizleyip de kimseye söylemediği şeylerin tamamından
da haberdardır. Allah, yaptığımız iş ve bulunduğumuz ortam her nerede
ve her ne olursa olsun bize şahittir:
"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan
okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur
ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş
olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden
uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur
ki, apaçık bir Kitap'ta (kayıtlı) olmasın."
(Yunus Suresi, 61)
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Özür Olmaksızın Oturmak
"Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda
mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) eşit değildir.
Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri (çaba harcayanları)
oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği
(cenneti) vadetmiştir; ancak Allah, cehd edenleri (çaba harcayanları)
oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır."
(Nisa Suresi, 95)
Allah bu ayette, Kuran'da bildirildiği şekilde şevk ve heyecana
sahip olmadıkları için, kendilerine fazla sorumluluk verilmeyip
kendi haline bırakılan ve müminler tarafından idare edilen kimselerin
durumunu açıklamaktadır. Kuran'da kesin bir emirle bildirildiği
halde, dinin menfaatleri uğrunda çaba harcamaktan kaçınmak ve pişmanlık
duymadan bu tutumu devam ettirmek, Kuran ayetlerinde kınanan bir
ahlaktır. Kuran'da böyle bir kişinin, hayatını sürekli mücadele
içinde geçiren, Allah'ın rızasını kazanabilmek için canını malını
tümüyle ortaya koymuş müminlerden derece olarak çok farklı konumda
olduğu bildirilmiştir. Ayette geçen "büyük bir ecirle üstün
kılmıştır" ifadesi, özürleri olmaksızın oturan kimselerle müminler
arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu gösterir. Bu nedenle,
dünya hayatındaki az bir çıkar, aldatıcı bir rahatlık uğruna ahiretin
üstün derecelerini feda etmek akıllı bir hareket olmaz. Rabbimizin
kendilerine vadettiği cennetlere kavuşmayı arzu eden müminlere yakışan
tavır da, oturanlarla birlikte oturmayı seçmek değil, Allah yolunda
malları ve canları ile çaba harcayanlarla birlikte gönülden hareket
etmek olmalıdır.
|