Hayatımızın Her Anında Rabbimize Dua Etmeliyiz!

Samimi bir ruh haliyle dua edenin duası Allah katında makbul görülür ve kabul edilir. İçinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtaracak olanın Yüce Allah olduğuna tüm kalbimizle inanarak dua etmeliyiz. Sadece zor zamanlarda değil, hayatımızın her anında Rabbimize dua etmeliyiz. Genellikle insanlar arasındaki yaygın kanaat, Allah ile aralarında görünmez bir engel olduğu, örneğin bazı evliyalar vasıtasıyla özel gün ve gecelerde, belirlenmiş şekillerde dua edilmesi gerektiğidir. Dahası bunun için özel sayılar bile konulmuştur.

Oysa Allah ile kulları arasında böyle sınırlamalar yoktur. Mümin istediği zaman, istediği yerde Allah ile bağlantı kurar ve O'na içten yönelerek dua eder. Aslında bu, mümin vasıflarından biridir. Yalnızca müminler hayatlarının her anında Allah'ı düşünüp anarlar. Rabbimiz dua konusunda samimiyetin önemine şöyle dikkat çekmiştir:

"Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez."
(Araf Suresi, 55)

Allah Dualara İcabet Eder

"Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar."
(Bakara Suresi, 186)

Dua ederken, Allah'ın dualara icabet edeceğinden emin olunmalıdır. Allah'ın her yeri çepeçevre sarıp-kuşattığının farkında olup, buna içtenlikle iman eden bir mümin, Allah'ın kendisini her an, her yerde görüp-duyduğunun bilinciyle dua eder. Coşkulu bir beklenti içinde, bir an dahi olsun ümitsizliğe kapılmadan, duasına icabet edilmesini bekler. Allah'ın adaletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten kaçınır. Kuran ayetlerinin rehberliğinde kendini yönlendiren bir müminin zihninde, duasının karşılığını göremeyeceği yönünde en ufak bir şüpheye yer yoktur. Duayı, Allah'ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde bulunan, yani Allah'ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha başlangıçta Kuran mantığı ile ters düşer. Çünkü az önce bahsettiğimiz gibi duanın özünde, tam bir inanmışlık ve içtenlikle Allah'a yönelme yatar.

Hayrı ve Şerri Bilen Allah'tır

Bazen insan gerçekte kendisi için zararlı olan bir şeyi de Allah'tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah ona istediğini vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka şeyi verir. Buna şöyle bir örnek verebiliriz; bir otomobil satın almak isteyen kişi Allah'a bunun en kısa zamanda olması için dua ediyor ancak istediği zaman içinde bu arabayı hala alamıyor olsun. Böyle bir durumda kişi Allah'tan ümidini kesip, dua etmeyi bırakmak yerine Allah'a daha içten yönelip duasına devam etmelidir. Belki Allah bu kişiye ilerleyen zamanla daha fazla rızk verip daha iyi bir otomobil almasını istemektedir. Bu kişinin dünya hayatına yönelik isteği ile ilgilidir. Duasında gösterdiği sabır ve içtenliği ile ahiret hayatında bunun karşılığını fazlasıyla alacaktır. Bizi yaratan Rabbimiz bizim için neyin hayır neyin şer olduğunu elbette bizden daha çok bilir. Müminler ise kendisine verilenlerin mutlaka kendileri için hayır olduğunu bildiklerinden Allah'a hem dünya hayatı hem de ahiret hayatı için sonsuz bir güvenle dua etmektedirler.
Mümin dua ettiği, Allah'tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan için en büyük mutluluklardan biridir.

KURAN MUCİZELERİ

Yörüngeler ve Dönen Evren

Evrendeki büyük dengenin en önemli nedenlerinden biri, kuşkusuz gök cisimlerinin belirli yörüngeler izliyor olmasıdır. Yıldızlar, gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı bulundukları sistemle birlikte dönmekte, evren tıpkı bir yörüngenin dişlileri gibi ince bir düzen içinde çalışmaktadır.

Evrende yaklaşık 200 milyar galaksi mevcuttur ve her galakside ortalama 200 milyar yıldız bulunur. Bu yıldızların pek çoğunun gezegenleri, bu gezegenlerin de uyduları vardır. Tüm bu gök cisimleri çok ince hesaplarla saptanmış yörüngelere sahiptir. Ve milyonlarca yıldır her biri kendi yörüngesinde diğerleriyle kusursuz bir uyum ve düzen içinde akıp gitmektedir. Bunların dışında pek çok kuyruklu yıldız da kendisi için tespit edilmiş olan yörüngede yüzüp gider.

Evrendeki yörüngeler sadece bazı gök cisimlerine ait değildir. Güneş Sistemimiz, hatta diğer galaksiler, başka merkezler etrafında büyük bir hareketlilik gösterirler. Dünya ve onunla birlikte Güneş Sistemi her yıl, bir önceki yerinden 500 milyon km uzakta bulunur.

Gök cisimlerinin yörüngelerinden en ufak bir sapmanın bile sistemi altüst edecek kadar önemli sonuçlar doğurabileceği hesaplanmıştır. Örneğin Dünya yörüngesinde, normalden fazla veya eksik 3 mm'lik bir sapmanın yol açabilecekleri, bir kaynakta şöyle tarif edilmektedir:

"Dünya, Güneş çevresinde dönerken öyle bir yörünge çizer ki, her 18 milde doğru bir çizgiden ancak 2,8 mm ayrılır. Dünya'nın çizdiği bu yörünge kıl payı şaşmaz; çünkü yörüngeden 3 mm'lik bir sapma bile büyük felaketler doğururdu: Sapma 2,8 yerine 2,5 mm olsaydı, yörünge çok geniş olurdu ve hepimiz donardık; sapma 3,1 mm olsaydı, hepimiz kavrularak ölürdük." (Bilim ve Teknik, Temmuz 1983)

Gök cisimlerinin bir başka özelliği de, yörüngelerinin dışında bir de kendi etraflarında dönmeleridir. Kuran'da "Dönüşlü olan göğe andolsun." (Tarık Suresi, 11) ayeti ise, tam da bu gerçeğe işaret eder.

Uzayın, ayette bildirildiği gibi, "özen içinde yollar ve yörüngelerle donatılmış" (Zariyat Suresi, 7) olduğunu, o dönemde bilimsel olarak tespit edebilmek imkansızdı. Ancak o çağda indirilmiş olan Kuran-ı Kerim'de bu gerçek bizlere açıkça haber verilmiştir; çünkü Kuran, Allah'ın sözüdür.

GÜNEŞ, AY VE YILDIZLARIN YAPILARINDAKİ FARKLILIK

"Sizin üstünüze sapasağlam yedi-gök bina ettik. Parıldadıkça parıldayan bir kandil (Güneş) kıldık."(Nebe Suresi, 12-13)

Bilindiği gibi Güneş, Güneş Sistemi'ndeki tek ışık kaynağıdır. Teknolojik imkanların gelişmesiyle birlikte, astronomlar Ay'ın bir ışık kaynağı olmadığını, sadece Güneş'ten gelen ışığı yansıttığını keşfetmişlerdir. Yukarıdaki ayette geçen "kandil" ifadesi de, Arapçada ısı ve ışık kaynağı olan Güneş'i en mükemmel şekilde tarif eden "sirac" kelimesidir.

Allah Kuran'da Ay, Güneş ve yıldızlar gibi gök cisimlerinden bahsederken farklı kelimeler kullanmaktadır:

"Ve Ay'ı bunlar içinde bir nur kılmış, Güneş'i de (aydınlatıcı ve yakıcı) bir kandil yapmıştır."
(Nuh Suresi, 16)

Yukarıdaki ayette Ay için ışık (Arapça "nur"), Güneş için kandil (Arapça "sirac") kelimeleri kullanılmıştır. Bu kelimelerden Ay için kullanılan, ışığı yansıtan, parlak, hareketsiz bir kitleyi ifade eder. Güneş için kullanılan kelime ise, sürekli yanma halinde olan, ısı ve ışık kaynağı, gökteki bir oluşum anlamına gelmektedir.

Diğer taraftan "yıldız" kelimesi Arapçada "beliren, ortaya çıkan, görünen" anlamlarına gelen "neceme" kökünden türemiştir. Ayrıca yıldız aşağıdaki ayetteki gibi, ışığıyla karanlıkları delen, parıldayan, kendi kendini tüketen ve yanan anlamlarına işaret eden "sakib" kelimesiyle de nitelendirilmiştir:

"(Karanlığı) Delen yıldızdır."

(Tarık Suresi, 3)

Günümüzde Ay'ın kendi ışığını yaymadığı, Güneş'ten gelen ışığı yansıttığı bilinmektedir. Güneş ve yıldızların ise kendi ışıklarını yaydıklarını biliyoruz. Kuran'da bu gerçekler insanların gök cisimleri ile ilgili bilgilerin çok kısıtlı olduğu bir dönemde yani bundan 14 asır evvel bildirilmiştir.

KAVİMLERİN HELAKI

Eski Mısır ve Firavunlar(2)

Hz. Musa'nın Mısır'a Gelişi

Eski Mısırlılar koyu taassupları sebebiyle putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Tarih boyunca kendilerine tek bir Allah'a ibadet etmeleri gerektiğini tebliğ eden elçiler gelmişti, ama Firavun'un kavmi hep eski sapkın inanışlarına geri dönmüştü. Sonuçta, hem Mısır halkının hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş ve hem de İsrailoğullarının köleleştirilmiş olduğu bir dönemde, Allah, Hz. Musa'yı elçi (resul) olarak gönderdi. Hz. Musa, İsrailoğullarını hak dine davet edip, doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.

Firavun'un Sarayı

Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun, Allah'ın emri doğrultusunda Firavun'a gittiler ve ona hak dini tebliğ ettiler. İstekleri de, artık Firavun'un İsrailoğullarına eziyet vermemesi ve onları serbest bırakarak Hz. Musa ile birlikte gitmelerine izin vermesiydi. Firavun için yıllarca yanında tuttuğu birinin, karşısına çıkıp böyle konuşması kabul edilemez bir durumdu. Bu sebeple Firavun onu nankörlükle suçladı. Öte yandan, Hz. Musa'nın tebliğ ettiği hak din, Firavun'un gücünü elinden alıyor, onu diğer insanların mertebesine indiriyordu. Ayrıca Firavun İsrailoğullarını serbest bırakırsa elindeki iş gücünün önemli bir kısmını kaybedecek ve Hz. Musa'ya itaat etmiş olacaktı.

Tüm bu sebeplerden dolayı Firavun, Hz. Musa'nın anlattıklarını dinlemedi bile. Hz. Musa ve Hz. Harun'u, düzeni bozmaya çalışan kişiler olarak gösterip, suçlu çıkarmaya da çalıştı. Sonuç olarak ne Firavun, ne de yakın çevresindeki kavmin önde gelenleri Hz. Musa ve Hz. Harun'a itaat etmediler.

Mısır'dan Çıkış

Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken şeyler açıklanmış, Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Bu durum üzerine Allah onlar için alçaltıcı bir son hazırladı ve Hz. Musa'ya olacakları vahyetti. Bu olaylar ayetlerde şöyle haber verilmektedir: "Musa'ya: 'Kullarımı gece yürüyüşe geçir, çünkü izleneceksiniz' diye vahyettik. Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi. "Gerçek şu ki bunlar azınlık olan bir topluluktur. Ve elbette bize karşı da büyük bir öfke beslemektedirler. Biz ise uyanık bir toplumuz" (dedi). Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık. Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da. İşte böyle; bunlara İsrailoğullarını mirasçı kıldık. Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları: "Gerçekten yakalandık" dediler." (Şuara Suresi, 52-61)

Tam böyle bir ortamda, İsrailoğulları yakalandıklarını zannettikleri ve Firavun'un adamları da onları yakalayacaklarını sandıkları bir sırada, Hz. Musa Allah'ın yardımından asla ümit kesmedi ve Allah'ın Kuran'da haber verdiği üzere; "Hayır, şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir" (Şuara Suresi, 62) dedi.

Firavun'un Sonu

Allah Hz. Musa'ya asasını denize vurmasını vahyetti. Bunun üzerine "... deniz hemencecik yarıldı ve her parçası kocaman bir dağ gibi oldu." (Şuara Suresi, 63) Bu durumda, Firavun'un böyle bir mucizenin gerçekleştiğini gördüğü anda, İlahi bir müdahale ile karşı karşıya bulunduğunu anlaması gerekirdi. Deniz, Firavun'un öldürmeye çalıştığı insanların önünde açılarak onlara yol veriyordu. Üstelik onlar geçtikten sonra suların kapanmayacağından emin olunamazdı. Ancak buna rağmen onlar da İsrailoğullarının ardından suya girdiler. Büyük bir ihtimalle, Firavun ve ordusu, içinde bulundukları azgınlık ve düşmanlık sebebiyle sağlıklı düşünebilme yeteneklerini yitirdiler ve bu durumun mucizevi niteliğini kavrayamadılar.

Firavun'un son anlarını Allah, Kuran'da şöyle bildirir: "Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun):

"İsrailoğullarının kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi."
(Yunus Suresi, 90)

Burada Hz. Musa'nın bir mucizesini daha görmek mümkündür. Ayette şöyle buyurulmaktadır:

"Musa dedi ki: "Rabbimiz, şüphesiz Sen, Firavun'a ve önde gelen çevresine dünya hayatında bir çekicilik (güç, ihtişam) ve mallar verdin. Rabbimiz, Senin yolundan saptırmaları için (mi?) Rabbimiz, mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar acı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler."
(Yunus Suresi, 88)

Bu ayetten anlaşılmaktadır ki, Hz. Musa, Firavun'un ancak acı azap kendisine gelince iman edeceğini önceden haber vermişti. Nitekim sular yükseldiğinde, Firavun gerçekten de iman ettiğini söylemeye başladı. Ancak bu davranışın samimiyetsizliği, çok açıktı. Firavun kendisini ölümden kurtarabilmek için böyle demişti. Firavun'un son anda sözde iman etmesini ve bağışlanma dilemesini Allah kabul etmemiş, Firavun ve ordusu sular altında kalarak helak olmuşlardır.

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Kurtarıcısını Bekleyen Kafkaslar ve Ortadoğu

TÜRKİYE için Ortadoğu ve Balkanlar'da sahip olduğu tarihi avantaj, Kafkaslar ve Orta Asya söz konusu olduğunda da fazlasıyla gündeme gelmektedir. Bu bölgede Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı'ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye'ye bağlıdır. Bu nedenle Türk Milleti'nin aydınlık geleceği için oluşturulan vizyonun çerçevesi belirlenirken, başta Türk-Rus ilişkileri olmak üzere, bu coğrafyanın tarihsel arka planının incelenmesi son derece faydalı olacaktır.

SSCB'nın yıkılmasının ardından oluşan yeni Kafkasya haritası, Türkiye ile çok yakın bağı olan bir bölge ortaya çıkarmıştır. Çünkü bağımsızlıklarını birer birer ilan eden Müslüman Türk devletleri ile Türkiye arasında hem din, hem dil, hem kültür, hem de tarihi açıdan çok güçlü bağlar bulunmaktadır. Üstelik politik ve ekonomik gücü, demokratik, çağdaş ve modern kimliği ile Türkiye Orta Asya devletleri için oldukça önemli bir örnek teşkil etmekte, hatta bu devletler tarafından bir nevi "ağabey" olarak algılanmaktadır. Ancak bu bağların daha da sağlamlaştırılıp, bölgede güçlü bir Türk Birliği oluşturulması söz konusu olduğunda Türkiye'nin karşısına çok önemli engeller çıkmaktadır. Bu engellerin en önemlilerinden biri ise bölgede kaybettiği siyasi ve ekonomik hegemonyasını tekrar kazanmak isteyen Rusya'dır.

Orta Asya ve Kafkasya'yı Rusya açısından önemli kılan faktörlerin başında petrol, doğalgaz ve bölgenin sahip olduğu yüksek rezervli doğal kaynaklar gelir. Cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanmalarının ardından Rusya için hammadde bulamama tehlikesi ortaya çıkmıştır. Özellikle Kafkasya, Orta Asya'nın kapısı ve Rusya'nın kendisine büyük rakip olarak gördüğü İran ve Türkiye'nin kesişme noktası olması itibarı ile son derece değerlidir. Tüm bu nedenler Rusya'nın bu bölgeyi kendi nüfuz alanı haline getirmek için gösterdiği çabayı açıklamak için yeterlidir. Aslında bölge üzerindeki hedeflerinden tarihin hiçbir döneminde vazgeçmeyen Rusya, Türkiye'ye karşı Osmanlı'dan beri süregelen tavrını da hiçbir zaman değiştirmemiştir.

Bir kara ülkesi olan Rusya, kuruluşundan bu yana sürekli olarak sınırlarını genişletmek ve kendisine açık kapı sağlayabilecek denizlere ulaşabilmek ihtiyacını hissetmiştir. Bu yayılmacılık anlayışı Rusya'nın 18. yüzyılın başlarında sınırlarını Baltık Denizi'ne kadar genişletmesini sağlamıştır. Rusya kendi güvenliğini dört ana bölgeye nüfuz edebilme gücüyle eşdeğer tutmuştur. Bu bölgeler Balkanlar, Baltık Ülkeleri, Kafkaslar ve Orta Asya'dır. Bu nedenle Ruslar tarih boyunca bu bölgelerde karşı karşıya geldikleri milletler ile sürekli çatışma içinde olmuşlardır.
Rusların en çok karşı karşıya geldikleri ülke ise hiç şüphesiz Osmanlı İmparatorluğu'dur. Ruslar ile Osmanlılar son 300 yıl içinde dokuz büyük savaş ve çok daha fazla sayıda çatışma yaşamışlardır.


YARADILIŞ DELİLLERİ

Bitkilerdeki Muhteşem Yaratılış

Bitkilerdeki her yapı özel olarak tasarlanmıştır. Bu da bize bu kusursuz planı yapan üstün bir aklın olduğunu gösterir. İşte bu üstün aklın sahibi alemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir.

Bitkilerin varlığı yeryüzündeki canlılığın devamı için vazgeçilmezdir. Oksijen, su, besin gibi temel ihtiyaç maddelerinin yeryüzündeki dengesini sağlayan en önemli faktör yeşil bitkilerdir. Bundan başka yine yeryüzündeki ısı kontrolünün sağlanması, atmosferdeki gazların dengesinin korunması gibi, sadece insanlar için değil bütün canlılar için son derece büyük önem taşıyan başka dengeler de vardır ki bütün bu dengeleri sağlayanlar da yine yeşil bitkilerdir.

Bitkilerin kendi besinlerini kendilerinin üretebilmelerini ve diğer canlılardan ayrıcalıklı olmalarını sağlayan, hücrelerinde insan ve hayvan hücrelerinden farklı olarak güneş enerjisini doğrudan kullanabilen yapıların bulunmasıdır. Bitki hücreleri bu yapıların yardımıyla, güneşten gelen enerjiyi, insanlar ve hayvanlar tarafından besin yoluyla alınacak enerjiye çevirirler ve formülü yapılarında saklı olan çok özel işlemlerle, besinlere bu enerjiyi depolarlar. Bu özel işlemlerin tümüne birden fotosentez denir.

Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için gerekli olan mekanizma bitkilerin yapraklarında bulunur. Gerekli olan mineralleri ve suyu taşıyacak son derece özel bir yapıya sahip olan taşıma sistemi de bitkinin gövdesinde ve köklerinde mevcuttur. Üreme sistemi ise her bitki türü için yine özel olarak tasarlanmıştır.

Bütün bu mekanizmaların her birinin kendi içlerinde kompleks yapıları vardır. Bu mekanizmalar birbirlerine bağlı olarak çalışırlar. Biri olmadan diğerleri fonksiyonlarını yerine getiremezler.

Aynı anda bulunması gereken kompleks yapılar ve çeşitlilik "bitkilerdeki mükemmel sistemlerin nasıl ortaya çıktığı" sorusunu akla getirmektedir. Her an her yerde gördüğümüz ağaçlar, çiçekler besin üretebilmek için, fotosentez gibi hala bazı noktaları çözülememiş bir olayı gerçekleştirebilecek kadar mükemmel sistemleri bünyelerinde kendileri oluşturmuş olabilirler mi? Fotosentez için ihtiyaç duydukları maddeleri topraktan alabilmeleri için gerekli kök sistemini oluşturan mekanizmayı bitkiler tasarlamış olabilirler mi? Besin taşımada ayrı, su taşımada ayrı özellikte borular olacak şekilde bir taşıma sistemini bitkiler mi meydana getirmişlerdir?

Tabii ki hayır. Bitkilerdeki her yapı özel olarak planlanmıştır, tasarlanmıştır. Bu da bize bu kusursuz planı yapan üstün bir aklın olduğunu gösterir. İşte bu benzersiz aklın sahibi ülemlerin Rabbi olan Allah, kusursuz yaratışının delillerini insanlara göstermektedir. Allah canlılar üzerindeki hakimiyetini ve benzersiz yaratışını ayetlerde şöyle bildirmektedir:
"Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin Yaratandır... İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka ilah yoktur. Herşeyin Yaratıcısıdır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir."
(Enam Suresi, 101-102)

İman Eden Bilim Adamları

Blaise Pascal (1623-1662)

Eski Yunan'dan sonra geometride en büyük ilerlemeyi sağlayan ünlü bilim adamı Pascal, çok küçük yaşlardan itibaren birçok keşfin sahibi olmuş başarılı bir bilim adamıdır. Matematik alanındaki pek çok çalışma ve buluşunun yanında Pascal, fizik alanında da önemli keşifler yapmıştır. Örneğin atmosfer ve sıvı mekaniği hakkında araştırmaları olan Pascal, atmosferde yüksekliğe göre değişen bir basınç olduğunu keşfetmiştir.
Bilim tarihinde çok önemli bir yeri olan Pascal, inançlı bir bilim adamıdır. Pascal sözlerinde, matematikten elementlerin düzenine kadar herşeyin Yaratıcısı'nın Allah olduğunu belirtmiştir.

Kırlangıç Yuvaları

Kuşlar, yuva yapma konusunda en usta canlılar olarak bilinirler. Kuş türlerinin kendilerine özgü yuva teknikleri vardır ve hiç şaşırmadan bu kusursuz yapıları inşa ederler.Kuşların yuva inşa etmelerinin en önemli nedeni, yumurtalarının ve daha sonra bu yumurtadan çıkan yavrularının son derece savunmasız olmalarıdır. Özellikle anne kuş, yavruları için avlanmaya gittiğinde yavrular tamamen savunmasız kalırlar. Ancak ağaç tepelerine, ağaçlardaki oyuklara, yamaçlara veya otların arasına büyük bir ustalıkla gizlenen yuvalar, bu yavrular için önemli bir sığınak görevi görürler.

Kuş yuvalarının bir özelliği de yavruları soğuktan korumalarıdır. Yavrular tüysüz doğarlar ve aynı zamanda pek hareket edemedikleri için kaslarını hiç çalıştıramazlar. Bu nedenle yavruların donmamaları için soğuktan izole edilmiş yuvalara ihtiyaçları vardır.

Bazı kuşlar yuvalarını yerin altına gizlerler. Örneğin kıyı kırlangıçları nehir veya sahil şeridi boyunca, dik toprak setlerinin yanlarında uzun tüneller kazarlar. Tünelleri yukarı eğimli olarak açarlar ve bu sayede yağmur yağdığında yuvalarını sel basmaz. Her tünelin sonunada çim ve tüylerle kaplanmış küçük birer odacık yaparlar.
Güney Amerika'da yaşayan bulut kırlangıçları yuvalarını şelalelerin arkasındaki kayalıklarda kurarlar. Ancak şelalenin arkasına geçmek bir kuş için neredeyse imkansızdır. Örneğin yırtıcı kuşlar, balıkçıllar, martı veya karga gibi kuşlar şelaleyi yararak arka tarafına geçemezler. Aslında, hızla akan tonlarca suyun içinden geçmeye çalışan bir kuşun havada parçalanması beklenir. Ancak, bu kırlangıçlar çok küçüktürler ve o kadar hızlı uçarlar ki, şelaleyi bir ok gibi keserek arka tarafına geçebilirler. Burası, bu kuşlar ve yumurtaları için son derece güvenlikli bir yerdir, çünkü onlardan başka hiçbir canlı şelalenin arka tarafına geçmeye çalışmaz.

Ancak bu kırlangıçların yuvaları için malzeme toplama konusunda bir sorunları vardır. Ayakları o kadar küçüktür ki, diğer kuşlar gibi yere konup ayakları ile malzemeleri kavrayamazlar. Bunun yerine havada uçan tüy, kuru ot gibi bazı malzemeleri yakalarlar ve bunları yapışkan salyaları ile kayaların üzerine yapıştırırlar.

Hint Okyanusu kıyılarında yaşayan bir kırlangıç türünün üyeleri ise yuvalarını mağaraların içine yaparlar. Bu mağaraların girişleri her dalga geldiğinde tamamen kapanır. Bu nedenle mağaraya girmeden önce, köpüklü dalgalar üzerinde, dalgaların geri çekilmesini bekleyerek, fazla hareket etmeden uçarlar ve dalga çekilip mağaranın ağzı açıldığında içeri uçarlar. Kırlangıçlar, yuvalarını kurmadan önce, suyun mağara duvarında bıraktığı izlere bakarak, suyun ulaştığı en yüksek seviyeyi tespit ederler. Ve yuvalarını bu seviyenin üstünde bir yere kurarlar.

Bir canlının neslini devam ettirmek için yuva yapmaya programlanmış olması, bu canlıyı böyle yaratan akıl ve bilgi sahibi bir Gücün varlığını açıkça gösterir. Bu gücün sahibi, tüm canlıları her an ilhamı ile yönlendiren, her birini denetleyen ve her birine davranış şeklini emreden Allah'tır. Allah bu açık gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:

"Göklerde ve yerde olan ne varsa, canlılar ve melekler Allah'a secde ederler (emrine boyun eğerler) ve onlar büyüklük taslamazlar. Üstlerinden (her an bir azab göndermeye kadir olan) Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyi yaparlar."
(Nahl Suresi, 49-50)

"Rabbimiz, kendisinde şüphe olmayan bir günde insanları gerçekten Sen toplayacaksın. Doğrusu Allah, va'dinden cayıp-dönmez."
(Al-i İmran Suresi, 9)

KURAN BİLGİSİ

Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesilmez

"Ümitvar olmak", durum ve şartlar ne olursa olsun, olaylar nasıl ve ne yönde gelişirse gelişsin Allah'a teslim olmak, hiçbir üzüntüye ve kaygıya kapılmadan olayları neşeyle karşılamak, olayların er geç müminler için en hayırlı sonuca bağlanacağından en ufak kuşkuya düşmemektir.

Ümit etmek Kuran'da müminlerin önemli bir vasfı olarak belirtilmiştir. Ümitvar olmak aynı zamanda kişinin imanının da bir göstergesidir. Müminlerin en önemli özelliklerinden biri, her işlerinde Allah'a yönelmeleri, Allah'ın yarattığı kadere "gönülden" teslim olmalarıdır. Olaylar daha önce hiç planlamadıkları gibi geliştiğinde de, çok istedikleri bir şeye ulaşamadıklarında da, çok sevdikleri bir şeyi ya da bir kimseyi yitirdiklerinde de, kısacası her şartta Allah'a yönelir ve olaylardaki güzel ve hayırlı yönleri görürler. Müminlerden "neden böyle oldu?", "keşke böyle olmasaydı" gibi sözleri duymak mümkün değildir. Çünkü onlar en başından Allah'tan razı olmuşlar ve kadere teslim olmuşlardır.

Etrafımızda olan biten herşey Allah'ın "ol" demesiyle olur. Her an herşey, karşımıza çıkan her görüntü Allah'ın dilemesiyle yaratılır. Hiçbir şey başıboş ve kendi haline bırakılmış değildir. Herşey Allah'ın belirlediği bir kader üzere yaratılır.

Bunun bilincinde olan mümin de, en olumsuz şartlarda, en sıkıntılı gibi görünen durumlarda bile Allah'ın rahmetinden ve yardımından ümidini kesmez.

Dünya üzerindeki çok sayıda insanın, başlarına gelen ani ve beklenmedik olaylar karşısında sık sık ümitsizliğe kapıldıkları görülür. Örneğin işinde başarısız olan, çok sevdiği bir eşyayı kaybeden ya da mutlaka geçmek istediği dersten kalan bir kişi, eğer bu konuları hayatının amacı haline getirmişse beklemediği bu sonucu kabullenemez, büyük bir üzüntüyle sarsılır.

Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlak modelinin en önemli özelliklerinden biri insanın -hangi şartlar altında olursa olsun- hiçbir zaman ümitsizliğe ve olumsuz bir düşünceye kapılmamasıdır. Ümitsizlik, iman zaafiyetinin bir göstergesidir. Olayları Allah'ın yarattığını, herşeyin bir kader üzerine geliştiğini kavrayamamış olmanın bir sonucudur. Bu, Allah'ın Kuran'da önemle dikkat çektiği bir hatadır. Çünkü ümitsizliğin altında Kuran' ahlakına aykırı bir ruh hali ve düşünce tarzı yatmaktadır. Bu da Allah'ın yasakladığı bir tavırdır.

Nitekim Allah ayetlerinde insanların malları ve canlarıyla deneneceklerini belirtmiştir. Ayetlerden sabredenlerin hayra ulaşacakları, isyan eden, ümitsizliğe kapılanların ise kayba uğradıkları anlaşılmaktadır. Sabreden ve sabrı karşısında cennete gidenlerden olmak için elbette "ümitvar olmanın önemini" çok iyi kavramak gerekir.

Allah'a kesin bir imanla iman eden ve O'nun kendisinden istediklerini yapan kişinin vicdanı çok rahattır. Dünya hayatı boyunca Allah'a karşı gösterdiği bağlılığın karşısında Rabbimizin kendisini cennetle ödüllendireceğinden yana büyük bir ümit içerisindedir. Taşıdığı bu ümit, hayatının her anına yansır. Daha dünyadayken "cennete kavuşmuş gibi" sevinçli, neşeli ve heyecan doludur. Çünkü Rabbimizi dost edinmiş, O'nun rızasını kazanmak için çalışıp çabalamış, nefsini kötülüklerden arındırmış ve hep hayır peşinde koşmuştur. Bunun heyecanını taşıyan mümin ahirette Rabbimizi razı etmiş olarak O'na kavuşmaktan yana büyük bir ümit içindedir.

İşte böyle bir bilince sahip olan mümin Rabbimize karşı sürekli ümitvar bir tutum içinde olur. O'ndan dünyada da ahirette de herşeyin en güzelini ve en hayırlısını umut eder. Kuran'ın pek çok ayetinde Allah'ın müminlere güzel bir karşılık verdiğini, onlara fazl, ihsan ve rahmetini vaat ettiğini görürüz:

"İman edip salih amellerde bulunanlar ise; Biz şüphesiz onların kötülüklerini örteceğiz ve şüphesiz yaptıklarının en güzeliyle karşılık vereceğiz."
(Ankebut Suresi, 7)

Allah'ın Kuran'da insanlara emrettiği ahlak modelinin önemli özelliklerinden biri insanın -hangi şartlar altında olursa olsun-hiçbir zaman ümitsizliğe ve olumsuz bir düşünceye kapılmamasıdır.
"Orada ebedi olarak kalıcıdırlar. Allah'ın vadi haktır. O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir."
(Lokman Suresi, 9)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Yusuf'un Üstün Ahlakı

"İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı. Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız."
(Yusuf Suresi, 56)

Allah'a imanı ve güzel ahlakı ile tanınan Hz. Yusuf suçsuz yere hapis yatmıştır. Hz. Yusuf, kendisinin suçsuz olduğuna dair deliller apaçık ortada olmasına rağmen, Allah'ın dinini anlatan bir insan olduğu için, iftiraya uğramış, ardından hapse atılmış ve yıllar yılı hapiste kalmıştır. Hz. Yusuf'un yaşadığı bu olaylar onun önce kardeşleri tarafından bir kuyuya atılması ardından da burada bir yolcu kafilesi tarafından bulunmasıyla başlamıştır. Ardından bu kimseler onu Mısırlı bir azize satmıştır. Allah Kuran'da bu olayları şöyle bildirir:

"Onu satın alan bir Mısır'lı (aziz), karısına: "Onun yerini üstün tut (ona güzel bak), umulur ki bize bir yararı dokunur ya da onu evlat ediniriz" dedi. Böylelikle Biz, Yusuf'u yeryüzünde (Mısır'da) yerleşik kıldık. Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler."
(Yusuf Suresi, 21)

Hz. Yusuf kuyuya bırakıldıktan sonra bir yolcu kafilesi onu bulmuş ve az bir ücretle Mısırlı bir azize satmıştı. Allah yukarıdaki ayetlerde bu olayların neticesinde, Hz. Yusuf'u Mısır'a yerleştirdiğini ve ona "sözlerin yorumunu" öğrettiğini, ergenlik yaşına gelince de kendisine hüküm ve ilim verdiğini bildirmektedir. Hz. Yusuf'un hapse atılmasına sebep olan olay ise, evinde kaldığı Mısırlı azizin karısının kendisinden murad almak istemesiyle başlar. Allah Hz. Yusuf'un kadına verdiği karşılığı ise şöyle bildirir:

"Evinde kalmakta olduğu kadın, ondan murad almak istedi ve kapıları sımsıkı kapatarak: "İsteklerim senin içindir, gelsene" dedi. (Yusuf) Dedi ki: "Allah'a sığınırım. Çünkü O benim efendimdir, yerimi güzel tutmuştur. Gerçek şu ki, zalimler kurtuluşa ermez."
(Yusuf Suresi, 23)

Hz. Yusuf Aziz'in karısının bu sözleri üzerine kapıya doğru yönelerek çıkmak istemiş, ancak kadın ısrarcı davranarak Hz. Yusuf'un gömleğini arkasından yırtmıştır. Bu durum aslında Yusuf Peygamberin kapıya doğru kaçtığının yani suçsuzluğunun kadının ise onu kovaladığının delili olmuştur. Tam o esnada kadının kocası gelmiştir. Kadın ise hiç tereddüt etmeden "… Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?" (Yusuf Suresi, 25) diyerek Hz. Yusuf'a iftira atmış ve zindana atılması gerektiğini söyleyerek çevresindeki insanları Hz. Yusuf'a karşı kışkırtacak bir tutum sergilemiştir. Bu olaydan sonra haklı olduğu ortaya çıkmasına rağmen Hz. Yusuf hapse konulmuştur. Hz. Yusuf hapishanede kaldığı süre içinde de sabrı, tevekkülü, dirayeti ve metanetiyle çok üstün bir ahlak göstermiştir. Hapishanedeki arkadaşlarına Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmış, Allah'tan başka ilaha tapmamaları için onları uyarmıştır, çünkü herşey Allah'ın belirlediği bir kader üzerine işlemektedir.

Allah'ın Sıfatları

AHKAM-ÜL HAKİMİN

(Hüküm verenlerin hakimi)

"Allah hükmedenlerin hakimi değil midir?"
(Tin Suresi, 8)

Her işin hükmünü veren ve sonuçlandıran Allah'tır. Tüm olaylar Rabbimizin emriyle, dilemesiyle oluşur ve gelişir. Allah sonsuz akıl sahibidir. Allah, zaman ve mekandan münezzehtir. İnsan hiçbir zaman bir gün sonra, hatta bir saat sonra neler yaşayacağını bilemez. Allah ise bir işe hükmettiği zaman; bir gün sonra, yıllar sonra ve hatta kıyamete kadar o işin neyle sonuçlanacağına da hakimdir. Dolayısıyla Allah'ın hükmü her zaman en doğru, en iyi ve en hikmetli hükümdür.

İman etmeyenler Allah'ın sonsuz gücünün farkına varamazlar. Çevrelerinde oluşan olayların tesadüfen geliştiğini düşünürler. Meydana gelen her olayın Allah'ın kontrolünde olduğunu fark edemezler. Müminler ise Allah'ın hükümlerinin hikmetlerini kavramaya çalışır ve O'nun daima en iyi hükmü verdiğinden en ufak bir şüphe duymazlar. Kuran'da Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır." (Yunus Suresi, 109)

"Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: "Rabbim, şüphesiz benim oğlum ailemdendir ve senin va'din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin."
(Hud Suresi, 45)

"Kadere iman hemmi (gam, keder) ve hüznü giderir."
Hz. Muhammed (sav)

KURAN BİLGİSİ

Kuran'da Temel Kavramla

Müminlerin Sevgisi Duygusallıktan Uzaktır

Aklı örten etkenlerin en önemlilerinden biri, duygusallık, ya da diğer adıyla romantizmdir. Bu, son derece tehlikeli
ve zararlı bir ruh halidir ve pek çok insanı akletmekten alıkoyar.

Duygusallık, insan duygularının aklın denetimini aşması ve aklı geride bırakarak insanın kontrolünü ele almasıdır. Duygusal bir insan, hiçbir akılcı tutarlılığı olmayan şeyleri sırf duygularının esiri olduğu için yapabilir. Oysa mümin, davranışlarını Kuran ahlakına göre yönlendirir ve düzenler.

Örneğin, sevgi kavramının, bir duygusal bir de akılcı şekli olabilir. Duygusal sevgi besleyen insan, sevilmeye asla layık olmayan insanlara ya da nesnelere sevgi duyar. Halk arasındaki "arabesk" kültüründe yer alan sevgi kavramı bunun en açık örneğidir; bu kültürde kendisine acı çektiren, kendisine değer vermeyen insanların sevilmesi mantığı yer almaktadır.

Buna karşın müminin sevgisi tamamen aklına göredir. Sevdiği insanı, ondaki güzel özellikleri -ki bu özellikler Kuran'da bildirilen "iman alametleri" ya da "mümin özellikleri"dir- araştırıp görerek sever. Sevilmeye layık olmayan bir kişiye ise asla sevgi beslemez.

Allah Kuran'da duygusal sevginin tehlikesine sık sık dikkat çekmektedir. Ayetlerde geçen, "Siz onlara karşı sevgi yöneltiyorsunuz; oysa onlar haktan size geleni inkar etmişler, Rabbiniz olan Allah'a inanmanızdan dolayı elçiyi de, sizi de (yurtlarınızdan) sürüp-çıkarmışlardır" (Mümtehine Suresi, 1) ifadesiyle elçiye düşman konumundaki birisine sevgi göstermenin akıl dışı olduğunu bildirmektedir.

Bu durumda böyle kişilere sevgi göstermenin tek bir açıklaması vardır: Duygusallık.

Bu tehlikeye başka ayetlerde de dikkat çekilir. Örneğin, Hz. Nuh, tufandan kurtulmak için Allah'a sığınmayan oğlunun bağışlanmasını Allah'tan dilemiş, oysa Allah, Hz. Nuh'a oğlunun inkarcılardan olduğunu ve ona sevgi duymaması gerektiğini vahyetmiştir.

Akıl, ancak güzel ahlaklı yani sevilmeye layık insanları sevmeyi gerektirmektedir. Dolayısıyla bir mümin için Allah'ı ya da hükümlerini tanımayan bir kişinin sevilmesi mümkün değildir. Böyle bir sevgi, ancak cahiliye kültüründen kaynaklanan duygusal bir sevgi olabilir.

Sakın Unutmayın

Tek İlahın "ALLAH" Olduğunu Unutmayın! -1

Bilinen bir mantıktır; insan sahilde kumdan yapılmış bir kale görse mutlaka bunu yapan birinin olduğunu düşünür. Bu kalenin, dalgaların ve rüzgarların etkisiyle rastlantılar sonucunda oluştuğunu ancak akli yetersizlik içinde olan biri savunabilir. Evrende var olan herşeyde de açıkça görülebilen bir tasarım vardır. Üstelik bu tasarım sahildeki kumdan yapılmış kale ile karşılaştırılamayacak kadar mükemmel, üstün ve detaylıdır. O halde karşımıza çıkan gerçek apaçıktır: Evrenin üstün bir Yaratıcısı vardır. Bu Yaratıcı, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Allah'ın size ne kadar yakın olduğunu ve herşeyi sarıp kuşattığını sakın unutmayın. Sizin yapmakta olduğunuz ve yapacağınız herşey Allah'ın bilgisi dahilindedir.

Allah, herşeyin içyüzünden, gizli yönlerinden, insanın aklından geçen ve kimsenin bilmesinin mümkün olamayacağı bir düşünceden, kişinin içinde gizleyip de kimseye söylemediği şeylerin tamamından da haberdardır. Allah, yaptığımız iş ve bulunduğumuz ortam her nerede ve her ne olursa olsun bize şahittir:

"Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kuran'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir Kitap'ta (kayıtlı) olmasın."
(Yunus Suresi, 61)

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

Özür Olmaksızın Oturmak

"Müminlerden, özür olmaksızın oturanlar ile, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) eşit değildir. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cehd edenleri (çaba harcayanları) oturanlara göre derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) vadetmiştir; ancak Allah, cehd edenleri (çaba harcayanları) oturanlara göre büyük bir ecirle üstün kılmıştır."
(Nisa Suresi, 95)

Allah bu ayette, Kuran'da bildirildiği şekilde şevk ve heyecana sahip olmadıkları için, kendilerine fazla sorumluluk verilmeyip kendi haline bırakılan ve müminler tarafından idare edilen kimselerin durumunu açıklamaktadır. Kuran'da kesin bir emirle bildirildiği halde, dinin menfaatleri uğrunda çaba harcamaktan kaçınmak ve pişmanlık duymadan bu tutumu devam ettirmek, Kuran ayetlerinde kınanan bir ahlaktır. Kuran'da böyle bir kişinin, hayatını sürekli mücadele içinde geçiren, Allah'ın rızasını kazanabilmek için canını malını tümüyle ortaya koymuş müminlerden derece olarak çok farklı konumda olduğu bildirilmiştir. Ayette geçen "büyük bir ecirle üstün kılmıştır" ifadesi, özürleri olmaksızın oturan kimselerle müminler arasındaki farkın ne kadar büyük olduğunu gösterir. Bu nedenle, dünya hayatındaki az bir çıkar, aldatıcı bir rahatlık uğruna ahiretin üstün derecelerini feda etmek akıllı bir hareket olmaz. Rabbimizin kendilerine vadettiği cennetlere kavuşmayı arzu eden müminlere yakışan tavır da, oturanlarla birlikte oturmayı seçmek değil, Allah yolunda malları ve canları ile çaba harcayanlarla birlikte gönülden hareket etmek olmalıdır.

GERİ