|
Allah
Rızasını Kazanmak
Şu ana kadar pek çok
şeyi elde etmek için çok ciddi çabalar sarf etmişsinizdir. En iyi
üniversiteyi kazanmak, en iyi eve, en iyi arabaya sahip olabilmek,
kalbini kırdığınız arkadaşınızın gönlünü almak... Ama bunların hepsinden
daha önemli ve daha fazla çaba harcamamız gereken bir konu var;
Allah'ın rızasını kazanmak.
İnsanlar kendilerine tek hedef olarak belirledikleri dünya nimetlerini
elde etmek için çok büyük bir çaba gösterirler. Zengin olmak, statü
kazanmak ya da başka menfaatler için ellerinden gelen herşeyi yaparlar.
Çok kısa süre içinde tümüyle ellerinden gidecek olan "az bir
değer" (Tevbe Suresi, 9) uğruna büyük bir yarış içine girerler.
Onlarınkinden çok daha büyük bir karşılığa, Allah'ın rızasına ve
cennetine talip olan mümin de bu hedefleri için ciddi bir çaba gösterecektir.
Kuran'da, müminin bu özelliği şöyle tarif edilir:
"Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada
istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi
(yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti
ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa,
işte böylelerinin çabası şükre şayandır."
(İsra Suresi, 18-19)
Mümin Allah rızası ve ahiret için "ciddi bir çaba gösterek"
çalışır. Malını ve canını Allah için "satmıştır". Kuran'da
müminlerin bu özelliğini Allah şöyle haber verir:
"Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka
cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar
Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat'ta,
İncil'de ve Kuran'da O'nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah'tan
daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız
bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük kurtuluş
ve mutluluk' budur."
(Tevbe Suresi, 111)
Allah'a "malını ve canını satmış" olan bir insan, Allah
rızası için karşılaşacağı hiçbir zorluktan etkilenmeyecektir. Allah
rızası dışında hiçbir şeye yönelmeyecektir. Bedeni ve sahip olduğu
mallar "onun" değildir ki, bunlar konusunda kendi nefsinin
bencil tutkularına uysun. Bedeninin ve sahip olduğu herşeyin sahibi
Allah'tır, tüm bunları O'nun istediği şekilde kullanacaktır.
Bunların yanısıra göstereceği çabanın gerçekten ciddi olup olmadığı
da denenecektir. Allah yolunda hiçbir şeyden çekinmemelidir. Dolayısıyla
mümin olmanın ölçüsü, Allah rızasına karşı içli bir istek duymak
ve gerektiğinde bu yolda fedakarlık göstermekten kaçınmamaktır.
Müminler, Allah'ın ayette haber verdiği gibi, "katıksızca (ahiretteki
asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri"dirler. (Sad Suresi,
46)
Mümin, Allah'ın rızasının yanında başka çıkarlar gözetmez. Allah'tan
rızasını, rahmetini ve cennetini umar, çünkü
"Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde
bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir 'çekirdeğin sırtındaki
tomurcuk kadar' bile haksızlığa uğramayacaklardır."
(Nisa Suresi, 124)
Görüldüğü gibi Kuran'da tarif edilen mümin modeli son derece açık
ve nettir. Allah'a ve ahirete "kesin bir bilgiyle" (Lokman
Suresi, 4) iman edip, sonra da Allah yolunda "ciddi bir çaba"
gösterenlerin yurdudur cennet. Allah'a ancak "bir ucundan ibadet"
edip, Allah'ın rızasının yanında kendi basit çıkarlarını korumaya
çalışanların durumu ise, Kuran'da şöyle açıklanmaktadır:
"İnsanlardan kimi, Allah'a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine
bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir
fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir,
ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır."
(Hac Suresi, 11)
Sonuçta Allah'ın rızasını arayan ve gözeten bir mümin için hiçbir
sıkıntı, zorluk ve üzüntü yoktur. Yalnızca, Allah'ın dünyada bir
imtihan olarak yarattığı ve müminin tevekkül, sabır ve teslimiyetini
denediği olaylar vardır. Bunlar dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve
zorluk gibi görünen, içine girildiğinde ise Allah'ın kesin bir rahmetiyle
karşılaşılan olaylardır.
"Müminler, "katıksızca ahiret yurdunu düşünüp anan
ihlas sahipleri"dirler."
(Sad Suresi, 46)
KURAN MUCİZELERİ
Göklerle Yer Arasındakilerin Yaratılışı
Göklerin, yerin ve
ikisinin arasında bulunanların yaratılışı ile ilgili Kuran'da pek
çok ayet vardır:
"Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın
dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de
yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse (onlara karşı) güzel davranışlarla
davran."
(Hicr Suresi, 85)
"Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın
altında olanların tümü O'nundur."
(Taha Suresi, 6)
"Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri
ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık."
(Enbiya Suresi, 16)
Bilim adamları başlangıçta sıcak bir gaz kütlesinin yoğunlaştığını,
daha sonra bu kütlenin parçalara ayrılarak galaktik maddeleri, daha
sonra yıldızları ve gezegenleri oluşturduklarını ifade etmektedirler.
Diğer bir deyişle Dünyamız da dahil olmak üzere bütün yıldızlar,
birleşik bir gaz kütlesinden ayrılan parçalardır. Bu parçalardan
bir kısmı yıldızları, gezegenleri meydana getirmiş, böylece pek
çok Güneş Sistemleri ve galaksi ortaya çıkmıştır. Evren "ratk"
(Füzyon: Birbirine yapışık, birleşik) halindeyken, "fatk"
(parçalara ayrılmıştır) olmuştur. Kuran'da evrenin oluşumu, bilimsel
açıklamaları tasdikleyen, en uygun kelimelerle anlatılmaktadır.
(Enbiya Suresi, 30)
Her bölünme, ayrılma olduğunda ise, uzayda yeni oluşan temel cisimlerin
dışında birkaç parça dışarıda kalmıştır. Bu fazla parçaların bilimsel
adı, "yıldızlar arası galaktik madde"dir. Bilim adamları
bu maddeleri, astrofizikteki ölçümler açısından çok önemli görmektedirler.
Ayrıca bu maddeler toz, duman ya da gaz olarak değerlendirilebilecek
kadar incedirler. Ancak bu maddelerin tamamı düşünüldüğünde, uzaydaki
galaksilerin toplamından daha fazla bir kütle söz konusu olmaktadır.
Galaksi ötesindeki bu maddelerin varlığı yakın bir tarihte keşfedilmesine
rağmen, yukarıdaki ayetlerde "ikisinin arasındakiler, ikisinin
arasındaki şeyler" olarak çevrilen "ma beynehuma"
ifadesi ile Allah Kuran'da bu parçaların varlığına yüzyıllar öncesinden
dikkat çekmiştir.
"Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın
altında olanların tümü O'nundur."
(Taha Suresi, 6)
Evrendeki Mükemmel Denge
"O, biri diğeriyle 'tam bir uyum' içinde yedi gök yaratmış
olandır. Rahmanın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' göremezsin.
İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve
çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir;
o göz umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir."
(Mülk Suresi, 3-4)
Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksi mükemmel bir uyum içinde
kendileri için tespit edilmiş yörüngelerinde hareket ederler. Yıldızlar,
gezegenler ve uydular hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları
sistemlerle birlikte dönerler. Hatta bazen içinde 200-300 milyar
yıldız bulunan galaksiler birbirlerinin içinden geçip giderler.
Bu geçişte, evrendeki büyük düzeni bozacak herhangi bir çarpışma
olmaz.
Evrende hız kavramı, Dünya ölçüleriyle karşılaştırıldığında kavranması
güç boyutlardadır. Milyarlarca, trilyonlarca ton ağırlığındaki yıldızlar,
gezegenler ve sayısal değerleri ancak matematikçilerin anlayabileceği
büyüklükteki galaksiler ve galaksi kümeleri uzay içinde olağanüstü
bir süratle hareket ederler.
Örneğin, Dünya saatte
1.670 km hızla kendi ekseni çevresinde döner. Bugün en hızlı merminin
saatte ortalama 1.800 km'lik bir sürate sahip olduğu düşünülürse,
Dünya'nın dev boyutlarına rağmen süratinin ne denli büyük olduğu
anlaşılır.
Dünya'nın Güneş etrafındaki
hızı ise merminin yaklaşık 60 katıdır: Saatte 108.000 km. (Böylesine
büyük bir süratle yol alabilen bir araç yapılabilseydi, Dünya'nın
çevresini 22 dakikada dolaşacaktı.) Verdiğimiz bu sayılar sadece
Dünya içindir. Güneş Sistemi ise daha da ilginçtir. Bu sistemin
sürati mantık sınırlarını zorlayacak derecede yüksektir. Evrende
sistemler büyüdükçe sürat artar. Güneş Sistemi'nin galaksi merkezi
etrafındaki dönüş sürati, saatte tam 720.000 km'dir. Yaklaşık 200
milyar yıldızı bünyesinde bulunduran "Samanyolu Galaksisi"nin
uzay içindeki hızı ise saatte 950.000 km'dir.
Kuşkusuz ki böylesine
karmaşık ve hızlı bir sistem içinde dev kazaların oluşma ihtimali
son derece yüksektir. Ancak böyle bir durum olmaz ve biz yaşamımızı
güven içinde sürdürürüz. Çünkü evrendeki herşey yüce Rabbimizin
koyduğu kusursuz dengeye göre işlemektedir. İşte bu sebeple ayette
bildirildiği gibi tüm bu sistem içinde hiçbir "çelişki ve uygunsuzluk"
yoktur.
KAVİMLERİN HELAKI
Eski Mısır ve Firavunlar(1)
Eski Mısır Medeniyeti,
Kuran'da inkar sisteminin en açık ve net tarif edildiği "firavun
yönetiminin" geçerli olduğu bir medeniyetti. Büyüklük taslamışlar,
sırt çevirmişler, inkar etmişler ve bu nedenle helaka uğramışlardı.
Ne ileri medeniyetleri, ne sosyal ve siyasal düzenleri, ne de askeri
başarıları onları helak olmaktan kurtaramamıştı.
Firavunların Otoritesi
Mısır uygarlığının
temelinde Nil Nehri'nin bereketi vardı. Bu nehrin verimliliği sayesinde
Mısırlılar Nil vadisinde yerleşmiş ve yağmur mevsimlerine bağımlı
kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişlerdi.
Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan
yerleşim birimlerinin genişlemesine fazla olanak vermemiş, büyük
şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine, daha ufak çaplı kasaba ve
köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti. Bu durum firavunların
halk üzerindeki hakimiyetini iyice perçinledi.
Tarihte ilk olarak, Kral Menes'in MÖ 3000 dolaylarında eski Mısır'ı
büyük bir üniter devlet olarak kendi hakimiyeti altında birleştirdiği
ve Mısır'ın ilk firavunu olduğu bilinir. Aslında, "firavun"
nitelendirmesi ilk zamanlarda Mısır kralının yaşadığı sarayı tanımlamaktayken,
zamanla, Mısır krallarının ünvanı haline geldi. Bu nedenle Eski
Mısır'ın hükümdarları olan krallar, zamanla "firavun"
olarak anılmaya başlandı.
Tüm devletin ve ülke topraklarının sahibi, yöneticisi ve hükümdarı
olan bu firavunlar, Eski Mısır'ın çok tanrılı çarpık dininde, sözde
ilahın dünyadaki bir yansıması olarak kabul edildiler. Mısır topraklarının
idaresi, paylaştırılması, gelirleri, kısaca ülke sınırları içindeki
her türlü mal ve hizmet üretimi, firavun için gerçekleştiriliyordu.
Yönetimdeki mutlakiyet, ülkenin yöneticisi olan firavunu, her dilediğini
yaptırabilecek bir güç sahibi kılmıştı. Henüz ilk sülalenin kurulmasıyla
birlikte Mısır'ın ilk kralı olan Menes döneminde, Nil suyunun kanallar
vasıtasıyla halka ulaştırılmasına başlanmış, ayrıca ülkede yapılan
üretim, kontrol altına alınarak tüm mal ve hizmet üretiminin krala
aktarılması sağlanmıştı. Ülkede böyle bir hakimiyet kuran kralların,
halkı boyunduruk altına almaları zor olmadı. Mısır kralı, yani daha
sonra yaygınlaşacak sıfatıyla firavun, halkının tüm ihtiyaçlarını
karşılayan büyük kudret sahibi birisi olarak kutsal bir varlık sayıldı
ve putlaştırıldı. Firavunlar da, kendilerinin sözde tanrı oldukları
sapkınlığına kesin olarak inandılar.
Eski Mısır'da Dini İnançlar
Tarihçi Heredot'a
göre, Eski Mısırlılar dünyanın en "dindar" insanlarıydılar.
Ancak dinleri "hak din" değil, çok tanrılı sapkın bir
dindi ve içinde bulundukları koyu tutuculuk sebebiyle bu sapkın
dinlerinden bir türlü vazgeçemiyorlardı.
Eski Mısır kavmi,
içinde yaşadığı doğal çevre şartlarından çok etkilenmişti. Mısır'ın
doğal coğrafyası ülkeyi dış saldırılara karşı çok iyi koruyordu.
Mısır'ın dört bir yanı çöllerle, dağlık arazilerle ve denizlerle
çevriliydi. Ülkeye yapılabilecek saldırıların iki geçiş yolu bulunuyordu
ve bu yolları savunmak Mısır orduları için son derece kolaydı. Mısırlılar,
bu doğal koşullar sayesinde dış ülkelerden soyutlandılar. Ancak
geçen yüzyıllar, bu soyutlanmayı koyu bir taassuba dönüştürdü. Böylece
Mısırlılar gelişmelere ve yeniliklere kapalı, dinleri konusunda
son derece tutucu bir görünüm kazandılar. Allah'ın Kuran'da dikkat
çektiği "ataların dini" onların en önem verdikleri değerleri
haline geldi.
Bu nedenle Hz. Musa ve Hz. Harun, Firavun'a ve yakın çevresine hak
dini tebliğ ettiklerinde, "Onlar: Siz ikiniz, bizi atalarımızı
üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin
olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz"
(Yunus Suresi, 78) diyerek yüz çevirmişlerdi.
Eski Mısır'ın dini birkaç kola ayrılmıştı. Bunların en önemlileri
Eski Mısır'ın resmi dini, halkın inanışları ve ölümden sonraki yaşam
ile ilgili inanışlardan oluşuyordu.
Eski Mısır'ın resmi dinine göre Firavun, kutsal bir varlıktı. Halk
arasında yaygın olan inanışlar son derece karışıktı ve devletin
resmi dini ile çatışan inançlar Firavun yönetimi tarafından baskı
altına alınmıştı. Allah bu baskıyı Kuran'da şu şekilde belirtmektedir:
"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş
ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir
bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını
diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı."
(Kasas Suresi, 4)
Temelde çok tanrıya inanılıyor, bu tanrılar genellikle hayvan başlı
ve insan vücutlu olarak tasvir ediliyordu. Ancak bölgeden bölgeye
değişebilen yerel geleneklerle de karşılaşmak mümkündü.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Vicdan Sahibi İnsanlara Bir Çağrı... (2)
... Dünyanın çeşitli
yerlerinde insanlar Allah'a iman ettikleri, hayatlarını inançlarının
gerektirdiği şekilde geçirmek istedikleri ve çocuklarını da inançlı
kimseler olarak yetiştirmeyi amaçladıkları için çeşitli baskılara
maruz kalmaktadırlar. Güçlü bir İslam devleti ya da İslam ülkelerinin
oluşturduğu bir birlik ise pek çok Batılı ülkede büyük bir rahatsızlık
uyandırmakta, pek çoğunun da çıkarlarını tehdit etmektedir.
Konunun bir başka
yönü ise, insanların çok büyük bir bölümünün bu ülkelerde yaşananlar
hakkında hiç bilgi sahibi olmamaları, hatta birçok ülkenin adını
dahi bilmemeleridir. Sudan'da, Cezayir'de, Endonezya'da, Patani'de,
Burma'da, Cibuti'de, Tunus'ta yaşayan Müslümanların karşı karşıya
bulundukları zorlukların, baskıların, her gün bir yenisi gerçekleşen
şiddet eylemlerinin, açlığın ve sefaletin farkında dahi olmayan
bir insanın durumu çok daha düşündürücüdür. Çünkü bu kişinin, varlıklarından
haberdar olmadığı iman sahibi kişilere yardım elini uzatması elbette
mümkün olmayacaktır. Bir kesim ise yapılan zulüm ve haksızlıkların
farkındadır. Ancak bu kişilere yardım edebileceğini, zulmün engellenmesi
için çaba sarf edebileceğini aklına dahi getirmez. Üstelik hiçbir
şey yapamayacağı konusunda kendisini o kadar inandırmıştır ki, ne
okuduğu haberler ne de gördüğü görüntüler vicdanında en ufak bir
etki oluşturmaz.
Oysa iman eden bir
insan, her duyduğundan ve her gördüğünden sorumludur. Allah Kuran'da
Müslümanlara şöyle seslenmektedir:
Bir Müslümanın dünya üzerinde böylesine şiddetli bir zulüm devam
ederken, rahat yatağında kayıtsızca uyuması, boş işlerle oyalanması,
yalnızca kendi eğlencesini ve çıkarlarını düşünmesi imkansızdır.
Çünkü iman eden bir kişi haksız savaşların, katliamların, zulmün,
açlığın, ahlaki dejenerasyonun, kısaca dünya üzerindeki tüm sorunların
temel çözüm yolunun Kuran ahlakının insanlar arasında yaygınlaşması
olduğunu bilmektedir. Bu bilgi ona çok büyük bir sorumluluk yüklemiştir;
dünyaya İslam dinini ve dinin getirdiği güzellikleri anlatmak, Kuran
ahlakını yaymak ve dinsizliğe karşı fikri bir mücadele yürütmek...
Bu köşe hazırlanırken amaçlanan da, dünyanın dört bir yanındaki
mazlum Müslümanların durumlarını tüm açıklığıyla ortaya koymak ve
vicdanlı insanları bu gerçeği düşünüp çözüm yolları aramaya davet
etmektir. İçinde bulunduğumuz devir, gaflete kapılmaya, sessiz kalmaya,
umursuz davranmaya, dünya hayatının kısa yararının peşine düşmeye,
nefsani tartışma ve çekişmelerle vakit öldürmeye uygun bir devir
değildir. Milyonlarca Müslüman bu kadar büyük bir zulüm altındayken
İslam için bir çaba içerisinde olmamak, çok büyük bir vicdansızlık
olur. Ve kuşkusuz insanı ahirette büyük bir vebal altında bırakır.
"Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi
halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu
sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler,
kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?"
(Nisa Suresi, 75)
YARADILIŞ DELİLLERİ
Somon Balığının Burnundaki Pusula
Somon yavruları kış
aylarının sonunda akarsularda yumurtalardan çıkarlar. Kimi türleri
yumurtadan çıkmalarının hemen ardından, kimileri birkaç hafta beslendikten
sonra, kimileriyse akarsularda birkaç yıl geçirdikten sonra denize
ve okyanusa doğru göç ederler. Açık denizlerde birkaç yıl geçiren
ve üreme olgunluğuna erişen somonlar bu defa insanı şaşkınlığa düşüren
bir yolculuk daha yaparlar.
Somonun bu göçündeki hedefi kendisinin yumurtadan çıktığı yer, amacı
da burada yumurtalarını bırakmaktır. Bu yolculuğu ilkine oranla
çok daha zorludur. Çünkü ırmağın güçlü akıntısına karşı yüzer, sıçrayarak
çağlayanları ve şelaleleri aşar. Her somon dünyaya geldiği ırmak
yatağına veya nehir koluna ulaşmak için yüzlerce hatta binlerce
kilometre kateder.
Somonun bu çok uzun ve zahmetli yolculuğunu gerçekleştirirken harita
veya pusula gibi yön bulmasına yardımcı olacak bir aracı yoktur.
Bu konuda herhangi bir eğitim de almış değildir. Buna rağmen gençlik
döneminde yüzdüğü nehrin denize dökülen ağzını kolaylıkla bulur;
ırmağın çok sayıdaki kolu arasından kendisini doğduğu yere götürecek
olanları hatasız seçer. Somon inanılmaz görülen bu işleri başarır.
Çünkü bir yön bulma duyusu gibi çalışan mükemmel bir koku alma sistemine
sahiptir.
Somonların bu yetenekleri ilk olarak 1970'li yıllarda yapılan bir
deneyle ortaya çıkarılmıştır. Wisconsin Üniversitesi'nden Allan
Scholz gümüş somonları iki farklı kokulu kimyasal maddeden birisine
maruz bırakmış, daha sonra da balıkları etiketleyerek salmıştır.
İki yıl sonra, somonların yumurtlama zamanı geldiğinde, balıkların
serbest bırakıldığı yerin hemen yakınlarındaki bir ırmak kolunu
kimyasalların biriyle, diğer bir ırmak kolunu da kimyasalların diğeriyle
kokulandırmıştır. Görülmüştür ki somonlar gençliğinde hangi kokuyu
aldılarsa yine o kokunun bulunduğu yere dönmüşlerdir.
Somon balığının tesadüfler sonucu böyle gelişmiş bir koku alma sistemine
sahip olması ya da bunu kendisinin geliştirmiş olması düşünülemez.
Şüphesiz somon balığının koku duyusunun hassasiyeti, Allah'ın yaratışındaki
ihtişamı gözler önüne seren sayısız delilden birisidir. Allah bir
ayetinde şöyle bildirmiştir:
"Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan
türetip-yayması O'nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların
hepsini toplamaya güç yetirendir."
(Şura Suresi, 29)
Göç denilince genellikle kuşların mevsimlere göre yer değiştirmeleri
akla gelir. Oysa yalnız havada değil, karada
ve denizde de göç eden birçok canlı mevcuttur. Somon balıkları da
bunlardan biridir.
"Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri
nice şeylerden bütün çiftleri yaratan (Allah çok) yücedir."
(Yasin Suresi, 36)
İman Eden Bilim Adamları
Johannes Kepler (1571-1630)
"...Biz astronomlar
Allah'ın din adamları olduğumuzdan, bizim Allah'ın şanını konuşmamız
gerekir."
Yukarıdaki sözlerin sahibi ve astronomi biliminin kurucusu olan
Kepler, gezegenlerin hareketlerini, güneş sisteminin uzaklığını
hesaplamış ve yıldız hareketlerinin haritasını gösteren ilk astronomik
takvimi yayınlamış büyük bir bilim adamıdır.
Neden bilim ile uğraştığını soranlara Kepler'in cevabı, "Yaratıcı'nın
eserlerindeki lezzeti tatmak için" şeklinde olmuştur.
Allah'ın, yarattığı herşeyde kendini gösterdiğine inanan Kepler'in
hayatı ve yaptıkları incelendiğinde, evrende İlahi bir tasarımın
var olduğuna inanan bir insanın, bilimsel çalışmalarında çok geniş
ufuklu ve başarılı olduğu görülür. Kepler, "Beyaz ayıları ve
beyaz kurtları Kuzey'in karlı bölgelerine gönderen kimdir? Ayıların,
balinaların ve kurtların beslenmesi için, kuşların yumurtalarını
da onlarla birlikte orada bulunduran kimdir?" şeklinde sorduğu
sorunun cevabını yine kendisi şöyle cevaplamıştır: "Bizim Allah'ımızdır
ve O en büyüktür ve O'nun üstünlüğü en büyüktür ve O'nun aklı sonsuzdur,
O'nun sonu yoktur." Kepler sözlerini şu şekilde sürdürmüştür:
"Yaratıcıyı anlamak için sahip olduğunuz tüm duyularınızı kullanın."
Kelebeklerin Çarpıcı Özellikleri
Kelebeklerin renkli
ve farklı desenlere sahip kanatları Allah'ın renk sanatının ihtişamlı
birer tecellisidir. Kelebeklerin kanatlarını ilk kez görüyormuşcasına
inceleyin. Böyle kusursuz bir estetik, en ufak hataya rastlanmayan
bir simetri, göz alıcı renkler ve desenler karşısında muhakkak hayranlık
duyarsınız.
Şimdi de bir kumaş düşünün. Bu kelebek desenlerinden ilham alınarak
dokunmuş, son derece estetik ve kaliteli bir kumaş. Böyle bir kumaşı
bir mağaza vitrininde gördüğünüzde ne düşünürsünüz? Muhtemelen bu
kumaşın desenlerini çizen, çizerken de kelebek kanatlarını örnek
alan bir sanatçının varlığı aklınıza gelir. Ve onun sanatını takdir
edersiniz.
Bu durumda şu gerçeği de takdir etmelisiniz: Hayranlık duyduğunuz
bu sanat, kelebekleri örnek alarak kumaş deseni çizene değil, kelebek
kanatlarındaki desenleri ve renkleri örneksiz olarak yaratmış olan
Allah'a aittir. Kelebeklerin renkli ve farklı desenlere sahip kanatları
Allah'ın renk sanatının ihtişamlı birer tecellisidir. Nasıl ki bir
kumaş deseni kendiliğinden, tesadüfen ortaya çıkamazsa, kanatlardaki
renk ve desen simetrisi de kesinlikle tesadüflerle oluşamayacak
bir mükemmelliktedir. (Detaylı bilgi için www.hayvanlaralemi.net)
Kelebeklerin tek çarpıcı özellikleri sahip oldukları muhteşem kanatlar
değildir. Kelebeklerdeki vücut tasarımı da her yönden kusursuzdur.
Kelebekler çiçeklerdeki nektarı emerek beslenirler. Kimi zaman derinlerde
olan nektarı alabilmeleri için kelebeklerin pek çoğunda Proboscis
ismi verilen uzun bir organ vardır. Proboscis, çiçeklerdeki nektar
gibi sıvı besinleri emmek ya da su içmek için kulanılan uzun bir
dildir. Kelebekler bu uzun dillerini kullanmadıkları zamanlarda
içeriye doğru sararlar. Bu dil yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda
kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.
Kelebeklerin de diğer böceklerde olduğu gibi vücutlarının dışını
çevreleyen bir iskeletleri vardır. Bu dış iskelet yumuşak dokuya
bağlı olan sert tabakalardan oluşur ve zırhlı bir elbiseye benzer.
Bu sert tabaka "kitin" maddesinden oluşmaktadır. Bu tabakanın
oluşumu son derece ilginç bir süreç sonucunda gerçekleşir. Bilindiği
gibi, kelebek tırtılları oldukça detaylı bir metamorfoz süreci geçirir.
Tırtıl öncelikle bir pupa olur, daha sonra pupa bir kelebeğe dönüşür.
Bu değişim süreci boyunca kanatlarda, duyargalarda, bacaklarda ve
diğer organlarda küçük değişiklikler meydana gelir. Uçuş kasları,
kanatlar gibi farklı merkezlerdeki hücreler de değişimin her aşamasında
kendilerini tekrar düzenlerler. Bundan başka bu değişimlerle birlikte
vücuttaki hemen hemen her sistem de -sindirim sistemi, boşaltım
sistemi ve solunum sistemi gibi- değişim geçirir. Kelebeklerin sahip
oldukları bu tasarım çeşitliliği, tıpkı kanatları gibi üstün güç
sahibi Allah'a aittir. Allah her canlıya ihtiyacı olan özellikleri
verendir. Allah bir Kuran ayetinde şöyle bildirir:
"Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının
da ve bunların arasında olan herşeyin de Rabbidir."
(Şuara Suresi, 28)
En Mükemmel Göz Damlası: Gözyaşı
Pek çok insanın "yalnızca ağlandığında akan tuzlu su"
zannettiği gözyaşı, çeşitli görevler için farklı karışımlarla oluşturulmuş
son derece özel bir sıvıdır.
Gözyaşının ilk görevi gözü mikroplara karşı korumaktır. İçinde bulunan
"lizozim" enzimi birçok bakteri türünü parçalayabilme
ve mikrop öldürme özelliğine sahiptir. Lizozim sayesinde göz, enfeksiyonlardan
korunur. Bu madde, binaları mikroplardan temizlemek için kullanılan
kuvvetli dezenfektanları oluşturan maddelerden bile daha etkilidir.
Bu kadar güçlü etkisi olduğu halde göze hiçbir zarar vermemesi ise
büyük bir mucizedir.
Gözyaşının yapısı daha yakından incelendikçe, bu sıvının ne kadar
büyük bir yaratılış mucizesi olduğu daha iyi anlaşılır. Gözyaşının
%98.2'si sudur. Geri kalan kısımda kan plazmasıyla aynı oranda üre
ve plazmadakinden daha az oranda glikoz, tuzlar ve organik maddeler
bulunur. Lizozim ise geriye kalan maddenin küçük bir kısmını oluşturur.
Yani gözyaşı, içinde farklı oranlarda farklı maddeler bulunan son
derece özel bir sıvıdır.
Gözyaşı farklı maddeleri içeren katmanlardan oluşur. Bu katmanlardan
yağ salgılayan bezlerin bulunduğu yüzeysel kat çok incedir. Görevi
ise gözyaşının dışarı akmasını ve buharlaşmasını engellemektir.
Bu, gözün yapısındaki şaşırtıcı ayrıntılardan başka bir tanesidir.
Gözyaşının üzerindeki son derece ince bir tabaka, gözyaşını buharlaşmaya
karşı korumaktadır.
Peki kim gözyaşının üzerine, buharlaşma etkisini hesap ederek böyle
bir kaplama yapmıştır? Bu kadar özel bir tasarım nasıl ortaya çıkmıştır?
Bunu gözyaşının veya gözün kendi kendilerine, tesadüfen oluşturmuş
ve düzenlemiş olmasına elbette imkan yoktur.
Gözyaşının üretimi de son derece hassas bir ölçü ile yapılır. Gözyaşı,
sadece korneayı kurumaktan kurtaracak ve göz küresinin yüzeyinin
kayganlığını kaybettirmeyecek miktarda üretilir. Böylece, göz hareket
ettiğinde göz kapağının iç kısmı olan konjonktiva ile gözün üstü
arasında sürtünmeden kaynaklanan bir rahatsızlık meydana gelmez.
Gözyaşı yeterli miktarda üretilmeseydi, göz ile göz kapağı arasında
sürekli bir sürtünme olur ve gözün her hareketi bizim için bir eziyet
haline gelirdi.
Gözyaşı şimdiye kadar yaşamış olan ve şu anda dünya üzerinde yaşamakta
olan bütün insanlarda vardır. Herkeste aynı özelliklere sahiptir.
Gözü bir bütün olarak yaratan, her insanda aynı özelliklerin var
olmasını sağlayan üstün güç sahibi Allah'tır. Göz, Allah'ın kusursuz
yaratmasının tecellilerinden yalnızca bir tanesidir.
"Biz, gökleri, yeri ve her ikisinin arasındakilerini hakkın
dışında (herhangi bir amaçla) yaratmadık. Hiç şüphesiz o saat de
yaklaşarak-gelmektedir; öyleyse güzel davranışlarla davran."
(Hicr Suresi, 85)
KURAN
BİLGİSİ
Gerçek Akıl
Akıl, insan için hayati
önem taşıyan ve bir anlamda insanı insan yapan en önemli özelliklerden
biridir. Derin düşünebilmek, incelikleri kavrayabilmek, hikmetli
konuşabilmek, doğruyu yanlışı birbirinden ayırt edebilmek ancak
akıl sayesinde mümkün olabilir. Ancak insanların birçoğunun bilmedikleri
ya da gözden kaçırdıkları çok önemli bir gerçek vardır: Zannedildiği
gibi her insan akıllı değildir. Her insan doğuştan belirli bir zekaya
sahiptir, fakat akıl belirli şartlara bağlı olarak oluşan özel bir
yetenektir.
İnsanların çoğu aklını kullanmamaktadır. Peki öyleyse "akıl"
nedir? Aklın kaynağına nasıl ulaşılır? Kimler gerçekten akıl sahibidir?
İşte bu soruların doğru cevabı da bize sadece Kuran'da verilir.
Çünkü Kuran Allah katından indirilmiştir ve her konuda mutlak doğru
bilgilere ulaşabileceğimiz kaynak da yine bu kitaptır. Kuran'a baktığımızda,
aklın ancak iman ile oluşabildiğini görürüz.
Zeka, en bilinen anlamıyla insanın düşünme, gerçekleri algılama,
yargılama ve sonuç çıkarma yeteneklerinin tamamıdır. Akıllı bir
insan ise, zekanın sağladığı tüm avantajları kullanmasının yanında,
zeki bir insanın sahip olmadığı bir kavrayış ve yeteneğe de sahiptir.
Zeki bir insan, ancak belirli bir konuda çalışarak ya da kendisini
eğiterek, edindiği bilgi ve birikimlerle birşeyler başarabilir.
Ancak tüm bunlar sadece öğrenmeye, ezbere ve tecrübelere dayalı
becerilerdir. Dolayısıyla bu insan, belirli bir noktada tıkanıp
kalma, çözüm bulamama, giriştiği bir işi sonuçlandıramama gibi durumlarla
karşılaşabilir.
Akıllı bir insan ise eğitim almadığı, tecrübeli olmadığı, hatta
ilk kez karşılaştığı bir konuda dahi, yıllarca o konuda eğitim almış
bir kimseden daha keskin ve daha isabetli sonuçlar elde edebilir.
Akıl, insana zekanın çok üstünde bir anlayış kazandıran, derin düşünebilme,
doğruyu bulabilme ve her konuda çözüm getirebilme yeteneğidir. İnsana
bu yeteneği kazandıran yegane özellik ise imandır.
Vicdanına uyan her insan kolaylıkla doğruyu ve yanlışı görerek akıl
sahibi olabilir. Ancak kimi insanlar vicdanlarının sesini duydukları
ve doğruyu söylediğini bildikleri halde onu bastırmaya çalışırlar.
Söz gelimi Allah'ın kendisine verdiği zeka ve beceri ile uzayın
ya da insan vücudunun bilinmeyen sırlarını keşfeden bir bilim adamı
düşünelim. Eğer bu kişi aklını kullanmıyorsa, uzayın o mükemmel
düzenini, ya da insan vücudunun nasıl yaratıldığını düşünmüyorsa,
gereken vicdana ve kavrayışa da sahip olamaz. Keşfettiği şeyin mükemmelliği
karşısında hayranlık duyup, onu yaratan Allah'a yönelerek O'nu övüp
yücelteceği yerde, bulduğu şeyden dolayı gururlanır ve kendisinin
övülmesini ister.
Sonuç olarak insan yaratılmış bir varlıktır. Dolayısıyla insanda
görülen akıl müstakil bir güç ve müstakil bir yetenek değildir;
ona verilmiştir. Aklın gerçek sahibi ise insanı yaratan Allah'tır.
Allah, asla tükenmeyen, sonsuz ve sınırsız bir aklın sahibidir ve
dilediği an dilediği kimseye, imanı ölçüsünde bu nimeti vermektedir.
Kendilerine böyle bir nimet verilen kişiler ise, içinde bulundukları
dünyayı çok daha ince yönleriyle değerlendirebilirler. Evrenin hangi
köşesine dönüp baksalar karşılaştıkları her detayın Allah'ın sonsuz
aklının örnekleriyle dolu olduğunu görürler. İnsanların çoğu aklını
kullanmamaktadır. Peki öyleyse "akıl" nedir? Aklın kaynağına
nasıl ulaşılır? Kimler gerçekten akıl sahibidir? İşte bu soruların
doğru cevabını Allah bize Kuran'da verir.
"Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün
art arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde,
Allah'ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği
suda, her canlıyı orada üretip-yaymasında, rüzgarları estirmesinde,
gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde
düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır."
(Bakara Suresi, 164)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz.Yusuf'a Kurulan Tuzak
Allah, Kuran'ın 12.
Suresi olan Yusuf Suresi'nde Hz. Yusuf'un çocukluğundan başlayarak
hayatını bizlere bildirmektedir. Hz. Yusuf çocukluğundan itibaren
birçok güçlükle karşılaşmış, ancak sabrı ve tevekkülü ile daima
insanlara örnek olmuştur. Allah, bu surede ilk olarak Hz. Yusuf'un
gördüğü bir rüyayı bildirmektedir:
"Hani Yusuf babasına: "Babacığım, gerçekten ben (rüyamda)
onbir yıldız, güneşi ve ayı bana secde etmektelerken gördüm"
demişti."
(Yusuf Suresi, 4)
Hz. Yusuf'un babası Hz. Yakup ise oğlunun bu rüyasını yorumlamış
ve şöyle demiştir:
"Böylece Rabbin seni seçkin kılacak, sözlerin yorumundan (kaynaklanan
bir bilgiyi) sana öğretecek ve daha önce ataların İbrahim ve İshak'a
(nimetini) tamamladığı gibi senin ve Yakup ailesinin üzerindeki
nimetini tamamlayacaktır. Elbette Rabbin, bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir."
(Yusuf Suresi, 6)
Kuran'da Hz. Yusuf'un ailesi hakkında verilen çok önemli bir bilgi
kardeşlerinin ona olan düşmanlıklarıdır. Hz. Yusuf'un güzel ahlakının,
samimiyetinin ve imanının farkında olan ve ona karşı çok büyük bir
kıskançlık duyan kardeşlerinin, ona bir kötülük yapabileceklerinin
farkında olan Hz. Yakup, Hz. Yusuf'u kardeşlerine karşı şöyle uyarmıştır:
"(Babası) Demişti ki: "Oğlum, rüyanı kardeşlerine anlatma,
yoksa sana bir tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insan için apaçık bir
düşmandır."
(Yusuf Suresi, 5)
Duydukları şiddetli kıskançlık nedeniyle Hz. Yusuf'u öldürmeye karar
veren kardeşlerinin aralarındaki konuşmalarda dikkati çeken ise
yaptıkları çok kapsamlı plandır. Kendilerini "birbirlerini
pekiştiren bir topluluk" olarak tanımlamışlar, yani bir ittifak
oluşturmuş ve birçok ayrıntıyı düşünüp, birlikte Hz. Yusuf'a bir
tuzak kurmuşlardır. Aralarında geçen konuşmaları Allah Kuran'da
şöyle bildirir: "Andolsun, Yusuf ve kardeşlerinde soranlar
için ayetler (ibretler) vardır. Onlar şöyle demişti: "Yusuf
ve kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir; oysaki biz, birbirini
pekiştiren bir topluluğuz. Gerçekte babamız, açıkça bir şaşkınlık
içindedir. Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın
yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk
olursunuz." İçlerinden bir sözcü dedi ki: "
Eğer (mutlaka bir şey) yapacaksanız, öldürmeyin Yusuf'u, onu
kuyunun derinliklerine bırakıverin de bir yolcu kafilesi alsın."
(Yusuf Suresi, 7-10)
Allah, ayetin başında Hz. Yusuf ve kardeşlerinde insanlar için ibretler
olduğunu bildirmektedir. Her mümin bu konu ile ilgili ayetleri okurken
ibret almak, hikmetleri fark edebilmek, bu ayetlerden sonuç çıkararak
kendi hayatında bunları göz önünde bulundurmak durumundadır. Örneğin
kardeşleri, Hz. Yakup'un Hz. Yusuf'a olan sevgisini kıskanmakta
ve hatta bu kıskançlıkları kardeşlerini öldürmeyi düşünebilecek
kadar ileri gitmektedir. Ayrıca dikkat edilirse Hz. Yusuf'un kardeşleri
salih bir mümin aleyhinde tuzak kurmak için bir "şer ittifakı"
oluşturmakta ve güçlerini birleştirmektedirler. Tuzaklarının amacı
ise müminleri, yani Hz. Yusuf ile Hz. Yakup'u ayırmak ve kendisinde
bazı üstün özellikler bulunduğunu anladıkları kardeşlerini öldürmektir.
İnkar edenlerin salih müminler aleyhinde biraraya gelerek yaptıkları
işbirliği tarih boyunca sık sık tekrarlanmıştır. Her dönemde kötü
olanlar birleşerek, iyilere zarar vermek, onların hayır üzere yaptıkları
çalışmalarını engellemek, onları yurtlarından çıkarmak ve hatta
öldürmek için ittifaklar kurmuşlardır. Allah her defasında onların
tuzaklarını bozmuş, ittifaklarını da darmadağın etmiştir. Hz. Yakup
ile Hz. Yusuf'un birlik içinde hareket etmeleri ve Hz. Yakup'un,
oğullarının bu şer ittifakına karşı Hz. Yusuf'u uyararak destek
olması insanlar için çok güzel bir örnektir.
"Allah katında kötü ahlaktan daha büyük bir günah yoktur. Çünkü
kötü ahlak sahibi, bir günahtan çıkmadan diğerine düşer."
Hz. Muhammed (sav)
Allah'ın Sıfatları
"AFÜVV"(Affı Çok)
"Bir hayrı açıklar ya da gizli tutarsanız veya bir kötülüğü
bağışlarsanız, şüphesiz Allah, affedicidir, güç yetirendir."
(Nisa Suresi, 149)
İnsan, yapısı gereği hata yapmaya çok müsait bir varlıktır. Her
an, pek çok konuda eksik düşünebilir, yanlış birkarar verebilir,
hatalı bir tavır sergileyebilir. Allah, insanın eksikliklerini en
iyi bilen olduğu için yaptığı hataları affedici olandır. Allah'ın
'affediciliği' olmasa hiçbir insanın cennete girmesi mümkün olmazdı.
Allah bu gerçeği Kuran'da insanlara şöyle bildirmiştir:
"Eğer Allah, insanları zulümleri nedeniyle sorguya çekecek
olsaydı, onun üstünde (yeryüzünde) canlılardan hiçbir şey bırakmazdı;
ancak onları adı konulmuş bir süreye kadar ertelemektedir. Onların
ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler, ne de öne alınabilirler."
(Nahl Suresi, 61)
Unutmamak gerekir ki, Allah'ın affediciliği samimi kulları için
geçerlidir. Allah, samimi olarak bağışlanma dileyen insanların günahlarını
affeder. Önemli olan kişinin samimi olup, kesin bir kararlılıkla
tevbe edip yaptığı hatalara bir daha düşmemeye kesin olarak niyet
etmesidir.
KURAN BİLGİSİ
Kuran'da Temel Kavramlar
Hırs ve Bencil Tutkular Aklı ve Kalbi Örter
İnsanın kalbini ve aklını
kapalı tutan şeyler, hırs ve bencil tutkulardır. Örneğin, kıskançlık
halinde bulunan bir insan akletme yeteneğinin önemli bir bölümünü
yitirir. Çünkü kıskançlık duygusu, onu sürekli meşgul etmekte, aklını
oyalamaktadır. Bütün gün kıskandığı kişiyi düşünür, ona sinirlenir,
kin besler. Böyle bir duruma düşmüş olan insan, zihnini kıskançlık
duygusuna kaptırmıştır ve özgür bir biçimde akletme yeteneğini kaybetmiştir.
Etrafındaki gerçekleri soğukkanlı ve mantıklı bir biçimde değerlendiremez.
Diğer hırslar da aynı şekilde insanın aklını kapatır. Paraya veya
benzeri maddi değerlere karşı duyulan tutkulu istek, insanın zihnini
istila eder. Bu durumdaki bir insan, sürekli olarak yalnızca nasıl
daha çok mal ve para sahibi olacağını düşünür.
Gelecek korkusu da aklı ve kalbi örten etmenlerden biridir. İnkar
edenler, Allah'a tevekkülü yaşamadıkları için daima fakir kalma,
sahip olduklarını kaybetme ya da hastalanma korkusu içindedirler.
Saatler boyunca ileride nasıl bir hayat süreceklerini düşünürler.
Bu da aklın büyük ölçüde kapanmasıyla sonuçlanır. Çünkü duydukları
korku ve endişe, onları rahatsız etmekte ve özgür bir biçimde düşünmelerini
engellemektedir. Ölüm korkusu da aynıdır. İnkarcıların hemen hepsi,
ölüm akıllarına her geldiğinde büyük bir korku, acı ve üzüntü duyarlar.
Ölüm bir anlık bir olaydır; ancak inkarcılar bunun acısını çok önceden
yaşamaya başlarlar.
İşte bu ve benzeri korkular, hırslar ve tutkular, insanın aklını
kapatır. Örneğin, bir insanın en çok düşünmesi gereken şey, Allah'ın
büyüklüğü, yaratışının mükemmelliğidir. İnsan Allah'ın nimetlerini
anmak, O'nu övmek (tesbih etmek) ve O'na ibadet etmekle yükümlüdür.
Ancak kapalı bir akılla bunların gerçekleştirilmesi mümkün değildir.
Hırslardan, korkulardan, bencil tutkulardan arınmak insanın hem
dünya hem de ahiret yaşamındaki rahatı için önemlidir.
Sakın Unutmayın
Yaşamınızın Amacını
Unutmayın!
Bir düşünün; hayatınız boyunca
unutmamanız gereken ne kadar çok detay var. Daha sabah kalktığınız
andan başlayarak, gün boyunca "bunu kesinlikle unutmamam gerek"
diye kendinize telkin ettiğiniz pek çok konu oluyor. Hatta belki
de bunları unutmamak için notlar tutuyor, çeşitli önlemler alıyorsunuz.
Bazen de önemli olduğuna inandığınız konularla ilgili bir şeyi unutma
ihtimalini düşünmek dahi istemiyorsunuz...
Peki size bunlarla kıyaslanamayacak kadar önemli bir konuyu unutmuş
olabileceğinizi söylesek ne yapardınız?
Ramazan sayfalarımızın Sakın Unutmayın size hayatınızın en önemli
konularını hatırlatmak için hazırlanmıştır. Şunu unutmayın ki; gündelik
yaşamda unutmamak için gayret sarf ettiğiniz konular her ne olurlarsa
olsunlar, bunların hiçbirini unutmanın bedeli, size bu bölümde hatırlatacağımız
şeyleri unutmanın bedeli kadar ağır değildir. Bu satırların amacı,
size dünya üzerindeki varlığınızın amacını hatırlatmaktır. Çünkü
insan unutkandır. Kendini yaşadığı olaylara kaptırıp, iradesini
kullanmazsa asıl dikkatini vermesi gereken konulardan uzaklaşır.
Allah'ın her yandan kendisini sarıp kuşattığını, her an kendisini
izlediğini, dinlediğini, Allah'a yaptığı herşeyin hesabını vereceğini,
ölümü, cennetin ve cehennemin varlığını, kaderin dışında hiçbir
olayın meydana gelemeyeceğini, karşılaştığı herşeyde bir hayır olduğunu
unutuverir.
Ayrıca insan gaflete düşmeye de müsait bir varlıktır. Gaflete düşerek,
yaşamının amacını, o an göstermesi gereken doğru tavırları unutup,
hata yapabilir. Fakat samimi insanlarda bu unutmalar anlık olur
ve hatırladıkları anda hemen tevbe ederek tekrar Allah'a yönelir,
O'nun emirleri doğrultusunda yaşamlarını sürdürürler. Allah Kuran'da
müminlerin şöyle dua ettiklerini bildirir:
"... Rabbimiz, unuttuklarımızdan veya yanıldıklarımızdan
dolayı bizi sorumlu tutma..."
(Bakara Suresi, 286)
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Dinin Bir Hükmünü
Yerine Getirmeyi Başka Bir Şeye Tercih Etmemek
İnsanların
din ahlakını yaşamaktan kaçınmasında ortak birkaç sebebi vardır.
Allah aşağıdaki ayette bu sebeplerin en önemlilerinden bazılarına
şöyle dikkat çekmektedir:
"Oysa onlar (kendilerini tümüyle Allah'a ve İslam'a teslim
etmeyenler) bir ticaret ya da bir eğlence gördükleri zaman, (hemen)
ona sökün ettiler ve seni ayakta bıraktılar. De ki: "Allah'ın
katında bulunan, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah,
rızık verenlerin en hayırlısıdır."
(Cuma Suresi, 11)
Ticarete dikkat çekilmesinin sebebi, maddi menfaatin insanların
en büyük zaaflarından biri olması ve insanların zenginliğin var
olan bütün problemleri çözme gibi büyülü bir gücü olduğu inançlarıdır.
Bu amaçla cahiliye insanları büyük bir hırs ve tutkuyla, bütün vakit
ve imkanlarıyla ticarete yönelir ancak istediklerini elde etseler
bile tatmin olamazlar. Çünkü bir insana fayda veya yarar verme gücüne
sahip olan tek güç, mülkün gerçek sahibi olan Allah'tır ve O'nun
gösterdiği tek hayat modeli ise Kuran'da tarif edilen modeldir.
Elbette ki ticari işlemler yapmak meşru ve gereklidir ancak kişiyi
hayatın gerçek amacından uzaklaştırmamalı ve ticaret bazı gerçeklerden
bir kaçış yolu olarak görülmemelidir. Unutulmamalıdır ki insanların
dinin gerçeklerini gözardı ederek ulaşmak istedikleri ancak din
ahlakını yaşadıkları zaman ulaşacakları hedeflerdir. Gerçekte kalpler
Allah'ın elindedir ve Allah kalplere mutluluğu yalnızca Kendi dinine
uyulduğunda vereceğini vadetmiştir.
|