Mübarek Ramazan

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların Ramazan Ayı'nı kutlar, bu mübarek ayın tüm inananlara bereket, hayır, huzur ve barış getirmesini gönülden temenni ederiz. Bu Ramazan'a Filistin'deki, Çeçenistan'daki, Keşmir'deki, Doğu Türkistan'daki ve Endonezya'daki pek çok Müslüman şiddetli sıkıntılar, çatışmalar ve savaşlarla giriyor. Çatışmaların, fakirliğin, açlığın ve türlü hastalıkların pençesindeki bu masum insanların en büyük istekleri ise, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri, barışın ve istikrarın sağlandığı bir ortamda, huzur içinde hayatlarını devam ettirmek…

Barış ve huzur ortamının oluşması için tüm Müslümanların, Kuran ahlakının güzelliklerini anlatmak için ciddi bir çaba sarf etmeleri, iyilik konusunda dayanışma içinde olmaları, ihtiyaç içinde olan Müslüman kardeşlerine ellerinden gelen her türlü yardımı yapmaları gerekmektedir. Özellikle de Ramazan Ayı, yardımlaşmanın ve dayanışmanın daha da ön plana çıktığı, çok önemli bir dönemdir. Burada önemli olan, hiç kimsenin "benim yardımımdan ne olur" diye düşünmeden, samimi bir kalple gayret göstermesidir. Hiç unutulmaması gerekir ki, bu gayretleri başarılı kılacak ve iman edenlerin dualarına icabet edecek olan Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

Ramazan Ayı, tüm insanlığa bir rehber olarak gönderilen Kuran'ın indirildiği ve içinde "...bin aydan daha hayırlı" (Kadir Suresi, 3) olduğu bildirilen Kadir Gecesi'nin bulunduğu bir bereket ayıdır. Bu ay boyunca, dünya üzerindeki tüm Müslümanlar oruç ibadetlerini yerine getirir, verdikleri nimetler için Rabbimize şükrederler. Allah, Bakara Suresi'nde, Ramazan Ayı ile ilgili şu şekilde buyurmaktadır:

"Ramazan Ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahit olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz."
(Bakara Suresi, 185)

Müminler bir ay boyunca Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu emri uygularlar ve oruç ile birlikte diğer ibadetlerini de yerine getirirken nefislerini terbiye ederler. Bu kavrayış bir insanın bir yandan kendi nefsini daha yakından ve tarafsız olarak tanımasını sağlarken, diğer yandan da böyle bir eğitime ne kadar ihtiyacı olduğunu anlamasını sağlar.

İnsan, hayatının her alanında, Ramazan Ayı'nda aldığı bu özel terbiyenin nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş -yani elindeki nimetlerin Allah'a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş- bir insanın hayatında birtakım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın dünya görüşü, olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır. İnsani yönü ön plana çıkar. Allah'ın nimetleri olmadan yaşamanın imkansız olduğunu, açlığı yaşamak suretiyle uygulamalı olarak tespit etmiş bir kişinin bakış açısında çok olumlu değişiklikler meydana gelir.

Bu ayda ve hayatımızın her safhasında yapılan tüm ibadetler, Allah'ın Kuran'da bize emrettiği güzel ahlakı samimi bir şekilde muhafaza ederek yapılmalıdır. Çünkü Allah'ın istediği ve bizim bağışlanmamızı sağlayacak en önemli özellik samimiyettir. Allah ayette şu şekilde bildirmiştir:

"...Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir."
(Mücadele Suresi, 22)

"Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete) ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz."
(Bakara Suresi, 185)

HOŞGELDİN RAMAZAN

Oruç İbadeti

Oruç ibadetinin Allah'ın razı olacağı şekilde yerine getirilmesi, güçlü bir imanın, ihlasın, samimiyetin ve
Allah korkusunun göstergesidir.

Oruç, Allah ile kul arasındaki bir ibadettir. İnsanın bu farzı yerine getirirken ne niyette olduğunu, samimiyetini, ihlasını, haram ve helalleri uygulamada gösterdiği titizliğini ancak Allah bilmektedir. Bir kişinin, çevresindekilere gösteriş amaçlı ya da samimi bir niyetle orucunu tutup tutmadığını hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. Oruç tutan kişinin bu ibadetinin karşılığı ancak Allah katındadır. Peygamber Efendimiz de (sav) iman edenleri bir hadisinde şu şekilde müjdelemiştir: "Bu ayı oruç tutarak, ibadet ederek ve hayır için harcamada bulunarak geçirenlere ne mutlu!"

Allah, orucun farziyetini Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirir:
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız."
(Bakara Suresi, 183)

Orucun bir diğer faydası da insanların sakınmaları, yani kötülüklerden uzak durup, nefislerini terbiye etmeleridir. Bunun tek yolu da, Allah'a samimi bir kalple iman edip, Rabbimizin emir ve tavsiyelerine uymak, vicdanının sesini dinleyip, nefsinin kışkırtmalarından uzak durmaktır. Böyle bir kişinin ahlakı zaman içinde güzelleşecek, imanı olgunlaşacak ve Allah korkusu daha da güçlenecektir.

"Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar. Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar. Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?"
(Yasin Suresi, 71-73)

Allah insanları bu dünyada çeşitli eksikliklere ve acizliklere sahip olarak yaratmıştır. İnsanın hayatının sonuna kadar beslenmek zorunda olması, hayatta kalmasının bu koşula bağlanmış olması da aslında bir eksikliktir. Ancak çoğu insan, belki de beslenme konusunu bir acizlik olarak görmeyi daha önce hiç düşünmemiştir. Bunu, insanın yaratılışı gereği sahip olduğu doğal bir ihtiyaç olarak kabul etmiştir. Ama insanın böyle bir ihtiyacının olması bir eksikliktir ve bu eksikliğin altında gizlenmiş hikmetler vardır. Her insanın bu hikmetleri kavramaya çalışması gerekir. Çünkü ancak bu mantığı kavradığı takdirde, Yaratıcımıza karşı acizliğini ve O'ndan gelecek her nimete ne kadar muhtaç olduğunu anlayabilir. Oruç tutmanın müminler üzerine farz kılınmasının hikmetlerinden birisi de budur; kısa süreli, geçici bir açlık ve susuzluğun dahi insanın kendi aczini ve zayıflığını hatırlamasına ve hissetmesine, Allah'a ne derece muhtaç olduğunu anlamasına yardımcı olur ve Allah'ın hayatı boyunca kendisine verdiği rızıkları hakkıyla takdir edip bunların şükrünü ve tefekkürünü samimi olarak yapmasına vesile olur.

İnsan Allah'a muhtaçtır ve Allah "rızık veren" sıfatıyla tüm kullarına ihtiyaç duydukları şeyleri vermiştir. Allah bu gerçeği bize Kuran'da bildirmiştir ve inanan kullarının üzerlerindeki bu geniş nimetlere şükür etmelerini istemektedir.

"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, esirgeyendir."
(Nahl Suresi, 18)


"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız."
(Bakara Suresi, 183)

KAVİMLERİN HELAKI

Firavun'un Suda Boğulması

"Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi. Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; Biz de günahları dolayısıyla onları yıkıma uğrattık, Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü zulme sapanlardı."
(Enfal Suresi, 54)

Eski Mısırlılar gelenek haline getirmiş oldukları putperest inanışlarından vazgeçmiyorlardı. Onlara tek bir Allah'a ibadet etmelerini tebliğ eden peygamberler gelmişti ama Firavun'un kavmi, sapkın inanışlarına bağlılıkta diretmişti. Allah, İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş olduğu bir dönemde Hz. Musa'yı, hak dine karşı batıl bir sistemi benimsemiş olan Mısır halkına elçi (Resul) olarak gönderdi. Hz. Musa, hem Mısır halkını hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.

Mısır'dan Çıkış

Firavun'a ve yakın çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken konular açıklanmış, bu şekilde Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip, peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah'da onlar için alçaltıcı bir son hazırladı. Hz. Musa ve kavmi, Allah'ın buyurduğu gibi Mısır'ı gizlice terk ettiler. İsrailoğulları'nın Mısır'ı terk etmesi Firavun için kabul edilemezdi. O, kendini İsrailoğulları'nın ilahı ve sahibi olarak görüyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Dahası kölelerinin gitmesiyle tüm iş gücünü kaybedecek, ardından Mısır'daki itibarını da yitirecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları'nı yakalamak için peşlerine düştü. Allah Kuran'da Firavun'un bu girişimini şöyle bildirir:

"Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi... Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da... Böylece (Firavun ve ordusu) Güneş'in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular."
(Şuara Suresi, 53-60)

İsrailoğulları, Firavun ve adamlarına yakalanmamak için Mısır'dan uzaklaşırken bir deniz sahiline geldiler. Firavun ve askerleri çok yakın bir mesafedeydi. Hz. Musa ve beraberindekilerin ise görünürde kaçacak hiçbir yerleri yoktu. İşte bu anda Hz. Musa tüm inananlara örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın kendisiyle ve inananlarla beraber olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini söyleyerek kavmine Allah'a tevekkül etmelerini hatırlattı. Konuyla ilgili ayetler şöyledir: "İki topluluk birbirini gördükleri zaman, Musa'nın adamları:

"Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır" dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."
(Şuara Suresi, 61-62)

Denizin Yarılması

Bunun ardından Allah denizi bir mucize olarak ikiye ayırdı ve arada geçebilecekleri bir yol kıldı. İsrailoğulları hemen bu yola girdiler. Firavun ve askerleri açılan yoldan geçip İsrailoğulları'nı yakalamayı düşündüler. Ortada apaçık bir mucize vardı. Allah'ın daha önce Hz. Musa'ya gösterdiği diğer mucizeler gibi bu da Firavun'un iman etmesini sağlamadı. Akılları tümüyle kapanmış olan Firavun ve askerleri İsrailoğulları'nın hemen ardından denizde açılan yola girdiler. Ancak İsrailoğulları'nın bu yoldan çıkıp karaya ulaşmalarıyla birlikte, sular aniden kapanmaya başladı. Firavun ve onu kendilerine ilah edinmiş olan tüm ordusu da bu mucize ile birlikte boğulup gitti.

Firavun son anda tevbe etmek istedi ama Allah onun bu tevbesini kabul etmedi ve onu tüm insanlar için bir ibret kıldı. Ayetlerde Allah şöyle buyurmaktadır:

"Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı (ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım" dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve fesat çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız (herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim ayetlerimizden habersizdirler."
(Yunus Suresi, 90-92)

Firavun'un ölmeden önce son anda iman edip tevbe etmek istemesi ve Allah'ın bunu kabul etmeyişi, tüm insanlara ibret olması gereken çok önemli bir konudur. Allah, insanlara ömürleri boyunca dünyada bulunuş amaçlarını düşünmeleri, Kendisine kulluk etmeleri gerektiğini anlamaları ve bunu uygulamaları için yeterince zaman ve imkan verir. Elçiler, hak kitaplar ve müminler, insanlara Allah'ın emir ve öğütlerini ulaştırırlar. Bu öğütleri dinlemek ve tevbe etmek için de yeterince zaman vardır. Ancak eğer insan tüm bu fırsatları kaçırır ve ölümle yüz yüze geldiği anda tevbe etmeye kalkarsa, bu tevbenin Allah'ın dilemesi dışında bir kıymeti olmayabilir. Çünkü ölüm anında, insan ahiretin varlığını ve yakınlığını hissetmekte, ölüm meleklerini karşısında görerek bu mutlak gerçeğe şahit olmaktadır. Bu noktada ölümü ve ahireti hiç kimsenin inkar etmesi mümkün değildir. Kıymetli olan ise, daha önce, dünya hayatında iken, yani imtihan ortamı sürmekteyken, insanın vicdan ve samimiyeti ile iman etmesidir.

Görüldüğü gibi Firavun, dünya hayatındaki imtihanı süresince sürekli kibirli ve başkaldıran bir karakter sergilemiş, Allah'a karşı çirkince büyüklenmiştir. Dolayısıyla ölüm anındaki korkunun etkisiyle kabul ettiği iman da ona bir fayda sağlamamıştır.

TÜRK İSLAM DÜNYASI

Vicdan Sahibi İnsanlara Bir Çağrı... (1)

İnsan sıkça rastladığı olaylara karşı hemen bir alışkanlık kazanır. Hatta zaman içinde bu alışkanlık öyle bir hal alır ki, ilk gördüğünde kendisinde şiddetli bir şaşkınlık ya da tepki oluşturan olaylar, bir süre sonra rutin konulara dönüşür.

Dünya üzerinde süren savaşlar ve çatışmalar da böyle olaylardandır. Bir ülkede bir işgalin, katliamın veya soykırımın başlaması dünyanın dört bir yanında ilk önce şiddetli bir tepki oluşturur. Örneğin Bosna'da ilk çatışmaların başladığı günleri düşünelim, ya da Çeçenistan'ı, Filistin'i... Yakın zamanda babasının kucağında İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef olan Filistinli çocuğun görüntüsü, kundaklarında katledilen Çeçen bebekler, Bosna'da büyük bir soykırıma maruz kalan kadınlar, yaşlılar, gençler...

İnsanlar, bu görüntüleri gördükleri ilk günlerde içlerinde duydukları tepkiyi, birşeyler yapma isteğini sık sık dile getirmişlerdir. Ancak ardı arkası kesilmeyen haberler zaman içinde dikkatlerini çekmez olur. Her gün yeni kişiler ölür, kadınlar tecavüze uğrar, çocuklar kurşunlara hedef olur, mayınlara basıp kolunu ya da bacağını kaybeder... Ancak insanların ilk günlerde verdikleri tepkiler yerini garip bir duyarsızlığa bırakır. Hatta gazeteleri aldıklarında, savaş haberlerinden çok hemen yan sütunda yer alan magazin içerikli bir haber ilgilerini çeker. Çünkü Filistin'de, Çeçenistan'da, Keşmir'de ya da Doğu Türkistan'da her gün birkaç kişinin ölmesi, "sıradan bir haber" haline gelmiştir.

Dahası bu vahşetleri sanki makul birer siyasi gelişme gibi gösteren bir propaganda da bir taraftan yürürlüktedir. Bu nedenle birçok insan, Çeçenistan'da devam eden büyük katliamı Rusya'nın bir iç sorunu, Filistin'de yaşananları İsrail ile Filistin arasında bir toprak mücadelesi, Keşmir halkına yönelik devam eden Hint zulmünü ise bölgenin stratejik konumundan kaynaklanan bir problem olarak değerlendirmektedir. Diğer pek çok nedenin yanında, tarihi ve ekonomik nedenlerin de çatışmaların meydana gelmesinde etkili olduğu doğrudur. Çeçenistan Rusya için hem ekonomik hem de stratejik açıdan çok önemlidir.

Fanatik Yahudilerin Kudüs'e ve diğer Filistin topraklarına yönelik işgal niyetleri asırlardan beri süregelmektedir. Ancak Çeçen halkının komünist Rus yönetiminden gördüğü baskının, Afrika'daki Müslüman halkların maruz kaldığı şiddetin, Balkanlar'daki Müslümanların tüm dünyanın gözleri önünde gördükleri şiddetli baskının ve uygulanan etnik temizliğin tek nedeni ekonomi ya da iç sorunlar değildir. Bu insanların temsil ettikleri Müslüman kimlik -bu yazı dizisinin ilerleyen bölümlerinde de örnekleriyle inceleyeceğimiz gibi- bu çatışmaların ana nedenlerinden birini oluşturmaktadır...

YARADILIŞ DELİLLERİ

Mükemmel Sistem: Kanın Pıhtılaşması

Bir yeriniz kesildiğinde ya da eski bir yaranız kanadığında, zaman içinde kanamanın duracağını bilirsiniz. Kanayan yerde bir pıhtı oluşacak, bu pıhtı zamanla sertleşecek ve yara iyileşecektir.

Kan doğru yerde, doğru zamanda pıhtılaşmalı ve şartlar normale döndüğünde pıhtı ortadan kalkmalıdır. Sistem en küçük ayrıntıya varana dek kusursuz bir biçimde çalışmalıdır.

Eğer bir kanama söz konusu ise, canlının kan kaybından ölmemesi için pıhtının hemen meydana gelmesi gerekir. Ayrıca, pıhtının yaranın üzerinde boylu boyunca oluşması ve en önemlisi de sadece yaranın üzerinde kalması gereklidir. Yoksa canlının tüm kanı pıhtılaşarak sertleşecek ve onu öldürecektir. Bu nedenle kanın pıhtılaşması sıkı bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda, doğru yerde oluşmalıdır.

Kemik iliği hücrelerinin en küçük temsilcisi olan kan plakçıkları ya da trombositler vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. Bu hücreler, kanın pıhtılaşmasındaki ana unsurdur. Von Willebrand faktörü adlı bir protein, kanda dolaşıp durmakta olan trombositlerin kaza yerini geçmemelerini sağlar. Kaza yerinde takılı kalan trombositler, o anda diğer trombositleri de olay yerine getiren bir madde salgılar. Bu hücreler daha sonra hep birlikte açık yarayı kapatırlar. Trombositler, görevlerini yerine getirdikten sonra ise ölürler. Onların, kendilerini feda etmeleri, kan pıhtılaşma sisteminin yalnızca bir parçasıdır. Yara tamamen iyileşince ise kan pıhtısı çözülür.

Bu gerçek bizlere bir kez daha göstermektedir ki, insan vücudu kusursuzca tasarlanmıştır. Sadece kanın pıhtılaşma sisteminin bile rastlantılarla ve evrim teorisinin iddia ettiği "kademeli gelişim" varsayımıyla açıklanması imkansızdır. Her detayı ayrı bir plan ve hesap ürünü olan bu sistem, yaratılışın mükemmelliğini gözler önüne sermektedir. Bizi yaratıp bu dünyaya yerleştirmiş olan Allah, hayatımız boyunca karşılaşacağımız küçük, büyük her türlü yaralanmaya karşı bedenimizi bu sistemle birlikte korumuştur.

Bu gerçek karşısında her insanın kendi bedenindeki yaratılış mucizesi üzerinde düşünmesi ve bu bedeni kusursuzca yaratmış olan Allah'a şükredici olması gerekir. Bizim tek bir sistemini, hatta tek bir hücresini dahi üretmekten aciz olduğumuz bu beden, Allah'ın bizlere bir lütfudur. Allah Kuran'da insanlara şöyle seslenmektedir:
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?"
(Vakıa Suresi, 57)

İman Eden Bilim Adamları

Albert Einstein

Çağımızın en önemli bilim adamlarından biri olan Albert Einstein aynı zamanda Allah'a olan inancı ile de tanınmaktadır. Bilimin dinsiz olamayacağını savunan Einstein'ın din ve bilimle ilgili bir sözü şöyledir:
Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum. Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır.

Einstein, evrenin tesadüflerle oluşamayacak kadar harika bir düzene sahip olduğuna ve bu düzenin üstün akıl sahibi bir Yaratıcının eseri olduğuna inanıyordu.

Yazılarında Allah'a olan inancından sıkça söz eden Einstein için, evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. "Dinsiz bir bilim topaldır"; sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl ayrılamaz bir bütün olduklarını ifade etmiştir.

Einstein, "Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini saygı" olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:

"Bilimle ciddi şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak, insanı dine götürür. "

Einstein'in dine bakış açısını, aşağıdaki sözlerinde de görmek mümkündür:

"Din duygusu ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor."

Vücuttaki Öğütme Mekanizması: Sindirim Sistemi

Vücudumuzdaki yaşamsal etkinliklerin sürmesi yani organlarımızın çalışması ve hücrelerimizin yenilenmesi için gerekli olan temel maddeleri çeşitli yiyecek ve içeceklerden sağlarız. Ama yediğimiz her yiyeceğin bu temel maddelere ayrışması ve vücutta kullanılabilecek duruma gelmesi için çok köklü değişikliklerden geçmesi yani sindirilmesi gerekir.

Sindirim sisteminin işleyişini bir petrol rafinerisinin çalışmasına benzetmek mümkündür. Bir petrol rafinerisinde hammadde olarak rafineriye giren petrol, çeşitli işlemlerden geçerek aşamalı olarak parçalanır ve bu sırada birbirinden farklı ürünler elde edilir. Aynı şekilde sindirim sonucunda da çok çeşitli maddeler ortaya çıkar. Ancak sindirim sisteminde gerçekleşen olaylar, bir rafineride gerçekleşen olaylardan çok daha karmaşıktır. Ayrıca bu işlemler son teknoloji ile donatılmış bir rafineride değil, sizin bedeninizin içinde gerçekleşir.

Bu kimyasal işlemlerin gerçekleşmesi için en az 8-10 metrelik uzun bir kanala ihtiyaç vardır. Ancak insan vücudu ortalama 1.70-1.80 m. uzunluğundadır. Bu durumda 10 metrelik bir kanal sisteminin, kendisinin yaklaşık beşte biri uzunluğundaki bir bedenin içine sığdırılması gerekmektedir. Bu da şüphesiz özel bir endüstriyel tasarım gerektirir. Nitekim insan vücudu bu tasarıma sahip olarak yaratılmıştır. Söz konusu kanal (ağız, yemek borusu, mide, incebağırsak ve kalınbağırsak) insan bedeninin içine özel bir plan doğrultusunda yerleştirilmiştir.

Yenilen her besin, vücudunuza girdikten sonra sindirim kanalı içinde bir yolculuğa çıkar Yiyecekler, bir yandan öğütme, yoğurma ve çalkalama gibi mekanik hareketlerle, bir yandan da çeşitli salgı bezlerinin bu kanala boşalttıkları özsuların kimyasal etkisiyle sindirilirler.

Sindirim ağızda başlayıp midede ve incebağırsakta sürer. Besinlerdeki yararlı maddelerin kan damarlarıyla emilip dolaşıma karışması ise incebağırsaklarda gerçekleşir. Kalınbağırsak ise sindirilmeyen yararsız maddelerdeki suyu emip geri kalan posayı vücuttan dışarı atar.

Görüldüğü gibi biz hiç farkında değilken vücudumuzda bir fabrika gibi işleyleyen muhteşem bir sindirim sistemi çalışmaktadır. Peki hiçbir akla sahip olmayan bu organlar hangi suları salgılayacaklarını, besinleri hangi hareketlerle sindireceklerini nasıl bilmekte ve bunu nasıl başarmaktadırlar?

Şüphesiz bu Allah'ın muhteşem yaratmasının bir delilidir. Bu sistemi organize eden ve yönlendiren bir güç olduğu açıktır. İnsan bedenine hakim olan bu güç tüm evreni, evrendeki bütün canlıları, insanları yaratmış olan Allah'tır.

"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir."
(Haşr Suresi, 24)

Bakteri İmha Makineleri

Vücudun çalışma sistemini bozmamaları için bakterilerin zararlı olanlarının etkisiz hale getirilmeleri gerekmektedir. Bunun için vücudumuzda görevi sadece "savunma yapmak" olan mükemmel bir hafızayla donatılmış hücreler vardır. Ancak vücudumuzun kusursuz tasarımının bir örneği olarak savunma için çeşitli ek tedbirler de alınmıştır. Bunlardan biri de dolaşım sistemi içinde stratejik bir durak olarak nitelendirilebilecek karaciğerde bulunan savunma hücreleridir.

Kuppfer hücreleri olarak adlandırılan bu hücreler, kan dolaşımıyla bağırsaklardan karaciğere gelen kandaki zararlı bakterileri saniyenin yüzde birinden daha kısa bir süre içerisinde sindirerek, etkisiz hale getirirler. Peki, bu şuursuz hücreler vücuda giren çok sayıdakı bakteri arasından, insana faydalı olanlarla zararlı olanları nasıl birbirinden ayırt edebilmektedirler? Hangi özelliklere sahip olduklarını ve vücutta yerine getirecekleri görevleri bilmeden, nasıl olup da bazı bakterileri imha ederken, diğerlerine hiç zarar vermemektedirler?

Burada üzerinde durulup, dikkatlice düşünülmesi gereken önemli bir nokta daha vardır; Kuppfer hücrelerinin karaciğere yerleşmiş olması. Neden vücudun başka bir organı değil de karaciğer? İşte burada bir kez daha vücudumuzdaki kusursuz yaratılış delillerinden biri karşımıza çıkmaktadır. Eğer bu hücreler, karaciğere değil de başka bir organa yerleştirilmiş olsalardı kanın, bakterilerden arındırılmasında bu derece etkili olamazlardı. Çünkü bakteri dolu kan, karaciğerde temizlendikten sonra vücudun tamamını dolaşmak için genel kan dolaşımına girmektedir. Bu nedenle genel kan dolaşımına ulaşmayı başaran bakteri sayısı yüzde birden azdır.

Sizce hangi kör tesadüf vücutta daha birçok organ varken, Kuppfer hücrelerinin karaciğere yerleşmesini sağlayabilir? Böyle kusursuz bir plan için, çok üstün bir aklın varlığına ihtiyaç vardır. Bu akıl, bizi yoktan yaratan Allah'a aittir.

Yediğimiz besinlerle, soluduğumuz havayla ve daha birçok yoldan vücudumuza gözle görülemeyen birçok bakteri girer.

" Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz? Şimdi dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda."
(Vakıa Suresi, 57-61)

KURAN BİLGİSİ

Allah'ın Rızasını Hedeflemek

Hayatımızın yegane amacı Allah'ın rızasını kazanmaktır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir.

Müslümanlarla diğer insanlar arasındaki fark nedir? Bu soruya Müslüman olmayanlardan farklı cevaplar gelebilir. Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel ve ahlaki bazı ayrılıklar olduğunu söyleyebilirler. Müslümanların "dünya görüşü"nün farklı olduğunu, onların bazı "değer"lere inandıklarını, kendilerinin ise bu "değer"leri kabul etmediklerini öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden "ideolojik" farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.

Müslümanları diğerlerinden ayıran temel özelliğin ne olduğundan söz etmeden önce bir noktayı hatırlatmakta fayda var: Müslüman, Allah'ın, dinine bağlananlara verdiği bir isimdir. Kuran'da tarif edilen Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark, bu insanların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır. Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise sadece -geleneksel inançların korunmasından ötürü- bir Yaratıcının var olduğunu tasdik etmek demek değildir.

Müslümanlar Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O'ndan "korkup-sakınan" ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır. Diğerleri ise, ya Allah'ı inkar edenler, ya da Allah'ın varlığını tasdik etmelerine rağmen Allah'tan "korkup-sakınmayanlar"dır.

Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış olan Allah'ın farkında olmadan kurulmuş yaşamlardır. Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını gözardı ederler. Kendi zihinlerinde, Allah'a ve O'nun dinine yer olmayan yeni bir hayat kurmaya çalışırlar.

Onların hayattaki tek amaçları "bu dünya"da mutluluğu ve rahatlığı elde etmektir. Bu insanların çoğu, kendine "zengin olmak" gibi bir hedef belirler. Böyle bir kimse bu hedefine ulaşmak için elinden geleni yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü zengin olmak için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını "itibar sahibi ve ünlü bir insan olmak" olarak saptar. Bunu elde etmek için de elinden gelen herşeyi yapar. Örneğin ünlü bir yazar olup, "saygın" bir insan haline gelebilmek için elindeki bütün imkanları kullanır, çeşitli fedakarlıklara katlanır. Ama bunların hepsi, ölümle birlikte yok olacak olan boş hedeflerden başka bir şey değildir. Hatta birçoğu henüz hayattayken de kaybedilebilir.

Oysa mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah'ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini bilir. Bu sayede diğer insanlar için kesin bir yıkımdan başka bir şey olmayan ölümün de sırrını çözer: Ölüm bir yok oluş değil, asıl hayata geçiş aşamasıdır.

Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi kendine" oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de "kendi kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah'tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölümü, Allah özel olarak yaratmış, zamanını ve yerini belirlemiştir.

İşte mümin de, Allah'ın herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kim tarafından yaratıldığını bildiği için, Allah'a yönelir. Parayı, makam ve mevkiyıi, fiziki güzellikleri Allah'ın yarattığını ve bu gibi konuların yaratılmakta olan bu sistem içinde "geçerliliiğinin" olmadığını görür. Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde kısa bir süre işleyecek olan "sebep"lerdir.

Hayatımızın yegane amacı ise Allah'ın rızasını kazanmaktır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola ileteceğini bildirmiştir:

"Allah, rızasına uyanları bununla -Kuran'la- kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir."
(Maide Suresi, 16)

"Görmediler mi, Biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir kavim için bunda ayetler vardır."
(Neml Suresi , 86)

PEYGAMBERLER TARİHİ

Hz. Muhammed (sav)

"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak o, Allah'ın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir."
(Ahzab Suresi, 40)

Allah'ın yukarıdaki ayetinde bildirdiği gibi, Hz. Muhammed son Peygamberdir. Kuran'daki "De ki" ile başlayan ayetlerle Allah Peygamberimiz (sav)'e söylemesi gerekenleri bildirmiş, Hz. Muhammed (sav) bu ayetlerle tebliğ yapmıştır.

Allah'tan korkan ve bağışlanmayı isteyen kulların kendisine uyması gerektiğini Peygamber Efendimiz şöyle tebliğ etmiştir:

"De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir."
(Al-i İmran Suresi , 31)

Hz. Muhammed (sav)'in bu çağrısı bugün yaşayan tüm insanlar için geçerlidir. Allah dinini tebliğ etmeleri için gönderdiği elçilere tam bir itaati emretmiş, birçok ayette elçiye itaatin aslında Kendisine itaat olduğunu bildirmiştir. Bu nedenle elçiye itaat, dinin en önemli ve hayati konularından biridir. Ve bu itaatin gösterilmesi de elbette elçinin tebliğ ettiği konuları tam bir teslimiyetle uygulamakla olur.

Tüm Resuller Gibi Peygamberimiz (sav) de Hiçbir Ücret İstemediğini Belirtmiştir

Hz. Muhammed (sav)'in kavmi de ilk olarak onun samimi çağrısını şüpheyle karşılamışlardır. Bu sebeple Hz. Muhammed (sav) diğer elçiler gibi kavmine öncelikle, yaptığı tebliğ karşılığında hiçbir ücret istemediğini, her yaptığını Allah için yaptığını ve karşılığını Allah'tan beklediğini bildirmiştir. Allah'ın Hz. Muhammed (sav)'e, insanlardan hiçbir karşılık beklemediğini söylemesini emrettiği ayetlerden bazıları şöyledir:

"İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse sen de onların bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun için sizden bir ücret istemiyorum. O (Kuran), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan' başkası değildir."
(Enam Suresi, 90)

"De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin olsun. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye şahid olandır."
(Sebe Suresi, 47)

Bir başka ayette ise kavmine hiçbir menfaat beklemediğini bildiren Hz. Muhammed (sav), onlara asıl amacını şöyle bildirmiştir:

"De ki: "Ben buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum."
(Furkan Suresi, 57)

Allah'ın Yolunun Tek Doğru Yol Olduğunu Bildirmiştir

İnsanın şerefli ve güzel bir hayat yaşayabileceği tek yol Allah'ın çağırdığı yoldur. Başka varlıkların rızasını arayarak, Allah'a ortak koşanlar hem dünyadaki yaşamlarında, hem de ölümden sonraki ahiret hayatında büyük bir aşağılanmayla karşılık göreceklerdir. Bu nedenle Hz. Muhammed (sav) kavmine dünya ve ahiret kurtuluşunu veren asıl yolun Allah'ın yolu olduğunu tebliğ etmiştir:

De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola, bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk."
(Enam Suresi, 71)

"Sadakanın en faziletlisi, Müslümanın ilim öğrenip sonra onu Müslüman kardeşine öğretmesidir."
Hz. Muhammed (sav)

Allah'ın Sıfatları

"LATİF"

(Lütuf sahibi, lütfedici)

"Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır."
(Enam Suresi, 103)

Dünya üzerinde iki tür insan yaşar: Allah'a teslim olanlar ve O'nu inkar edenler.

Allah çok sayıda insan yaratmış ancak bunlardan çok az bir kısmını Kendisine teslim olanlardan kılmıştır. Kuran'da pek çok ayette insanların çoğunun iman sahibi olmayacağından, doğru yola ulaşamayacağından bahsedilmiştir. Bu insanlar şeytanın yoluna tabi oldukları, Allah'ı unuttukları, 'vicdanları kabul ettiği halde' inkar ettikleri için cehennem ehli olmayı hak etmişlerdir.

Allah'a teslim olan, O'nun rızası için yaşayan insanlar ise dünyada ve ahirette hoşnutluk içinde bir yaşam sürerler. Kuşkusuz elçilerle, kitaplarla uyarılan ve doğru yolu bulan bu insanlara, Rabbimizden büyük bir lütuf verilmiştir.
Nitekim müminlerin ayetlerde Allah'ın haber verdiği cennetteki ifadeleri bu gerçeği şöyle bildirir:

Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız) içinde endişe edip-korkardık. Şimdi Allah, bize lütufta bulundu ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azaptan korudu. Şüphesiz, biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği bol, esirgemesi çok olanın ta Kendisidir."
(Tur Suresi, 26-28)

KURAN BİLGİSİ

Akıl Ancak İman Edenlere Verilir

Allah Kuran ayetlerinde aklın kimlere verildiğini haber vermektedir. Buna göre, aklın en büyük kaynağı Allah korkusudur.

Allah'tan korkmak Allah'ın sıfatlarını ve ahiret gününü kavrayabilmekle başlar ve insan Allah korkusuyla iyiyle kötüyü ayırt edebilecek bir anlayış kazanır İyiyle kötüyü ayırt edecek bu anlayış, "feraset" olarak adlandırılır. Bu özellik Allah korkusunun kalpleri Allah'ın zikrine karşı yumuşatmasının doğal sonucu olarak oluşur.

İnsanın içindeki Allah korkusunun artması için çabalaması gerekir. Bunun için dua etmeli, Allah'ın gücü, büyüklüğü, azabı hakkında düşünmeli, bu gerçekleri kavramaya çalışmalıdır. Ayette Allah şöyle buyurmaktadır: "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Tegabün Suresi, 16)

İyiyle kötüyü ayırt edecek bir anlayışa sahip olmak aklını kullanabilen bir insan olmanın göstergesidir. Aklını kullanabilen bir insanda ise derin bir kavrayış özelliği görürüz. Bu kavrayıp anlama yeteneğine "basiret" denir. Basiret kelimesi, Arapçada görme fiilinden gelir, ancak anlamı normal görmeden farklıdır. Basiretsiz bir kişinin durumu ise, bir Kuran ayetinde geçen "kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar koyduk" ifadesiyle tam karşılığını bulur.

"Kavrayıp-anlama" ifadesi oldukça önemlidir. İnkarcıların gerçekleri kavrayamadıkları, daha pek çok ayette bildirilir. Bu, şunu göstermektedir: İnkarcılar, müminler tarafından kendilerine anlatılan gerçekleri algılayabilmekte (yani ses olarak duyabilmekte), ancak algıladıkları bu anlatımın anlamını ve içeriğini kavrayamamaktadırlar. Bu, bir tür sarhoşluk, bir tür bilinç kaymasıdır ve metafizik bir gerçektir. Allah, inkarcıların kalpleri üzerinde, kavramalarını engelleyen bir "perde" olduğunu bildirir.

Sakın Unutmayın

İnsanları Neleri Unutur

Ramazan boyunca okuyacağınız bu yazı dizisinde kastedilen unutma, günlük hayatta başınıza gelebilen sıradan bir unutma değildir. Her insan yapısı gereği bazı şeyleri unutabilir veya yanılabilir. Ancak kastedilen unutma, insanın birtakım gerçekleri akledebilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen düşünmemesi, dikkatini vermemesi ve gözardı etmesi ile ortaya çıkan unutmadır.

Peki insan neleri gözardı ederek unutur?

Kuşkusuz insanın unutabildiği en hayati konu, bir Yaratıcı'sının olduğu ve O'na karşı sorumlu olduğudur. Bu sorumluluğun sonucu olarak da hesap verecektir. Cehennem ateşinin ya da cennet nimetlerinin varlığı yaşadığımız şu an kadar gerçektir. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeklerden haberdar olmalarına rağmen, bunları kendilerini pek de ilgilendirmeyen konular olarak görür, unutarak gerçeklerden kaçabileceklerini zannederler.

Peki unutmak, insanı sorumluluktan uzaklaştırır mı? Elbette ki hayır. İnsan kendisini yaratan Allah'a karşı sorumludur; er veya geç ölümü tadacak, yapayalnız Rabbinin huzuruna çıkarak hesap verecek ve bunun sonucunda sonsuza kadar cennet veya cehennemde yaşayacaktır. "Biz bir oyun ve oyalanma konusu olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık" (Enbiya Suresi,16) ayetine göre, insan da dahil olmak üzere var olan hiçbir şey amaçsız yaratılmamıştır. Dolayısıyla insan başıboş bir varlık değildir; ancak "Allah'a kulluk etmek" için yaratılmıştır" (Zariyat Suresi, 56). Ama kişi günlük işlerin koşuşturmasına kapılıp, aklını kullanmazsa bu büyük gerçeği unutabilir. Yalnız çevrelerindeki olaylar ve varlıklar üzerinde derin derin düşünenler bu önemli sonuca ulaşabilirler.

Gözardı Edilen Kuran Hükümleri

Başlarken...

Bir kısım insanlar dine inandıkları ve neredeyse hemen her gün Kuran'ı okudukları halde Kuran'da yer alan ayetlerin bazılarını rahatlıkla gözardı edebilmektedirler. Kimileri bu hataya bilinçsizce düşerken, kimileri de bu hükümleri, kendi ürettikleri Kuran dışı bir mantığın etkisiyle bile bile önemsememektedirler. Tüm bunları yaparken Kuran hükümlerini bile bile gözardı etmenin Allah katında kendilerine nasıl bir sorumluluk yükleyeceğini ve kendilerini Allah'ın rızasından nasıl uzaklaştıracağını ise hiç düşünmemektedirler.

Bu zihniyete sahip olan kimseler Kuran dışı bir mantığa dayanarak Allah'ın hükümleri arasında bir önem ve öncelik sıralaması yapmışlardır. Hatta kimi hükümleri de tamamen hayatlarından çıkararak bir kenara bırakmışlardır. Oysa Kuran'ın hiçbir ayetinde böyle bir ölçüden bahsedilmemektedir. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl Allah'ın kesin emirleriyse, Kuran'da bildirilen diğer emir ve yasaklar da aynı şekilde tüm müminlerin uymaları gereken kesin hükümlerdir. Elbette ki Allah katında Rabbimizin rızası istenerek yapılan her ibadetin bir karşılığı vardır. Ancak gözardı edilerek bir kenara bırakılanların da büyük sorumluluğu vardır.

İşte bu satırlarda "gözardı edilen Kuran hükümleri" konusuna değinmekteki amaç da içerisinde bulunduğu bu durumu fark etmemiş, ahiretteki karşılığını düşünmemiş, bilinçli ya da bilinçsizce bu zihniyete sahip olan tüm insanlara Kuran'ın tüm hükümlerini bir kez daha hatırlatarak, onları gerçek İslam dinini eksiksizce yaşamaya davet etmektir.