|
Mübarek Ramazan
Dünyanın dört bir
yanındaki Müslümanların Ramazan Ayı'nı kutlar, bu mübarek ayın tüm
inananlara bereket, hayır, huzur ve barış getirmesini gönülden temenni
ederiz. Bu Ramazan'a Filistin'deki, Çeçenistan'daki, Keşmir'deki,
Doğu Türkistan'daki ve Endonezya'daki pek çok Müslüman şiddetli
sıkıntılar, çatışmalar ve savaşlarla giriyor. Çatışmaların, fakirliğin,
açlığın ve türlü hastalıkların pençesindeki bu masum insanların
en büyük istekleri ise, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri, barışın
ve istikrarın sağlandığı bir ortamda, huzur içinde hayatlarını devam
ettirmek…
Barış ve huzur ortamının oluşması için tüm Müslümanların, Kuran
ahlakının güzelliklerini anlatmak için ciddi bir çaba sarf etmeleri,
iyilik konusunda dayanışma içinde olmaları, ihtiyaç içinde olan
Müslüman kardeşlerine ellerinden gelen her türlü yardımı yapmaları
gerekmektedir. Özellikle de Ramazan Ayı, yardımlaşmanın ve dayanışmanın
daha da ön plana çıktığı, çok önemli bir dönemdir. Burada önemli
olan, hiç kimsenin "benim yardımımdan ne olur" diye düşünmeden,
samimi bir kalple gayret göstermesidir. Hiç unutulmaması gerekir
ki, bu gayretleri başarılı kılacak ve iman edenlerin dualarına icabet
edecek olan Alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Ramazan Ayı, tüm insanlığa
bir rehber olarak gönderilen Kuran'ın indirildiği ve içinde "...bin
aydan daha hayırlı" (Kadir Suresi, 3) olduğu bildirilen Kadir
Gecesi'nin bulunduğu bir bereket ayıdır. Bu ay boyunca, dünya üzerindeki
tüm Müslümanlar oruç ibadetlerini yerine getirir, verdikleri nimetler
için Rabbimize şükrederler. Allah, Bakara Suresi'nde, Ramazan Ayı
ile ilgili şu şekilde buyurmaktadır:
"Ramazan Ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu
ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kuran onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahit olursa
artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler
sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete)
ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki
şükredersiniz."
(Bakara Suresi, 185)
Müminler bir ay boyunca Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu emri uygularlar
ve oruç ile birlikte diğer ibadetlerini de yerine getirirken nefislerini
terbiye ederler. Bu kavrayış bir insanın bir yandan kendi nefsini
daha yakından ve tarafsız olarak tanımasını sağlarken, diğer yandan
da böyle bir eğitime ne kadar ihtiyacı olduğunu anlamasını sağlar.
İnsan, hayatının her alanında, Ramazan Ayı'nda aldığı bu özel terbiyenin
nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş -yani elindeki
nimetlerin Allah'a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş- bir insanın
hayatında birtakım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın
dünya görüşü, olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır.
İnsani yönü ön plana çıkar. Allah'ın nimetleri olmadan yaşamanın
imkansız olduğunu, açlığı yaşamak suretiyle uygulamalı olarak tespit
etmiş bir kişinin bakış açısında çok olumlu değişiklikler meydana
gelir.
Bu ayda ve hayatımızın her safhasında yapılan tüm ibadetler, Allah'ın
Kuran'da bize emrettiği güzel ahlakı samimi bir şekilde muhafaza
ederek yapılmalıdır. Çünkü Allah'ın istediği ve bizim bağışlanmamızı
sağlayacak en önemli özellik samimiyettir. Allah ayette şu şekilde
bildirmiştir:
"...Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı
yazmış ve onları Kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından
ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır.
Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte
onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah'ın fırkası
olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta
kendileridir."
(Mücadele Suresi, 22)
"Ramazan ayı... İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu
ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan)
Kur'an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa
artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler
sayısınca diğer günlerde (tutsun). Allah, size kolaylık diler, zorluk
dilemez. (Bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola (hidayete)
ulaştırmasına karşılık Allah'ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki
şükredersiniz."
(Bakara Suresi, 185)
HOŞGELDİN RAMAZAN
Oruç İbadeti
Oruç ibadetinin Allah'ın razı olacağı şekilde yerine getirilmesi,
güçlü bir imanın, ihlasın, samimiyetin ve
Allah korkusunun göstergesidir.
Oruç, Allah ile kul
arasındaki bir ibadettir. İnsanın bu farzı yerine getirirken ne
niyette olduğunu, samimiyetini, ihlasını, haram ve helalleri uygulamada
gösterdiği titizliğini ancak Allah bilmektedir. Bir kişinin, çevresindekilere
gösteriş amaçlı ya da samimi bir niyetle orucunu tutup tutmadığını
hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. Oruç tutan kişinin bu ibadetinin
karşılığı ancak Allah katındadır. Peygamber Efendimiz de (sav) iman
edenleri bir hadisinde şu şekilde müjdelemiştir: "Bu ayı oruç
tutarak, ibadet ederek ve hayır için harcamada bulunarak geçirenlere
ne mutlu!"
Allah, orucun farziyetini
Bakara Suresi'nde şu şekilde bildirir:
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç,
size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız."
(Bakara Suresi, 183)
Orucun bir diğer faydası da insanların sakınmaları, yani kötülüklerden
uzak durup, nefislerini terbiye etmeleridir. Bunun tek yolu da,
Allah'a samimi bir kalple iman edip, Rabbimizin emir ve tavsiyelerine
uymak, vicdanının sesini dinleyip, nefsinin kışkırtmalarından uzak
durmaktır. Böyle bir kişinin ahlakı zaman içinde güzelleşecek, imanı
olgunlaşacak ve Allah korkusu daha da güçlenecektir.
"Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları
yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar. Biz
onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir,
bir kısmını(n da etini) yiyorlar. Onlarda kendileri için daha nice
yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi?"
(Yasin Suresi, 71-73)
Allah insanları bu dünyada çeşitli eksikliklere ve acizliklere sahip
olarak yaratmıştır. İnsanın hayatının sonuna kadar beslenmek zorunda
olması, hayatta kalmasının bu koşula bağlanmış olması da aslında
bir eksikliktir. Ancak çoğu insan, belki de beslenme konusunu bir
acizlik olarak görmeyi daha önce hiç düşünmemiştir. Bunu, insanın
yaratılışı gereği sahip olduğu doğal bir ihtiyaç olarak kabul etmiştir.
Ama insanın böyle bir ihtiyacının olması bir eksikliktir ve bu eksikliğin
altında gizlenmiş hikmetler vardır. Her insanın bu hikmetleri kavramaya
çalışması gerekir. Çünkü ancak bu mantığı kavradığı takdirde, Yaratıcımıza
karşı acizliğini ve O'ndan gelecek her nimete ne kadar muhtaç olduğunu
anlayabilir. Oruç tutmanın müminler üzerine farz kılınmasının hikmetlerinden
birisi de budur; kısa süreli, geçici bir açlık ve susuzluğun dahi
insanın kendi aczini ve zayıflığını hatırlamasına ve hissetmesine,
Allah'a ne derece muhtaç olduğunu anlamasına yardımcı olur ve Allah'ın
hayatı boyunca kendisine verdiği rızıkları hakkıyla takdir edip
bunların şükrünü ve tefekkürünü samimi olarak yapmasına vesile olur.
İnsan Allah'a muhtaçtır ve Allah "rızık veren" sıfatıyla
tüm kullarına ihtiyaç duydukları şeyleri vermiştir. Allah bu gerçeği
bize Kuran'da bildirmiştir ve inanan kullarının üzerlerindeki bu
geniş nimetlere şükür etmelerini istemektedir.
"Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışacak olursanız, onu
bir genelleme yaparak bile sayamazsınız. Gerçekten Allah, bağışlayandır,
esirgeyendir."
(Nahl Suresi, 18)
"Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç,
size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız."
(Bakara Suresi, 183)
KAVİMLERİN HELAKI
Firavun'un Suda Boğulması
"Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin gidiş tarzı gibi.
Onlar, Rablerinin ayetlerini yalanladılar; Biz de günahları dolayısıyla
onları yıkıma uğrattık, Firavun ordusunu suda boğduk. Onların tümü
zulme sapanlardı."
(Enfal Suresi, 54)
Eski Mısırlılar gelenek haline getirmiş oldukları putperest inanışlarından
vazgeçmiyorlardı. Onlara tek bir Allah'a ibadet etmelerini tebliğ
eden peygamberler gelmişti ama Firavun'un kavmi, sapkın inanışlarına
bağlılıkta diretmişti. Allah, İsrailoğulları'nın köleleştirilmiş
olduğu bir dönemde Hz. Musa'yı, hak dine karşı batıl bir sistemi
benimsemiş olan Mısır halkına elçi (Resul) olarak gönderdi. Hz.
Musa, hem Mısır halkını hak dine davet etmek hem de İsrailoğulları'nı
kölelikten kurtararak doğru yola iletmekle görevlendirilmişti.
Mısır'dan Çıkış
Firavun'a ve yakın
çevresine Hz. Musa vasıtasıyla sakınmaları gereken konular açıklanmış,
bu şekilde Allah onları uyarmıştı. Buna karşılık onlar isyan edip,
peygamberi delilik ve yalancılıkla suçladılar. Allah'da onlar için
alçaltıcı bir son hazırladı. Hz. Musa ve kavmi, Allah'ın buyurduğu
gibi Mısır'ı gizlice terk ettiler. İsrailoğulları'nın Mısır'ı terk
etmesi Firavun için kabul edilemezdi. O, kendini İsrailoğulları'nın
ilahı ve sahibi olarak görüyordu. (Allah'ı tenzih ederiz) Dahası
kölelerinin gitmesiyle tüm iş gücünü kaybedecek, ardından Mısır'daki
itibarını da yitirecekti. Bu nedenle askerlerini toplayarak İsrailoğulları'nı
yakalamak için peşlerine düştü. Allah Kuran'da Firavun'un bu girişimini
şöyle bildirir:
"Bunun üzerine Firavun şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi...
Böylelikle Biz onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden ve pınarlardan
sürüp çıkardık; Hazinelerden ve soylu makam(lar)dan da... Böylece
(Firavun ve ordusu) Güneş'in doğuş vakti onları izlemeye koyuldular."
(Şuara Suresi, 53-60)
İsrailoğulları, Firavun ve adamlarına yakalanmamak için Mısır'dan
uzaklaşırken bir deniz sahiline geldiler. Firavun ve askerleri çok
yakın bir mesafedeydi. Hz. Musa ve beraberindekilerin ise görünürde
kaçacak hiçbir yerleri yoktu. İşte bu anda Hz. Musa tüm inananlara
örnek bir tavır gösterdi. Allah'ın kendisiyle ve inananlarla beraber
olduğunu ve kendilerine mutlaka bir çıkış yolu göstereceğini söyleyerek
kavmine Allah'a tevekkül etmelerini hatırlattı. Konuyla ilgili ayetler
şöyledir: "İki topluluk birbirini gördükleri zaman, Musa'nın
adamları:
"Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır"
dedi. "Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir."
(Şuara Suresi, 61-62)
Denizin Yarılması
Bunun ardından Allah
denizi bir mucize olarak ikiye ayırdı ve arada geçebilecekleri bir
yol kıldı. İsrailoğulları hemen bu yola girdiler. Firavun ve askerleri
açılan yoldan geçip İsrailoğulları'nı yakalamayı düşündüler. Ortada
apaçık bir mucize vardı. Allah'ın daha önce Hz. Musa'ya gösterdiği
diğer mucizeler gibi bu da Firavun'un iman etmesini sağlamadı. Akılları
tümüyle kapanmış olan Firavun ve askerleri İsrailoğulları'nın hemen
ardından denizde açılan yola girdiler. Ancak İsrailoğulları'nın
bu yoldan çıkıp karaya ulaşmalarıyla birlikte, sular aniden kapanmaya
başladı. Firavun ve onu kendilerine ilah edinmiş olan tüm ordusu
da bu mucize ile birlikte boğulup gitti.
Firavun son anda tevbe etmek istedi ama Allah onun bu tevbesini
kabul etmedi ve onu tüm insanlar için bir ibret kıldı. Ayetlerde
Allah şöyle buyurmaktadır:
"Biz, İsrailoğulları'nı denizden geçirdik; Firavun ve askerleri
azgınlıkla ve düşmanlıkla peşlerine düştü. Sular onu boğacak düzeye
erişince (Firavun): "İsrailoğulları'nın kendisine inandığı
(ilahtan) başka ilah olmadığına inandım ve ben de Müslümanlardanım"
dedi. Şimdi, öyle mi? Oysa sen önceleri isyan etmiştin ve fesat
çıkaranlardandın. Bugün ise, senden sonrakilere bir ayet (tarihi
bir belge, ibret) olman için seni yalnızca bedeninle kurtaracağız
(herkese cesedini göstereceğiz). Gerçekten insanlardan çoğu, bizim
ayetlerimizden habersizdirler."
(Yunus Suresi, 90-92)
Firavun'un ölmeden önce son anda iman edip tevbe etmek istemesi
ve Allah'ın bunu kabul etmeyişi, tüm insanlara ibret olması gereken
çok önemli bir konudur. Allah, insanlara ömürleri boyunca dünyada
bulunuş amaçlarını düşünmeleri, Kendisine kulluk etmeleri gerektiğini
anlamaları ve bunu uygulamaları için yeterince zaman ve imkan verir.
Elçiler, hak kitaplar ve müminler, insanlara Allah'ın emir ve öğütlerini
ulaştırırlar. Bu öğütleri dinlemek ve tevbe etmek için de yeterince
zaman vardır. Ancak eğer insan tüm bu fırsatları kaçırır ve ölümle
yüz yüze geldiği anda tevbe etmeye kalkarsa, bu tevbenin Allah'ın
dilemesi dışında bir kıymeti olmayabilir. Çünkü ölüm anında, insan
ahiretin varlığını ve yakınlığını hissetmekte, ölüm meleklerini
karşısında görerek bu mutlak gerçeğe şahit olmaktadır. Bu noktada
ölümü ve ahireti hiç kimsenin inkar etmesi mümkün değildir. Kıymetli
olan ise, daha önce, dünya hayatında iken, yani imtihan ortamı sürmekteyken,
insanın vicdan ve samimiyeti ile iman etmesidir.
Görüldüğü gibi Firavun, dünya hayatındaki imtihanı süresince sürekli
kibirli ve başkaldıran bir karakter sergilemiş, Allah'a karşı çirkince
büyüklenmiştir. Dolayısıyla ölüm anındaki korkunun etkisiyle kabul
ettiği iman da ona bir fayda sağlamamıştır.
TÜRK İSLAM DÜNYASI
Vicdan Sahibi İnsanlara Bir Çağrı... (1)
İnsan sıkça rastladığı
olaylara karşı hemen bir alışkanlık kazanır. Hatta zaman içinde
bu alışkanlık öyle bir hal alır ki, ilk gördüğünde kendisinde şiddetli
bir şaşkınlık ya da tepki oluşturan olaylar, bir süre sonra rutin
konulara dönüşür.
Dünya üzerinde süren savaşlar ve çatışmalar da böyle olaylardandır.
Bir ülkede bir işgalin, katliamın veya soykırımın başlaması dünyanın
dört bir yanında ilk önce şiddetli bir tepki oluşturur. Örneğin
Bosna'da ilk çatışmaların başladığı günleri düşünelim, ya da Çeçenistan'ı,
Filistin'i... Yakın zamanda babasının kucağında İsrail askerlerinin
kurşunlarına hedef olan Filistinli çocuğun görüntüsü, kundaklarında
katledilen Çeçen bebekler, Bosna'da büyük bir soykırıma maruz kalan
kadınlar, yaşlılar, gençler...
İnsanlar, bu görüntüleri gördükleri ilk günlerde içlerinde duydukları
tepkiyi, birşeyler yapma isteğini sık sık dile getirmişlerdir. Ancak
ardı arkası kesilmeyen haberler zaman içinde dikkatlerini çekmez
olur. Her gün yeni kişiler ölür, kadınlar tecavüze uğrar, çocuklar
kurşunlara hedef olur, mayınlara basıp kolunu ya da bacağını kaybeder...
Ancak insanların ilk günlerde verdikleri tepkiler yerini garip bir
duyarsızlığa bırakır. Hatta gazeteleri aldıklarında, savaş haberlerinden
çok hemen yan sütunda yer alan magazin içerikli bir haber ilgilerini
çeker. Çünkü Filistin'de, Çeçenistan'da, Keşmir'de ya da Doğu Türkistan'da
her gün birkaç kişinin ölmesi, "sıradan bir haber" haline
gelmiştir.
Dahası bu vahşetleri sanki makul birer siyasi gelişme gibi gösteren
bir propaganda da bir taraftan yürürlüktedir. Bu nedenle birçok
insan, Çeçenistan'da devam eden büyük katliamı Rusya'nın bir iç
sorunu, Filistin'de yaşananları İsrail ile Filistin arasında bir
toprak mücadelesi, Keşmir halkına yönelik devam eden Hint zulmünü
ise bölgenin stratejik konumundan kaynaklanan bir problem olarak
değerlendirmektedir. Diğer pek çok nedenin yanında, tarihi ve ekonomik
nedenlerin de çatışmaların meydana gelmesinde etkili olduğu doğrudur.
Çeçenistan Rusya için hem ekonomik hem de stratejik açıdan çok önemlidir.
Fanatik Yahudilerin Kudüs'e ve diğer Filistin topraklarına yönelik
işgal niyetleri asırlardan beri süregelmektedir. Ancak Çeçen halkının
komünist Rus yönetiminden gördüğü baskının, Afrika'daki Müslüman
halkların maruz kaldığı şiddetin, Balkanlar'daki Müslümanların tüm
dünyanın gözleri önünde gördükleri şiddetli baskının ve uygulanan
etnik temizliğin tek nedeni ekonomi ya da iç sorunlar değildir.
Bu insanların temsil ettikleri Müslüman kimlik -bu yazı dizisinin
ilerleyen bölümlerinde de örnekleriyle inceleyeceğimiz gibi- bu
çatışmaların ana nedenlerinden birini oluşturmaktadır...
YARADILIŞ DELİLLERİ
Mükemmel Sistem: Kanın Pıhtılaşması
Bir yeriniz kesildiğinde
ya da eski bir yaranız kanadığında, zaman içinde kanamanın duracağını
bilirsiniz. Kanayan yerde bir pıhtı oluşacak, bu pıhtı zamanla sertleşecek
ve yara iyileşecektir.
Kan doğru yerde, doğru zamanda pıhtılaşmalı ve şartlar normale döndüğünde
pıhtı ortadan kalkmalıdır. Sistem en küçük ayrıntıya varana dek
kusursuz bir biçimde çalışmalıdır.
Eğer bir kanama söz konusu ise, canlının kan kaybından ölmemesi
için pıhtının hemen meydana gelmesi gerekir. Ayrıca, pıhtının yaranın
üzerinde boylu boyunca oluşması ve en önemlisi de sadece yaranın
üzerinde kalması gereklidir. Yoksa canlının tüm kanı pıhtılaşarak
sertleşecek ve onu öldürecektir. Bu nedenle kanın pıhtılaşması sıkı
bir denetim altında tutulmalı ve pıhtı doğru zamanda, doğru yerde
oluşmalıdır.
Kemik iliği hücrelerinin en küçük temsilcisi olan kan plakçıkları
ya da trombositler vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. Bu hücreler,
kanın pıhtılaşmasındaki ana unsurdur. Von Willebrand faktörü adlı
bir protein, kanda dolaşıp durmakta olan trombositlerin kaza yerini
geçmemelerini sağlar. Kaza yerinde takılı kalan trombositler, o
anda diğer trombositleri de olay yerine getiren bir madde salgılar.
Bu hücreler daha sonra hep birlikte açık yarayı kapatırlar. Trombositler,
görevlerini yerine getirdikten sonra ise ölürler. Onların, kendilerini
feda etmeleri, kan pıhtılaşma sisteminin yalnızca bir parçasıdır.
Yara tamamen iyileşince ise kan pıhtısı çözülür.
Bu gerçek bizlere bir kez daha göstermektedir ki, insan vücudu kusursuzca
tasarlanmıştır. Sadece kanın pıhtılaşma sisteminin bile rastlantılarla
ve evrim teorisinin iddia ettiği "kademeli gelişim" varsayımıyla
açıklanması imkansızdır. Her detayı ayrı bir plan ve hesap ürünü
olan bu sistem, yaratılışın mükemmelliğini gözler önüne sermektedir.
Bizi yaratıp bu dünyaya yerleştirmiş olan Allah, hayatımız boyunca
karşılaşacağımız küçük, büyük her türlü yaralanmaya karşı bedenimizi
bu sistemle birlikte korumuştur.
Bu gerçek karşısında her insanın kendi bedenindeki yaratılış mucizesi
üzerinde düşünmesi ve bu bedeni kusursuzca yaratmış olan Allah'a
şükredici olması gerekir. Bizim tek bir sistemini, hatta tek bir
hücresini dahi üretmekten aciz olduğumuz bu beden, Allah'ın bizlere
bir lütfudur. Allah Kuran'da insanlara şöyle seslenmektedir:
"Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?"
(Vakıa Suresi, 57)
İman Eden Bilim Adamları
Albert
Einstein
Çağımızın en önemli
bilim adamlarından biri olan Albert Einstein aynı zamanda Allah'a
olan inancı ile de tanınmaktadır. Bilimin dinsiz olamayacağını savunan
Einstein'ın din ve bilimle ilgili bir sözü şöyledir:
Derin bir imana sahip olmayan gerçek bir bilim adamı düşünemiyorum.
Bu durum şöyle ifade edilebilir: Dinsiz bir bilime inanmak imkansızdır.
Einstein, evrenin tesadüflerle oluşamayacak kadar harika bir düzene
sahip olduğuna ve bu düzenin üstün akıl sahibi bir Yaratıcının eseri
olduğuna inanıyordu.
Yazılarında Allah'a olan inancından sıkça söz eden Einstein için,
evrendeki doğal düzenin harikalığı son derece önemliydi. "Dinsiz
bir bilim topaldır"; sözleriyle Einstein, dinle bilimin nasıl
ayrılamaz bir bütün olduklarını ifade etmiştir.
Einstein, "Tabiatı araştıran herkesin içinde bir çeşit dini
saygı" olduğunu belirtmiş ve şöyle demiştir:
"Bilimle ciddi
şekilde uğraşan herkes tabiat kanunlarında bir ruhun, insanlardan
daha üstün bir ruhun olduğuna ikna olur. Bu yüzden bilimle uğraşmak,
insanı dine götürür. "
Einstein'in dine bakış
açısını, aşağıdaki sözlerinde de görmek mümkündür:
"Din duygusu
ne zaman kaybolsa, bilim, ilhamı olmayan bir deneyciliğe dönüyor."
Vücuttaki Öğütme Mekanizması: Sindirim
Sistemi
Vücudumuzdaki yaşamsal
etkinliklerin sürmesi yani organlarımızın çalışması ve hücrelerimizin
yenilenmesi için gerekli olan temel maddeleri çeşitli yiyecek ve
içeceklerden sağlarız. Ama yediğimiz her yiyeceğin bu temel maddelere
ayrışması ve vücutta kullanılabilecek duruma gelmesi için çok köklü
değişikliklerden geçmesi yani sindirilmesi gerekir.
Sindirim sisteminin işleyişini bir petrol rafinerisinin çalışmasına
benzetmek mümkündür. Bir petrol rafinerisinde hammadde olarak rafineriye
giren petrol, çeşitli işlemlerden geçerek aşamalı olarak parçalanır
ve bu sırada birbirinden farklı ürünler elde edilir. Aynı şekilde
sindirim sonucunda da çok çeşitli maddeler ortaya çıkar. Ancak sindirim
sisteminde gerçekleşen olaylar, bir rafineride gerçekleşen olaylardan
çok daha karmaşıktır. Ayrıca bu işlemler son teknoloji ile donatılmış
bir rafineride değil, sizin bedeninizin içinde gerçekleşir.
Bu kimyasal işlemlerin gerçekleşmesi için en az 8-10 metrelik uzun
bir kanala ihtiyaç vardır. Ancak insan vücudu ortalama 1.70-1.80
m. uzunluğundadır. Bu durumda 10 metrelik bir kanal sisteminin,
kendisinin yaklaşık beşte biri uzunluğundaki bir bedenin içine sığdırılması
gerekmektedir. Bu da şüphesiz özel bir endüstriyel tasarım gerektirir.
Nitekim insan vücudu bu tasarıma sahip olarak yaratılmıştır. Söz
konusu kanal (ağız, yemek borusu, mide, incebağırsak ve kalınbağırsak)
insan bedeninin içine özel bir plan doğrultusunda yerleştirilmiştir.
Yenilen her besin,
vücudunuza girdikten sonra sindirim kanalı içinde bir yolculuğa
çıkar Yiyecekler, bir yandan öğütme, yoğurma ve çalkalama gibi mekanik
hareketlerle, bir yandan da çeşitli salgı bezlerinin bu kanala boşalttıkları
özsuların kimyasal etkisiyle sindirilirler.
Sindirim ağızda başlayıp midede ve incebağırsakta sürer. Besinlerdeki
yararlı maddelerin kan damarlarıyla emilip dolaşıma karışması ise
incebağırsaklarda gerçekleşir. Kalınbağırsak ise sindirilmeyen yararsız
maddelerdeki suyu emip geri kalan posayı vücuttan dışarı atar.
Görüldüğü gibi biz hiç farkında değilken vücudumuzda bir fabrika
gibi işleyleyen muhteşem bir sindirim sistemi çalışmaktadır. Peki
hiçbir akla sahip olmayan bu organlar hangi suları salgılayacaklarını,
besinleri hangi hareketlerle sindireceklerini nasıl bilmekte ve
bunu nasıl başarmaktadırlar?
Şüphesiz bu Allah'ın muhteşem yaratmasının bir delilidir. Bu sistemi
organize eden ve yönlendiren bir güç olduğu açıktır. İnsan bedenine
hakim olan bu güç tüm evreni, evrendeki bütün canlıları, insanları
yaratmış olan Allah'tır.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca
var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur.
Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz,
Hakimdir."
(Haşr Suresi, 24)
Bakteri İmha Makineleri
Vücudun çalışma sistemini
bozmamaları için bakterilerin zararlı olanlarının etkisiz hale getirilmeleri
gerekmektedir. Bunun için vücudumuzda görevi sadece "savunma
yapmak" olan mükemmel bir hafızayla donatılmış hücreler vardır.
Ancak vücudumuzun kusursuz tasarımının bir örneği olarak savunma
için çeşitli ek tedbirler de alınmıştır. Bunlardan biri de dolaşım
sistemi içinde stratejik bir durak olarak nitelendirilebilecek karaciğerde
bulunan savunma hücreleridir.
Kuppfer hücreleri olarak adlandırılan bu hücreler, kan dolaşımıyla
bağırsaklardan karaciğere gelen kandaki zararlı bakterileri saniyenin
yüzde birinden daha kısa bir süre içerisinde sindirerek, etkisiz
hale getirirler. Peki, bu şuursuz hücreler vücuda giren çok sayıdakı
bakteri arasından, insana faydalı olanlarla zararlı olanları nasıl
birbirinden ayırt edebilmektedirler? Hangi özelliklere sahip olduklarını
ve vücutta yerine getirecekleri görevleri bilmeden, nasıl olup da
bazı bakterileri imha ederken, diğerlerine hiç zarar vermemektedirler?
Burada üzerinde durulup, dikkatlice düşünülmesi gereken önemli bir
nokta daha vardır; Kuppfer hücrelerinin karaciğere yerleşmiş olması.
Neden vücudun başka bir organı değil de karaciğer? İşte burada bir
kez daha vücudumuzdaki kusursuz yaratılış delillerinden biri karşımıza
çıkmaktadır. Eğer bu hücreler, karaciğere değil de başka bir organa
yerleştirilmiş olsalardı kanın, bakterilerden arındırılmasında bu
derece etkili olamazlardı. Çünkü bakteri dolu kan, karaciğerde temizlendikten
sonra vücudun tamamını dolaşmak için genel kan dolaşımına girmektedir.
Bu nedenle genel kan dolaşımına ulaşmayı başaran bakteri sayısı
yüzde birden azdır.
Sizce hangi kör tesadüf vücutta daha birçok organ varken, Kuppfer
hücrelerinin karaciğere yerleşmesini sağlayabilir? Böyle kusursuz
bir plan için, çok üstün bir aklın varlığına ihtiyaç vardır. Bu
akıl, bizi yoktan yaratan Allah'a aittir.
Yediğimiz besinlerle, soluduğumuz havayla ve daha birçok yoldan
vücudumuza gözle görülemeyen birçok bakteri girer.
" Sizleri Biz yarattık, yine de tasdik etmeyecek misiniz?
Şimdi dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü? Onu sizler mi yaratıyorsunuz,
yoksa yaratıcı Biz miyiz? Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz
ve Bizim önümüze geçilmiş değildir; benzerlerinizi getirip-değiştirme
ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda."
(Vakıa Suresi, 57-61)
KURAN BİLGİSİ
Allah'ın Rızasını Hedeflemek
Hayatımızın yegane
amacı Allah'ın rızasını kazanmaktır. Çünkü Allah sadece rızasına
uyanları doğru yola iletecektir.
Müslümanlarla diğer
insanlar arasındaki fark nedir? Bu soruya Müslüman olmayanlardan
farklı cevaplar gelebilir. Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel
ve ahlaki bazı ayrılıklar olduğunu söyleyebilirler. Müslümanların
"dünya görüşü"nün farklı olduğunu, onların bazı "değer"lere
inandıklarını, kendilerinin ise bu "değer"leri kabul etmediklerini
öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden "ideolojik"
farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.
Müslümanları diğerlerinden
ayıran temel özelliğin ne olduğundan söz etmeden önce bir noktayı
hatırlatmakta fayda var: Müslüman, Allah'ın, dinine bağlananlara
verdiği bir isimdir. Kuran'da tarif edilen Müslümanları diğer insanlardan
ayıran temel fark, bu insanların Allah'ın sonsuz kudretinin farkında
olmalarıdır. Allah'ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise sadece
-geleneksel inançların korunmasından ötürü- bir Yaratıcının var
olduğunu tasdik etmek demek değildir.
Müslümanlar Allah'ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O'ndan
"korkup-sakınan" ve hayatlarını farkına vardıkları bu
büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır. Diğerleri ise, ya Allah'ı
inkar edenler, ya da Allah'ın varlığını tasdik etmelerine rağmen
Allah'tan "korkup-sakınmayanlar"dır.
Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış olan Allah'ın
farkında olmadan kurulmuş yaşamlardır. Bunlar hayatlarının, kim
tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını gözardı ederler. Kendi
zihinlerinde, Allah'a ve O'nun dinine yer olmayan yeni bir hayat
kurmaya çalışırlar.
Onların hayattaki tek amaçları "bu dünya"da mutluluğu
ve rahatlığı elde etmektir. Bu insanların çoğu, kendine "zengin
olmak" gibi bir hedef belirler. Böyle bir kimse bu hedefine
ulaşmak için elinden geleni yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü
zengin olmak için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını "itibar
sahibi ve ünlü bir insan olmak" olarak saptar. Bunu elde etmek
için de elinden gelen herşeyi yapar. Örneğin ünlü bir yazar olup,
"saygın" bir insan haline gelebilmek için elindeki bütün
imkanları kullanır, çeşitli fedakarlıklara katlanır. Ama bunların
hepsi, ölümle birlikte yok olacak olan boş hedeflerden başka bir
şey değildir. Hatta birçoğu henüz hayattayken de kaybedilebilir.
Oysa mümin, Allah'ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah'ın
onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini bilir. Bu sayede
diğer insanlar için kesin bir yıkımdan başka bir şey olmayan ölümün
de sırrını çözer: Ölüm bir yok oluş değil, asıl hayata geçiş aşamasıdır.
Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve "kendi kendine"
oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de "kendi
kendine" oluşan bir "kaza" olduğunu düşünürler. Oysa
hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah'tır. Bir tesadüf ya da
kaza olmayan ölümü, Allah özel olarak yaratmış, zamanını ve yerini
belirlemiştir.
İşte mümin de, Allah'ın
herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata
geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası
gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kim tarafından yaratıldığını
bildiği için, Allah'a yönelir. Parayı, makam ve mevkiyıi, fiziki
güzellikleri Allah'ın yarattığını ve bu gibi konuların yaratılmakta
olan bu sistem içinde "geçerliliiğinin" olmadığını görür.
Bunlar ancak, Allah'ın koyduğu kurallar sayesinde kısa bir süre
işleyecek olan "sebep"lerdir.
Hayatımızın yegane amacı ise Allah'ın rızasını kazanmaktır. Çünkü
Allah sadece rızasına uyanları doğru yola ileteceğini bildirmiştir:
"Allah, rızasına uyanları bununla -Kuran'la- kurtuluş yollarına
ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları
dosdoğru yola yöneltip-iletir."
(Maide Suresi, 16)
"Görmediler mi, Biz geceyi onda sükun bulmaları için, gündüzü
de aydınlık(la görsünler) diye yarattık. Şüphesiz, iman eden bir
kavim için bunda ayetler vardır."
(Neml Suresi , 86)
PEYGAMBERLER TARİHİ
Hz. Muhammed (sav)
"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir;
ancak o, Allah'ın Resûlü ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah,
herşeyi bilendir."
(Ahzab Suresi, 40)
Allah'ın yukarıdaki ayetinde bildirdiği gibi, Hz. Muhammed son Peygamberdir.
Kuran'daki "De ki" ile başlayan ayetlerle Allah Peygamberimiz
(sav)'e söylemesi gerekenleri bildirmiş, Hz. Muhammed (sav) bu ayetlerle
tebliğ yapmıştır.
Allah'tan korkan ve bağışlanmayı isteyen kulların kendisine uyması
gerektiğini Peygamber Efendimiz şöyle tebliğ etmiştir:
"De ki: "Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun; Allah
da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır,
esirgeyendir."
(Al-i İmran Suresi , 31)
Hz. Muhammed (sav)'in bu çağrısı bugün yaşayan tüm insanlar için
geçerlidir. Allah dinini tebliğ etmeleri için gönderdiği elçilere
tam bir itaati emretmiş, birçok ayette elçiye itaatin aslında Kendisine
itaat olduğunu bildirmiştir. Bu nedenle elçiye itaat, dinin en önemli
ve hayati konularından biridir. Ve bu itaatin gösterilmesi de elbette
elçinin tebliğ ettiği konuları tam bir teslimiyetle uygulamakla
olur.
Tüm Resuller Gibi Peygamberimiz (sav) de
Hiçbir Ücret İstemediğini Belirtmiştir
Hz. Muhammed (sav)'in
kavmi de ilk olarak onun samimi çağrısını şüpheyle karşılamışlardır.
Bu sebeple Hz. Muhammed (sav) diğer elçiler gibi kavmine öncelikle,
yaptığı tebliğ karşılığında hiçbir ücret istemediğini, her yaptığını
Allah için yaptığını ve karşılığını Allah'tan beklediğini bildirmiştir.
Allah'ın Hz. Muhammed (sav)'e, insanlardan hiçbir karşılık beklemediğini
söylemesini emrettiği ayetlerden bazıları şöyledir:
"İşte Allah'ın hidayet verdikleri bunlardır; öyleyse sen
de onların bu hidayetlerine uy. De ki: "Ben bunun için sizden
bir ücret istemiyorum. O (Kuran), alemlere bir 'öğüt ve hatırlatmadan'
başkası değildir."
(Enam Suresi, 90)
"De ki: "Ben sizden bir ücret istemişsem, artık o sizin
olsun. Benim ecrim (ücretim), yalnızca Allah'a aittir. O, herşeye
şahid olandır."
(Sebe Suresi, 47)
Bir başka ayette ise kavmine hiçbir menfaat beklemediğini bildiren
Hz. Muhammed (sav), onlara asıl amacını şöyle bildirmiştir:
"De ki: "Ben buna karşılık, Rabbine doğru bir yol tutmayı
dileyen (insanlar olmanız) dışında sizden bir ücret istemiyorum."
(Furkan Suresi, 57)
Allah'ın
Yolunun Tek Doğru Yol Olduğunu Bildirmiştir
İnsanın şerefli ve
güzel bir hayat yaşayabileceği tek yol Allah'ın çağırdığı yoldur.
Başka varlıkların rızasını arayarak, Allah'a ortak koşanlar hem
dünyadaki yaşamlarında, hem de ölümden sonraki ahiret hayatında
büyük bir aşağılanmayla karşılık göreceklerdir. Bu nedenle Hz. Muhammed
(sav) kavmine dünya ve ahiret kurtuluşunu veren asıl yolun Allah'ın
yolu olduğunu tebliğ etmiştir:
De ki: "Bize yararı ve zararı olmayan Allah'tan başka şeylere
mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayartarak
yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: "Doğru yola,
bize gel" diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız
üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?" De ki: "Hiç şüphesiz
Allah'ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabbine (kendimizi)
teslim etmekle emrolunduk."
(Enam Suresi, 71)
"Sadakanın en faziletlisi, Müslümanın ilim öğrenip sonra onu
Müslüman kardeşine öğretmesidir."
Hz. Muhammed (sav)
Allah'ın Sıfatları
"LATİF"
(Lütuf sahibi, lütfedici)
"Gözler O'nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder.
O, latif olandır, haberdar olandır."
(Enam Suresi, 103)
Dünya üzerinde iki tür insan yaşar: Allah'a teslim olanlar ve O'nu
inkar edenler.
Allah çok sayıda insan
yaratmış ancak bunlardan çok az bir kısmını Kendisine teslim olanlardan
kılmıştır. Kuran'da pek çok ayette insanların çoğunun iman sahibi
olmayacağından, doğru yola ulaşamayacağından bahsedilmiştir. Bu
insanlar şeytanın yoluna tabi oldukları, Allah'ı unuttukları, 'vicdanları
kabul ettiği halde' inkar ettikleri için cehennem ehli olmayı hak
etmişlerdir.
Allah'a teslim olan, O'nun rızası için yaşayan insanlar ise dünyada
ve ahirette hoşnutluk içinde bir yaşam sürerler. Kuşkusuz elçilerle,
kitaplarla uyarılan ve doğru yolu bulan bu insanlara, Rabbimizden
büyük bir lütuf verilmiştir.
Nitekim müminlerin ayetlerde Allah'ın haber verdiği cennetteki ifadeleri
bu gerçeği şöyle bildirir:
Dediler ki: "Biz doğrusu daha önce, ailemiz (yakın akrabalarımız)
içinde endişe edip-korkardık. Şimdi Allah, bize lütufta bulundu
ve 'hücrelere kadar işleyen kavurucu' azaptan korudu. Şüphesiz,
biz bundan önce O'na dua (kulluk) ederdik. Gerçekten O, iyiliği
bol, esirgemesi çok olanın ta Kendisidir."
(Tur Suresi, 26-28)
KURAN BİLGİSİ
Akıl Ancak İman Edenlere Verilir
Allah Kuran ayetlerinde
aklın kimlere verildiğini haber vermektedir. Buna göre, aklın en
büyük kaynağı Allah korkusudur.
Allah'tan korkmak
Allah'ın sıfatlarını ve ahiret gününü kavrayabilmekle başlar ve
insan Allah korkusuyla iyiyle kötüyü ayırt edebilecek bir anlayış
kazanır İyiyle kötüyü ayırt edecek bu anlayış, "feraset"
olarak adlandırılır. Bu özellik Allah korkusunun kalpleri Allah'ın
zikrine karşı yumuşatmasının doğal sonucu olarak oluşur.
İnsanın içindeki Allah korkusunun artması için çabalaması gerekir.
Bunun için dua etmeli, Allah'ın gücü, büyüklüğü, azabı hakkında
düşünmeli, bu gerçekleri kavramaya çalışmalıdır. Ayette Allah şöyle
buyurmaktadır: "Öyleyse güç yetirebildiğiniz kadar Allah'tan
korkup-sakının, dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır (en
büyük yarar) olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil-tutkularından
(ya da cimri tutumundan) korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş)
bulanlardır." (Tegabün Suresi, 16)
İyiyle kötüyü ayırt edecek bir anlayışa sahip olmak aklını kullanabilen
bir insan olmanın göstergesidir. Aklını kullanabilen bir insanda
ise derin bir kavrayış özelliği görürüz. Bu kavrayıp anlama yeteneğine
"basiret" denir. Basiret kelimesi, Arapçada görme fiilinden
gelir, ancak anlamı normal görmeden farklıdır. Basiretsiz bir kişinin
durumu ise, bir Kuran ayetinde geçen "kalpleri üzerine onu
kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar koyduk" ifadesiyle
tam karşılığını bulur.
"Kavrayıp-anlama" ifadesi oldukça önemlidir. İnkarcıların
gerçekleri kavrayamadıkları, daha pek çok ayette bildirilir. Bu,
şunu göstermektedir: İnkarcılar, müminler tarafından kendilerine
anlatılan gerçekleri algılayabilmekte (yani ses olarak duyabilmekte),
ancak algıladıkları bu anlatımın anlamını ve içeriğini kavrayamamaktadırlar.
Bu, bir tür sarhoşluk, bir tür bilinç kaymasıdır ve metafizik bir
gerçektir. Allah, inkarcıların kalpleri üzerinde, kavramalarını
engelleyen bir "perde" olduğunu bildirir.
Sakın Unutmayın
İnsanları Neleri Unutur
Ramazan boyunca okuyacağınız
bu yazı dizisinde kastedilen unutma, günlük hayatta başınıza gelebilen
sıradan bir unutma değildir. Her insan yapısı gereği bazı şeyleri
unutabilir veya yanılabilir. Ancak kastedilen unutma, insanın birtakım
gerçekleri akledebilecek kapasiteye sahip olmasına rağmen düşünmemesi,
dikkatini vermemesi ve gözardı etmesi ile ortaya çıkan unutmadır.
Peki insan neleri
gözardı ederek unutur?
Kuşkusuz insanın unutabildiği
en hayati konu, bir Yaratıcı'sının olduğu ve O'na karşı sorumlu
olduğudur. Bu sorumluluğun sonucu olarak da hesap verecektir. Cehennem
ateşinin ya da cennet nimetlerinin varlığı yaşadığımız şu an kadar
gerçektir. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeklerden haberdar olmalarına
rağmen, bunları kendilerini pek de ilgilendirmeyen konular olarak
görür, unutarak gerçeklerden kaçabileceklerini zannederler.
Peki unutmak, insanı
sorumluluktan uzaklaştırır mı? Elbette ki hayır. İnsan kendisini
yaratan Allah'a karşı sorumludur; er veya geç ölümü tadacak, yapayalnız
Rabbinin huzuruna çıkarak hesap verecek ve bunun sonucunda sonsuza
kadar cennet veya cehennemde yaşayacaktır. "Biz bir
oyun ve oyalanma konusu olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında
bulunanları yaratmadık" (Enbiya Suresi,16) ayetine
göre, insan da dahil olmak üzere var olan hiçbir şey amaçsız yaratılmamıştır.
Dolayısıyla insan başıboş bir varlık değildir; ancak "Allah'a
kulluk etmek" için yaratılmıştır" (Zariyat Suresi,
56). Ama kişi günlük işlerin koşuşturmasına kapılıp, aklını kullanmazsa
bu büyük gerçeği unutabilir. Yalnız çevrelerindeki olaylar ve varlıklar
üzerinde derin derin düşünenler bu önemli sonuca ulaşabilirler.
Gözardı Edilen Kuran Hükümleri
Başlarken...
Bir kısım
insanlar dine inandıkları ve neredeyse hemen her gün Kuran'ı okudukları
halde Kuran'da yer alan ayetlerin bazılarını rahatlıkla gözardı
edebilmektedirler. Kimileri bu hataya bilinçsizce düşerken, kimileri
de bu hükümleri, kendi ürettikleri Kuran dışı bir mantığın etkisiyle
bile bile önemsememektedirler. Tüm bunları yaparken Kuran hükümlerini
bile bile gözardı etmenin Allah katında kendilerine nasıl bir sorumluluk
yükleyeceğini ve kendilerini Allah'ın rızasından nasıl uzaklaştıracağını
ise hiç düşünmemektedirler.
Bu zihniyete sahip olan kimseler Kuran dışı bir mantığa dayanarak
Allah'ın hükümleri arasında bir önem ve öncelik sıralaması yapmışlardır.
Hatta kimi hükümleri de tamamen hayatlarından çıkararak bir kenara
bırakmışlardır. Oysa Kuran'ın hiçbir ayetinde böyle bir ölçüden
bahsedilmemektedir. Namaz, oruç gibi ibadetler nasıl Allah'ın kesin
emirleriyse, Kuran'da bildirilen diğer emir ve yasaklar da aynı
şekilde tüm müminlerin uymaları gereken kesin hükümlerdir. Elbette
ki Allah katında Rabbimizin rızası istenerek yapılan her ibadetin
bir karşılığı vardır. Ancak gözardı edilerek bir kenara bırakılanların
da büyük sorumluluğu vardır.
İşte bu satırlarda "gözardı edilen Kuran hükümleri" konusuna
değinmekteki amaç da içerisinde bulunduğu bu durumu fark etmemiş,
ahiretteki karşılığını düşünmemiş, bilinçli ya da bilinçsizce bu
zihniyete sahip olan tüm insanlara Kuran'ın tüm hükümlerini bir
kez daha hatırlatarak, onları gerçek İslam dinini eksiksizce yaşamaya
davet etmektir.
|